Reklam
Reklam
Reklam

Bu Seçimler Belki de Son Fırsattır ve EHLİ VİCDAN İTTİFAK ZORUNDADIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

Bu Seçimler Belki de Son Fırsattır

ve

EHLİ VİCDAN İTTİFAK ZORUNDADIR

      

Erdoğan iktidarının, sosyal yardım yapılan aile sayısının 4,5 milyona yükseldiğini bir iftihar vesilesi olarak gündeme getirmesi, aslında kendi ayarını deşifre etmesiydi. 4,5 milyon ailenin devletin sosyal yardım paketiyle geçinmeye mecbur hale gelmesi, yaklaşık 20 milyon insanımızın çağdaş dilenciliğe mahkûm edilmesiydi. Bu utanılacak vaziyeti bile bir başarı göstergesi gibi sunanlarla bu ülkenin yönetilmesi ne büyük bir talihsizliktir!

Asgari ücret, dolar bazında geçen yılın gerisinde kalmış, son 15 yılın en düşük seviyesine ulaşmıştı!

2002’den bu yana yıllara göre asgari ücret ve dolar karşılıkları şöyle olmaktaydı.

      

1 ASGARİ ÜCRET TABLOSU 2

        

Not: Üstelik bu rakamlar ve artışlar 2002 ile 2014 yılları arasını yansıtmaktaydı. Ondan sonraki 8 yılda ise enflasyon ve zamlar katlanarak artmış ve toplumu iyice bunaltmıştı.

İktidar ve yandaşlarının bu enflasyon sonuçlarını dünyadaki pandemiye ve yaşanan ekonomik problemlere bağlaması da tam bir safsataydı. Çünkü hem Avrupa ve Amerika’da ve diğer ülkelerde enflasyon birkaç puan artmışken bizde neredeyse 20 katına çıkması bu iktidarın beceriksizliğinin sonuçlarıydı.

İktidar fahiş benzin vergileriyle de halkı soymaktaydı!  

CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran, Türk halkının, uygulanan fahiş vergiler nedeniyle akaryakıta diğer ülke yurttaşlarının kat kat üzerinde para ödediğini vurgulayarak, “AKP, petrol ürünlerinden alınan fahiş vergiler yoluyla yıllardır halkı soyuyor” diye uyarmaktalardı. AKP döneminde benzin yüzde 210 pahalanmıştı, bu dönemde dolardaki yüzde 35’lik artıştan arındırıldığında benzin fiyatları yüzde 130 artmıştı.

Bir depo benzinin bedeli Türkiye’deki asgari ücretin yarısına yaklaşmıştır!

Türkiye’de fahiş benzin fiyatının nedeni, tüketimden alınan insafsız nitelikteki dolaylı vergiler olmakta… Vatandaşın 1 litre benzine ödediği paranın sadece üçte biri ana fiyattır. Bütçe açıklarını kapamada kolay yöntem olarak başvurulan ve fiyatın içinde tahsil edilen aşırı yüksek miktar ve oranlardaki ÖTV, KDV gibi dolaylı vergilerle birlikte benzinin pompa fiyatı, rafineri çıkış fiyatının 4 katına ulaşmaktadır. Türkiye’de dolar bazında benzin fiyatı, kişi başına milli gelirin 100 bin doları aştığı Norveç’teki ile neredeyse aynı düzeye çıkmıştır. Bir depo benzinin bedeli Norveç’te asgari ücretin yaklaşık yüzde 2’sine, Türkiye’de ise dörtte birine denk geliyor. AKP döneminde; özellikle de serbest fiyat sistemine geçilen 2005’ten sonra, akaryakıttan alınan yüklü miktardaki dolaylı vergiler, bütçe açıklarının kapatılmasında önemli bir rol oynamaktadır. EPDK verilerine göre 2005-2012 döneminde akaryakıttan 181 milyarı ÖTV ve 69 milyarı KDV olmak üzere toplam 250 milyar liralık dolaylı vergi alınmıştır. AB’ye uyum gerekçesiyle ÖTV’de ‘kırsal motorin’ uygulaması 2011 başında kaldırıldı, çiftçinin kullandığı motorinle, gemilerde ve diğer alanlarda kullanılan motorinin fiyatı eşitlenmeye çalışıldı. Yani çiftçi Mehmet’in traktöründe kullandığı motorinden de ‘gemiciklerin’ yaktığı motorinden de aynı ÖTV alınmaktadır, ikisi de 1 litre motorine aynı parayı ödemek zorundadır.

Erdoğan iktidarı 20 yılda yerli ve milli olan her şeyi satmıştı!

AKP iktidarı 20 yıllık iktidarı boyunca Cumhuriyet döneminin bütün birikimlerini satmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “milli ve yerli” palavralarıyla hava atarken, özelleştirmeler yoluyla Türkiye'nin en büyük kamu kuruluşları satılmıştı. Stratejik öneme sahip çok sayıdaki kuruluşta çoğu Siyonist sermayeli uluslararası şirketler söz sahibi olmuşlardı. 2005'te TÜRK TELEKOM'un yüzde 55'i Yahudi ortaklı Arap sermayesi Ojer Telekom’a, TÜPRAŞ'ın yüzde 51'i 4,1 milyar dolara İngiliz Shell-Koç ortaklığına satıldı. 2006'da PETKİM'in yüzde 51'i 2 milyar dolara İsrail ortaklı Azer SOCAR'a, TEKEL'in 6 adet sigara fabrikası 1,7 milyar dolara Hollanda merkezli British&American Tobacco'ya satıldı. TEKEL'in içki bölümünü 2003'te alan yerli Mey, 3 yıl sonra aldığı fiyatın 2,5 katına hisseleri ABD'li fon TPG'ye aktardı. Fon 5 yıl sonra Mey'i özelleştirdiği fiyatın yaklaşık 10 katı fiyata İngiliz Diageo şirketine sattı.

Aslan payı yabancı yatırımcılarındı!

TÜPRAŞ'ın yüzde 14,76'sı, THY'nin yüzde 26'sı, PETKİM'in yüzde 25'i, Halk Bankası'nın yüzde 17'si, Telekom'un yüzde 9'u borsada yabancı yatırımcılara satılmıştı. Ayrıca AKP hükümeti döneminde kamunun sahip olduğu limanlar, elektrik dağıtım şirketleri, araç muayene istasyonları ve fabrikalar özelleştirme ihaleleri yoluyla yabancıların eline geçmiş durumdaydı. Öte yandan, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu da el konulan bankaların sahiplerine ait şirketleri de yabancı yatırımcılara sattı. TELSİM'i İngilizler, Digiturk'ü ihalesiz Katarlılar alırken, Fon'un elindeki radyolar, fabrikalar vb. işletmeler artık yabancı yatırımcılarındı. Bunların çoğu Siyonist sermayeli baronlarındı.

Bankaların yarısı yabancılarındı!

Yabancı şirketler başta kamu kuruluşları olmak üzere, finanstan enerjiye, sağlıktan eğitime, perakendeden gıdaya kadar birçok sektörde ağırlığını artırmıştı. Bankacılık sektörünün yüzde 50’si, sigortacılık sektörünün yüzde 70’i yabancı şirketlerin kontrolüne geçmiş bulunmaktaydı. İlaç pazarında hâlihazırda 106 yabancı şirket vardı ve pazar payları yüzde 70’ten fazlaydı. Akaryakıt sektöründeki yabancıların payı yüzde 65, doğalgazda yüzde 15 olurken, 2008'de sıfır olan elektrik piyasasındaki yabancı sermaye payı, yapılan özelleştirmelerin ardından yüzde 80 seviyesine çıkmıştı.

İşte yıl yıl yabancıya ve yandaşa peşkeşin listesi çıkarılmıştı!

• 2003

Kayseri’deki Taksan, Bolu Gerede'deki Gerkonsan, SEKA'nın Balıkesir, Afyon, Kastamonu, Aksu ve Çaycuma İşletmeleriyle Taşucu tersane alanı, TEKEL'in kaya tuzu tesisleri, Çeşme, Kuşadası, Trabzon ve Dikili limanları, Sümer Holding'in Merinos Halı Markası ve Adıyaman İşletmesi, Türkiye Zirai Donatım Kurumu'nun Sakarya İşletmesi, İş Bankası C, Arçelik, Tofaş, Ünye Çimento ve Türkiye Kalkınma Bankası'na ait kamunun elindeki hisselerle 277 adet taşınmaz, 103 arsa ve 90 adet lojman satılmıştı.

• 2004

TEKEL'in alkollü içkiler bölümü, Eskişehir Doğalgaz Şirketi (Esgaz), Artvin Murgul ile Kastamonu Küre'de bakır madeni çıkarıp işleyen Eti Bakır, Sivas ve Malatya'daki Divriği Hekimhan Maden İşletmeleri, Bursa Doğalgaz Şirketi (Bursagaz), Amasya Şeker Fabrikası, Kütahya Tavşanlı'daki Eti Gümüş, Elazığ'daki Eti Krom, Antalya'daki Eti Elektrometalürji İşletmeleri, Çayeli Bakır İşletmeleri, Kütahya Şeker Fabrikası, Türkiye Gübre Sanayi şirketine ait Gemlik ve İstanbul'daki fabrikaları ile Kütahya Gübre Varlıkları ve Şanlıurfa depoları arazisi, Sümer Holding'in Malatya, Bakırköy ve Diyarbakır İşletmeleri, SEKA'nın Karacasu, Ardanuç ve Akkuş İşletmeleriyle, Ankara Alım Satım Müdürlüğü binası, EBÜAŞ'ın Samsun Soğuk Hava Deposu, Manisa Kombinası ve arsası, Sümer Holding'e ait Ortadoğu Teknopark şirketi, Çanakkale Deri, Malatya ve TÜMOSAN İşletmeleri, Türkiye Demir Çelik İşletmeleri'ne ait Kalkınma Bankası hisseleri, TEKEL'in Tuzluca ve Sekili tuzlaları, Bursa İnegöl'deki Kibrit Fabrikası, Karadeniz Bakır İşletmeleri'nin Samsun İşletmesi, Türkiye Denizcilik İşletmeleri'ne ait Ankara ve Samsun feribotları, THY'nin 126 milyon dolarlık hissesi ile 375 adet taşınmaz ve lojman elden çıkarılmıştı.

• 2005

TÜRK Telekom, TEKEL'in sigara bölümü, İstanbul Ataköy Turizm, Ataköy Otelcilik, Ataköy Marina ve Yat İşletmeleri, Konya Seydişehir'deki Eti Alüminyum Fabrikası, Kıbrıs Türk Hava Yolları şirketi, Adapazarı Şeker Fabrikası, Türkiye Deniz İşletmeleri'nin Karadeniz ve Turan Emeksiz gemileri ile şehir hatları hizmetleri ve gemileri, TEKEL'in Kristal Tuz Rafinerisi ile Kağızman Tuzlası, Sümer Holding'in İstanbul İmar Şirketi, Beykoz İşletmesi, makina ve teçhizatları, Türkiye Gübre Sanayi'nin Samsun Gübre Fabrikası ve Ordu Fatsa ile Tekirdağ depoları, DSİ, Bayındırlık Bakanlığı ve Karayolları'nın Kayseri Erciyes'teki sosyal tesisleri, Sümer Holding'in Aselsan'daki hissesi, Sarıkamış ve Tercan İşletmeleri, Yeşilova Halı ve Battaniye Fabrikası, Emekli Sandığı'nın Kuşadası Tatil Köyü ile İstanbul Hilton Oteli, THY'nin USAŞ'taki hissesi, TÜPRAŞ ve PETKİM'deki kamu hisselerinin bir bölümüyle 120 taşınmaz ile 41 adet arsa yandaşa ve yabancıya aktarılmıştı.

• 2006

TÜPRAŞ, Erdemir, Başak Sigorta ve Başak Emeklilik, TEKEL'in Kayacık, Yavşan ve Kaldırım tuzlaları, TEKEL'in ikiz kuleler olarak bilinen Ankara Başmüdürlük binası ve Bodrum tesisleri, Emekli Sandığı'nın başkentteki Büyük Ankara Oteli ve Kızılay Emek İşhanı, İzmir'deki Büyük Efes Oteli, İstanbul'daki Büyük Tarabya Oteli, Türkiye Denizcilik İşletmeleri'nin Yakıt-2 gemisi, Çanakkale Şehir Hatları Hizmetleriyle 9 gemisi, THY'ye ait kamu hisselerinin bir bölümüyle 350 adet daire, arsa ve taşınmaz özelleştirme kılıfıyla talan edilmiş bulunmaktaydı.

• 2007

TCDİ Deveci Maden Sahası İşletme Hakkı, TCDD Mersin Limanı, KGM İstanbul Levent Arsası, Sümer Holding BUMAS, Araç Muayene İstasyonunun 1. ve 2. bölgesi, Emekli Sandığı Mülkiyeti Bursa Çelik Palas Otel, Türkiye Halk Bankası, 245 adet daire, arsa ve taşınmaz özelleştirme adıyla satılmıştı.

• 2008

PETKİM Petrokimya Holding A.Ş., Sümer Holding NİTRO-MAK Makine Kimya, Nitro Nobel Kimya Sanayi A.Ş.'nin yüzde 33.5 hissesi, Tekel ve Sigara Sanayii İşletmeleri ve Ticareti A.Ş., Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.'nin 9 santrali, Tekel ve Sigara Sanayi İşletmeleri'ne ait Pipo ve Nargile Markaları, Türk Telekomünikasyon ve 196 adet daire, arsa ve taşınmaz satılmıştı.

• 2009

TEDAŞ Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş., TEDAŞ Sakarya Elektrik Dağıtım A.Ş., TEKEL Kastamonu Jüt İpliği Fab. Makine ve teçhizatı, TEDAŞ Konya Meram Elektrik Dağıtım A.Ş. ve 140 adet daire, arsa ve taşınmaz yok pahasına elden çıkarılmıştı.

• 2010

TCDD'nin Samsun ve Bandırma limanları, TEKEL'in Çamaltı ve Ayvalık tuzlaları, Eskişehir Osmangazi, Çamlıbel, Uludağ, Çoruh, Yeşilırmak ve Fırat elektrik dağıtım şirketleri, Sümer Holding'in Antalya Barit ve Mersin Taşucu İşletmeleriyle 205 adet daire, arsa ve taşınmaz satılmıştı.

• 2011

Bayburt, Çemişgezek, Girlevik, Bünyan, Çamardı, Pınarbaşı, Sızır, İznik, Dereköy, İnegöl, Cerrah, Mustafakemalpaşa, Suuçtu, Çağ Çağ, Otluca, Uludere, Adilcevaz, Ahlat, Malazgirt, Varto, Değirmendere, Karaçay, Kuzuculu, Turunçova, Finike, Kayadibi, Besni, Derne, Erkenek, Kernek ve Kovada 1-2 akarsu santralleri, İskenderun Limanı, Trakya Elektrik Dağıtım şirketiyle 195 adet daire, arsa ve taşınmaz özelleştirme kapsamında satılmıştı.

• 2012

ACISELSAN'ın yüzde 77 hissesi, PETKİM'in yüzde 10 hissesi, Kayseri Elektrik'in yüzde 20 hissesi, Beykoz'daki iskele ve rıhtım, Halk Bankası'nın yüzde 24 hissesiyle 192 adet daire, arsa ve taşınmaz satılmıştı.

• 2013

Galataport, Hamitabat Elektrik Üretim ve Tic. A.Ş., İstanbul Anadolu Elektrik, Boğaziçi Elektrik, Toroslar Elektrik, Araslar Elektrik, Dicle Elektrik, Van Gölü Elektrik, Seyitömer ve Kangal Elektrik Santralleri, Yeditepe Beynelmilel Otelcilik ve Turizm Tic. A.Ş.'nin yüzde 15 D grubu, yüzde 11 E grubu hissesi, TEDAŞ'ın Tekirdağ, Muğla, Bilecik, Düzce, İstanbul, Denizli, Kocaeli'deki çok sayıda taşınmazı satılmıştı.

• 2014

Milli Piyango'nun şans oyunlarının özelleştirilmesi ihalesi 2015 yılına sarkmıştı. Kemerköy ve Yeniköy Termik Santralleri, Kemerköy Liman Sahası, Yatağan Termik Santrali, TEDAŞ, TDİ ve Maliye'nin çok sayıdaki taşınmazı elden çıkarılmıştı.”

Milli Emlak Genel Müdürlüğü 2020 sonu verilerine göre, Hazine adına tescilli 4 milyon 121 bin 681 adet taşınmaz bulunuyor. Bu taşınmazlarının toplam yüzölçümü 272 trilyon metrekare. Yüzde 77,65’ini ormanlar, yüzde 11,8’ini araziler, yüzde 6,8’ini tarlalar, yüzde 0,37’sini bağ-bahçe, yüzde 0,05’ini maden ve ocak alanları, yüzde 0,03’ünü de tarihi ve kültür alanları oluşturuyordu.

15 yılda 309 milyon metrekare taşınmaz özelleştirilme perdesiyle satılmıştı!

2005-2020 arasında 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’na göre toplam 309 milyon metrekare genişliğinde 72 bin 53 adet taşınmaz satışı yapılmıştı. Kurumlara yapılan devirler, trampa (takas), hibe ve teşviklerle elden çıkarılan alan ise 1,5 milyar metrekareye ulaşıyordu.

Son 5 yılda satışlardan 12 milyar 414 milyon 784 bin TL gelir elde edildiği açıklanmıştı. 2016’da 1,8 milyar TL, 2017’de 2,3 milyar TL, 2018’de 2,2 milyar TL, 2019’da 2,5 milyar TL, 2020 yılında da 3,3 milyar TL değerinde satış geliri elde edilmişti. Sadece 2020 yılında 8 bin 300 açık artırma ihalesi yapılarak 5 bin 780 adet, 17,3 milyon metrekare taşınmazın satışı yapılmış”[2] ülkemiz yandaşlara ve yabancılara parsel parsel dağıtılmıştı.

Bu vurgun ve soygunlar Refah-Yol’un ardından tüm demokratik kurallar hiçe sayılarak kurdurulan Mesut Yılmaz Başbakanlığındaki hükümet döneminde hızlanmıştı!

“Dün sabah Ankara Adliyesi'ne gitmiştim. Bir dava için ifade vereceğim. Gittiğim Asliye Ceza Mahkemesi'nde benden önce üç genç çocuk yargılanıyor. Üçünün de suçu hırsızlık. Ankara'da bir marketin kapısını kırıp içeri girmişler, sigara ve para çalmışlar. Çocuklar tutuklu. Mahkemeye kelepçeli getirildiler. Yanlarında jandarmalar.

Yargıç soruyor:

- Sen bunları çaldın mı?

- Çaldım efendim. İlköğretim okulu öğrencisiyim. Param yoktu. Üç milyon lira ve üç paket sigara çaldım. Sigaraları, üçünü 500 bin liraya sattım... Bu sigaraları satın alan kişi de hırsızlık malını almaktan yargılanıyor. Üç genç çocuk, markete girip üç milyon para ile birkaç paket sigara çalmışlar ve tutuklu yargılanıyorlar. Duruşma salonunda kısa süre kaldım, sonra ne olduğunu bilmiyorum.

Peki ya bizim kibar hırsızlar ne yapıyorlar? Onlar gerçekten kibar! Üzerlerinde ithal giysiler, ipek kravatlar, kollarında en pahalı saatler, altlarında son model arabalar… Onlar hiç yargılanmıyor. Bırakın yargılanıp ceza falan almayı, onlarla hiç kimse uğraşmıyor. Onlar öyle market kapısını kırıp içeriden üç milyon lira götüren takımından değil... Onların işi devleti ve milleti soymak. Çaktırmadan, efendice, adamını bularak veya arkasını siyasetçilere dayayarak soymak!

Türkiye'de çarpık bir kural var; küçük soyarsanız yakalanıp ceza alıyorsunuz. Ama büyük soyarsanız size hiç kimse dokunamıyor ve muteber adam oluyorsunuz!

Türkiye'de devlet nasıl soyuluyor? Bu inanılmaz soygun genelde iki kanaldan oluyor.

1- Devlet bankaları 2- İhaleler

Birkaç günden beri konumuz devlet bankaları! Örneğin bu bankaların Ahmet Özal'a nasıl hortumlandığı! Dikkat ediniz, ortalıkta sürekli bir ‘‘özelleştirme’’ lafı dolanıyor ama hiçbir iktidar kendi döneminde ‘‘Yav arkadaş, biz şu devlet bankalarını bir özelleştirelim’’ demiyor, diyemiyor... Çünkü Ziraat Bankası, Halk Bankası, Emlak Bankası ve devlet bankası olmadığı halde Vakıflar Bankası, özellikle iktidara mensup siyasetçiler tarafından yandaşlara para hortumlama aracı olarak kullanılıyor.

Devletin ve milletin soyulması, memleketin paralarının banka yöneticileri tarafından bunlara pompalanması, ne acıdır ki ‘‘ticari sır’’ kapsamına giriyor!

Halk Bankası'nın bağlı olduğu DSP'li Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan dün beni aradı. Bu bankanın Ahmet'e hortumlanan kaynakları konusunda bilgi verdi, gereken her şeyin yapıldığını söyledi. İşin üzerine ciddi gittikleri anlaşılıyor. Halk Bankası 1994 yılında Ahmet Özal’a 7 milyon dolar dövize endeksli kredi veriyor. Aynı yıl 2 milyon dolar dövize endeksli kredi ve ayrıca 500 bin dolar tutarında teminat mektubu kredisi kullandırıyor. Peki bunların karşılığında teminat mektubunu nereden alıyor? Emlak Bankası ve Vakıflar Bankası'nda olduğu gibi, karşımıza burada da yine iki batık banka çıkıyor! Marmara Bank ve İmpexbank… Paralar gitti gider! Bu borçlar doğal olarak ödenemiyor. Ahmet Özal’a haciz gidiyor. Sonra Ahmet, borçlu şirketlerini Kanal-6'nın sahiplerine devrediyor. İşte sevgili okuyucularım, bu devlet bankalarından bazıları, yurt dışında ve özel şahıslarla ortak bankalar kurdular. Bunlar kanalıyla da çok büyük söğüşleme yapıyorlar. Buralardan milyonlarca dolarlık teminat mektupları verildi. Örneğin Emlak Bankası tarafından verilen çok büyük miktarlarda teminat mektuplarının süresi bu yılın sonunda bitiyor... Ve işin acı yanı, bu rakamları şu anda hiç kimse bilmiyor!

Dün akşam saatlerinde, bu yazıyı bitirdikten sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş aradı ve aynen şunları söyledi: ‘‘Devlet bankalarıyla ilgili yazılarınızı okuyoruz. Başbakan Mesut Yılmaz bundan bir süre önce Halk Bankası, Emlak Bankası ve Vakıflar Bankası'nın incelenmesi konusunda emir verdi. Yüksek Denetleme Kurulu, Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu ve Başbakanlık Teftiş Kurulu mensuplarından oluşan üç ayrı grup, bu bankalarda tespitler yaptılar. Çıkan sonuç doğrultusunda, derhal soruşturulması gereken hususlar bulundu. Başbakan soruşturma başlatılması için yeni bir onay verdi.” diyen ve güya bu bozuk gidişi tenkit eden Emin Çölaşan, Türkiye’yi Refah-Yol iktidarıyla, 11 ayda korkunç faiz tuzağından, vurgun ve soygun çarkından kurtaran, bir kuruş dış borç almadan HAVUZ SİSTEMİ’yle halkımıza huzur ve refah sağlayan Erbakan Hocamızın yıkılması için her tarafını yırtmıştı. Üstelik demokrat geçinen bu sahtekârlar, Hükümet Protokolü gereği, Erbakan istifa edince Hükümeti kurma görevini Tansu Çiller’e vermesi gerekirken, tutup Mesut Yılmaz’ı görevlendiren Süleyman Demirel’i hararetle alkışlamışlardı.

“Her ne kadar, kişilerin tarihte oynadığı rolü inkâr etmesem de biliyorum ki, Tayyip Erdoğan sebep değil bir sürecin sonucudur. Ve sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir. Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü körüne peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür. Bu halk yığınının Anadolu Müslümanlığıyla, gelenekle, ahlâkla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lümpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu.

AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur. Erdoğan siyasi ömrünü tamamlasa da ona benzeyen başka bir lider bulmakta gecikmeyecektir. Çünkü Türkiye’nin çürüyen kesimi, bu bozulmayı önce müzikle, sonra hayatımızın her alanına egemen olan lümpenleşme ve arabeskleşmeyle ifade etmeye devam ediyor. Gafil aydınlardan (!) destek alan lümpen kültür, örgütlü cehaletle beslenerek kılcal damarlarımıza kadar yayılıyor. Bu manzaraya, lümpenlerin ele geçirdiği muazzam para ve iktidar gücünü de eklerseniz geleceğin hiçbirimiz için kolay olmadığı çok açık. Erdoğan bu kitlenin lideridir ve onun yokluğunda yeni bir lider bulacaklarına hiçbir kuşku yok.”[3] sözleriyle, Erdoğan’ın, hem de dış odakların ve Siyonist patronların işbirlikçisi olarak yaptığı haksız ve yanlış icraatların suçunu dindar halkımıza, hatta inancımıza yüklemeye çalışan ve soysuzca bir yaklaşımla Milletimizi aşağılayan Zülfü Livaneli gibiler de, aslında bu talihsiz tavırlarıyla toplumu AKP iktidarının tuzağına iten sorumsuz insanlardı.

Türkiye’de 1991 yılı genel seçimlerinde “Adil Ekonomik Düzen”i seçim sloganı olarak kullanan RP, seçimi kazanması sonucunda Adil Düzen’in kurulacağını anlatmıştı. RP’nin seçim beyannamesine göre, insanlık bir dönüm noktasındaydı. Bâtıl sistemler yıkılmakta, yeni bir devir başlamaktaydı. Yeni bir dünya kurulacaktır. Bu yeni dünyanın genel düzeni "Hakkı Üstün Tutan" Adil Düzen, Ekonomik düzeni ise Adil Ekonomik Düzen olacaktır. Bu beyannamede ekonomi; Adil Ekonomik Düzen’de belirtildiği üzere üretim ağırlıklı olacak, kalkınma için yine sanayileşme hamleleri yapılacak, faizsiz sistem kurularak Müslüman ülkeler arasında ekonomik birliği sağlayacak, faizsiz bankalar kurulacaktır.

Refah-Yol hükümetinin ekonomi politikası olarak Erbakan, 1997 Bütçesi’nin hükümet tarafından denkleştirildiğini ve hazırlanan 1997 Bütçe Tasarısı’nda “Denk Bütçe”nin oluşturulduğunu açıklamıştır. Nitekim Erbakan döneminde, Hükümetin; 1997 bütçesinde faiz ödemeleri 33 milyar dolar olacağına, 13 milyar dolara indirilmesi başarıldı. Bütçe açığı 18,382 milyar dolardan ”0”a alındı. Başta faiz ödemeleri olmak üzere yapılan tasarruflar ile bütçe toplamı 55 milyar dolardan 46 milyar dolara çekilerek, faiz dışı bütçe 4 milyar dolar fazladan 14 milyar dolar fazlaya çıkarıldı. Böylece, halka ve devlet hizmetlerine 10 milyar dolar ilave bir imkân hazırlandı ve bu iş “Denk Bütçe” ile sağlanmıştı. Aslında diğer kalemlerle birlikte Erbakan tam 50 milyar dolar ilave gelir temin etmeyi başarmıştı.

Refah-Yol hükümeti kısa dönemde, karma ekonomik sistemi kullanmış, ekonomik göstergelerde iyileştirmeler sağlamış ve de faizle samimi mücadele ederek, denk bütçeyi ve havuz sistemini başarıyla uygulamıştır. Özetleyecek olursak; Erbakan Hoca, ömrünü faiz ve sömürüyle mücadeleye adamıştır. Siyasi kariyeri boyunca yaşadığı onca tehdit, yasak ve darbelere rağmen faiz lobileri ile mücadelesinden tavize yanaşmamıştır. Faizsiz bir sistemin olabileceğinin en güzel örneğini, Erbakan Hoca kısıtlı imkânlarla yapmaya çalışmış ve sadece 11 aylık kısa bir süreçte bunun mümkün olduğunu ispatlamıştır.

Bir Milli Mutabakat, Erbakan Hocamızın da Arzularıydı!

1 Mart 2011; Sabah gazetesi:

Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın vasiyeti, ölümünün ardından merak konusu oldu. Erbakan'ın ölmeden önce bir vasiyet hazırladığı ileri sürüldü. 19 Ocak tarihinde rahatsızlığı nedeniyle hastanede tedavi altına alınan Erbakan'ın, avukatları aracılığı ile bir vasiyet hazırladığı belirtiliyor. Söz konusu vasiyetin önümüzdeki hafta açıklanacağı öğrenildi. Erbakan'ın şahsi vasiyetinin haricinde, siyasi alanda da birtakım taleplerinin olduğu biliniyor. Sade bir törenle defnedilmeyi vasiyet eden Erbakan, aynı zamanda genel seçimlere yönelik de "koalisyon" hazırlığı içerisindeydi. Erbakan seçim öncesi ittifak için hem Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, hem de 28 Şubat'taki koalisyon ortağı, eski Başbakan Tansu Çiller ile temasa geçti. Erbakan'ın bu çabası vefatının ardından Çiller ve Şener tarafından da dile getirildi. Erbakan, ittifakı gerçekleştiremeden vefat etti ama Şener, bu son isteğini yerine getireceklerini söyledi. Şener, "Çok fazla konuşmaya gerek duymuyorum. Ama en son konuştuğumuz konu buydu" diyerek görüşmelerini aktardı. Çiller ise, "Son zamanlarda tekrar haber yolladı bize de. Demokrat Parti çerçevesinde bir araya gelir miyiz gelmez miyiz birtakım tartışmalara ışık tuttu, enerji kattı" dedi. Ama Şener'in aksine Çiller bu vasiyetle ilgili ilerisi için bir sinyal vermedi. Bu nedenle Erbakan'ın ittifak vasiyeti nasıl şekillenecek şimdilik net değil.

gezenkus.com: Prof. Dr. Erbakan'ın Vasiyetine Uyacaklar (mı?)

Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, ittifak çalışmalarının sürdüğünü belirterek, ''Demokrat Parti ve Türkiye Partisi’nin Hocamızın vasiyetine uyacaklarını düşünüyorum'' dedi. Kamalak, Meclis dışı partilerin ittifak yapmasının Necmettin Erbakan'ın vasiyeti olduğunu söyledi.

1 Mart 2011; Haberpan: Vasiyeti Haftaya Açıklanacak (mı?)

Saadet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın vasiyeti, ölümünün ardından merak konusu oldu. Erbakan'ın ölmeden önce bir vasiyet hazırladığı ileri sürüldü. 19 Ocak tarihinde rahatsızlığı nedeniyle hastanede tedavi altına alınan Erbakan'ın, avukatları aracılığı ile bir vasiyet hazırladığı belirtiliyor. Söz konusu vasiyetin Erbakan ailesi ve avukatları tarafından önümüzdeki hafta açıklanacağı öğrenildi.

Erbakan'ın şahsi vasiyetinin haricinde, siyasi alanda da birtakım taleplerinin olduğu biliniyor. Sade bir törenle defnedilmeyi vasiyet eden Erbakan, aynı zamanda genel seçimlere yönelik de "koalisyon" hazırlığı içerisindeydi. Erbakan seçim öncesi ittifak için hem Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, hem de 28 Şubat'taki koalisyon ortağı, eski Başbakan Tansu Çiller ile temasa geçti. Erbakan'ın bu çabası, vefatının ardından Çiller ve Şener tarafından da dile getirildi. Erbakan, ittifakı gerçekleştiremeden vefat etti ama Şener, bu son isteğini yerine getireceklerini söyledi. Rahmetli Necmettin Erbakan'ın vasiyeti, ölümünün ardından merak konusu yapılmıştı. Erbakan'ın ölmeden önce bir vasiyet hazırladığı anlaşılmıştı. 19 Ocak tarihinde rahatsızlığı nedeniyle hastanede tedavi altına alınan Erbakan'ın avukatları aracılığı ile bir vasiyet hazırladığı ortaya çıkmıştı. Söz konusu vasiyetin önümüzdeki hafta açıklanacağı konuşulmaktaydı. Erbakan'ın şahsi vasiyetinin haricinde, siyasi alanda da birtakım taleplerinin olduğu da ortaya atılmıştı.

Demokrat Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek ile Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener'in daha önce Refah-Yol hükümetinde Erbakan ile çalıştıklarını anımsatan Kamalak, ''Bu nedenle Demokrat Parti ve Türkiye Partisi’nin Hocamızın vasiyetine uyacaklarını düşünüyorum'' ifadelerini kullandı. İttifak konusunda duraksanan noktanın ''çatı meselesi'' olduğunu belirten Mustafa Kamalak, şunları söyledi:

''Hocamızın vasiyeti gayet açık. Her iki Genel Başkanımız, yani Namık Kemal Zeybek ve Abdüllatif Şener Bey, Hocamızla bir araya gelmişlerdi. Ben de vardım. Daha sonraki aşamalarda, çeşitli zamanlarda görüşmeler oldu. Hocamızla sık sık baş başa görüştüğümüz zamanlar oldu. Hocamız, iki şeyi vurguluyordu; “İttifak mutlaka yapılmalıdır. Ülkenin salahı için gereklidir. Çatının da Saadet Partisi olması gerekir. Çünkü toprak ayağımızın altından kayıyor. Vatan tehlikededir' diyordu. Zeybek ve Şener, Hocamız ile çalıştılar. Bu nedenle iki Genel Başkanın da onun vasiyetinin yerine getirilmesine sıcak bakacaklarına inanıyorum.” (Haber Tarihi: 01.03.2011)

internethaber.com: Erbakan’ın Ölmeden Önce Bir Vasiyet Hazırladığı Tartışılmaktaydı!

Erbakan'ın ölmeden önce bir vasiyet hazırladığı ileri sürüldü. 19 Ocak tarihinde rahatsızlığı nedeniyle hastanede tedavi altına alınan Erbakan'ın, avukatları aracılığı ile bir vasiyet hazırladığı belirtiliyor. Söz konusu vasiyetin önümüzdeki hafta açıklanacağı öğrenildi. Erbakan'ın şahsi vasiyetinin haricinde, siyasi alanda da birtakım taleplerinin olduğu biliniyor. Sade bir törenle defnedilmeyi vasiyet eden Erbakan, aynı zamanda genel seçimlere yönelik de "koalisyon" hazırlığı içerisindeydi. Erbakan, seçim öncesi ittifak için hem Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, hem de 28 Şubat'taki koalisyon ortağı, eski Başbakan Tansu Çiller ile temasa geçti. Erbakan'ın bu çabası vefatının ardından Çiller ve Şener tarafından da dile getirildi.

Muhalefetin Yuvarlak Masası İktidarın Telaşını Artırmıştı!

“Seçimlerden sonra tek bir siyasi partinin çoğunluğu elde edememesi durumunda iki ya da daha çok partinin hükümet kurmak için bir araya gelmesine siyaset biliminde koalisyon hükümeti denilmektedir. Dünyada pek çok ülkede bu tür hükümetlerin kurulduğu da bilinmektedir. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile adına ittifak denilen ama gerçekte koalisyon olan birliktelikler seçim öncesinde ilan edilmektedir. Bugün ülkeyi yöneten Cumhur İttifakı (AKP, MHP, BBP ve dışarıdan destekleyen diğer partiler) partileri arasında resmi bir koalisyon protokolü kamuoyuna açıklanmadı ama herkes bu iktidarın bir ittifakın sonucu doğduğunu ve alınan kararlarda ittifak içi dengelerin gözetildiğini gayet iyi bilinmektedir. Bunun en net örneği de görevden azledilmesi tartışılan bakanlarla ilgili; ‘arkasında şu parti var’ veya ‘yeni kabineye giren bakan bu partiye yakın gibi’ bilgiler bütün açıklığıyla toplum tarafından takip edilmektedir. Türkiye yürütmede istikrar adına bu sisteme geçiş yaptı ama mevcut sistem yeni partilerin kurulmasını daha da artırıvermiştir. Yani iki partili bir sisteme evirilmesi beklenen Türkiye, bu sistemle aksine düne göre belki daha da çok partili bir siyasal sistemin ortaya çıkmasına zemin oluşturmuş vaziyettedir.

Müzakere diyebileceğimiz bu süreçte; partiler, ilk önce kendi stratejilerini belirleyerek, kurulması planlanan hükümetin başarılı olmasının önündeki engellerin, bu aşamada tartışılması daha münasiptir. Kervan yolda düzelir anlayışından uzak durularak, muhtemel çatışma noktaları hakkında uzlaşma sağlanmaya yönelmelidir. Tabii her partinin kendi seçmen kitlesine karşı sorumlulukları olduğuna da dikkat etmelidir. Elbette her parti, kendisi çoğunluğu elde etseydi ülkeyi seçmenlerini memnun edecek tarzda yönetmeyi isteyecektir. Ama çoğunluk elde edilemediği için ortak kurulacak hükümette diğer ortak veya ortakların da hassasiyetleri göz önünde bulundurulması gerekir. Belki koalisyon görüşmelerinde müzakerelerdeki başlıklar not edilerek, en sonunda karşılıklı anlaşılan hususları içeren bir mutabakat metni de hazırlanabilir. Böyle kurulan bir hükümette partilerin birbirlerine güven duyması ve iyi bir iletişim stratejisi geliştirmeleri beklenir. Hem koalisyon görüşmelerinde hem de daha sonra kurulacak hükümette, partilerin bireysel kimlik ve renklerini muhafaza etmeleri ama aynı zamanda ortaklarına karşı sorumluluklarını azami ölçüde yerine getirmeleri gerekir. Bu noktada oluşması muhtemel zorlukların aşılmasını destekleyecek olan bakış da kendileri gibi düşünmeyen diğer partilerin seçmenlerinin beklentilerini saygıyla karşılamak için, demokratik bir ortak irade belirleme gayretidir.

Ülkemizde haftalar boyunca gündemden düşmeyen ve adı “yuvarlak masa görüşmesi” olarak kalan farklı siyasi parti genel başkanlarının bir araya gelmesi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bir toplumsal buluşma, bir toplumsal uzlaşma, hatta bir sosyal mutabakat oluşturulmaya çalışılması takdir edilmelidir. Bunun uzun ve zahmetli bir yolculuk olduğu unutulmadan, sabırla kutuplaşmayı sona erdirmek ve karşılıklı saygıya dayanan çoğulcu bir demokrasinin inşa edildiği bir sürece tanıklık etmenin keyfi çıkarılmalıdır. Toplumda oluşan olumlu hava, piyasa tabiriyle; bu verilen fotoğrafın desteklendiğini ve halk tarafından rağbet edildiğini göstermiştir. Bu masanın itibarsızlaştırılma çabaları da halk nezdindeki desteğin bir neticesidir.” diyen Mustafa Kaya’nın bu yaklaşımı olumlu ve onurlu karşılanmalıdır. Muhalefetteki 6 partinin uzlaşma arayışları tarihi ve talihli bir aşamadır ve ülke sorunlarının aşılması açısından önemli bir adımdır. Ancak Milli Görüş’ün zaten kuşatıcı ve kucaklayıcı esasları, ve hele ERBAKAN isminin saygınlığı ve toplumun ortak vicdanına tercümanlığı büyük bir avantaj ve fırsattır. Yani bizi biz yapan, farklı ve faziletli kılan prensip ve projelerimize samimiyetle ve cesaretle sahip çıkmak, ama siyasi ortaklarımızın düşünce ve endişelerini de doğal ve normal karşılamak; kendi saygınlığımızı ve ağırlığımızı daha da artıracaktır.

Dilipak’ın Dalaveresi Sırıtmaktaydı

“Ankara tarafsız kalmaya çalışıyor ve her iki tarafa da itidal çağrısı yapıyor da, gidişat o ki, NATO, Ankara’ya “tarafsız kalırsan bertaraf olursun” demeye hazırlanıyordu. Yani Ukrayna konusunda NATO harekete geçme kararı alırsa, Boğazları kontrol ederek Rusya’ya karşı kuşatma ve tecrit operasyonu için hazırlık yapıyordu. Yani TSK’nın fiilen bu savaşa girmesini isterlerse şaşmamak gerekiyordu. Artık savaş cephesi o zaman sadece Ukrayna değil Türkiye olacaktı. Bunun anlamı şu, Türkiye savaşın merkezinde yer alacak. Rusya kuşatmayı yarmak için Türkiye’yi hedef alacaktı. Putin, Finlandiya NATO’ya girerse ne olur demiş ise aynı şey şimdi bizim için geçerli sayılacaktı.

ABD’nin Yunan aşkı 2019’da depreşmişti, o zamandan beri Türkiye’yi gözü görmüyordu. Şimdi birden Türkiye aşkı depreşiyordu. Bakın bu Ukrayna’nın “Hamam Böceği” Cumhurbaşkanının Türkiye aşkı, SİHA aşkının neden bu kadar çok dillendirildiği de şimdi ortaya çıkıyordu. Türkiye onların gözünde “ucuz asker deposu”ydu! Dahası “tarassut kulesi”, dahası “tramplen tahtası”… “Vekalet savaşları” için dar bir alan, Türkiye onların gözünde “savaş tarlası” oluyordu!

Avrupa’dan başlar, Asya’nın ortalarına kadar gidersin. Doğu Türkistan, Fergana üzerinden Çin-Hind savaşına kadar genişleyen bir sınır. “Rusya’nın yumuşak karnı”nı gıdıklar, Rusya’yı felç edersiniz. “Hayır” diyebilen bir Türkiye olmadan kendi politikanızı hayata geçiremezsiniz. Peki “Hayır” diyebilecek misiniz, ya da kime “Hayır” diyeceksiniz, “Stratejik ortağınız”a mı, “Müttefikiniz”e mi, hem “Müttefik” olduğunuz hem de dahil olmak istediğiniz “Avrupa Birliği”ne mi? Türkiye artık bir karar vermek zorunda. Biz “rüzgâr gülü” değiliz! Bunu diyebilmek için yüzümüzü dönmemiz gereken tek güç var, o da Allah. Başka çıkış yolumuz yok.” diyen Abdurrahman Dilipak, hâlâ “Erbakan’ın Adil Düzen ve İslam Birliği projelerine sahip çıkmalıyız” diyemiyordu…

Bizi (Haçlı AB hayaliyle) yarım asırdır kapılarında bekleten, “Domuz ağılı”nın kapısında bekletilen “kuzu” olmaya devam edecek miyiz, yoksa kendi rotamızı kendimiz mi belirleyeceğiz? Bakın “gideceği limanı bilmeyen kaptana hiçbir rüzgâr fayda sağlamaz.” “Mavi boncuk politikası” siyasi Kazanovalıktır. “Aktif denge politikası” bir yere kadar. Şimdi karar zamanıdır. Türkiye gücünün farkına varmalıdır. Riskimiz potansiyelimiz kadar, sahip olduğumuz imkânlar ve fırsatlar kadar büyüktür. Asıl gücümüz “Hakk’a tapan bir millet” olmak ve bunun tezahürü ve yansımaları olarak haklı bir davaya sahip miyiz, ona göre kendimizi bir gözden geçirmemiz gerekiyor. Allah’ın kolaylaştırdığından daha kolay, zorlaştırdığından daha zor bir iş yoktur. Bu iş korkakların, cahillerin, zalimlerin işi değil. Bu iş sadece asker sayısı, silah üstünlüğü meselesi değil.

Uzun zamandır neden Talut-Calud olayını hatırlatıyorum… Çünkü; AB’den çekilelim, AB çöker, NATO’dan çekilelim, NATO çöker!

NATO ve AB çökerse, ABD burada tutunamaz. Biz bu yapıların kilit taşıyız. O zaman “yeni bir dünya kurulur ve biz o yeni dünyada yerimizi alırız”. Bu kafa ile İstanbul Sözleşmesi, Lanzarote, Starlink, 5G, Neura Link, Trans Humanizm, Meta Verse uşaklığı ile pandemi, iklim aldatmacası ile Şeytanın elinde kendimizi de, ülkemizi de oyuncak yaparız. Bizim birtakım yeşil politikacılar, yeşil STK’lar, yeşil sermaye, yeşil Kemalistler, yeşil liberaller her yeşilliğin peşinden koşuyorlar ve bu süreçte bu yeşil BİREY’ler kendi inanç, tarih, gelenek, ahlâki değerleri, alâmet-i farikalarından hızla uzaklaşıyorlar. Onlar zaten zihnen teslim alınmışlar sanki. Aslında The Great Reset’le topraklarımız, aklımız, bedenimiz fiilen işgal ediliyor. Alavere dalavere “Aslan Mehmetçik cepheye” diyebilirler. Kasabın koyuna bakışı gibi bir bakışları var bize. Bizim devşirilmiş Media, Sermaye, Siyaset, Bürokrasi, Akademi, STK’lar da yeşil yeşil bakıyorlar. Hele o yeşil dolarlar yok mu! Bakın bizim savaşımızın da, barışımızın da bir fıkhı, bir hukuku, bir ahlâkı vardır. Bir Müslüman, bu üçgen içinde kalmak zorundadır. Allah’ın yardım şartı buna bağlıdır.”[4] gibi doğru tespit ve temenniler sıralanıyordu da, neden hâlâ “İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı, D-8 yapılanması, İslam Ortak Pazarı, Müşterek İslam Dinarı, İslam Savunma Paktı, İslam İlim ve Kültür İşbirliği Kurumları” gibi kurtarıcı projelere mutlaka uyulması gerektiği, şu Erdoğan iktidarına bir türlü hatırlatılmıyordu? İslam’ın edebiyat değil, icraat dini olduğu niye unutuluyordu? Bu Sn. Dilipak ve takımı “Karakolda doğruları saklayıp, mahkemede şaşanların”, yazıp konuştuklarıyla konumları birbirini tutmayanların, İslam’daki karşılığının ne olduğunu bilmiyor muydu?

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 

 


[1] 23 Eylül 2015 / Sözcü / İ. Şahin

[2] 30 Nisan 2021 / Cumhuriyet Gazetesi - Erdem Sevgi

[3] Zülfü Livaneli / www.livaneli.gen.tr - 03.11.2014

[4] 03 Mart 2022 - Alavere Dalavere - A. Dilipak

 


Bu yazarin diger makaleleri

“Milli Görüş ve Adil Düzen” bu davaya inanmış insanların gerçek...
Devami
  Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?        Yıllarca...
Devami
  Tercüman'dan Behiç Kılıç, Erbakan Hoca'yla yaptığı bir röportajdan şu...
Devami
  Akıl: mukayese ve muhakeme (karşılaştırma ve doğru karara varma)...
Devami
  Rahmetli Erbakan Hoca; “AKIL NEDİR, AKILLI KİMDİR?” sorusuna şu cevabı...
Devami
  Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Sn. MEHMET KAPUKAYA ve Yeni Akit...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 28

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR