Reklam
Reklam
Reklam

“Vukuundan Önce Şüyu Bulan” DARBE TARTIŞMASI VE AKP’NİN TELAŞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Hatırlayacaksınız, Adana’da durdurulan MİT tırları yüzünden kıyametler koparılmış, “Türkiye anarşistlere silah gönderiyor” algısı yayılmıştı. Oysa ABD Başkanı Donald Trump’ın 9 Mayıs’ta Pentagon’un PKK/PYD’yi silahlandırma kararını onaylamasının ardından 15 Mayıs’tan bu yana CENTCOM (Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanlığı)’un gerçekleştirdiği 7 ayrı sevkiyatta PKK/PYD’de toplam 348 TIR silah-mühimmat taşınmış, kimse oralı olmamıştı. Amerika’nın silah-mühimmat TIR’ları vızır vızır çalışmakta, PKK/PYD’ye cephane sağlamakta ve Türk sınırına yığınak yapılmaktaydı. Oysa MİT’in yola çıkardığı birkaç TIR üzerinden “Başbakan ve Cumhurbaşkanını uluslararası mahkemelerde savaş suçlusu” olarak yargılatma hevesleri elbette küstahlıktı. Ancak bu durumu, başka tertip ve talanlarına meşruiyet kılıfı yapmaya ve muhaliflerini susturmaya çalışmak da tam bir fesatlık ve fırsatçılıktı… Sn. Cumhurbaşkanı’nın muhalefete dönük “sıra size de gelebilir” anlamındaki gözdağı açıklaması ve Kılıçdaroğlu’nun “yapacak başka bir şey kalmadı” diyerek acziyet ve çaresizlik içinde yollara çıkması, ülkenin nasıl bir kaosa ve kargaşaya doğru hızla sürüklendiğinin en net fotoğrafıydı.

Yandaş Yazar Nagehan Alçı’nın:

“Türk siyasi tarihinde yürüyüşler ve sokak hareketleri sonrası her zaman askeri darbe ya da siyasi otoriterleşme yaşanmıştır. Bugüne kadar hiçbir sokak hareketi, daha fazla demokrasi ve özgürlük yolunu açmamıştır. Bizim tarihimizdeki en önemli protesto yürüyüşü örneği 21 Mayıs 1960 Harbiye yürüyüşü ardından askeri darbe yapılmıştır. 1971 ve 80 darbelerinden önce de bol bol sokak eylemleri vardı, sonra yine darbe yapıldı... Benzer şekilde, FETÖ polislerinin çadır yakmasıyla alevlenen 2013 Gezi olaylarının ardından ise 17-25 Aralık darbe teşebbüsü yaşandı. “Türkiye’de artık askeri darbe olmaz” lafı boş bir laftı. Günlerdir Abdülkadir Selvi ile takip ettiğimiz konu da apaçık gözler önüne seriyor ki, TSK hâlâ kapalı bir kutu konumundaydı.” uyarıları bile bu kuşkuları yansıtmaktaydı!..

“Yargının yamultulması ve iktidarın hizmetine sokulması!” iddiaları…

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu’nun, MİT TIR’larının durdurulması olayına ilişkin tutuklama kararının ardından, CHP, Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında olağanüstü toplanmıştı. CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu, yargılandığı MİT TIR’ları davasında 25 yıl hapis cezasına çarptırılarak tutuklanmıştı. Kemal Kılıçdaroğlu, CHP olağanüstü toplantısının ardından şu açıklamayı yapmıştı: “Asıl suçluların yargılanmadığı masum insanların hapse tıkıldığı bir durum yaşıyoruz. Yasa dışı yoldan eğer silah götürülüyorsa o kişilerin yargılanması lazımdır. Hangi anlayışla hangi hukukla Enis Berberoğlu tutuklanmıştır? Bunu asla kabul etmiyoruz. Bu kararı verenler bu kararın altında kalacaktır… Bunların hiçbiri hâkim değil. Sadece Saray’ın sopası olma görevini yerine getiriyorlar. Yarın Saat 11.00’de Güvenpark’ta olacağım. Elimdeki afişte sadece ‘adalet’ yazacak!" CHP Kaynakları “Yürüyüş Ankara’dan başlayacak, İstanbul Maltepe Cezaevi’nde son bulacak” bilgisini aktarmıştı.

Şamil Tayyar, FETÖ'den gözaltına alınan Topbaş ve Arınç'ın damatlarının serbest bırakılması ve CHP milletvekili Enis Berberoğlu'nun casusluktan içeri alınmasıyla ilgili çarpıcı yorumlar yazmıştı.

Ankara'da sular bir türlü durulmamaktaydı. FETÖ davaları ve gözaltılar sürerken son olarak CHP milletvekili Enis Berberoğlu için alınan karar gündemi sarsmıştı. FETÖ'den gözaltına alındıktan sonra üzerinden çok geçmeden serbest bırakılan Bülent Arınç ve Kadir Topbaş'ın damatları uzun zamandır tartışılmaktaydı. Binlerce kişi gözaltındayken ve FETÖ'den yargılanırken damatların kısa zamanda serbest bırakılması herkesin tepkisine yol açmıştı. Bunların ardından MİT TIR'ları davasında yargılanan CHP'li Enis Berberoğlu'nun casusluk suçundan 25 yıla mahkûm edilmesi üzerine CHP tepki yürüyüşüne başlamıştı. AKP Gaziantep milletvekili Şamil Tayyar sosyal medya hesabı Twitter'dan paylaşımda bulunarak bu davalarla ilgili yargı sürecindeki çarpıklığa işaret edip: "Bu davalarla AKP'ye operasyon çekilmek istendiğini ve bir darbe zemini hazırlanmaya çalışıldığını" vurgulamıştı.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Güvenpark'ta başlatacağı yürüyüş ile ilgili olarak dikkat çeken bir paylaşımda bulunmuşlardı.

Melih Gökçek, yürüyüşün tarihine ve zamanlamasına dikkat çekerek: "Bugün sokakta çıkacak her olay FETÖ’nün talimatıdır… Hangi partili olursanız olun bu gerçeği unutmayın" notunu paylaşmıştı. Gökçek, Hürriyet Gazetesi Yazarı Abdülkadir Selvi'nin ikinci darbe tarihiyle ilgili yazısını da hatırlatmıştı. Her nedense CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "adalet yürüyüşü", iktidar çevrelerinde büyük bir telaşa yol açmıştı. CHP'li Fikri Sağlar'ın "Ben Başbakan Yıldırım'ın ve Bakan Bozdağ'ın söylediklerinden şunu çıkarıyorum. Halkın sokaklara inmesi, demokrasiyi araması, alanlarda olması, bugünkü yönetimin en büyük korkusudur. Bu yürüyüş esnasında herhangi bir provokasyon olursa bunun müsebbibi AKP olacaktır." uyarıları anlamlıydı. Yandaş medyadaki haber ve yorumlar, masum bir yürüyüşten darbe girişimi çıkarmak üzerine kurgulanmış. Kimisi, 15 Haziran'da yapılacağı propaganda edilen FETÖ darbesinin bu yürüyüş olduğunu, kimisi Kılıçdaroğlu ile Sisi'nin aynı merkezden emir aldığını, kimisi FETÖ'nün siyasi ayağının ortaya çıktığını söyleyecek kadar azıtmıştı. Herhalde böylece FETÖ'nün Türk ordusuna kurduğu kumpasın, siyasi ayağı ve medya ayağı unutturulmaya çalışılmaktaydı. Oysa asıl casusluk suçu, Türk ordusuna ABD adına kumpas kurmaktı. Çünkü kumpas, 1 Mart tezkeresinin, reddedilmesinin intikamıydı. Burada, ABD adına casusluk yapan örgüt belli, siyasi ayağı belli, medya ayağı belli olduğu halde neden kimseye soruşturma açılmamıştı?[1]

Yürüyüşe eski AKPliler de katılmıştı!

Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşüne eşlik edenler arasında AKP'nin kurucu isimlerinden Fatma Bostan, eski AKP Milletvekili Ahmet Faruk Ünsal ve bir süre önce KHK’yla işine son verilen AKP eski Milletvekili Merve Kavakçı’nın eski eşi Prof. Dr. Cihangir İslam’ın da bulunması kafaları karıştırmıştı.

Bu arada MHP lideri Devlet Bahçeli “Kılıçdaroğlu’nu anarşiye göz kırpmakla suçlamış, ayrıca milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına kendilerinin de oy verdiğini” hatırlatmıştı. Kılıçdaroğlu bu sözlere ikinci yürüyüş gününün başlangıcında “Biz Bahçeli için de yürüyoruz” şeklinde yanıtlamıştı; “Adalet bir gün Bahçeli’ye de lazım” olacaktı. Hükümet kanadından ilk tepkiyi veren Adalet Bakanı Bekir Bozdağ "Kılıçdaroğlu’nun bağımsız ve tarafsız Türk yargısına iftira atmakla, hâkim ve savcıları hedef yapmakla” suçlamıştı. Oysa birileri çıkıp: 15 Temmuz askeri darbe girişiminden bu yana 4 bin kadar hâkim ve savcının işten çıkarıldığı yargı sisteminin laçkalaştığını ve artık neden hakkıyla çalışır durumda olmadığını sormamış ve Türk yargısının durumumun “hatta emniyetten daha kötü” olduğu yolunda Bozdağ’ın daha önceki sözlerini hatırlatmamıştı.

Başbakan Binali Yıldırım ise önce Kılıçdaroğlu ile bir nevi dalga geçip: “Eğer niyeti Enis Berberoğlu’nu hapishanede ziyaret etmek idiyse, neden şu sıcakta hızlı trene binmiyordu?" dedikten sonra: "Adalet sokakta aranmazdı. Meclis’te aranırdı. Kılıçdaroğlu ve Berberoğlu dahil CHP’liler Meclis’te HDP dışında her parti gibi, dosyası olan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasına oy verirken, sonucu yargı olacağını bilmiyorlar mıydı?" diye çıkışmıştı.

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun “Adalet yürüyüşü” adını verdiği Ankara-İstanbul yürüyüşü AKP hükümetinin de, onun “stratejik konulardaki” ortağı MHP’yi de rahatsız etmiş durumdaydı. İktidardaki bu rahatsızlığın birkaç nedeni vardı:

Enis Berberoğlu’nun 25 yıl alması ve milletvekili olduğu ve yeri yurdu gayet belli olduğu halde itiraz süreci beklenmeden hapse atılması, AKP’nin etkili isimlerinin damatlarının sabit adresleri var diye tahliye olunması tartışmaları azdırmıştı. Bir başka neden, yargıda –belki yıpratıcı bir iç rekabetin de etkisiyle- ciddi bir “doz aşımı” sorununun yaşanıyor olduğu görüntüsü vardı. Berberoğlu’nun mahkemeye sunulmuş ciddi bir kanıt olmadan, beraat beklenirken 25 yıl hapse mahkûm edilmesi AKP saflarında dahi ciddi bir “doz aşımı” olarak yorumlanmıştı. İşin bir boyutu daha vardı. Erdoğan ve AKP’li yetkililerin son çıkışları ve üzerine Berberoğlu mahkûmiyeti CHP’de bir sonraki hedefin Kılıçdaroğlu’nun kendisi olduğu algısına yol açmıştı. Bu yürüyüş eylemi bir yerde Kılıçdaroğlu’nun “öyleyse buyurun ben kendimi hedef yapıyorum” hamlesi anlamını da taşımaktaydı. Bütün bu tablo hükümetin rahatsızlığına yol açmıştı.[2]

CHP'li Enis Berberoğlu'nun tutuklanmasına ilişkin SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu da bir açıklama yaparak "Bu kararın endişeleri arttırdığını" hatırlatmıştı.

"Alınabilecek farklı hukuki tedbirler söz konusu olduğu halde, milletin oylarıyla seçilmiş, yeri, kimliği, adresi belli bir milletvekili hakkında, böyle bir tutuklama kararı verilmiş olması bu endişeleri daha da arttırmıştır" diyen Temel Karamollaoğlu açıklamasında, "Elbette hukuk karşısında herkes eşittir. Herhangi bir suç varsa, hukuk kuralları içerisinde bunun hesabı sorulmalıdır. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler sadece adaletin işleyişi noktasında değil, Türkiye'nin geleceği konusunda da haklı endişelere sebep olacak niteliktedir. Alınabilecek farklı hukuki tedbirler söz konusu olduğu halde, milletin oylarıyla seçilmiş, yeri, kimliği, adresi belli bir milletvekili hakkında, böyle bir tutuklama kararı verilmiş olması bu endişeleri daha da arttırmıştır. Bu tür dönemlerde en önemli şey adalete duyulan güvendir… Adalete olan güveni gölgeleyecek, toplumsal vicdanda şüphelere neden olacak yaklaşımlar sadece bu güvene zarar vermekle kalmaz, halkımız arasında daha derin çatlakların oluşmasına neden olur. Adalet kurumundan siyasete, iktidardan muhalefete hepimiz bu konuda çok daha hassas ve çok daha dikkatli olmalıyız. " ifadelerini kullanmıştı.

Maalesef Türkiye içten içe kendini kemiren, kurumları iflas etmiş bir ülke görüntüsü sunmaktadır. Sürekli enerjisini içeride harcayan, “iç düşman” kavramına esir olmuş ve başını kaldırıp alternatif bir oyun kuramayan durumdadır. Türkiye’ye yönelik iç ve dış tehditler elbette vardır. 15 Temmuz darbe girişimi yeni yaşanmıştır. Toplum ağır travmalar altındadır. PKK saldırıları her gün yürek yakan bir şiddet sarmalıdır. Daha da ötesinde, Ortadoğu’da Türkiye’yi kuşatmaya yönelik yeni bir hamle olduğu da aşikârdır. Ama iktidar da artık intikam hırsından ve yıkılma korkusundan kurtulup biz bu durumdan nasıl kurtulacağız? sorusuna odaklanmalıdır.

Oysa Soner Yalçın bile 1 Eylül 2016 tarihli Sözcü gazetesinde yayınlanan yazısında Enis Berberoğlu için CHP'nin FETÖ imamı sözlerini kullanmıştı. O dönem büyük tartışmalara neden olan yazısının Enis Berberoğlu ile olan kısmında şunları yazmıştı:

"Bak Enis Berberoğlu! (...) O karanlık günlerde biz, hakikat yolundan hiç ayrılmadık; ısrarla gazetecilik yaptık. Sen Enis Berberoğlu! Sen o dönem ne yaptın: Cemaat lobisinin gücüyle Hürriyet'e genel yayın yönetmeni oldun! Ve… 17-25 Aralık 2013 Cemaat operasyonundan sonra, Hürriyet Cemaatle arasına mesafe koyunca 10 Ağustos 2014'te gazeteden kovuldun! Ve… CHP'nin Tutuklu Gazeteciler Raporu'nda sertçe eleştirilen sen, CHP genel başkan yardımcılığına getirildin! Herkes önseçime girerken sen kontenjandan milletvekili yapıldın! Tüm bu koltuklara oturmak için darbeci Cemaatçilerle nasıl işbirliği yaptın, açıklamalısın?"

Şimdi ise AKP iktidarına "Uyan artık, altın oyuluyor ve darbe hazırlanıyor!" uyarısı yapmaktaydı.

“AKP, insanları cezaevine atarak “uslandıracağını” sanmaktadır. Ne büyük yanılgı; kendi korkusunun herkeste olduğunu sanmaktır. Korkuları gözlerini mi kapattı? Dünya Türkiye'deki tutuklamaları endişeyle takip ediyor. Berberoğlu'nun tutuklanması haberini Batı medyası, Londra faciasından sonra ikinci sırada verdi. Eminim, Kılıçdaroğlu liderliğindeki yürüyüş epey ses getirecek. Dünyada “Erdoğan'ın otoriterliği” Saddam ve Mübarek yönetimleriyle benzeştiriliyor. Görünen, dünyada yine bir kamuoyu oluşturuluyor ve gördük bunun sonu pek hayırlı olmuyor. Bugün Türkiye'de iktidar, bu küresel oyunu bozacak hamleler yerine yangına benzinle koşuyor. Kendini beğenmiş tavırla tahriklere kapılıp “ben yaptım oldu” kibrini sürdürüyor! Hâlâ kandırılıyor… Halkın seçtiği milletvekili bu kadar kolay hapse atılır mı? Bu intikamcı anlayış maalesef FETÖ mücadelesini de etkisizleştirmeye başladı. Berberoğlu örneğinde görüldüğü gibi kimi “intikamcı” yargı kararları, FETÖ karşıtı cepheyi bölmekle kalmadı, FETÖ'yü diriltip ayaklandırdı! Hâlâ anlamıyorlardı… AKP, “her fırsatı” kendi çıkarı için kullanmaktan bir türlü vazgeçemiyordu. Darbe, demokrasi, hukuk, toplumsal barış filan umurunda değil. “Nasıl faydalanırım” diye hareket ediyordu. Bu siyasal gerginlik ülkede neye yol açacak hâlâ anlamıyorlar mı?"

Perinçek'in Erdoğan'a sahip çıkması nasıl okunmalıydı?

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, 14 Haziran 2017 günü Enis Berberoğlu’nun tutuklanması üzerine İstanbul Adalet Sarayı önünde şu açıklamayı yapıyordu: “Gün gelecek, bu dosyalar nedeniyle Recep Tayyip Erdoğan uluslararası mahkemelerde savaş suçlusu olarak yargılanacaktır.” (Yurt, 15 Haziran 2017) Doğu Perinçek'e göre: "Bu sözler, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’nü küresel güçlere seslenerek başlatmasıyla örtüşüyordu!" ve soruyordu:

"CHP yönetimine göre, Tayyip Erdoğan hangi savaşın suçlusu sayılıyordu? Zaten Türkiye, 24 Temmuz 2015 gününden bu yana ABD güdümündeki PKK terör örgütüne ve FETÖ’ye karşı savaşıyordu…. Tayyip Erdoğan’ın siyasal hataları diz boyuydu. Ama “savaş suçu”ndan söz edildiği zaman, suçlanan Tayyip Erdoğan değil, Türkiye oluyordu… Türkiye bir vatan savaşı veriyordu. PKK’nın hendeklere gömülmesi, 15 Temmuz gecesi FETÖ darbesinin silahla bastırılması, Fırat Kalkanı Harekâtıyla ABD-İsrail koridorunun bozulması, YPG/PYD’nin ve IŞİD’in sınırlarımızın ötesinde takip edilerek ezilmesi, Sincar’a yapılan hava harekâtıyla PKK’ya ağır kayıplar verdirilmesi, bu savaşın başlıca eylemleridir. CHP, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Polisimizin bu harekâtlarını “savaş suçu” olarak mı görüyordu ki bu suçların yargılanması için de, uluslararası güçlere çağrılarda bulunuyordu?... Aslında bu çağrılar yeni değildi. ABD basını, bir süredir Tayyip Erdoğan’ın “savaş suçlusu” olduğunu yazıyor ve Lahey’deki Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanması için kampanya yürütüyordu. Kampanyanın arkasında ABD’nin devlet kurumlarının bulunduğunu herkes biliyordu… Sözüm ona Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etme hazırlıklarına giren emperyalist güçler için bugün en önemli mesele, Türkiye’nin direncini kırmaktır. Bu nedenle Türkiye’nin boynuna “savaş suçlusu” hükmü asılmaktadır. CHP, bu görevi yapıyordu… Savaş suçlusu iddianamesinin hukukî zemini de, hem geçmişi hem de geleceği kapsayacak boyutta hazırlanıyordu.... Bu durumda: Bölücü teröre ve PKK’ya karşı savaşan Mehmetçik ve Polis “savaş suçlusu”!!! (oluyordu…) Hapse atılan PKK ve FETÖ mensupları özgürlük savaşçısı! (sayılıyordu…) HDP ve FETÖ artıklarıyla seçim ortaklık kurarak getirilecek rejim demokrasi! (oluyordu…) Hapishanedeki PKK ve FETÖ mensubu “mağdurların” özgürlüğe kavuşturulması “Adalet”! (sayılıyordu…)… CHP, Türk milletinden umudu kesmiş gözüküyordu. CHP yönetimi, Tayyip Erdoğan iktidarına karşı emperyalist güçleri harekete geçirme yoluna giriyordu. Yürüdükleri yol, Ankara-İstanbul yolu değildir. Yürüdükleri yol, Washington-Ankara yoluydu.."[3]

Bunları okuyunca kafamıza şu sorular takılmıştı:

1- Acaba Sn. Perinçek Devlet ile AKP'yi Ve Sn. Recep Tayyip Beyi karıştırmakta ve "aynı" mı sanmaktaydı?

2- Yoksa tüm iddialarının ve inadının boş ve kof olduğunu anlayıp son çare olarak Sn. Erdoğan'a ve saltanatına mı sığınmışlardı?

3- Ya da, bunca talan ve tahribattan sonra iktidarın başına gelecek siyasal ve sosyal tufanların ardından geleceğini sezdiği "Adil bir Düzen kurulmaktansa, bırak AKP zihniyeti iktidarda kalsın!" kanaatiyle mi böyle davranmaktaydı?

Bülent Arınç bile bu kararı yanlış bulmaktaydı!

Eski Başbakan Yardımcısı AKP’li Bülent Arınç da, CHP Milletvekili Enis Berberoğlu için verilen tutuklama kararına karşı çıkmıştı. MİT TIR'larıyla ilgili tartışmanın "sır olmaktan" çıktığını savunan Arınç, tutuklama kararının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek "Umuyorum ki bir an önce kamu vicdanını tatmin edecek bir karar verilir" ifadelerini kullanmıştı. Bülent Arınç, twitter adresinden Enis Berberoğlu'nun tutuklanmasını uygun bulmamıştı. "Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk" başlığı altında belirtilen "Gizli Kalması Gereken Bilgileri Açıklama" suçunun cezasının ağır olduğunu hatırlatan Arınç, oysa Berberoğlu’nun tutuklanmasına neden olan MİT TIR'larıyla ilgili konunun TV ve gazetelerde yayımlandığını ve artık sır olmaktan çıktığını vurgulamıştı.

Berberoğlu'na isnat edilen suçla ilgili "şahsın özel bir kasıt altında suçu işleyip işlemediğinin araştırılması gerektiğini" de ifade eden Arınç, verilen kararın büyük bir infiale neden olduğunu ve tutuklamaya ilişkin tepkileri de doğal karşıladığını yazmıştı. "Verilmiş olan cezanın ve özellikle tutuklamanın büyük bir üzüntü ve infial doğurduğunun farkındayım. Buna yönelik tepkileri de doğal karşılıyorum. Ancak Anayasamızın 138. Maddesi’ne, Devlet katındakiler dahil, tüm vatandaşların özenle riayet etmesi gerekir. Ve yargı ne kadar güven kaybetmiş olursa olsun, Türk Yargısı’na güvenmeye mecburuz" diyen Arınç, hem nalına hem mıhına vurmaktaydı.

Lütfen hatırlayınız: MİT TIR’ları olayı patladığında kamuoyuna nasıl yansıtılmıştı: “Bu TIR’larda ilkyardım, çocuk bezi ve sağlık malzemesi vardı”… Devletimiz böyle açıklamıştı halkımız da devletimizin samimiyetine inanmıştı. Peki Enis Berberoğlu için suçlama neye dayandırılmıştı? “Devlet sırrını açıklamak”, ve “Casusluk yapmaktı”... Oysa ciddi ve geçerli delil toplanmamıştı. Bu durumda kararı veren hâkim, "O TIR’larda silah sevk edildiği ve Cumhuriyet gazetesindeki haberde “bu devlet sırrını düşmanlara verdiği” şeklinde mi anlamıştı? Bu kararı FETÖ'cü darbecilerin iktidar aleyhine kullanacakları bile hiç hesaba katılmamış mıydı?

Hatırlayınız 17 Ekim 1959'da 6 bin bomba, 500 tüfek ve çok sayıda mermi ile yüklü bir tekne Akdeniz'de batırılmıştı. Teknenin adı Elmas’tı. Elmas, 1958 yılında Özel Harp Dairesi tarafından kurulan Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı'na (TMT) silah taşımaktaydı. Türkiye içinden hiçbir engelle karşılaşmadan bu sevkiyat yapılmaktaydı. Ancak devriye gezen bir İngiliz muharip gemisi, Elmas'ı fark edince üç kişilik mürettebata "Tekneyi batırın" emri ulaştırıldı. Bu emri veren kişi TMT'nin kurucularından Özel Harpçi Binbaşı İsmail Tansu olmaktaydı. Elmas, Türkiye'den Kıbrıs'a kendi özel olanaklarıyla silah taşırken Akdeniz'de boğulup ölen 'bereketçi' (Silah taşıyanlara verilen isim) bir mücahidin soyadından ilham almıştı. 14 metre boyunda ve 3,4 metre enindeydi. 80 HP'lik motoruyla 9 mil hız yapabiliyordu. Ankara'daki TMT merkezi tekne ile sürekli iletişim kurmaktaydı. İsmail Tansu da telsiz başındaydı. İngiliz gemisi yaklaşınca İsmail Tansu şu mesajı aktarmıştı: Elmas'ı hızla su alacak şekilde delin. Üçünüz de lastik botla kıyıya doğru yaklaşın. Eğer yakalanırsanız önceden söylediğim şekilde ifade verirsiniz. Allah yardımcınız olsun.

Bu notları hatırlatan yazarın amacı, TMT'nin kuruluşu ve Kıbrıslı Türklere yapılan silah yardımını hatırlatarak 60 yıl önce Türkiye'ye çekilen operasyonun bugün de çekildiğini gözler önüne sermeye çalışmaktı.

"FETÖ, 2007'lerde -Ergenekon sürecinde TMT'yi terör örgütü olarak göstermeye uğraşmıştı. 2014'te ne yapmaya çalıştı. MİT'i, terörü destekleyen bir teşkilat olarak göstermeye çabaladı. Can Dündar gibi FETÖ'ye kalemşörlük yapanlarda biraz izan olsa gelecekte tarihin kendilerini nasıl yazacağını kavrayacaklardı. Ama malum, o kadar izanlı sayılmazlardı. Hiç olmazsa TMT zamanında yaşananlar üzerine yazılanları okusalar anlarlardı." İyi de sormak lazımdı: FETÖ Ergenekon ve Balyoz kumpaslarını tertiplerken en yakın yoldaşı Sn. Erdoğan'dı.

"Eski bir general, 2006 yılında yaptığımız bir görüşmede Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı'nın bir benzerinin Irak Türk Mukavemet Teşkilatı olarak kurulması gerektiğini anlatmıştı. Bugün aynı şey, Suriye için de geçerli sayılırdı… Suriye'de Bayırbucak Türkmenleri'ne yardım götüren MİT TIR'larının Hatay ve Adana'da durdurulduğu 1 Ocak ve 19 Ocak 2014'ten beri FETÖ ve bileşenlerinin yapmaya çalıştığı şey, Türkiye'yi teröre destek veren ülke gibi göstermeye çalışmaktı. Bayırbucak Türkmenleri'ne, hatta Özgür Suriye Ordusu'na (ÖSO) terörist diyemeyeceklerine göre DEAŞ'a silah gönderildiği yalanını ortaya atmışlardı… O gün, 19 Ocak 2014 günü, MİT TIR'ları operasyonu başarıya ulaşsaydı, daha doğrusu FETÖ'nün koçbaşı olduğu 15 Temmuz darbe girişiminden sonuç alınsaydı ne olacaktı. Türkiye, Bayırbucak Türkmenleri'ne artık yardım yapamayacaktı. Hatta Fırat Kalkanı harekâtının başlatılması şöyle dursun PKK'ya yönelik operasyonlar bile duracak, teröristlerin, ülkenin doğusunu işgal etmesine imkân sağlanacaktı." İyi de sözde barış süreci ile aynı fırsatları PKK'ya bu iktidar sunmuşlardı.

Hatta Ahmet Taşgetiren “Acaba Enis Berberoğlu'na önce müebbet, ardından iyi hal sebebiyle 25 yıl hapis cezası veren ve hemen tutuklayan hâkim heyetinin FETÖ ile ilgisi var mıydı?” sorusunu gündeme taşımıştı.

Sabah yazarı Okan Müderrisoğlu, Enis Berbereoğlu kararı ile ilgili değerlendirmesinde “yargının üzerine gölge düşüren karar ve söylemler, sorumlu makamda bulunan herkesin dikkat etmesini gerektiriyor. Cezanın ağırlığı ve ana muhalefet partisinin bir milletvekili hakkında verilmiş olması düşündürücüdür.” hatırlatmasını yapmıştı. Adaletin en yoğun biçimde tartışıldığı günler yaşanmaktadır. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “Adalet” diye yollara çıkmıştır. Bu yürüyüşün dünyada karşılık bulacağı muhakkaktır. İnsanlar, yargılanmak üzere huzuruna çıkacakları yargıçtan emin değillerse ya da elinde silah operasyon yapan emniyet mensuplarından... İş çok sıkıntılı bir noktaya gelmiş demektir. Tuz kokmamalıdır."

Bakınız, İSTANBUL Üniversitesi'nde karşıt görüşlü öğrenciler arasında çıkan kavgada 2 kişi yaralanmıştı. Alınan bilgiye göre, üniversitenin Beyazıt'taki Merkez Kampüsü'nün içinde ve çevresinde karşıt görüşlü öğrenciler arasında kavga çıkmış ve 2 kişi yaralanmıştı. Polis ekiplerince, kavgaya karıştıkları iddiasıyla dün 53 kişi gözaltına alınmıştı. Şüphelilerden bazılarının üzerinden kesici aletler çıktığı anlaşılmıştı.

15 Temmuz Darbesinin karanlık tarafları!

CIA-MAAT'ın hain askeri darbe girişiminin birinci yıldönümü yaklaşırken, 15 Temmuz’a dair kara delikler siyasi zeminde giderek daha çok sorgulanmaya başlanmıştı. CHP ve MHP, 26 Mayıs’ta AKP'li Meclis Araştırma komisyonu Başkanı Reşat Petek’in hazırladığı rapora olan itirazlarını, 12 Haziran’da ayrıntılı olarak açıklamışlardı. CHP ve MHP muhalefet şerhleri Petek’in açıkladığı raporu ayrı açılardan eleştiriyor olsa da, her ikisi de AKP hükümetine darbe girişiminin öncesi, sırası ve sonrasına dair suçlamalarda bulunmaktaydı. CHP’nin suçlamaları daha ağırdı. CHP’liler hükümetin darbenin gelişini önceden saptadığını, hatta 15 Temmuz günü dahi bunu gördüğünü ancak durdurmak için gerekeni yapmadığını çünkü gelişmeleri kontrol altına alarak, darbe girişimi ardından siyasi çıkar sağlamayı hesapladığını öne sürüyorlardı. Darbe girişiminin def edilmesi ardından olağanüstü hal ilanıyla muhalif seslerin baskı altına alınmasının da bunun kanıtı olduğunu iddia ediyorlardı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ortaya attığı “kontrollü darbe” iddiasını desteklemek amacıyla da bazı örnekler sunmuşlardı. Örneğin, darbe öncesi faaliyette bulunan Adil Öksüz, Kemal Batmaz, Hakan Çiçek, Nurettin Oruç ve Harun Biniş, hepsi askeri değil, sivil kişiler olduğu halde ve bunların Cemaatle bağları bilindiği halde güvenlik ve istihbarat birimleri neden bunları takip altında tutmamıştı?

Ve yine, Petek’in raporunda; Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın darbe girişiminden bir gün önceki 6,5 saatlik toplantısı hakkında neden açıklama yapılmamıştı? Ayrıca, Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın darbe günü daha erken saatte İzmir’den Ankara’ya gelirken, aynı uçakta darbe çatı davasının bir numaralı sanığı olarak yargılanan Akın Öztürk’ün de bulunması yalnızca tesadüf mü sayılmalıydı?

MHP’nin soruları da ciddi kuşkular barındırmaktaydı.

Örneğin, AKP'li komisyon üyeleri ByLock, Eagle gibi Fetullahçıların kullandığı şifreli haberleşme yazılımlarının siyaset ve yüksek bürokraside kimlerde olduğu yolunda muhalif üyelerin taleplerini neden dikkate almamıştı? Gülen ile bağlantılı siyasiler neden hala korunmaktaydı? Komisyondaki muhalefet üyelerin ısrarına rağmen Genelkurmay Başkanı Akar ve MİT Müsteşarı Fidan’a neden resmi davet çıkarılmamıştı? Fetullah Gülen’in devlet içindeki yasadışı örgütlenmesine dair 2004 ve 2014 Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında uyarılar mevcutken neden önlem alınmamış, neden Fetullahçıların Ergenekon, Balyoz gibi şaibeli soruşturmalarla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmasına göz yummuşlardı?

Ancak CHP’nin de, MHP’nin de itirazlarında ortak noktalar da vardı:

1- Her iki partinin de darbe girişiminin Fetullahçılar tarafından tezgâhlandığına dair kuşkusu yoktu. CHP, AKP’nin bunu öğrendiği halde, kontrol altında tutup sonrasında siyasi çıkar sağlayacağı hesabıyla durdurmak için yeterli çabayı göstermediğini öne sürüyordu. MHP ise AKP’nin yıllar içinde Cemaatin sistemi çürütmesine, uyarılara karşı seyirci kaldığını ve gelen darbeyi göremediğini iddia ediyordu.

2- Her iki parti de darbe girişimi öncesi, sırası ve sonrasında Genelkurmay Başkanı Akar ve MİT Müsteşarı Fidan’ın oynadığı rolün yeterince anlaşılamadığından, ortaya çıkarılamadığından şikâyetçi oluyordu. Özellikle MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Akar’ın yıpratılmaması çağrısında bulunmuş olmasına karşın, raporda bu konuya özel yer verilmesi önemli sayılıyordu. MHP’nin bu konuda toplumda mevcut bir tepkiyi kendi üslubunca yansıttığı düşünülüyordu.

3- Her iki parti de iki yüz binden fazla ByLock kullanıcısının saptanmış olduğu açıklamalarına ve bunların yıllardır devlet kademelerinde yükseldiğinin anlaşılmış olmasına karşın, bunlar arasında hiç AKP'li siyasetçi ve yüksek bürokrat çıkmamış olmasını inandırıcı bulmuyordu. Bu listelerin MİT’te bulunduğu ama hükümetçe açığa çıkarılmadığı kuşkusu dile getiriliyordu.” tespitleri üzerinde durmak gerekiyordu.

Sıklıkla gündeme taşınan ve tartışılan “kontrollü darbe” iddiaları üzerinde çok fazla spekülasyon yapılmaktaydı. İktidar ve yandaşları “kontrollü darbe” sözüne “FETÖ’cülerin ekmeğine yağ sürüyor” diye karşı çıkmakta ve bunları konuşanları “darbeci, terörist, hain” şeklinde damgalamaktaydı. Bu nedenle doğru ve doyurucu tespitler yapmak lazımdı.

Evet; darbeye kalkışan, katılan, en önemlisi halka ateş açma emri verenlerin neredeyse tamamı cemaat mensuplarıydı. Ama arkalarında CIA ve Amerika vardı, neden darbenin dış bağlantıları hiç konuşulmaz ve üzerine varılmazdı? Ancak bu darbe kalkışması her ne hikmetse en çok iktidara yaramıştı. Nitekim Erdoğan bile darbe gecesi “Bu bize Allah’ın bir lütfu” cümlesini ağzından kaçırmıştı. Sonuçta bir gerçek olan darbe bahanesiyle önce cemaatçilerden kurtulan iktidar gücünü daha artırmak için oklarını muhalefete çevirmiş olması kafaları iyice karıştırmıştı. “Hiç kimse bu darbeyi FETÖ’cülerin yapmadığını söyleyemezdi. Ama aynı şekilde “bu darbe kontrollü darbedir” demek de darbeden cemaatçileri kurtarmak anlamına gelmezdi.” diyen Can Ataklı bu hıyanete “Dinci faşist darbe..” diyerek her fırsatta olduğu gibi İslam’a olan kinini kusmakta ve böylece hem ABD’yi aklamakta, hem de dindar halkı AKP’ye aktarmaya yaramaktaydı.

“Anlaşılan o ki, cemaatçiler darbeye hazırlık yapmışlar, oluşturdukları ortam sayesinde bu darbenin başarıya ulaşacağına inanmışlar, hatta muhtemelen cemaatçi olmayan bazı askerler de kendilerine destek çıkmışlardı. Bu konuda ince bir ayar yapılmıştı: İktidar kanadı darbe hazırlığının farkına önceden varmış, 15 Temmuz akşamı düğmeye basılacağını da saptamış, ama sorunu kaynağında ve anında kurutmak yerine, darbecilerin sahaya çıkmasına göz yumarak daha sonra bastırmış ve kamuoyundan ciddi puan kazanmıştır. Ve maalesef o gece tam 249 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, binlerce insanımız yaralanmıştır. İşte iktidarı asıl telaşlandıran bu gerçeklerin ortaya çıkmasıdır. Zaten Darbenin önceden farkına varıldığı ve aslında gerekli önlemlerin de alındığı gerçeği bizzat Genelkurmay Başkanının verdiği ifadenin satır aralarında da ortaya çıkmaktadır. “O halde bu kadar insanımızı neden kaybettik” sorusu iktidarı hem vicdanen hem de maddi olarak ağır yük altına sokmaktadır.” yorumlarını ise Milli Çözüm Dergisi başından beri savunmaktadır.

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] Yürüyüş hükümeti rahatsız etti, M. Yetkin

[3] 18.06.2017, Aydınlık, Erdoğan’ı 'savaş suçlusu'


Bu yazarin diger makaleleri

  SEÇİM SONUÇLARI VE KURTULUŞ ÇAĞRISI        Milli Çözüm Dergimiz Marmara Bölgesi...
Devami
İktidar Afrin’deki askeri zaferi, diplomatik hezimete çevirirse bunun altından kalkamazdı! ABD’li...
Devami
PKK ile barış tuzağı! Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bazı şartlar gerçekleşirse...
Devami
  Özel mülkiyeti ve özgür girişimi yasaklayan, devlet için fertleri feda...
Devami
  İNANCIMIZDA VE İNSANLIK ANAYASAMIZDA “HAK” ANLAYIŞI        Bize göre şu 4 şey...
Devami
  Sevgili dostlar, geçtiğimiz günlerde büyük  "denizcilerimizden" ve "Yunan severlerimizden"...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 818

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR