Reklam
Reklam
Reklam

BDP’NİN ÖZERKLİK EZANI VEYA T.C.’NİN CENAZE NAMAZI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Diyarbakır’da aralarında Osman Baydemir’in de olduğu BDP’li belediye başkanları ve il genel meclis üyeleri, bölge genelinde “ikili hukuka” geçeceklerini açıklıyordu.

Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un eşbaşkanlığını yaptığı Demokratik Toplum Kongresi’nin alt organı olan Amed (Diyarbakır’ın Eski adı) Demokratik İl Konseyi’nin “ikili hukuka uyun” çağrısına olumlu yanıt verdiklerini belirten Diyarbakır’daki yerel yönetimler, kurumsal yetkilerin yerellere devredilmesini istiyordu!

BDP Diyarbakır İl Başkanlığı önünde bir araya gelen ve aralarında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in de bulunduğu belediye başkanları, İl Genel Meclisi ve Belediye Meclis üyeleri adına hazırlanan açıklamayı, Diyarbakır İl Genel Meclisi Başkan Vekili Fatma Emel Sümbül okuyordu!

Kürdistan’a Özerklik Hazırlığı!

Fatma Sümbül, son dönemde Türkiye’de ve özellikle Kürtlerin yaşadığı bölgede yaşanan siyasal ve toplumsal sorunların, kaygı verici bir boyuta ulaştığını söyleyen Sümbül, şöyle konuşuyordu: “Demokratikleşme talebinde bulunan toplumun beklentilerine cevap verilmemesi durumunda, toplumun kendi demokratik kanallarını açma ve ‘haklar, yasalardan önce gelir’ şiarıyla çözüm kararlarını alma hakkı doğacaktır. Türkiye demokrasinin en büyük handikabı, halkı, karar aşamasına katmamasıdır. Devletin, katı merkeziyetçi tutumu, toplumun bütün ihtiyaçlarına rağmen devam edip durmaktadır. Yurttaş katılımı, gerek ileri demokrasilerde, gerekse de uluslararası sözleşmelerde olmazsa olmazdır. Oysa Türkiye’de başta Anayasa olmak üzere, yerel yönetimler yasası ve diğer yasalar, yurttaş katılımı önünde engel oluşturmaktadır. Bu temelde devlet yurttaş ilişkileri güvenlik konseptinden çıkarılıp, demokratik bir işleyişe kavuşturulmalıdır’.

“Kürtler, kendi statüsünün belirlenmesini talep etmektedir. Kürtler, demokratik bir cumhuriyette, demokratik bir anayasada kendi statülerinin belirlenmesini istemektedir. Artık devletin katı merkeziyetçi bir yapıdan uzaklaşıp, yerel yönetimlerin güçlenmesine dönük adımlar atılmalıdır. Yerel yönetimlerde, kararların halk ile beraber alınması ve halkın, yönetim süreçlerine doğrudan katılım mekanizmalarının oluşturulması gerekir. Bu da demokratik bir cumhuriyette, demokratik özerkliğin geliştirilmesiyle mümkündür.”

“Ortadoğu’daki gelişmeler, demokrasi değerleriyle bütünleşmiş ve halkın demokratik katılımını esas alan anayasaları elzem görmektedir. Yeni anayasada, kamusal alanda Kürtçenin ve farklı dillerin kullanılması kabul edilmelidir. Siyaset ve mevcut iktidarlar, toplumun bu beklentilerine cevap vermezse toplumun kendi demokratik işleyiş mekanizmalarını da oluşturacağı bilinmelidir”[1]

15 Hazirandan sonra fiili durum ve Özerklik ilanı

Diyarbakır’daki ‘ikili hukuk’un nasıl uygulanacağı konusunda açıklama yapılmazken, ‘ikili hukuk’a 15 haziranda fiilen geçeceklerini belirten Fatma Emel Sümbül, şu tehditleri savuruyordu: “çatışmasızlık sürecinin değerlendirileceği 15 Haziran tarihinden önce hükümet, demokratik bir anayasanın oluşturulması konusunda açıklama yapmalıdır. Eğer yeni bir şey söylenecekse, Başbakan’ın Diyarbakır’a gelişinin bir anlamı olacaktır. Hükümeti Kürt sorunu ve demokratikleşme konusunda adım atmaya çağırıyoruz!?”

PKK devletini çoktan kurmuş, haberiniz var mı?

Gerçekte Güneydoğumuz Türkiye’den çoktan kopartılmıştı. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti 815 bin kilometrekarelik egemenlik alanının bir bölümünden sürülüp, çıkartılmıştı. Dış güçlerin desteği ve AKP’nin gafletiyle o bölgede PKK’nın iradesi geçerli kılınmıştı. “Devlet” dediğimiz “Yaptırım gücü olan irade” anlamındadır. Öyle ise bugün Cizre’de, Şırnak’ta, Hakkâri ve Yüksekova’da devletin yaptırım gücü ne kadardır? Gece ve gündüz sokaklar kimin kontrolü altındadır? Esnafından memuruna ve işsiz güçsüz vatandaşına kadar devletin mi sözü itibarlıdır, PKK’nın mı?

Devlet aç diyor PKK kapat, esnaf devletin değil PKK’nin emrine itaat ediyor! Halen BDP milletvekili ve bağımsız olarak 12 Haziran seçimlerine girip kazanan adaylar gittikleri yerlerde havaya kalaşnikof kurşunları sıkılarak karşılanıyor. Devletin polisi, jandarması sadece uzaktan seyrediyor. Aynı şeyi Ankara’da yapabilir mi bir politikacı? Biz burada cebimizde çakı ile gezmekten korkuyoruz. Türkiye’nin o bölgesinde adaylar ve peşlerinden giden konvoylar çantalar dolusu Molotof kokteylleri ile yürüyor. Yürümekte kalmıyor teneffüse çıkmış ilkokul öğrencilerinin üzerine fırlatıyor. İmam Hatipli öğrenci yurtlarına saldırıp çocukları diri diri yakıyor, katliam denemelerinde bulunuluyor!

Niye böyle yaptınız denildiğinde, “Az bile yaptık” anlamı çıkacak laflar ediyor, “Siz de 12 gerillayı öldürmeseydiniz” türünden cevaplar veriliyor. Zaten “gerilla” demeleri ve bu yüzden yanlarına kalması bile aslında bu topraklar bizim, siz işgalcisiniz demek oluyor ama buna alıştırıldığımız için artık kimse yadırgamıyor, yargının da gıkı çıkmıyor.”[2]

İngiliz’lerin ve Mustafa Kemal’in özerklik kavramı

Özerklik, zannedildiği gibi tek başına bir program değildir; başka programlara eklemlenip farklı anlam ve amaçlar kazanır. Örneğin İngilizler, Cihan Savaşı sonunda Kürtlere özerklik vaat ettiler. Sevr Anlaşması bunu öngörüyordu.

Mustafa Kemal Paşa da, İngiliz’in özerklik vaadinin karşısına, Türkiye’nin “Şuralarla Özerk idare” programıyla çıktı. Bunun en önemli resmi belgesi, TBMM Vekiller Heyeti’nin “Kürtlere Mahalli İdare” kararıdır. 27 Haziran 1920 tarihlidir ve TBMM Gizli Celse Zabıtlarında yayımlanmıştır.

Atatürk, 1921 Anayasasının Şuralar yönetimini de, “Ahalisi Kürt olan vilayetlerin kendi kendilerine muhtar (özerk) olarak idare etmeleri” diye açıklamıştır. (s.382) Yani yerel (belediye) yönetimlere bölge halkının özgür ve etkin katılımı amaçlanmıştır.

Bölmek için özerklikle, birleşmek için özerklik ayrıdır!

İngiliz’in “Kürtlere özerkliği” ile Atatürk’ün başında bulunduğu Milli Hükümet’in “Kürtlere özerkliği” birbirine karşıt ve çok farklı programlardı. İngiliz emperyalizmi, bölmek için “özerklik” dayatmıştı; Mustafa Kemal yönetimi ise birleştirmek için Özerklik sunmaktaydı!

Özerklik, tarihte Siyonist ve emperyalist güçlerin programının parçası da yapılmıştır; emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasi programının da bir aracı sayılmıştır. İçerden bakarsanız ve milli merkezi gücünüze ve güvencenize dayanırsanız, bazı bölgelere ve yerel yönetimlere de özerklik verebilirsiniz; emekçi halkı temsil eden yönetimlere de.

Nitekim sömürge yönetimlerinde de yerel özerklik uygulamaları görülüyordu. Buna karşılık Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve halen Çin Halk Cumhuriyeti’nde de özerklik deneyimleri yaşanıyordu.[3]

Bunun gibi Adil Düzendeki “Bölgeler Sistemi” ile “Merkezi yönetimle yerel yönetimler dengesi” de aynı ihtiyaç ve amaçları hedefliyor, ülkenin birlik ve dirliğine hizmet ediyordu.

ABD ve AB emperyalistlerinin bölücü programı

Farkındasınız ılımlaştırılan Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisi, özerkliği Avrupa’ya gönderme yaparak savunuyordu. Avrupa Özerklik Şartı’nı kayıtsız şartsız uygulayacaklarını, Türkiye’nin 1988 yılında imzalarken koyduğu bütün çekinceleri kaldıracaklarını ilan ediyordu.

Oysa bu program halka özgürlük ve iktidar vermiyor; ABD’nin bölgede üs kurmasına hizmet ediyor. Kılıçdaroğlu’nun vaat ettiği özerk idare, Türkiye’nin emperyalizme karşı koymak amacıyla ürettiği bir program değil, ABD ve Avrupa emperyalizminin dayattığı özerklik oluyor. Abdullah Öcalan da, aynı ABD- AB markalı “demokratik özerkliği” savunuyordu.

ABD’nin de Avrupa’nın da Kürt programları açıktır. NATO toplantılarında duvarlara asılan, zaman zaman kişiliksiz yöneticilerin burunlarını da dayatılan haritalar biliniyordu. ABD ve Avrupa Birliği, Türkiye’yi bölme amaçlarını hiçte saklamıyordu. Ermeni soykırımı, Türk Ordusu’nun Kıbrıs’tan çıkartılması, Patrikhane vb. dayatmalar da aynı paket program içinde yer alıyordu.

Bir de ekonomik cephesi var bu programın; özelleştirme, tarımı çökertme, kamu hizmetini tasfiye, gümrükleri kaldırma, paranın giriş çıkışını kontrolden vazgeçme vb..

Yeni CHP, yalnız özerkliği değil, ABD ve AB’nin dayattığı emperyalist programı bir bütün olarak benimsemiş görünüyordu.

CHP mayınları patlattı

Avrupa Özerklik Şartı’nın çekincelerini kaldırmak, CHP’yi AKP’den farklı kılmıyordu. Tersine AKP’den daha koyu AKP’li konumuna taşıyordu. Çünkü özerklik programını AKP, 2002 yılından beri savunuyor ve yerel yönetimlere ilişkin yasalarla adım adım hayata geçiriyordu. Tayip Erdoğan ve Abdullah Gül, anayasal engelleri kaldırmak için kıvranıyordu.

Ve sonunda tarladaki mayınları Neo-CHP patlatmış bulunuyordu. Artık AKP elini kolunu sallayarak geçebiliyordu. Yani AKP’nin Türkiye’yi resmen değilse bile, fiilen ve fikren bölünme Anayasasına CHP önderlik ediyordu.

Özerklik Hazırlığı ve toplumun vurdumduymazlığı!

Bu arada siyasetten ve de devletten taviz kopara kopara gelinen son manzara, Kürt siyasetindeki beklentilerin geleceğinin ne olacağı konusunda çok düşündürücü sinyaller veriyordu.

Sizler, milli birlik ve bütünlükten, Cumhuriyet’ten, Atatürk’ten, laiklikten, ülkenin bölünmezliğinden yana olan kesimler; inandığınız siyaset merkezlerinin yeni, tuhaf ve ilkesiz çıkışlarının şaşkınlığını yaşarken, Kürt siyasetindeki pervasız istikrar, gelecekle ilgili çok şaşırtıcı kararlar alabiliyordu!

Bakınız, geçen ay, Brüksel-Diyarbakır hattında eş zamanlı yapılan iki toplantı ve orada alınan kararlar, siyasi kaosun rotasını nerelere sürüklüyordu! PKK’nın ajansı ANF, Diyarbakır’da yapılan önemli bir toplantıyı “Diyarbakır Özerklik İlanına Hazırlanıyor!” başlığıyla duyurmuşlardı. Evet, son günlerde siyasetin, kırmızı çizgileri çiğneyerek kafanıza kılıç gibi sapladığı “özerklik” sözcüğünden artık herkes ı haberdardı!..

İşte Brüksel-Diyarbakır hattında eş zamanlı yapılan iki toplantıda da bu “özerklik” sözcüğünün yaşama geçirilmesi için yapılacaklar tartışılmıştı!

Eşzamanlı Özerklik ilanı!

“Demokratik Toplum Kongresi” taban örgütlemesi çalışmaları kapsamında kurulan “Amed İl Konseyi’nin BDP Diyarbakır il binasındaki toplantısına, aralarında BDP’li belediye başkanlarının da bulunduğu 400 delege katılmıştı!

Abdullah Öcalan’ın rolünü oynaması için 15 Haziran öncesinden şartların sağlanmasının, “aciliyet arz ettiği” iddia edilen açıklamada şunlar vurgulanmıştı:

“Kürt halkı olarak kendi çözümümüzü özgür irademiz ve özgücümüzle yaratma durumunda olduğumuz sonucuna ulaşılmıştır. Dayatılan statüsüzlüğe karşı demokratik özerkliği fiilen geliştirme ve eksik boyutlarını tamamlayarak demokratik özerk yönetimimizin ilanını hızlandırma kararı almıştır. Kendi tercihini yaratmak için tüm halkımızı seferberlik ruhu, serhıldan(başkaldırı) kararlığıyla çalışmalara katılmaya çağırıyoruz.”

Brüksel’den destek yağmıştı!

Diyarbakır’da özerkliğin ilanı için düğmeye basılırken, Brüksel’de de aynı saatlerde “Kürdistan Ulusal Kongresi’nin (KNK) 11. genel kurulu vardı. Toplantının sonucunda “acil deklarasyon” adı altında Kürtlerin yapması gerekenler 15 madde de şöyle sıralanmıştı:

“Kürtler, kendi kaderini tayin etmeli. Kürtçe isimler kullanılmalı. Kerkük ile Kürdistan’ın doğal sınırları içindeki bölgeler korunmalı. Türkiye, İran ve Suriye’de, Türkçe, Farsça ve Arapça soyadları Kürtçeye dönüştürülmeli. Çok dillilik tüm devlet kurumlarında “de fakto” hayat geçirilmeli. Ulusal bayrak ve semboller her yerde kullanılmalı. Tüccarlar, faaliyetlerini Kürtçe ile yapmalı. Resmi din ve diyanet ret edilmeli. Öcalan ve tüm tutukluların özgürlüğü için çaba içerisinde olunmalı. Egemen devletlerin askerliği reddedilmeli!”

Gidişatın manzarası!

Gördüğünüz gibi eskiden “Avrupa Birliği’ne giden yol Diyarbakır’dan geçer”di, şimdi özerklik yolunu Diyarbakır’dan başlatmışlardı![4]

Ahmet Davutoğlu’nun: “Mazeretimiz yok, sivil anayasayı mutlaka yapacağız” sözleri BDP’ye dolaylı destek olarak algılanmıştı!

Seçimler sonrası dikkatler yeni anayasa üzerine ve Kürdistan’a özerklik beklentilerine yoğunlaşırken Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan çarpıcı değerlendirme geliyordu. Davutoğlu, Dağlıca baskınının o dönem devam eden anayasa çalışmalarıyla alakalı olduğunu söylüyordu. Anayasa çalışmalarının yoğun şekilde sürdüğü bir dönemde 13 askerin şehit olduğu baskının yapılmasının ve terör olaylarının artmasının suçunu dolaylı bir şekilde TSK’nın sırtına yıkıyordu.

Bu gelişmeler üzerine Türkiye’nin bambaşka bir türbülansa girdiğini kaydeden Davutoğlu, yeni Meclis’in özgürlükçü sivil anayasayı mutlaka yapması gerektiğini vurgularken, “Bunun önünde mazeret yok” diyordu.

“Türkiye, 21 Ekim 2007 günü önemli bir karara imza atmak üzere sandığa koşuyordu. Cumhurbaşkanını halkın seçip seçmeyeceğini belirlemek üzere referanduma gidiliyordu. Fakat ülke o sabaha acı bir haberle uyandı. Sabaha karşı Hakkâri’deki Dağlıca Taburuna terör örgütü tarafından saldırı düzenlenmiş, 13 asker şehit olurken 8 tanesi de kaçırılmıştı. Taraf Gazetesi, saldırının düzenleneceği yönündeki istihbarat raporlarına rağmen TSK’nın gerekli önlemlerini almadığını belgeleriyle yazmıştı” diyen Zaman Gazetesi de[5] Ahmet Davutoğlu’na destek çıkıyordu.

AKP’nin: “Özerkliği biz getiririz!” açıklaması!..?

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, özerklik için adım atacak organın Meclis olduğunu söylüyor ve “Anayasa değişikliği şart” görüyordu.

AKP’nin Kürt açılımının yeni safhasını ‘özerklik’ oluştururken Cumhurbaşkanı Vekili ve TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin de özerkliğin yol haritasını gösteriyordu. Şahin, ‘Özerlik’ ile ilgili soruyu yanıtlarken, “Bu tür konularda adım atılacaksa, bu adımı atacak organ TBMM’dir.” diyordu.

Şahin, Genel seçim sürecinde ve Irak Ulusal Meclisi Başkanı Usame El Nuceyfi ile görüşmesi öncesinde gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını yanıtlarken; “Demokratik Toplum Kongresi’nde özerkliğe ilişkin kararlar alınmıştı. Bu kararlar kapsamında dün örgüte yakın bazı kaynakların yaptığı açıklama, Diyarbakır’da özerkliğin ilan edileceği yönünde. Seçimler öncesinde böyle bir girişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna karşılık, ‘ Bu tür konularda adım atılacaksa, bu adımı atacak organ TBMM’dir. Bu tür konular öncelikle Anayasa değişikliği gerektiriyor. Bu düşünceyi ifade eden arkadaşlarımız, Türkiye’de yasa koyma yetkisinin TBMM’de olduğunu bilmelidir” şeklinde konuşuyor ve PKK’nın taleplerine yeşil ışık yakıyordu.[6]

Yurt dışından bölücü deklarasyon yayınlanmıştı!

ABD ve İngilizlerin 100 yıl önce ortaya attıkları Büyük Kürdistan Planı’nın Irak yağından sonra Suriye ayağında da sona doğru yaklaşılırken Türkiye’de de bölge halkına yönelik aldatmacalar sürüyordu. Yurt içindeki BDP-KCK kışkırtmalarının yanı sıra yurt dışında da hain faaliyetler devam ediyordu.

Hatta Brüksel’de toplanan sözde Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) yayımladığı deklarasyonla Güneydoğu halkına ayaklanma çağrısı yapıyordu. Deklarasyonda, ‘Kürdistan’ denilen bölgede yaşayanlar devlete karşı isyana çağrılarak, “Kürt ve Kürdistanlıların kendi toprakları üzerinde kendi kaderini tayin etmek ve kendi taleplerine göre egemenliğin biçimini tespit etme hakkı vardır” deniliyordu.

“Askere gitmeyin” çağrısı yapılmıştı!

Bu bildiride: Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürk kökenlilere Kürtçe olmayan isim ve soyadlarını değiştirme çağrısı ve anadilde eğitimin ‘de fakto’ hayata geçirilmesi öğütleniyor ama AKP iktidarı ve filozof Dışişleri Bakanı bu hıyanet kışkırtmalarına kör, sağır ve dilsiz davranıyordu. Deklarasyondaki diğer maddeler de şöyle sıralanıyordu:

“Kürt bayrağı, flama ve semboller her yerde kullanılmalı. Kürdistanlı esnaf ve tüccarlar, alı-satım işleri ve faaliyetlerinin tümünü Kürtçe ile kendi dilinde yapmalı, halk da alışverişini kendi dilinde yapmalı. Kürt ve Kürdistanlılar, inanç, din ve diyanetini kendine göre yaşamalı, dini vecibelerini kendi kural ve kaidelerine göre yerine getirmeli, resmi din ve diyaneti reddetmeli ve yerine getirmemeli. Kürt ve Kürdistanlılar, egemen devletin resmi kültürü ve sisteme karşı tüm farklılıkları ortaya çıkarmalı, yas ve kutlamalarını, yaşamını kendi ulusal farklılığı ve rengi ile yaşamalı. Kürt ve Kürdistanlılar, siyasi ve askeri öncülüğe en büyük desteği vermeli, Kürt ve Kürdistan gençleri de egemen devletin askerliğini reddetmeli, askere gitmemeli…”[7]

“Kürt meselesindeki değişimi Diyarbakır Başsavcısı şöyle yorumladı” diyen Fetullahçı Zaman Gazetesi bayram havasındaydı!

“ 5 yıl önce olsaydı buradaki herkesi tutuklatırdım, şimdi bakın Kürtçe şarkılara eşlik ediyorum!”

Diyarbakır’da yaşanan bir olay, son yıllarda Türkiye’de görülen değişimi çarpıcı şekilde gözler önüne seriliyordu. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde düzenlenen bir törene katılan Başsavcı Durdu Kavak, Kürtçe, Zazaca ve Ermenice şarkılara eşlik ederken, “Şehre ilk gelirken burada böyle bir parça söylenmiş olsaydı, salonu terk eder, bu parçayı söyleyen herkesi de tutuklatırdım” diye hava atıyordu.

Törende, konservatuar öğrencilerince seslendirilen parçalara Kavak’ın yanı sıra bazı protokol üyeleri ile öğretim üyeleri de tempo tutarak eşlik ediyordu. Törendeki konuşmasına, “Diyarbakır’da 5 yıldan bu yanan Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapıyorum. Gördüğünüz gibi tüm uzuvlarımla tam bir beyefendiyim” diyerek başlayan Başsavcı Durdu Kavak, konservatuar öğrencilerinin kedilerine bir müzik ziyafeti sunduğunu söyleyip, kendisinin de zaman zaman Kürtçe şarkılar dinlediğini, sözlerini anlamasa da bu şarkılardan keyif aldığını belirtiyordu.[8]

BOP Eşbaşkanı şakşakçısı ve Siyonist uşağı : “Asker kucağı / Asker kazığı” diye kinini kusmaktaydı!

“Askeri vesayet rejiminin şu aşamada makro planı şu: Ne olursa olsun AKP’yi tek başına iktidar yapmamak, ya da tek başına iktidar olsa bile mümkünse Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu bulmamasını sağlamak. Askeri vesayet şunu iyi biliyor, şu anki yakalanan ittifak dağılmazsa, siyasi alanda AK Parti’nin, sivil alanda Fethullah Gülen Hareketi’nin öncüğünü üstlendiği özgürlükçü-demokratların da “ikonoklast torpido gücü” işlevini üstlendiği ittifak sağlamlaşarak sürmeye devam ederse son tahlilde kurtuluş yok.

Hangi CHP’li ya da MHP’li ya da BDP’li ne derse desin isterse sabah-akşam TSK’ya küfretsin sonuç olarak AKP tek başına hükümet kuramaz hale gelirse, askeri vesayet ne yapacağını iyi biliyor. İşte tam orada “Asker Kazığına oturtulacaklar” bölümüne geliyoruz.

Askeri vesayet rejimi kendisine bağlı yüzde %10’luk bir grup yaratabildi bugüne kadar. Sadece %10… Fakat çeşitli toplumsal kesimleri de “kendi hayatı” için seferber edebildi. Geçmişte 5 defa katlettiği Alevilerin çoğunluğunu “Laiklik” ve “Sünnifobi” tezgâhıyla kendine bağladı. Kimliğini yok saydığı, ezdiği kimi dindarları “Milliyetçilik” ve “Bölünme” tezgâhıyla kendine bağladı. Geçmişte dindarların çoğunluğunu yanına alabiliyordu ama artık çok ufak azınlığa etki edebiliyor)

Birçok darbe dönemlerinde işkence görmüş “solcu”yu ruhlarındaki Kemalizm aracılığıyla kendine bağladı. İnkâr, asimilasyon ve mümkünse imha politikalarına tabi tuttuğu kimi Kürtleri de “Kandil’e olan sevdaları” üzerinde kendine bağladı. Böylece askeri vesayetin bilerek veya bilmeyerek yanında duran %42 kadar bir kesim ulaştı.

Eğer %58’lik değişim bloğu fazla çatlamaz, birlikteliğini belli partide toplarsa sistemin dönüşümü devam eder. Yok, eğer bu toplumsal çoğunluk çeşitli yerlere kaçar ve bölünürse, ya da AKP “mücadele yerine uzlaşma”yı seçerse, askeri vesayetin istediği olur. AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan tarihi bir fırsatın eşiğinde duruyor. Bu fırsat da kaçarsa Türkiye uzun yıllar daha toparlanamaz. O zaman “kimler asker kazığına oturtulmak isteniyor” kendi gözleriyle görürler. Aman, Allah o günleri göstermesin.”[9]

Diyerek, Recep T. Erdoğan’a: “Ya TSK’ya bastırıp burnunu kıracaksın, ya da sonunda Askerin kazığına oturacaksın!” şeklinde uyarıyor. ABD, AB ve İsrail gâvurunun ağzıyla konuşuyor ve kutsal mekâna tersleyen teresler gibi, Ordumuza saldırıyordu.

Ve acaba:

Suriye sınırları içine girip, iç savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınmaya çalışanları barındırıp kuruyacak bir “Tampon Güvenlik Bölgesi” oluşturma hazırlıkları; 22 İslam ülkesini parçalamayı amaçlayan BOP Eşbaşkanı sıfatıyla: Türk askerini Suriye birlikleriyle ve farklı (Siyonist) çetelerle boğuşturup batağa saplamanın yeni bir tezgahı mı oluyordu!? Evet, evet AKP, akrep gibi sonunda mecbur kalıp kendisini sokup zehirleyeceği acı ve alçaltıcı akıbete doğru hızla yaklaşıyordu!..



[1] Taraf / 31 05 2011

[2] Yeniçağ / Hasan Demir

[3] Aydıklık / 31 Mayıs 2011 / Sh.8

[4] Mehmet Faraç / 31.Mayıs 2011

[5] Zaman / 4 Haziran 2011 / Sh.17

[6] Yeniçağ / 31 Mayıs 2011 / Sh.9

[7] Yeniçağ / 31 Mayıs 2011 / sh.9

[8] Zaman / 04 06 2011 / Sh.6

[9] Taraf / Rasim Ozan Kütahyalı / 25 Mayıs 2011

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  VURAL SAVAŞ BEYİN YENİ KİTABI Vural Savaş Bey'in lütfedip Milli...
Devami
  Sn. Başbakan bugünlerde PKK elebaşıyla resmen uzlaşma sürecini demokratik(!) bir...
Devami
Kılıçdaroğlu’nun Adalet‘!’ yürüyüşü iktidar cephesini neden bu kadar telaşlandırıyordu? Bazı...
Devami
  PROF. AZİZ SANCAR’IN İFTİRALARI VE İTİRAFLARI          Türkiye’mizin ve İslam ülkelerinin: a- Bilimde...
Devami
  Fetullah kimleri kandırdı? “Öyle sinsiler, öyle yalancılar, öyle desiseciler ki… Kandırmadıkları kimse...
Devami
  Sn. Erdoğan, OPERASYONU “OPERA-ŞOV”A ÇEVİRİYORDU        Harp sanatında, Milli Savunma ve saldırı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1676

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR