Reklam
Reklam
Reklam

Erdoğan İktidarıyla İlgili: YENİ SORULARIMIZ VE 10 YIL ÖNCEKİ UYARILARIMIZ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Erdoğan İktidarıyla İlgili:

YENİ SORULARIMIZ

VE

10 YIL ÖNCEKİ UYARILARIMIZ

        

Merkez Bankası’ndan Dağıtılan ve Kayıtları Ortaya Konulamayan: “128 Milyar Doları Alanların İsimleri Amerika'nın Elinde mi Bulunuyordu?”

“Bildiğiniz gibi Merkez Bankası devlet adına bankacılık işlemlerini yönetir ve para basma yetkisine sahiptir. Bu bağlamda Merkez Bankası her gün döviz alabilir ve döviz satabilir. Her gün, herhangi bir özel banka ile yüzlerce defa bu işlemi yürütebilir. Ancak bütün bu alışverişlerin şeffaf yürütülmesi mecburidir. Yani Merkez Bankası piyasaya “Ben 1 milyon dolar satıyorum, kotasyonum budur” diyerek fiyatı belirler. Birisi de gelir “Alıyorum” der, alıverir. Bu, para piyasalarının tabiatında olan bir işlemdir. Merkez Bankası bir milyar da satabilir 11 milyar da satabilir. Ancak bunların şeffaf olması gerekir. Yani, siz Dolar 7 lira iken, 4 liraya sattığınız zaman piyasa allak bullak olur ve sizin ne yaptığınızı herkes bilir. İşte iktidar yetkililerinin bunu bypass etmek ve hileli satışlara kılıf bulabilmek için Merkez Bankası ile Hazineye özel bir sözleşme yaptırdıkları görülmektedir. Oysa aslında Hazine, Merkez Bankası'nın da sahibidir. Hazinenin Merkez Bankası'ndaki hesabına peyderpey ve belirli bir süreç içerisinde bu paralar geçilmiştir. Ardından bu paralar Hazine tarafından da 3 kamu bankasına geçilmiştir. Kamu Bankası olarak da Ziraat, Halk ve Vakıf Bank seçilmişlerdir. Oysa devlet bu bankalara döviz satacak ise Merkez Bankası direkt satabilir. O gün kaç para ise, diyelim 1 milyara mı ihtiyacı var Ziraat'in? O zaman, Türk lirasını verir, 1 milyar doları alır, hiç sorun değildir. Ama işte bunu bypass etmek için bir sözleşme yapma mecburiyeti hissedilmiştir. Ve bu sözleşmeyi de son 22 güne geri dönüp gerçekleştirmişlerdir. Hazine ile Merkez Bankası arasında 22 gün eskiye dönen sözleşme akdedilmiştir. Çünkü Hazine bunu 3 bankaya özel olarak zararına satıvermiştir. Ancak toplamda 128 milyara varan paranın ne zaman ve kimlere kullandırıldığı ise önümüzdeki zamanlar içinde mutlaka ortaya dökülecektir!?

720 Ton Altın Palavrası Niye Atılıyordu?

Şimdi çıkmış şu anda görevde olan Merkez Bankası başkanımız: “Türkiye'nin 720 ton altını vardır. Daha önce yıllardır 120 ton altını bulunmaktaydı. 2021’de biz devlet olarak altın almaya başladık ve 2020’de 720 tona çıkardık!” palavrasını sıkmaktadır ki, bu kocaman bir yalandır. Çünkü 720 ton altın ve öyle bir alım bulunmamaktadır. “Nereden biliyorsunuz?” diye sorarsanız açıklayalım: Biliyorsunuz, Halkbank'ın şu anda mahkeme başlamadan önceki son bir teknik dokunulmazlık itirazları görülüyor New York'ta. O dosya elimdedir. Bu dosya özel bir bilgi değil kamuya açıktır, siz de alabilirsiniz. Bu dosyanın 6’ncı sayfasından okuyorum: Halkbank, İran'ın petrol gelirlerini aklamakta görev yapmıştır! Ve Türkiye'yi ilgilendiren altın kısmına geliyorum: 2011 senesinde Türkiye İran'a 55 milyon dolarlık altın satmıştır, ihracat yapmıştır! Makul; 55 milyon dolar aşağı yukarı 1 ton civarındadır. 2012'de Halkbank-Sarraf operasyonları devreye alınmıştır. Ve Türkiye İran'a 6,5 milyar dolarlık altın satmıştır ve parasını aklamıştır. Yani 2011’deki satışın yaklaşık 100 katıdır. Türkiye aynı zamanda Birleşik Arap Emirlikleri'ne de 2011 senesinde 280 milyon dolarlık altın satmıştır. Bu operasyonlardan sonra, 2012'de Birleşik Arap Emirlikleri’ne bu sefer 4.6 milyar dolarlık altın satmıştır! Bunlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin New York Başsavcısının Halkbank davasındaki saptamalarıdır. Şimdi burada nasıl bir altın spekülasyonu ve oyunu döndüğünü Amerika Birleşik Devletleri Savcılığı bu kişiler aleyhine açtığı davada dosyaya yazdırmıştır. Ve bu dosyanın içinde de zaten yargılanıp hapis yatan bir beyefendi vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 2011 sonuna kadar 120 ton altın rezervine sahip durumdaydı. Ve bu altınlar Amerika'da, İngiltere'de, İsviçre'de değişik devletlerin kasalarında saklanırdı. Güya bu altınları paraya çevirmek istediğiniz zaman satması kolay olsun diye böyle yapılırdı. İşte Halkbank’ın bu altın operasyonları ve Rıza Sarraf olayı başlamadan önce Türkiye bütün altınlarını Ankara'ya toplamıştır. Ama o günden sonra her ne hikmetse Türkiye’nin birden sözde altınları ortaya çıkmıştır. Merkez Bankası Başkanı çıkmış ve: “Biz, 2012’den bugüne kadar 600 ton altın aldık” iddiasını ortaya atmıştır. Ama hesaplar birbirini tutmamaktadır. Aynı konuyla, 128 milyarla ilgili Sayın Cumhurbaşkanı da kamuoyuna, “Şunu yaptık, bunu yaptık” diye bilgilendirme yapmış, ama ağzından altın alımıyla ilgili tek kelime çıkmamıştır. Bütün Türkiye'nin dikkatini çok çekmiş olan 128 milyar dolarlık reel bir eksi varken, Cumhurbaşkanı bile bu konuya beyanat verip açıklık getirme ihtiyacı hissederken, Sayın Cumhurbaşkanı neden “600 ton altın aldık” falan demekten kaçınmıştır? Burada önemli olan şey şudur: Bu altın Türkiye'ye neden getirildi? Daha doğrusu, neden Türkiye'de gösterilme ihtiyacı hissedildi? Tabi ki bunlar, şu anki iktidarın cevaplaması gereken sorulardır. Ardından Merkez Bankası: “Altın cinsinden rezerv varlıkları %4,3 azalarak 38 milyar dolara düştü” açıklamasını yapmıştır. İşte bütün bunlar 600 ton altının olmadığının kanıtıdır. Merkez Bankası'nın ilk açıklaması ile 3 gün sonraki açıklama birbirini tutmamaktadır. Burada vahim olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, Merkez Bankası'nın, Hazinesinin rakamlarının birbiriyle tamamen çelişkili olmasıdır. Bugüne kadar bu 128 milyar dolarla ilgili olarak; eski Başbakan Yardımcısı açıklama yaptı, Merkez Bankası Başkanı açıklama yaptı, Sayın Cumhurbaşkanı açıklama yaptı, ama bunların hiçbirindeki rakamlar birbiriyle uyuşmamaktadır. Yani: “Bu dolarların yerine bakın altın aldık, orada o var, burada bu var, ona yatırdık, buna yatırdık” diyerek halkımız avutulmaktadır. Şimdi bu noktada kritik bir isim olarak Ali Babacan ortaya çıkmaktadır. O dönemlerden 2015’e kadar Bakanlık yapmış, sonra AKP’den de ayrılmış, kendi partisini kurmuş bir siyasi Genel Başkandır. Şimdi kendisi çıkıp bu konuya mutlaka açıklık getirmesi lazımdır. Bu altınlar neden Türkiye'ye taşınmıştır? Bu Halk Bankası operasyonları gibi başka operasyonlar da yapılmış mıdır? Üstelik Rıza Sarraf zaten, Amerika'da verdiği ifadesinde: “Ben bütün bu işlemleri Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın bilgisi ve talimatı ile yaptım!” itirafında bulunmuşlardır.

Türkiye'nin, ekonomik olarak şu anda içinde bulunduğu durum, iflas noktasına gelmiş bir ülke konumundadır. Biz Halkbank örneğini neden hatırlattık? Siz veya ben bu rakamları, bu altın rakamlarını bilemeyiz, bulamayız. Ama bunun kayıtları Amerika Birleşik Devletleri'nde vardır. Çünkü o altınlar da dolarla alınıp satılmaktadır. Yani dolar iz bırakıyor. Şimdi aynı şekilde, konumuzun özüne dönersek; 128 milyar dolar; Halkbank'tan, Ziraat Bankası'ndan, Vakıfbank'tan Türkiye'deki hangi özel bankalara satıldı? Başka özel şirketlere kur farkı, kur riski açık pozisyon kapama işlemlerinde kullanıldı mı? Bunların hepsine ABD gibi bazı devletler de vakıftır. Türkiye şu anda ekonomik çıkmazdadır, hem de korkunç bir iflas patlamasının başlangıcındadır.”

Şeklindeki iddialar kafa karıştırıcıdır ve mutlaka yanıtlanmalıdır. Bizim aklımıza takılan: “Yoksa ABD, bu 128 milyar doların yararlandırıldığı şahısları ve kurumları elinde saklı tutarak, Erdoğan iktidarından başka tavizler koparmak hesabında mıdır?” Çünkü Türkiye artık tarihi bir yol ayırımındadır!

Kamu Bankaları Alarm Vermeye Başlamıştı!

2021 yılının ilk çeyreğinde kamu mevduat bankalarının net kârı TL cinsinden yüzde 63,8, dolar cinsinden yüzde 71,4 oranında azalmıştı. Özel bankaların kârı ise bu dönemde yüzde 26 oranında artmıştı. Bankacılık sektörünün net kârı 2021 yılının ilk üç aylık döneminde yüzde 4,3'lük artışla 16 milyar TL'ye yükselirken, kamu mevduat bankalarındaki sert düşüş dikkatlerden kaçmamıştı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, kamu mevduat bankalarının net kârı bu dönemde yüzde 63,8 oranında düşüşle 4,4 milyar TL'den 1,6 milyar TL'ye gerilemiş durumdaydı. Bu dönemde Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank’ı içeren kamu mevduat bankaları grubunda net gelir 18 milyar TL'den 8 milyar TL'ye düşmüş olmaktaydı.

10 Yıl Önce de Şunları Yazmıştık: Türkiye’de “Devlet” Tahribe Çalışılıyordu!

Güçlü ve onurlu bir millet için; köklü ve sağlam kurumlu, adil ve demokratik şuurlu bir devlet şarttır. Bu devletin ve milletin bağımsızlık ve bekasını koruyabilmesi için de, her bakımdan caydırıcı ve saygın bir ordusunun bulunması kaçınılmazdır. Bugün dünya siyasetinde Almanya ve Japonya’nın ekonomik ve teknolojik ileri kalkınmışlıklarına oranla çok daha zayıf bir etkinliklerinin nedeni güçlü bir orduya sahip olmadıklarındandır. Öyleyse Türkiye’yi ve Aziz Milletimizi zayıflatmak ve parçalamak isteyenlerin niçin önce TSK’yı, sonra Devlet kurumlarını laçkalaştırmaya çalıştıklarının yanıtı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Peşinen vurgulayalım ki; “Millet devlet için değil, devlet millet için lazımdır.” Yani millet (ve fert) asıldır, devlet hizmetkârdır; millet amaç, devlet araçtır! Bizim için “kutsal devlet” yerine “sosyal devlet” esastır. Bizim tercihimiz “gardiyan devlet” değil “garson devlet” anlayışıdır. Ancak, milletin ve onu oluşturan fertlerin huzur ve refahını sağlamak, her türlü hürriyet ve haklarını korumak için de; kuvvetli, adil ve güvenilir bir devlet düzenine ve disiplinine ihtiyaç vardır. Bu konuyu: “Yumurta mı tavuk yapmak için lazım, yoksa tavuk mu yumurta yapmak için lazım?” mecrasına sokmak yanlıştır ve yararsızdır. Devlet vücudumuz, millet ise ruhumuz konumundadır ve her ikisi de birbirleri için kaçınılmaz ihtiyaçtır.

Bugün AKP iktidarıyla ve tabi Haçlı Batı’nın (ABD ve AB’nin) kararı ve kışkırtmasıyla ve güya toplumu oluşturan fertlerin ve etnisitenin demokratik talepleri ve bireylerin özgürlükleri adına, devletin gücü daraltılmaya ve millet dağıtılmaya, böylece milli birlik ve dirlik parçalanmaya çalışılmaktadır. Türkiye’de devlet (daha doğrusu devlete hâkim olan rejim ve ideoloji) uzun yıllar, Kürt kardeşlerimizi horlayan, yok sayan ve dış güçlerce kışkırtılmaya yol açan, yanlışlık ve haksızlıkları maalesef yapmıştır. Ama bu talihsiz tavırlar; Rahmetli Erbakan Hocamızın siyaset sahnesine çıkışıyla birlikte, törpülenmeye ve giderek terk edilmeye mecbur kalınmıştır. Ve hele son 20 yıldır, Kürtlere yönelik yasaklama ve yok sayma gibi yaralayıcı yaklaşımlar tamamen bırakılmıştır. Buna rağmen PKK-BDP ve diğer sözde sivil Kürt dernekleri ve dış destekleyicileri, hak ve özgürlük talebi diye, ülkemizin ve milletimizin resmen ve ismen olmasa da, fikren ve fiilen parçalanmasını sağlayacak “demokratik dalavereler” peşinde koşmakta, daha doğrusu malum güçlerce kışkırtılmaktadır.

Artık AKP ciddiye alınmamaktaydı! Hatırlayınız, Dışişleri Bakanı iken Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı ve karavana sıktığı BM Güvenlik Konseyi toplantısına, ABD, Rusya ve Çin Dışişleri Bakanları tenezzül buyurup katılmamıştı. Ve dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Pasifik'teki bazı ABD güdümlü küçük adacıkların sözde dış politika sempozyumuna uğramamıştı. Bu nasıl bir devlet ki, gazeteciler Hatay ve Gaziantep’te rastgele dolaşırken uğradıkları otel lobilerinde ve lokantalarda Hollanda ve Amerika üst düzey askeri ve istihbarat yetkililerinin Suriyeli muhalif liderleriyle özel görüşmeler yaparken rastlanmıştı.

Suriye Kürtleri bağımsızlık ilanına hazırlanıyordu

PKK yandaşlarının ve BDP’li küstahların; “Biz barış ve özgürlük istiyoruz” sözleri vicdanımıza dokunuyordu. Eşkıya ve uşakları, kendilerini T.C. Devletiyle ve aziz milletimizle denk görüyor ve eşit şartlarda masaya oturulmasını teklif edecek kadar azıtıyordu. AKP iktidarı ve medyadaki reklamcıları, Türkiye’nin adım adım bölünme planına taşeronluk yapadursunlar, PKK’lı soysuzlar her gün 3-5 vatan evladını şehit ediyor, yöredeki işyerlerini basıyor, makinaları ateşe veriyor, esnafa kepenk kapattırıyor, böylece bölgenin fiili hâkimi olduğunu gösteriyordu.

Kürt gruplar, Suriye ordusuna yönelik bir ‘ültimatom’ yayınlayarak, “Bölgemizde bulunan tüm Esad yanlısı güçleri barışçı bir şekilde geri çekilmeleri için uyarıyoruz. Aksi halde zorla çıkarılacaklardır. Bu bölgeler Kürt Halk Koruma Birlikleri tarafından korunacaktır” ifadesi kullanılıyordu. Kürt grupların Suriye’deki en büyük Kürt kenti olan Kamışlı’yı da hedef aldığı ve burada çatışmaların sürdüğü haber veriliyor, Kürt grupların ele geçirilen bölgelerde “bağımsızlık ilan edecekleri” söyleniyordu. Yüzleri örtülü silahlı Kürt kadın örgüt militanları sokaklarda devriye gezmeye başlıyor. Twitter’da ‘Bağımsız Kürdistan’ kampanyası başlatılarak Abdullah Öcalan’ın fotoğrafları yayınlanıyordu. Evet, ABD ve İsrail’e kiralık yazar bozuntularının: “Türkiye Kürt sorununu çözemezse (yani Güneydoğu’ya federatif özerklik veremezse), Kürt sorunu Türkiye’yi çözer” kehanetleri gerçekleşmeye başlıyordu.

Daha önce “YENİLİKÇİ HAREKET” kitabını yazıp: ABD’nin derin devleti Yahudi Lobilerinin; Recep T. Erdoğan ve ekibini nasıl ayartıp Erbakan’dan ayırdıklarını, hangi yöntemler ve yetkililer eliyle işbirlikçiliğe uyarlanıp AKP’yi iktidara taşıdıklarını belgeleriyle yazan NASUHİ GÜNGÖR, sonunda kendisi de aynı çarkın içinde ayarlanıp, bu sefer AKP’nin kötülüklerine kerametler uyduran yalaka bir STAR yazarı olup çıkıyordu. Uzun zaman AKP’nin “Kürt açılımını” öven ve Barzani’yi “bölge barışının önemli aktörü” gören Nasuhi Bey'de nihayet şafak atıyor ve “Mesut Barzani nereye?” yazısında: “Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetiminin lideri Mesut Barzani, giderek daha fazla güç kazanıyor. Özellikle Suriye’deki kritik süreçte Kürtlerin giderek daha fazla öne çıkması, Türkiye’yi zorluyor.” diye yakınıyordu.

Milli Görüş’teyken bir meclis konuşmasında; “Avrupa Birliği bir Hristiyan birliğidir. Bizi bu birliğe asla sokmayacaklarını AB’nin en yetkili kişileri söylemektedir. Bizim yerimiz İslam ülkeleridir, Türki Cumhuriyetlerdir” diyen, ama şimdi AB ve ABD’yi tek kurtuluş kapısı gören Abdullah Gül ve Milli Görüş gömleğini ve kimliğini çıkarıp atan Recep T. Erdoğan ve ekibi, maalesef Türkiye’yi parçalanma noktasına taşıyordu. Olaydan iki ay önce ABD’de “Suriye karışıklığı sonrası Gaziantep’te bombalı saldırı senaryolarının” tartışılması, bütün bu terör olaylarının ABD düşünce kuruluşlarında tezgâhlanıp zamanı gelince tatbikata konulduğunu açığa vuruyordu. Hele Fetullah Gülen’in sanki bir terör uzmanı ve istihbarat elemanıymış gibi “Gaziantep saldırısındaki istihbarat zafiyetine” dikkat buyurması, bu olaydaki Amerikan parmağını gizlemeye yönelik “ısmarlama bir açıklama” olduğu sırıtıyordu. Bu arada yandaş ve yalaka medyanın, PKK’nın eylemlerini Beşşar Esad’ın sırtına yıkma çabaları, “Amerikan Tanrılarını temize çıkarma” tamtamları olarak mide bulandırıyordu.

Şimdi soralım:

Şemdinli yollarında PKK’lılarla sarmaş dolaş olanlar “şerefsiz ve şirret” ise, aynı PKK ile hem de yabancı bir ülkede (İsveç’te) ve yabancı bir komiser hakem gözetiminde (İngiliz diplomatın önünde) diz çöküp uzlaşma görüşmesi yürütenlere hangi sıfat yakışıyordu?

Ramazan-Bayram demeden oluk oluk asker, polis ve sivil kanı dökenler “soysuz anarşistler” ise, yıllardır Irak’ın kuzeyini, şimdi Suriye’yi PKK cennetine çeviren yönetici ve yetkililere ne demek gerekiyordu?

İlacın dozu aşırı arttırılınca zehir etkisi yaptığı gibi hukuki tedbir ve tecziyelerin, vicdanları sızlatacak kadar abartılması ve hele yargının ABD ve AKP karşıtlarını susturup pusturma aracı olarak kullanıldığı kanaatinin yaygınlaşması; “Tunceli Ovacık savcısına kurşun sıkacak kadar pervasızlaşıp azgınlaşan Amerika destekli PKK’nın mı yoksa adalet kavramını kahreden yaklaşımların mı daha tahripkâr ve tehlikeli olduğu?” sorularını gündeme taşıyordu!

Tam bu sırada İsrail: “Kürtler en az bir devleti hak ediyor!” açıklamasını yapıyordu

Kudüs'te yayınlanan bir raporda Ortadoğu'ya serpilmiş Kürtlerin en az bir devleti hak ettiği ve Kuzey Irak'ta kurulacak bir devletin İsrail'in çıkarına olabileceği ifade ediliyordu. 'Jerusalem Center for Public Affairs' tarafından hazırlanan rapor, eski İsrail Başbakanı İzak Rabin'in dış politika danışmanlarından olan emekli istihbarat subayı Jacgues Neriah tarafından kaleme alınıyordu. Neriah raporunda; “Ortadoğu'da yaşanan koşulların Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkına zemin hazırladığı” belirtiliyordu. Kürt çabalarının Irak'tan sonra şimdi Suriye'ye odaklandığını belirten Neriah, “İsrail'in her ülkedeki Kürt meselesi konusunda dikkatli olması gerektiğini, tarihi adaletin, 22 Arap ülkesi bulunan Ortadoğu'daki 35 milyon Kürt'ün en az bir devleti hak etmesini dikte ettiğini” kaydediyordu. Neraih, “Kuzey Irak'taki bir Kürt devletinin İsrail'in jeopolitik çıkarlarına yararlı olabileceğini” de savunuyordu.

İşte AKP’nin Sömürge Kurumu: ABD Fulbright Eğitim Komisyonu Milli Eğitim Programlarımızı Belirliyordu!

1947 yılında İsmet İnönü’nün imzaladığı eğitim anlaşması hâlâ yürürlükte bulunuyordu. Fulbright Eğitim Komisyonu'nun faaliyetlerini denetleyen, kural ve politikaları belirleyen bir Yönetim Kurulu oluşturuluyordu. Yönetim Kurulu bir takvim yılı boyunca görev yapıyordu ve seçilen üyeler tekrar seçilebiliyordu. İşte Dindar Kahraman AKP iktidarında 2012 yılında Yönetim Kurulu 4 Amerikalı 4 de Amerikan kafalı Türk üyelerden kuruluyordu ve anlaşmazlık halinde son karar ABD Büyükelçisine bırakılıyordu. Her nedense Akit gibi sözde İslamcı basından, din istismarcısı yandaş takımdan ve güya milliyetçi ortağı MHP kanadından: “Yahu, Milli Eğitim politikalarımızı, nasıl Amerikalılar ayarlar?” diye hiçbir ses çıkmıyordu!

John Thomas McCarthy, (Başkan) ING Bank Türkiye Müdürü, İstanbul

Scott F. Kilner, ABD İstanbul Başkonsolosu, İstanbul  

Mark A. Wentworth, Basın ve Halkla İlişkiler Müsteşarı, Amerikan Büyükelçiliği, Ankara

Başhakem: ABD Büyükelçisi Ricciardone.

Kaya Arıkoğlu, Mimar ve Şehir Tasarımcısı, Arıkoğlu Arkitekt Ltd. Şti., Adana 

Prof. Dr. Ahmet Ademoğlu, Rektör, İstanbul Şehir Üniversitesi, İstanbul 

Ergin Soner, Genel Müdür Yardımcısı, İkili Kültürel İlişkiler Genel Müdürlüğü, Dışişleri Bakanlığı, Ankara

Doç. Dr. Ömer Açıkgöz, Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürü, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara

Prof. Dr. Ekrem Tatoğlu, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Bahçeşehir Üniversitesi, İstanbul

Suriye Niye Karıştırılıyordu?

Daha önce Irak’ın Saddam’dan, sonra Suriye’nin Esad diktatöründen, çok kısa zamanda ve çok az zayiatla kurtarılması mümkün ve münasip iken, ABD bu yola asla yanaşmamıştı. Çünkü aslında, ABD ve AB gibi Siyonist Yahudi güdümlü Batı, yıllarca kollayıp kullandıkları bu zalim yönetimlerden halkı kurtarmaktan ve onlara demokrasi ve insan hakları sağlamaktan çok öte, bu ülkelerin tamamen tahribatını ve Müslümanların kolunun kanadının kırılmasını amaçlamıştı. Yani Siyonist sömürü sermayesi (ki ABD’nin Derin Devletidir) canavarları bile utandıracak bir azgınlık ve insafsızlıkla korkunç bir “SAVAŞ SEKTÖRÜ” ile ayakta kalmaktaydı. Mazlumların kanı ve gözyaşıyla beslenen bu SAVAŞ SEKTÖRÜ, devamlı anarşi, isyan, ihtilal, savaş, saldırı ve işgal sayesinde trilyonlarca dolarlık bir kirli kazanç fırsatı yakalamaktaydı.

Türkiye gibi, ekonomik, psikolojik ve sosyolojik yönden dışarıdan güdümlü hale getirilmiş ülkelerin, demokratik dalaverelerle iktidara taşınmış işbirlikçi hükümetlerin ve göstermelik muhalefetin bütün görevi; ABD’nin ve Siyonist lobilerin bu savaş ve sömürü planlarına figüranlık yapmak ve kolaylık sağlamaktır. Televizyon ekranlarında ve miting meydanlarında bol keseden atıp tutmaları ve horozlanmaları, sadece halkın havasını alıp avutma çabalarıdır. Yani toplumu narkozlayıp uyuşturma operasyonlarıdır. Bazı CEMAAT ve TARİKATLER ise, Müslüman halkın daha rahat uyutulması için, kulaklarına ilahiler fısıldayarak, esaret ve zillet altında değil, cennet ve saadet ortamında oldukları kanaatini aşılayıp, küresel hipnozu kolaylaştırma misyonerleri ve sihirbazlarıdır.

Şimdi Suriye’de iç savaş çıkarılmasının, Beşşar Esad’ın sanki yabancı ve düşman bir ülkeymiş gibi kendi halkını ve kasabalarını bombalamasının, yıllardır ülkeyi baştan başa harabeye çeviren saldırıların yaşanmasının; katil, hırsız, ırz düşmanı mahkûmların, PKK mensuplarından El Kaide militanlarına, MOSSAD ajanlarından Suud istihbaratına, CIA elemanlarından MİT irtibatlısına çok farklı ve aykırı güruhların “demokrasi kahramanı ve özgürlük savaşçısı” diye silahlandırılıp sokaklara salınmasının, asıl nedenleri şunlardır:

1- İller, ilçeler ve köyler tahrip edilip yıkılsın, Siyonist inşaat malzemesi satıcısı ve bina yapıcı şirketlere kazanç kapısı açılsın.

2- Halk hayatından iyice usansın ve yeni kurulacak ABD güdümlü demokratik sisteme can simidi gibi sarılsın.

3- Yetişmiş insan gücü iyice zayıflatılsın, ülke dış güçlere her yanda muhtaç bırakılsın.

4- Şuurlu ve onurlu din adamları ve İslam davasının etkin elemanları ortadan kaldırılsın, böylece halkın ortak beyni ve birikimi katledilip kısıtlansın.

5- Ülke fiili ve fikri parçalanmaya hazırlansın ve buna mazeret ve meşruiyet kazandırılsın.

6- Böylece Arz-ı Mev’ud (Yahudilere vaat edilmiş topraklar) ve Nil’den Fırat’a Büyük İsrail imparatorluğu hedefine biraz daha yaklaşılsın.

7- Bu şeytani hayal ve hedeflerin önündeki en büyük engel sayılan Türkiye iyice zayıflatılsın, iç savaşla bunaltılsın, Kürt-Türk kavgası ve kamplaşmasıyla Milli değer ve dinamiklerinden ve özellikle İslami düşünceden koparılsın diye böyle yapılmaktadır.

8- Bu savaşlar ve suni saldırı kuşkuları, ABD Yahudi şirketlerinin silah üretim, deneyim ve satışına pazar hazırlamaktaydı. Suriye karışıklıkları nedeniyle bu satışlar bir yılda tam üç misli artmış ve ABD’nin bölge ülkelerine sattığı silah miktarı 250 milyar dolara yaklaşmıştı. En az bunun bir misli de, gayri resmi silah satışları yapıldığı konuşulmaktaydı.

Yahu, madem Suriye muhalefetine komşu ülkeler üzerinden destek veriliyordu; peki niye, bari zalim Esed rejiminin uçak ve helikopterlerini vuracak ve “Şabiha-hayalet canileri” denen ve dinsiz Nusayri gençlerin; hırsız, katil, uyuşturucu ve kadın taciri kesiminden seçilip özel eğitilen cinayet şebekesine karşı kendilerini savunacak en etkili silahları sağlanmaz ve bu yıkım ve soykırım bir an evvel sonlandırılmazdı?

Hidayeti kararmışların hezeyanları mide bulandırıyordu!

Siyonist canilerin bütün zulümlerine “stratejik ortaklık” yapan ve işbirlikçilikleri karşılığı iktidara taşınan, vicdanı ve kafası taşlaşmış insanları, hâlâ “Erbakan’ın devamı, Milli Devletin adamı” sayan şaşkınlara sormak lazımdı:

a- Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da ve şimdi Suriye’de yapılan bu gâvur vahşetini destekleyip taşeronluk yapmaya “Erbakan’ın kurduğu Milli Derin Devlet” mi fırsat ve ruhsat sağlamaktaydı? Öyleyse bunun vebalinin bir misli de Hoca’nın defterine mi yazılmaktaydı? Hatta öyle ki, “Suriyeli sığınmacı çadırları” diye Türkiye topraklarında, en yetkili ve rütbeli kişilerin bile giremediği, CIA-MOSSAD ve MİT’in yönettiği “silahlı eğitim kampları” kurulduğu ve “yabancı askeri üs” gibi kullanıldığı ortaya çıkmaktaydı. Daha da beteri sivil PKK-BDP eş başkanı Selahattin Demirtaş; “Dört yüz kilometre karelik bölge PKK’nın denetimindedir” açıklaması yapmaktaydı.

b- Erbakan’ın bir ömür harcayıp ülkemize kazandırdığı bütün fabrikaları ve stratejik kurumları bir bir satıp yabancılara peşkeş çekenler haklı ve hayırlı yolda ise; Rahmetli Hocamız mı boş beleş işlerle uğraşıp milleti oyalamıştı?

c- Sizin iddianıza göre; “Mustafa Kemal Yahudi asıllı ve dış güçlerin adamı, Kurtuluş Savaşı da, “ucuz ve uydurma bir kahramanlık destanı” ise; “Erbakan’ın kurduğu Milli Derin Devletin sadık elemanları” saydığınız şu AKP iktidarı, niye hâlâ şu “30 Ağustos Zafer Bayramı”nı övgülerle kutlamakta ve bu zillete hâlâ ne diye katlanmaktaydı? Atatürk’ün vefatı üzerine 25 Kasım 1938’de Cumhuriyet gazetesinde çok uzun bir yazı ile Mustafa Kemal’e hayranlığını belirten, hem de Şeyhi Abdülhakim Arvasi Hazretleriyle 1933’te tanışıp istikamet bulmasından tam beş yıl sonra bu duygularını dile getiren ve sonraki hayatı boyunca bu düşüncelerinden vazgeçtiğini gösteren hiçbir konuşması ve yazısı bilinmeyen Necip Fazıl Kısakürek’in, Atatürk düşmanı takipçilerinin ısrarla sakladığı gibi, gerçeklere göz kapamakla nereye varılırdı? Üstelik Necip Fazıl 1942’de Başbakan Refik Saydam tarafından, daha sonra CHP Genel Sekreteri Mahmut Şevket Esendal tarafından ve tabi kendi rızasıyla CHP milletvekili adayı gösterilmiş, ama İnönü tarafından listeden çıkarılmıştı. AKP iktidarı döneminde tarım ve hayvancılık köreltilmiş, hatta Türkiye dışarıdan ot saman ithal etme noktasına taşınmıştı. Yani her bakımdan bir iflas dönemi yaşanmaktaydı.

d- Eğer bu hain döneklerin şahsi ihtiras ve iktidarları uğruna; İslam Paktı (D-8’ler), İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı, İslam Savunma Teşkilatı, Ortak İlim ve Eğitim Kurumlarından vazgeçip; AB heveslisi, NATO destekçisi, ABD hizmetçisi, kısaca Siyonizm işbirlikçisi olmaları akıllık ve kahramanlık ise, o halde Erbakan Hoca kendisi niye bu kolaycılığa tenezzül etmeyip kırk yılımızı boşa harcamıştı?

Erbakan Hoca NTV’de Ruşen Çakır’ın da katıldığı bir röportajda tarihi uyarılar yapıyordu:

Erbakan’ın: “Bu AKP ve Tayyip’i dünyayı yöneten Siyonist Yahudilerden oluşan 300’ler Meclisi iş başına getirmiştir. Ne zaman gideceklerine de onlar karar verecektir. Ergenekon bahanesiyle askerlerin içerisindeki Amerikan karşıtları temizlenmektedir. Rejisör Siyonizm’dir. Oyunun böyle oynanması onların eseri ve onların menfaati gereğidir. ‘Efendim bu AKP askerleri hizaya getiriyor’ görüntüsünü onlar vermektedir” sözleri niye hesaba katılmamıştı?

ABD eski Büyükelçisi Murphy: “TSK’da terfilere müdahale edeceğiz” sözleriyle Erbakan’ı haklı çıkarmıştı!

Tarih 19 Mart 2002. Yer Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad. “İslam-Batı ilişkisi ve geleceği” sempozyumu yapılıyordu. Sempozyuma İslam dünyasının önde gelen isimleri ve Batılı stratejistler katılıyordu. Sempozyum 4 gün sürüyor, boş kalan zamanlarda da özel sohbetler yapılıyordu. Bu özel sohbetlerde bir isim dikkat çekiyordu. Richard Murphy. Murphy, dünya gladyosu diye bilinen Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) kıdemli üyelerinden sayılıyordu. Cumhuriyet gazetesinden Leyla Tavşanoğlu da Murphy ile bir röportaj yapıyor ve Murphy’yi “CFR’nin Başdanışmanı ve Ortadoğu programlarının koordinatörü” olarak tanımlıyordu. Yahudi asıllı Richard Murphy Ortadoğu ve Güney Asya uzmanıydı. Baba Bush döneminde 1983-1989 yılları arasında Yakındoğu ve Güney Asya işlerinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevini yürüten Murphy, aynı zamanda “İslam uzmanı” kimliğiyle de tanınıyordu. 1978-81 yıllarında ABD’nin Suriye Büyükelçisi olarak görev yapan Murphy, Türkiye’yi de yakından tanıyordu. CFR bünyesinde yapılan toplantılarda Türkiye’de devlet yapısı hakkında uzun sunuşları bulunuyor ve “Demokrasi, İslam ve Türkiye” diye bir konferans veriyordu.

İşte bu Richard Murphy ve bir grup, bir masanın etrafında konuşuyordu. Konu Türkiye’ye geliyor ve Murphy söze giriyor ve: “Önümüzdeki aylarda, (Haziran ayında) Türk Silahlı Kuvvetleri’nde operasyon yapacağız. Ordudaki terfilere müdahale edeceğiz” diyordu.

Bunları ne zaman söylüyordu:

19 Mart 2002’de. Yani Tuncay Güney’in “konuşturulduğu” günlerden hemen sonra. Irak işgalinin hemen öncesinde. “Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresini uzatma” tartışmaları sırasında. Her şey açık değil miydi? Ve sonunda “Türk Silahlı Kuvvetleri’nde operasyon yapacağız. Ordudaki terfilere müdahale edeceğiz” açıklaması gerçek oluyordu. Ve böylece ordudaki FETÖ yapılanmasına kolaylık sağlanıyordu!?

Evet, hidayetleri kararanların vicdanları da katılaşmakta ve tabi akıl ve anlayışları kısırlaşmakta ve ahlâkları da bozulmaktaydı. Öyle ki, Hoca’nın davasını ve hatırasını nefsi hevesat ve hırsları için, bu kadar ucuza harcamaktan bile artık sakınmaz ve utanmazlardı…

“Oysa zulmedenler (ve zalimleri övenler) nasıl bir inkılaba uğrayıp derbeder olacaklarını pek yakında bilip anlayacaklardı...” (Şuara: 227. Ayet)

Suriye olayıyla ilgili Şalom bültenindeki bir haber Suriye olayına nasıl bakmamız gerektiğini gösteriyordu.

"2007'de İsrail, Suriye'nin nükleer reaktörüne 17 ton bomba atmıştı. ABD'de New Yorker dergisinde yayınlanan ve David Makovsky tarafından kaleme alınan rapora göre, 2007 yılında İsrail Hava Kuvvetleri, Suriye'nin El Kibar nükleer tesislerine yaptığı hava saldırısında tam 17 ton bomba kullanarak Suriye'nin tüm dünyadan sakladığı tesisleri haritadan silmişti.

Makovsky; saldırıdan yıllar sonra (10 Eylül 2012’de) hazırladığı rapor ile İsrail'in bu çok gizli operasyonunun detaylarını açıklamıştı. Rapora göre, Suriye bu tesisleri ABD'nin siyasi sorunlar yaşadığı Kuzey Kore'den aldığı know-how ile inşa ettirmiş, hatta bizzat Kuzey Kore'den gelen teknisyenler tesiste çalışmıştı. Kuzey Kore ile işbirliği yapılarak inşa edilen plütonyum esaslı nükleer reaktörünün İsrail tarafından gizli bir şekilde yok edilişi anlatılmaktaydı. Ve İsrail uçakları Türkiye hava sahasından geçerek bu bombardımanı yapmıştı. AKP Türkiyesi ise bundan haberdar olmamış, bir tankın düşmesi sonucu olay ortaya çıkmıştı. Belki İsrail Türkiye'nin radar sistemini de karıştırmıştı? Ya da bu uçakların geçişine, bizimkiler göz yummuşlardı! Yani Suriye savaşı ta 2007'de fiilen İsrail tarafından zaten başlatılmıştı.

“Arap Baharı'na” BOP Penceresinden Bakmak Gerekiyordu!

O süreçte aldığımız duyumlara göre, Mısır’daki Askeri Konsey, bizim mevcut Anayasamızı isteyip Arapça’ya tercüme ettirmiş, yapılan değişiklik ve düzenlemeleri ve AKP’nin tecrübelerini de dikkate alarak, yeni Mısır anayasasını hazırlama çalışmaları başlatılmıştır.[1] Yani Arap Baharı, BOP’un yeni bir aşamasıydı.

Bu sırada bizdeki AKP hükümeti ve ortağı FETÖ Cemaati gibi, Mısır’da da “İhvanı Müslümin’i-Müslüman Kardeşler’i” ılımlaştırma ve Siyonist dünya düzeniyle uyumlaştırma çabaları yoğunlaşmıştı. Sözde ve zahirde, İsrail ve ABD’ye atıp tutan, ama özde ve fiilde İsrail’in çıkarlarına, Amerika’nın küresel ve bölgesel politikalarına uygun davranan bir “ılımlı ihvan” hazırlıkları son aşamadadır. Muhammed Mursi’nin kazandığı seçim sonuçlarını, önce erteleme ve “istersek iptal ederiz” tehdidiyle gözdağı verme, ardından “unutma, seni halk seçti, ama Cumhurbaşkanlığı makamına biz getirdik” pozisyonlarına girme senaryoları, bu tezgâhın birer parçasıydı. Muhammed Mursi, Cumhurbaşkanlığını kazandıktan sonra Tahrir Meydanı’nda yaptığı konuşmada, İsrail ve ABD’yi ağzına bile alamamıştı. Hatta Askeri Konseyi bile açıkça eleştirmekten sakınmıştı. Mursi; “Mısır’a yönelik saldırıların yanıtsız kalmayacağı ve hiçbir ülkenin taşeronluğunu yapmayacağı” gibi imaen konuşmak zorunda kalmıştı. Üstelik Muhammed Mursi, ne İsrail’le yapılan Camp David anlaşmasına ve ne de Gazze ablukasına bir kelime olsun değinmeyerek, halkını ve kendisine umut bağlayanları hayal kırıklığına uğratmıştı.[2] Ama buna rağmen Siyonist ve emperyalist odaklara yaranamamıştı.

Kürtçü ve AKP destekli ideolog Kemal Burkay’ın: “Suriye; 1- Sünni bölgesi, 2- Nusayrı-Hristiyan bölgesi, 3- Kürt bölgesi diye üçe ayrılacaktır” itirafları üzerinde nedense hiç durulmamıştı.

İsrail’in Suriye hesapları göz ardı ediliyordu!

Dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, İsrail ordusunun Suriye'deki kimyasal silahların Hizbullah'ın eline geçmesini önlemek amacıyla yapılacak bir operasyon için hazırlıklara başladığını söylüyordu. 'Orduya başta istihbarat alanında olmak üzere gereken her konuda hazırlıkların yapılması emrini verdim.' diyen Barak, Kanal 10 televizyonuna yaptığı açıklamada, "Gelişmiş silah sistemlerinin, özellikle de uçaksavar füzelerinin ve karadan karaya ateşlenen ağır füzelerin taşınması ihtimalini değerlendiriyoruz. Ancak kimyasal silahların Suriye'den Lübnan'a taşınması olasılığı da söz konusu olabilir." diyerek yeni bir yalan senaryo üretiliyordu. Barak'ın bu açıklaması Esad'ın eninde sonunda devrileceği yorumlarına neden olmuştu. İsrail'in Esad sonrası oluşacak olası bir yönetim boşluğunda, yaşanacak kargaşada ağır silahların başkalarının eline geçmesinden endişe ediyor bahanesi tekrar gündeme taşınıyordu. Benzer durum Saddam sonrası Irak'ta da yaşanmış, ordunun silahları direnişçiler tarafından ele geçirildikten sonra işgalcilere karşı kullanılmıştı.

Yine “kimyasal silah yalanı” uyduruluyordu!..

Siyonist Ehud Barak'ın bu açıklaması 2003 yılında Irak'a yapılan müdahaleyi akıllara getiriyordu. Uluslararası toplum, "Irak'ta kimyasal silah var. Saddam bunları sivillere karşı kullanabilir" denilerek manipüle ediliyor ve operasyon için kamuoyu hazırlanıyordu. Sonradan ortaya çıkan bilgilerde Irak'ta kitle imha silahlarının bulunmadığı anlaşılıyordu. Muhaliflerin saflarına geçen Suriye'nin eski Bağdat Büyükelçisi Navaf el Faris ise, Esad'ın kimyasal silah kullanmaya hazır olduğunu iddia ederek, BBC'ye çarpıcı açıklamalarda bulunmuştu. Barak'ın bu açıklaması uluslararası toplum, Suriye konusunda yeniden 'kimyasal silah' söylemiyle manipüle mi edilecek sorusunu gündeme getiriyordu.

Yalta, Kırım’ın Karadeniz’e en uç noktasındaki bir liman kasabasıydı ve meşhur Sivastopol’un 100 km doğusundaydı. Şimdi Kırım Özerk Cumhuriyeti’ne bağlı ve çok saygın ve yaygın (gizli ve açık) Yahudi ailelerin yaşadığı YALTA’da, Eylül 2012 ortalarında Başbakan Recep T. Erdoğan’ın da onur konuğu olarak katıldığı “Avrupa Yıllık Stratejik Toplantısı” yapılmıştı. Hatırlanacağı gibi 1. ve 2. Dünya Savaşlarının asıl kışkırtıcısı Siyonist odaklarla, ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’nın patronları 1945 yılında yine Yalta’da bir konferans tertipleyip “iki kutuplu ama Yahudi güdümlü” Yeni Dünya nizamını açıklamışlardı. İşte aynı anlaşmanın imzalandığı, aynı tarihi saraydaki “gizli ve özel” toplantıya katılan Sn. Erdoğan “Yalta Avrupa Stratejisi” benzeri çalışmaların Türkiye’de de yapıldığını ve böylece “farklı tespit ve değerlendirme imkânı bulduklarını” ilk defa ağzından kaçırmıştı.

Yalta Livedya Sarayında, “1945 yılındaki Yalta Konferansı’nda kabul edilen “Özgürleştirilmiş Avrupa deklarasyonunun savaş sonrası demokratik düzeni müjdelediğini, ama Avrupa’nın Demirperde ile ikiye bölünmesinin bu süreci engellediğini” vurgulayan Sn. Erdoğan acaba “Yalta Konferansı’nın, Siyonist odakların iki kutba bölüştürüp dengeleyerek, dünyayı yönetme ve sömürme anlaşması” olduğunu Rahmetli Erbakan’dan hiç duymamışlar mıydı?

2012 Sonbaharında Yalta’daki tarihi binanın (toplantı) dışında konuşan Erdoğan ağzından kaçırıyordu:

“Ortak aklı birlikte işletmek imkânına sahip olmaktan çok büyük bir memnuniyet duyduğunu” açıklıyordu. O günden beri kafamızı kurcalayan şu soruların yanıtı hâlâ verilmiyordu:

1- Sn. Başbakan’ın da “özel onur konuğu” olarak katıldığı “Yalta Avrupa Yıllık Strateji Oturumları” toplantısını tertipleyenlerin ve davetlilerin birçoğunun farklı ülkelerdeki Yahudi kökenli kişilerden olması ne anlam taşımaktaydı?

2- Sn. Başbakan’ın bu toplantıya katılacakları, daha önceden niye açıklanmamıştı?

3- Türkiye’de benzeri toplantıların yapıldığını, Recep Bey ağzından kaçırmışlardı. Merakımız, “Avrupa, Yalta Stratejik Oturumları” benzeri toplantılar niye bugüne kadar sır gibi saklanmış ve halkımızın haberi olmamıştı?

4- Yalta’daki toplantıda nelerin konuşulup tartışıldığı ve hangi kararların alındığı niye medya ve kamuoyuyla paylaşılmamıştı?

5- Recep T. Erdoğan Bey’in ifadesiyle “uzlaştıkları ve çok memnun kaldıkları” ORTAK AKIL’a acaba hangi gâvurlarla, hangi kavram ve kurallarla, hangi amaçlarla ve hangi tavizler karşılığında varılmıştı?

6- İstismarcı İslamcı Yandaş Medya yalakalarıyla, inkârcı Ulusalcı saldırgan yazarların hiçbirisi, Sn. Erdoğan’ın bu YALTA katılımını niye hiç gündeme taşımamış ve perde arkasını kaşımamıştı. Yoksa ortak patronları Yahudi Lobilerinden özel talimat mı alınmıştı?

7- Ani gelişen Azerbaycan, Ukrayna ve Kırım ziyaretleri, acaba bu YALTA BULUŞMASI’na bir kılıf mıydı? Hatta Müslümanları kışkırtmayı ve gündem saptırmayı amaçlayan Yahudi çekimli film bile bu sinsi Yalta toplantısını dikkatlerden uzak tutmak için mi yapılmıştı?

8- Yoksa bu YALTA toplantısında İsrail’le AKP’nin hangi kılıflar ve koşullar altında tekrar uzlaşacağı mı görüşülüp ortak kararlara varılmıştı?

Asıl dikkatimizi çeken Başbakan’ın Yalta’da bu sözleri söylediği saatlerde, İstanbul’da Kültür Üniversitesi’nde bir grup İsrailli eski diplomat ve akademisyen ile yapılan bir toplantıda da aynen bu mesele tartışılmaktaydı. Bunların bir tesadüf olmasını savunmak saflıktı. Kültür Üniversitenin “Global Politik Eğilimler Merkezi” (GPOT) tarafından Türk akademisyenlerin, emekli subay ve diplomatların da katılımıyla düzenlenen bu toplantıda, Arap Baharı ve Suriye krizinin ışığında, Türk-İsrail ilişkilerinin geleceği araştırılmıştı.

İsrailli konuşmacılar, Netanyahu hükümetinin tutumundan farklı görüşler sunmuş ve İsrail’in Ankara ile ilişkilerin düzelmesi için daha büyük çaba harcaması gerektiğini savunmuşlardı. İsrail’in “Bölgesel Dış Politikalar Enstitüsü” (MİTVİM) direktörü Nimron Goren, “Arap Baharı’ndan sonraki gelişmelerin, Türkiye ve İsrail arasında bir yakınlaşma için fırsat olacağını” vurgulamıştı. Ve İsrail kamuoyunun da Türkiye ile yeniden dostluğun kurulmasını arzu ettiğini açıklamıştı. İsrail’in önde gelen eski diplomatlarından ve E. Ankara Büyükelçisi Alon Liel ise sunumunda, esas engelin “özürden çok Gazze şartı” olduğunu ve İsrail’in bu alanda bazı adımlar atmak durumunda olduğunu belirtmesi dikkatlerden kaçmamıştı.

ABD, kendisi yerine Türkiye’yi Irak’a sokup bataklıkta boğuşturamadığı için tezkereyi engelleyenlere kin tutuyordu!

Ergenekon ve Balyoz davalarına bir de bu açıdan bakmak lazımdı. Rahmetli Erbakan Hoca bir TV programında; “Bu operasyonların, Amerikan karşıtı subayların tasfiyesine yönelik yapıldığını” açıklamıştı. On binlerce masum insanımızın katlinden sorumlu Abdullah Öcalan’ı ev hapsine (çiftlik hayatı sürecine) çıkarma hazırlıkları yapılırken, onu yakalayıp Türkiye’ye taşıyanların 20 yıl cezaya çarptırılmaları kafaları karıştırmaktaydı. Buna karşılık; “Kuvvet şu anda sizdedir, ama Hak hâlâ bizimledir.” feryadı, kabaran milli vicdanın tercümanıydı. “Yargıya gerekeni söyleyenler…” elbet bir gün pişman ve perişan olacaktı. Balyoz davasının tek sivil tutuklu sanığı HAVELSAN Genel Müdürü Ömer Faruk Yarman’ın:

“Askeri teknoloji alanında, öğrencilerimiz ve özel ekiplerimizle ‘asla yapamayacağımız’ sanılan şeyleri başardık. Amerika’nın bize verdiği ama beynini kendisi düzenlediği ve ‘kesinlikle dokunamazsınız!’ dediği elektronik sistemleri yeni ihtiyaçlara ve milli amaçlara uygun yeniden üretip savaş uçaklarımıza taktık. Ama bu girişimler maalesef bizim sonumuzu hazırladı ve tutuklandık”!? sözleri üzerinde dikkatle durulmalıydı. Arap Baharı’nın Türk-İsrail ilişkilerine şimdiye kadar herhangi bir olumsuz etkisi saptanmamıştı. Alon Liel, Suriye krizinin Türkiye ile İsrail’in işbirliği yapması gereken bir noktaya doğru kaydığını ve bunun iki ülkenin de yararına olacağını vurgulamıştı.”[3]

İsrailli diplomat Alon Liel, bunları söylerken başka bir İsrailli ve porno çekimcisi ABD’li Sam Bacile Yahudi’si lanetli filmiyle İslam âlemini kışkırtmaktan sakınmıyordu!

Libya, Mısır, Yemen, Afganistan ve Sudan’da uzun yıllar ABD kuklası yönetimler eliyle hakarete uğramış, Milli çıkarları ve kaynakları Batı tarafından yağmalanıp açlık ve sefalete mahkûm bırakılmış Müslümanlar, üstelik yine CIA ve MOSSAD marifetiyle ortaya çıkarılan El-Kaide tipi oluşumlarla beyinleri yıkanıp provokasyonlara hazır konuma taşınmış güruhlar öncülüğünde ABD elçiliklerine yönelik ölçüsüz saldırılara başlamıştı. Ancak bu sonucu, derin Amerika bizzat planlamış, mel’un Yahudi çevrelere; Hz. Peygamberimize hakaret ve iftira içerikli filmi kendileri hazırlatmış, yayınlatmış ve BOP’un şeytani hedefine erişmek için İslam ülkelerini işgal etmeye ve İran saldırısı öncesi stratejik bölgelere asker yerleştirmeye bahane üretmek üzere Müslümanları özellikle kışkırtmıştı. Ve işte Libya’ya savaş gemileri yollaması ve Yemen’e asker çıkarması bunun açık kanıtıydı.

“İki İran” Gerçeği ve Ilımlı İslamcıların Dönekliği Sırıtıyordu!

Mezhebi farklılıkları ve bazı aykırılıkları bir tarafa, İran halkı İslam’a bağlıydı, Batı emperyalizmine ve İsrail Siyonizm’ine karşıydı. Ancak İran’daki etkin ve yetkin yönetici tabaka iki kısımdı: Biri, Şiilik taassubunu aşarak ümmet şuuruyla hareket eden İslami hassasiyetli ve Rahmetli Erbakan Hoca ile de münasebetli ve D-8 gayretlisi MİLLİ İRAN’dı… Diğeri ise, görünüşte ve sürekli İsrail’e horozlanan, ABD ve AB’ye atıp tutan, ama gerçekte ABD derin devleti olan Yahudi Lobileriyle ve Siyonist mahfillerle çok sinsi ve tehlikeli irtibatları nedeniyle danışıklı dövüş rolü yapan ve çoğu İran Yahudi dönmelerinden oluşan GİZLİ İRAN’dı. İran sınırına yakın ilimiz Iğdır’da yakalanan ve İran istihbaratı SAVAMA ajanları olduğu anlaşılan kişiler de, Doğu ve Güneydoğudaki Kürt halkımızı isyana kışkırtmak üzere ülkemize sızan ve MOSSAD’la irtibatları saptanan, Kirli İran’ın elemanlarıydı. Evet, malum ve mel’un güçler, bu en kritik süreçte, Türkiye ile İran’ı kapıştırmak ve Siyonizm için en önemli iki engelden kurtulmak için şeytani tezgâhlar kurgulamaktaydı.

Peki, Iğdır’da yakalanan İran SAVAMA ajanlarına Türk İstihbarat Kurumları ve askeri karargâhlar ve harekât planları hakkında (kendi çapında erişebildiği kadar) bilgi ve belgeler aktaran Korucubaşı'ları, acaba aynı bilgileri PKK’ya da anlatmıyorlar mıydı? Kaldı ki bunlar basit bilgi kırıntılarıydı. Bunlardan çok daha önemli, gizli ve stratejik bilgiler zaten CIA’nın elinde bulunmaktaydı ve PKK’ya da onlar aktarmaktaydı. O süreçte Milli Çözüm olarak bizim de yaptığımız onlarca uyarıya rağmen, CIA’nın ve AB kurumlarının talimatıyla Jandarma İstihbaratını lağveden, yani “yerinde saha çalışması ve bilgiler toplaması” yapan birimleri ortadan kaldırıp HERON’lara güvenen şu AKP iktidarına, sorumsuzluklarının hesabı bir gün elbette sorulacaktı. ABD’nin kiralık çetesi olan PKK’nın Türkiye’yi İran ve Suriye ile çarpıştırıp kendisine rahat ve kolay bir alan sağlamayı düşündüğünü, daha doğrusu bu yönde güdüldüğünü bile fark edemeyen feraset yoksunu AKP iktidarı, “katıra gücü yetmeyip semerine saldıran zavallı” misali, sadece olayların peşinden koşup bocalamaktaydı.

Asıl sorulması ve araştırılması gereken soru şuydu:

Türkiye’ye yönelik açıklamaları, hangi İran yapmaktaydı ve hangi Türkiye’yi hedef almaktaydı:

İran 75 milyon nüfusu ve 1,6 milyon km² (Türkiye’nin iki katından daha fazla) ile yüzölçümü olarak bizden büyük tek komşumuz konumundaydı. Dünya'nın en dağlık ülkelerinden biri olan İran, M.Ö. 4000’lere dayanan tarihi ile yerküremizin en eski ve sürekli uygarlıklarından birine ev sahipliği yapmaktaydı. Avrasya coğrafyasında sahip olduğu stratejik konumu İran’a her dönem bölgesel güç olma potansiyelini kazandırmıştı. Ülke nüfusunun yüzde 45’i Fars, yüzde 35’i Azeri Türkü, yüzde 2’si Türkmen, yüzde 1’i Kaşkay Türkü, yüzde 7’si Kürt, yüzde 2’si Arap, geriye kalan yüzde 8’i de Gilekler, Mezdaranlılar, Beluciler, Lurlar ve diğer etnik yapılardan oluşmaktaydı. İnanç olarak İran’ın yüzde 90’ı Şii Müslüman yüzde 8’i Sünni Müslüman yüzde 2’si ise Bahaîler, Zerdüştler, Hindular, Sabiiler, Yezidiler, Yahudiler ve Hristiyanlardı.

Türkler İran halkıyla iletişim kurmak açısından hiç zorlanmayacaktı. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi 2012 yılında, “İran nüfusunun yüzde 40’ı Türkçe konuşmaktadır” açıklamasını yapmıştı. İran’ın dini ve İslam Cumhuriyeti’nin genel politikalarının tanımlanmasından ve denetiminden sorumlu lideri olan Ayetullah Ali Hamaney Türk asıllıydı. İran Yargıtay Başkanı Sadık Laricani’nin, “Kadınların başının örtülmesi dini değil siyasi bir tercihtir” beyanatı da o süreçte çok tartışılmıştı. Herkesin gözden kaçırdığı şu önemli gerçeği de vurgulamamız lazımdı: Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra, dünyanın en etkin Yahudi Lobilerinden birisi de İran’da ve özellikle İsfahan’da bulunmaktaydı ve İran’daki “Dönmeler” Türkiye’deki “Sabataistler” kadar yetkin konumdaydı!

Aynı İran’ın Kıbrıs Rumlarıyla işbirliği yapması ise kafaları karıştırıyordu!

AB’nin İran'dan petrol almayı kesme ve ticari ilişkileri asgariye indirme kararına rağmen İran Dışişleri Bakanı Ali Akbar Salehi 19 kişilik bir heyetle birlikte özel bir uçakla Güney Kıbrıs'a gidiyor ve Hristofyas ile görüşüyordu. İranlı bakan daha evvel, Atom Enerjisi Örgütü Başkanı olarak İran'ın nükleer programını yürütmekle görevli bulunuyordu. Adı uzun yıllar AB'nin kara listesinde, AB ülkelerinin de havaalanlarındaki "Stop List"te, yani ülkeye girişi yasak kişiler listesinde yer alıyordu. Rumların niyeti, İslam Konferansı Örgütü'nde etkin rol oynayan Türkiye'nin ve KKTC'nin bu örgüt içerisindeki önemini İran’la sınırlamak, Kıbrıs-İran ilişkilerini yüksek düzeyde tutarak ve KKTC'nin İKÖ içerisinde kalıcı yer etmesine mani olmaktı. Bunun için de İran'a açıkça rüşvet vermeye hazırlanıyordu. Böylece Kıbrıs Rum Yönetimi AB Dönem Başkanlığı'nı kendi çıkarları için tepe tepe kullanmak istiyordu. Böylece Türkiye’ye karşı askeri ittifak kuruluyor ve İsrail'den Rumlara silah satılıyordu! Evet, esefle ve hayretle görüyoruz ki, o günden bugüne AKP iktidarının tahribatı aynen devam ediyordu!

 


[1] Bak: Milli Gazete, 23 Haziran 2012 ve Prof. Dr. Oya Akgönenç

[2] Bak. El Kuds El Arabi Gazetesi. 1 Temmuz 2012

[3] Milliyet / Sami Kohen / 15 09 2012

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

BU SAVAŞI BAŞLATAN DEĞİL; AMA BAŞARAN VE KAZANAN TÜRKİYE OLACAKTIR!         Terör Destekçisi...
Devami
Ülkesel, bölgesel ve küresel olayları ve kurgulanan politik oyunları birbirinden...
Devami
  CUMHURİYET VE MONARŞİ KAVRAMI VE OSMANLI İSTİSMARI          Cumhuriyet, Arapça “Cumhur” kelimesinden...
Devami
Biz Milli Görüşçüler 35 sene önce: "Bu Ecevit ve Demirel,...
Devami
  1964-1967 yılları arası üç yılı Tunceli’de geçen Hocamız anlatmıştı. Komşu...
Devami
İRANDA HALKIN BAŞARISI ve BATILI GÜÇLERİN TELAŞI Mahmud Ahmedi Necad, İran'ın...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 120

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR