Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5047
mod_vvisit_counterDün6782
mod_vvisit_counterBu Hafta27465
mod_vvisit_counterGeçen hafta50144
mod_vvisit_counterBu Ay110249
mod_vvisit_counterGeçen Ay257768
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15750880

IP'niz: 3.236.126.101
Bugün: 16 Tem 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11790645

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

Suriye’de Arap Baharı ve HALKIN TÜRKİYE’YE GÖÇE ZORLANMASI BİR İSRAİL (SİYONİZM) PROJESİYDİ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Suriye’de Arap Baharı ve

HALKIN TÜRKİYE’YE GÖÇE ZORLANMASI

BİR İSRAİL (SİYONİZM) PROJESİYDİ!

      

Önce şu gerçeği belirtelim ki, bizim Musevi Dini mensuplarına ve Yahudi halkına, peşin bir nefret ve husumetimiz asla söz konusu değildir. Bu tavır, İslam’a da, insanlığa da aykırı bir düşüncedir. Kur’an-ı Kerim’e göre “Düşmanlık ancak ve yalnız zalimler içindir.” Bizim tepkimiz ve dikkat çektiğimiz; kendilerini “seçkin kavim ve insanlığın efendisi...”, başka bütün milletleri ise; “Yahudilerin köleleri ve insan sûretli hayvan sürüleri…” gören bu şeytani düşüncedir ve her türlü vahşeti kolayca işleyen Siyonist ve ırkçı emperyalist kesimlerdir. İşte bu zalim ve hain kesimler, Büyük İsrail İmparatorluğunu gerçekleştirmek, Türkiye’mizin güneydoğusunu da içeren NİL’den FIRAT’a bütün toprakları ele geçirmek üzere, Suriye’nin boşaltılması ve halkının göçe zorlanıp özellikle Türkiye’ye yollanmaları planlarını da yıllar öncesinden hazırlayıvermişlerdir.

Siyonizm’in BOP Hazırlıkları

Arap milliyetçiliği kılıfıyla kötülenmeye çalışılan İslam Ümmetçiliğine ve İslam Birliği girişimlerine karşı çıkan her hareket, İsrail’in doğal müttefiki olarak desteklenmektedir. Ülkelerindeki Müslüman çoğunluktan bile daha iyi imkân ve imtiyazlara sahip bulunan Lübnan’daki Marunîler, Suriye’deki Dürziler, Irak’taki Kürtler ve Sudan’da yaşayan Hristiyan kesimler ise İsrail’in potansiyel müttefikleri olarak değerlendirilmekte ve sürekli kışkırtılıp isyana ve anarşik kalkışmalara teşvik edilmektedir. Müslüman olsa da, her fırsatta Arap karşıtlığıyla övünen Türkiye’deki bazı ırkçı ve şövenist kesimler, hatta Kemalist geçinenler de İsrail’in potansiyel müttefiki gibi görülmektedir. Türkiye ile 1948 yılında kurulan İsrail devleti arasındaki ilişkilere bakıldığında; ABD ve İngiltere’nin katkılarıyla İran-İsrail ittifakına Türkiye de eklenmiştir. Haziran 1958 tarihinde İsrail ve Türkiye istihbarat servisleri gizlice görüştükleri ve 29 Ağustos 1958 tarihli Türk gazete başlıklarında; El Al’a ait bir uçağın, mekanik bir arıza nedeniyle Türkiye’nin başkenti Ankara’ya zorunlu iniş yaptığı bilinmektedir. Uçakta İsrail Başkanı David Ben-Gurion ve Dışişleri Bakanı Golda Meir bulunmaktadır, ikilinin Türkiye Başbakanı Adnan Menderes ile yaptıkları görüşme, sonradan Türkiye-İsrail ittifakının başlangıcı olarak kabul edilecektir. Toplantının somut sonucu MOSSAD ile MİT arasındaki resmi fakat çok gizli anlaşma metnidir. MOSSAD aynı tarihlerde, İran gizli servisi SAVAK ile de benzer bir anlaşma yapmıştır. 1958 yılı sonunda üç gizli servis (MOSSAD - MİT ve SAVAK) “Trident” olarak adlandırılan resmi bir işbirliği ağı meydana getirmişlerdir.

AKP Türkiye’si ve İsrail arasındaki ilişkiler doruk noktasındayken, 21 Aralık 2008 tarihinde Ehud Olmert, Başbakan Erdoğan ile bir görüşme yapmak için Türkiye’ye gelmiştir. Ercan Caner’in iddialarına göre; Erdoğan, İsrail ile Suriye arasındaki dolaylı görüşmelerde arabuluculuk görevini yürütmektedir. Artık her şey İsrail lehine çok iyi gitmektedir, ikili uzun süre görüşmeye devam etmişlerdir. Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşürken aynı odada Terör Şebekesi, İşgalci ve zalim İsrail’in sözde Başbakanı Ehud Olmert de onlarla birliktedir. İsrail ve Suriye devletleri, Golan Tepeleri üzerinde uzlaşmaya ve bir barış antlaşması imzalamaya da hazır vaziyete getirilmişlerdir.

Türkiye 28 Mart 1949 tarihinde, İsmet İnönü döneminde resmi olarak İsrail devletini tanımıştır. Aynı kafalar, bir yandan da Kemalist kılıfına sığınmışlardır. Oysa Atatürk, Filistin topraklarında bir YAHUDİ DEVLETİ kurulmasına cesaret ve ferasetle karşı çıkan ve 1937’de açıklanması planlanan İsrail’in kuruluşunu 11 yıl geciktiren insandır. Mustafa Kemal 1937 yılında hem Meclis konuşmasında hem de “Hakimiyeti Milliye” gazetesine verdiği röportajında: “Batılı ülkelerin, kutsal Filistin topraklarında bir Yahudi Devleti kurma hazırlıkları yaptıkları haberini aldık. Böyle bir teşebbüse kalkışmaları durumunda tüm İslam ülkeleri ve özellikle Türkiye olarak, ordularımızı o bölgeye sevk edip buna mutlaka mâni olacağımızdan kimse şüphe duymamalıdır” deyince, telaşa kapılan Haçlı Batılılar, bu girişimlerini 11 yıl ertelemek zorunda kalmışlardır. 1950 yılında Tel Aviv’de ilk diplomatik misyonunu görevlendiren ise Adnan Menderes iktidarıdır. Sonrasında iki ülke arasındaki ilişkiler iniş ve çıkışlarla yol almıştır. 1956 yılında İsrail'in Süveyş Kanalı’nı işgali, 1967 yılında Kudüs dâhil geniş Arap topraklarının işgali, 1980 yılında Kudüs’ün başkent ilan edilmesi ve 2010 yılındaki Mavi Marmara hadisesi sonrasında Türkiye İsrail ile olan ilişkilerini diplomatik temsilcilik düzeyine indirmiş veya askıya almıştır. 1975 yılında Erbakan sayesinde Türkiye’nin Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ve 1988 yılında Filistin devletinin tanınması, iki ülke arasındaki ilişkileri yine gerginleştirmeye yol açmıştır. Ama son Mavi Marmara olayında olduğu gibi bir formül hep bulunur. 2013 yılında Netanyahu, Erdoğan’ın gönlünü almış ve 2016 yılında Türkiye’nin, Mavi Marmara kurbanlarının ailelerine ödenen tazminatla konu kapatılmıştır. Ardından ilişkilerin normalleştirilmesi yönündeki İsrail ricasının gereği yapılmıştır.

Siyonizm’in Orta Doğu’yu İşgal Programı!

Bu konuda Siyonist katil Ariel Sharon'un; “Ne zaman bir şey yapsak bana, ‘Amerika şunu yapacak, bunu yapacak engel olacak’ gibi laflar ediyorlar. Size çok net bir şey söylemek istiyorum; Amerika'nın İsrail üzerine baskı yapmasından korkmayın. Yahudi halkı olarak, biz zaten Amerika’yı kontrol ediyoruz ve üst düzey Amerikalılar da bunu biliyorlar.” sözleri tarihi bir itiraf ve ifşaattır. Rahmetli Erbakan bu gerçeği sıkça dile getirdiği ve önleyici tedbirler geliştirdiği için, Siyonist merkezler ve Masonik işbirlikçilerce hedef seçilmiştir. Filistin Yahudi Ajansı üyesi Rabbi Fischmann, 9 Temmuz 1947 tarihinde Birleşmiş Milletler Özel Soruşturma Komitesi’ne verdiği ifadede; “Va’ad edilmiş topraklar; Mısır Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar uzanıvermektedir, bir kısım Suriye, Lübnan ve Türkiye topraklarını da içermektedir” demektedir.

Siyonizm’in Göçe Zorlama Planları ve Suriye Savaşı’nın Perde Arkası

1948 Temmuz ayıydı, ilk Arap-İsrail savaşı tepe noktasındaydı. İsrailli General Yigal Anon şu sorusunu tekrarlamıştı: “Buralardaki Müslüman halkı ne yapacağız?” Cevap olarak, eski Başbakan İzak Rabin'in aktardığına göre, Ben Gurion eliyle bir işaret yaparak “Hepsini sürüp atın!” sözünü hatırlatmıştı. Yeni işgal ettikleri Lydda ve Ramle kasabalarında yaşayan 50.000 Filistinli sivile ne yapacakları hakkında tartışırken, işte bu vahşi ve Siyonist kararı almışlardı. Birliklerinin gerisinde “Baş belası” olarak tanımladığı "İslam’a ve vatanına bağlı düşman bir halkın!" kalması sorunundan kafası karışan İsrailli komutan, İsrail'in Kurucu Başbakanı ve sonrasında Savunma Bakanı olan komutanı David Ben-Gurion'a ne yapması gerektiği hususunda fikrini sormaktaydı. Ben Gurion'un eliyle yaptığı hareket ve kullandığı “Hepsini sürüp atın!” ifadesi binlerce Müslüman Arap erkek, kadın ve çocuğun ülkelerinden çıkarılıp sürgüne yollanmalarını amaçlamıştır. 1948 yılında Filistinli Müslümanlardan tahliye edilen evler, şimdi İsrailli zengin Yahudilerin konaklarıdır. “Sahipsiz Mülkler” yasasına dayanarak devlet; savaşın kritik aşamalarında, özellikle İsrail birliklerinin ileri harekâtı esnasında, mecburen kaçan Müslümanların boşalttıkları topraklara el koymuşlardır. Bu topraklar Yahudilere dağıtılmış ve yurtlarını terk etmek zorunda kalarak Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Orta Doğu’nun diğer ülkelerine istemeden dağılan insanlar "mülteci" durumuna sokulmuşlardı. Şimdi aynı zalim plan Suriye için uygulanmakta; 7 milyon Müslüman, 4 milyonu Türkiye’de olmak üzere göçe mecbur bırakılmışlar, Erdoğan iktidarı gibi gafil yöneticiler de bu Siyonist senaryonun suçuna taşeronluk yapmışlardı.

Suriye’de, Türkiye’ye Karşı ABD-RUSYA İttifakı ve Yeni Haçlı Hesapları

Suriye sınırımız boyunca ABD ve İsrail'in, iş makineleri, demir ve çimento yardımı dahil, her türlü desteği ile PKK-YPG militanlarına yaptırılan, toplam uzunlukları yüzlerce kilometreyi bulan sığınak ve kanalların, sadece bölgedeki teröristlerin korunmasını sağlayan siperler ve tüneller olduğunu sanmak yanlıştır. Bunca masraflı yığınaklar, kanal ve sığınaklar, Türkiye'ye yönelik yeni Haçlı saldırısı hazırlığının bir parçasıydı. Bölgedeki PKK/YPG ve DEAŞ militanlarının çekilmesi de bir kaçırma değil, planlı ve hesaplı bir “kaydırma” operasyonlarıydı. Yani teröristler daha tehlikeli oluşum ve saldırılar için kuzeye kaydırılmışlardı. Bu nedenle TSK'nın Barış Pınarı Harekâtı hayati bir önem taşımaktaydı, ama yarım bırakılması kafalarımızı karıştırmıştı. Bazılarına göre “tarihi başarı…” bize göre ise, maalesef bir “geri adım atılması” olan bu anlaşmanın hangi mecburiyet ve mahkûmiyetler karşısında yapıldığı ortaya çıktığında herhalde yer yerinden oynayacaktı. Lütfen hatırlayalım; bu anlaşma güya Amerika’yla yapılmıştı. Hâlbuki metinde “ateş kesmek” ve “ara vermek” ifadeleri yer almıştı. Oysa bu harekât sırasında karşımızda ABD askerleri değil PKK/PYD teröristleri vardı. Ama masada karşımızda ABD temsilcileri oturmuşlardı. Bu durumda, resmen ve alenen, ABD teröristlerin temsilcisi olmamış mıydı? Erdoğan iktidarı da, dolaylı biçimde terör şebekesiyle anlaşma imzalamış mı olmaktaydı? 2019 yılı 17 Ekim’inde imzalanan anlaşma gereği ara verilen Barış Pınarı Harekâtı gerçekten amacına ulaşmış mıydı?

Barış Pınarı Harekâtı ile köşeye sıkışan terör örgütü PKK/YPG’nin elebaşlarından ‘Şahin Cilo’ kod adlı terörist Ferhat Abdi Şahin’in ABD Başkanı Donald Trump ile bizzat görüştüğü anlaşılmıştı. Açıklama, Beyaz Saray’ın bahçesinde ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence tarafından yapılmıştı. Kırmızı Bültenle aranan terörist, daha önce de BM’de gizli görüşme yaparak hukuk dışı bir anlaşmada “taraf” olarak kabul edilmesi ile gündeme taşınmış ve ABD tarafından bir devlet temsilcisi gibi muhatap alınmıştı. ABD'li strateji uzmanı Michael Doran bile; ABD'nin PKK ile ilişkilerini eleştirerek, "PKK ve PYD bir terör örgütüdür ve ABD Dışişleri Bakanlığı'nın terör örgütleri listesindedir. Bunlar Türkiye'yi Kürtler ve Türkler arasında bölmek istemektedir. Biz PKK ile müttefiklik ilişkisi kurarak Türkiye'yle çatışma sürecine girmiş olduk." diyerek karşı çıkmıştı.

Barış Pınarı Harekâtı haklıydı, lazımdı; ama maalesef yarım bırakılmıştı!

Bu harekât, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı’nı tamamlayıcı ve sonuca ulaştırıcı bir nitelik taşımaktaydı. ABD öncülüğündeki Batılı koalisyon güçlerinin Suriye’yi karıştırarak, demografisini değiştirerek, güney sınırlarımızda “terör koridoru” oluşturmak suretiyle Türkiye’nin üniter yapısını ve milli egemenliğini tehdit eden şeytani planları, Barış Pınarı Harekâtı’yla işlevsiz kılınacaktı.

ABD Başkanı Trump, “Obama-Hillary ikilisinin terör örgütü PKK’yla ittifak kurduklarını ve Türkiye sınırlarına terör unsurlarını konuşlandırdıklarını” açıklayarak Barış Pınarı Harekâtı’nın meşruluğunu onaylamak durumunda kalmıştı. İçeride ve dışarıda bu harekâta yönelik çıkışlar, asılsız suçlamalar, kara çalmalar kimseyi şaşırtmamalıydı ve bu haklılığımızın bir ispatıydı. Zira Türkiye, Siyonist merkezlerin son beş yıldır fiili olarak üzerinde çalıştığı “terör koridoru” projesini Barış Pınarı Harekâtı’yla boşa çıkarma kararındaydı. Türkiye’nin operasyon kararını açıklamasının ardından Amerika’da yer yerinden oynaması, Lindsey Graham gibi senatörlerin ve İsrail lobisinin çılgına dönerek Türkiye’yi tehdit etmeye başlamaları bunun kanıtıydı.

ABD ile varılan 120 saatlik mutabakatın bitmesine saatler kala, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Türkiye'ye küstah bir tehditte bulunarak "Başkan Trump, ihtiyaç halinde Türkiye'ye askeri harekât yapılması için hazırlıklı" açıklamasını yapmıştı. Üstelik ABD ve Rusya Fırat’ın doğusunda ortaklaşa plan kurmaktaydı!

“2018 Şubat ayında, güya yakalama kararı bulunan Rusya’nın üç istihbarat servisi ajanı gizlice Washington’a gelip Suriye için hazırlanan gizli planı Trump yönetimine aktarmışlardı. O gün bir süreç başlatılmış ve Suriye’de ABD-Rusya Türkiye’ye karşı ortak çalışmaya başlamıştı. Şimdi artık o plan adım adım uygulanmaktaydı, hatta son aşamasına dayanmıştı. Zaten Suriye’nin geleceği konusunda ABD ile Rusya 2018 içinde bir ön anlaşmaya varmışlardı. İki ülke de bu geleceğe Türkiye’nin onayı ve desteği olmadığı takdirde uygulanması ihtimalinin bulunmadığını bildiklerinden ön anlaşmalarının en kritik planı Suriye Kürtleri üzerine yapılmıştı. Rusların Kuzey Irak Modeli, Amerikalıların Kamışlı Modeli diye adlandırdıkları Kürt oluşumu modeli bu süreç içinde hazırlanmıştı. Kürtleri içeren doğrudan federatif bir yapı yerine, Kuzey Suriye’de sınırımızdan uzakta sınırları belli olan ve sınırlarında Suriye bayrağının dalgalanacağı, sınır korumasının da Suriye ordusu tarafından yapılacağı bir alanda YPG/PYD kontrolünde Kürt oluşumuna kültürel ve kısıtlı idari özerklik sağlanacaktı. Rusya ile ABD arasındaki gizli diplomaside Türkiye’nin başta buna karşı çıkacağı ama sonra Kuzey Irak’ta olduğu gibi bununla çalışmaya başlayacağı varsayılmıştı. Irak Kürt Otonom Bölgesi nasıl Türkiye’nin etkisi altına girdiyse Kuzey Suriye’de de bunun aynen uygulanacağı hesaplanmıştı.” saptamaları ve yorumları üzerinde durmak lazımdı.

Bu bağlamda; “Putin satranç, Trump poker oynuyor, Erdoğan ise tombala çekiyor!?” yorumları önemli bir gerçeği mizah yollu ortaya koymaktaydı. Evet Putin, uzun vadeli stratejik hesaplar yapmakta, Ortadoğu’da hâkimiyet kurma planları uygulamaktaydı. Trump ise azgın kovboy mantığıyla kumar oynamakta ve sürekli rest çekip zorbalıkla sonuç almaya çalışmaktaydı. Erdoğan ise, elini daldırdığı tombala torbasından şansına çıkanla avunup durmaktaydı. Üstelik emperyalist odaklar tombala torbasının içine sadece “3” (üçe) kadar rakam koymuşlardı. Kahraman ordumuz “12”den vurdukları halde, elimizde “3”ten fazlası kalmamaktaydı! Yoğun medya yoluyla ve propaganda palavralarıyla milletimiz avutulmakta, ama ülkemizin altı oyulmaktaydı. Örneğin; Erdoğan’la Putin arasındaki 22 Ekim 2019 Soçi Mutabakatından, Türkiye’ye bakışı ve daha önceki çıkışları belli olan NATO Genel Sekreteri Siyonist Stoltenberg’in bu denli memnun kalması ve “önemli bir çözüm aşaması” olarak yorumlaması nasıl okunmalıydı? Yeni Soçi anlaşmasıyla Suriye petrol ve doğalgaz kaynaklarının %75’ini kontrolüne alan PKK/PYD ve DEAŞ militanlarıyla, Esad Yönetiminin anlaşmasının da önü açılmıştı. Hayret, Türkiye Rusya mutabakatından Trump o kadar memnun kalmıştı ki, Türkiye’ye yönelik yaptırım kararlarını bile hemen kaldırmışlardı!? Bu konuda tek tesellimiz; “Vardır inşaallah Devletin de bir hesabı ve planı!” olmaktaydı.


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


Bu yazarin diger makaleleri

TÜRKİYE KAOSA SÜRÜKLENİYOR!
  Fener Rum Patrik'i Bartholomeos, ayin için Amerika'ya; hem de...
Devami
AHMEDİNECAD'LA BÜYÜK ŞEYTANIN DANSI
  İsrail'i Haritadan Silmeyi Öneriyor, ABD Düşmanlığında Humeyni'yi Solluyor, düşünmeden...
Devami
BİR ŞAİR-YAZAR'A
Uzun yıllar, Milli Gazete'de köşe yazarlığı yapan ve şair olarak...
Devami
BARIŞ "NATO"SU MU? EŞKİYA "ŞATO"SU MU?
İşgal meydanı: Filistin ve İsrail İştah sahası: Türkiye ve Ortadoğu (Arzı...
Devami
SİYONİST SERMAYENİN 'NGO'LARI VE EMPERYALİZMİN SİVİL LEJYONLARI
  Ülkemizdeki ve dünya genelindeki hayır ve hizmet amaçlı kurulduğu...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 24

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR