Reklam
Reklam
Reklam

FETULLAH'IN FIRSATÇILIĞI ERDOĞAN'IN “FETTAN”CILIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

FETULLAH'IN FIRSATÇILIĞI

ERDOĞAN'IN “FETTAN”[1]CILIĞI

        

İmani feraset ve insani basiret; Din ve devlet adına ortaya çıkan kişilerin ve girişimlerin, gizli niyetlerini ve kirli mahiyetlerini, ta en başından anlamayı ve tavır almayı gerektiriyordu. Bu nedenle büyük bir fesatlık ve fırsatçılık hareketi olarak yapılandırılan Fetullahçılığa, İslami kesimden tek karşı çıkan Aziz Erbakan Hocamızdı ve bunlara açıkça tavır alan sadece Ahmet Akgül Üstadımızdı. Hatta Fetullahçıların gerçek ayarlarını, amaçlarını, tahribatlarını ve derin bağlantılarını yazıp anlattığı ve 2016 kalkışmasından on yıl önce hazırladığı "Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” kitabı yüzünden, Erdoğan iktidarında "Ergenekonculuk” yaftasıyla tutuklanmışlardı. Refah ve Saadet Partisi’nin bazı üst düzey yöneticileri ve yetkilileri bile Fetullah Gülen'e yaranma yarışına katılmışlardı.

Oysa Kur’an-ı Kerim’de, Enfal Suresi 29’uncu ayetinde:

“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız(küfür ve kötülüklerden sakınıp iyiliklere yapışırsanız, haram ve haksızlıklardan kaçınıp hayırlara çalışırsanız)O size(Hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan, yararlıyı zararlıdan, mü’mini münafıktan ayıran)furkan(feraset nuru ve hidayet şuuru)verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Çünkü büyük fazilet sahibi(olan)Allah’tır.” buyrulmaktaydı. Demek ki Fetullah Gülen gibi marazlı ve kötü maksatlı bir münafığın tahribat tuzağının farkına varamayanlar ve Şeytani senaryolarına figüranlık yapanlar; gerçek anlamda takvadan ve Kur’ani furkandan mahrum insanlardı. Bu feraset fukaralıklarını, iyi niyetle ve safiyetle izaha çalışmak boşunaydı. Akli, ilmi ve Kur'ani kuralları ölçü alanlar ve vicdan terazilerini doğru kullananların bu tür münafıkları ve marazlı oluşumları sezip anlamaları kolaydı. Yani sorun, İslami basiret ve ferasetsizlikten kaynaklıydı!

Sağcısından solcusuna, inkârcısından İslamcısına herkes Fetullah’a yaranmaya çalışıyor ve destek çıkıyordu!

Fetullah Gülen hareketinin yarım asır boyunca kimlerin desteğiyle büyüyüp bugünlere taşındığını hatırlatmamız gerekiyordu. Ona her anlamda destek ve meşruiyet sağlayan siyaset, akademi, medya dünyasından yakından tanıdığınız isimleri ve kesimleri hiç unutmamak lazım geliyordu. Fetullah Gülen, özellikle 12 Eylül darbesinden sonra, siyaset sahnesinde daha sık görünmeye başlıyor, cami kürsülerinde cemaatine seslenen bir emekli vaiz profilini çok aşan başka bir rol oynamaya başlıyordu. 12 Eylül 1980 darbesine selam çakan ve “Son Karakol” başlıklı yazısıyla Evren ve cuntası önünde esas duruşa kalkışan Gülen, darbe bakiyesi Özal iktidarının en önemli destekçisi oluyordu. Vaazlarında, konferanslarında askere ve ardından gelen Özal hükümetine kayıtsız koşulsuz biatı işaret eden Gülen, ANAP’ın gönüllü militanlığını yapmaktan asla çekinmiyordu.

“Kanaat önderi ve cemaat lideri” sıfatlarını bu dönemde daha çok kullanmaya başlayan Fetullah Gülen şebekesine, kamuoyunda “hizmet hareketi” de denmeye başlıyordu. Cemaatin, bağış-zekât yoluyla sermaye yığmaya, günlük gazete kurup medyada söz sahibi olmaya başladığı dönem, tam da Özal iktidarının zirvede olduğu yıllara rastlıyordu. 3 Kasım 1986’da Zaman gazetesini kuran cemaat, medyaya da giriş yapmış oluyordu. Diğer medya kuruluşlarıyla da arayı her zaman iyi tutan Fetullah Gülen, “kültürler arası diyalog”, “sempati”, “empati” gibi postmodern kavramları işte tam da bu dönemde sık sık dillendirmeye başlıyor, cemaat çevresinde bir hoşgörü halkası oluşturmaya çalışıyordu. Özal’ın Çankaya’ya çıkması, Süleyman Demirel’in Başbakan olması üzerine, Gülen cemaati hem ANAP’la bağlarını koruyor, hem de DYP’ye destek vererek merkez sağ iktidarlarla hiçbir zaman arayı bozmuyordu. Özal’ın beklenmedik ölümü üzerine 1993’te Demirel’in Çankaya’ya çıkması, DYP’nin ve hükümetin başına Tansu Çiller’in gelmesiyle birlikte de Fetullah Gülen cemaati DYP içinde önemli mevziler ve mevkiler elde ediyordu.

Artık Fetullah Gülen protokol adamı olmaya başlıyordu!

Gülen, 1980'ler ve 1990'lar boyunca törenlerde, açılışlarda, kongre ve konferanslarda, bir kanaat önderi ve cemaat lideri değil de, âdeta bir siyasi parti lideriymişçesine protokolde yerini alıyordu. Merkez sağ ve merkez soldaki siyasetçiler, Gülen'e özel bir ihtimam ve ilgi gösteriyor, yer veriyor, onu özel olarak davet edip hürmet gösteriyordu.

Bülent Ecevit bile Fetullah Gülen’i destekliyordu!

12 Eylül cuntacılarına selam duran Gülen, “eyyamcı”, “oportünist”, “hem nalına hem mıhına vuran” tavırlarıyla bu dönemi de atlatıyor ve 1999-2002 yılları arasında Bülent Ecevit tarafından kurulan 56’ncı ve 57’nci hükümetler döneminde Başbakan Ecevit’le yakın ilişkiler kuruyordu. O dönemde ülke genelinde yaygın bir fısıltı gazetesi, cemaatin Ecevit’e destek vereceğini kulaktan kulağa yayıyordu. Öyle ki… Yıllar sonra Fetullah Gülen, Amerika’da yaşadığı evde bir öğle yemeği sırasında, “Eğer ahirette Allah bana şefaat etme imkânı verirse, bunu ilk önce Ecevit için kullanırım” diyordu!.. 3 Şubat 2012 tarihli köşesinde Reha Muhtar, “Gülen’in Amerika’ya gitmesinde Ecevit’in rolü” başlıklı bir yazı kaleme alıyor ve şunları anlatıyordu.

“Ecevit’in o dönemde Fetullah Hoca’yla ilişkisinin, Amerika’ya gitmesinde ne derece hayati bir rol oynadığını dün Faruk Mercan’ın Fetullah Gülen’in hayatını anlattığı kitabından detayıyla öğreniyorum... Şöyle yazıyor Faruk Mercan: Fetullah Gülen için 22 Şubat 1999 tarihi için randevu ayarlandı... Ancak ABD’den arayan Profesör Tarhan ‘Burada havalar çok soğuk... Randevuyu biraz erteleyelim...’ dedi... Derken; mart ayına gelindiğinde ilginç bir şey oldu... Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Nuh Mete Yüksel’in, Gülen hakkında soruşturma açtığına dair bazı haberler İstanbul’a ulaşmaya başladı... Gülen ise bu şartlarda ABD’ye gitmeyi doğru bulmuyordu... Eğer savcı böyle bir soruşturma açmışsa, ABD’ye gitmesi ifade vermekten kaçınmak anlamında algılanabilirdi... O süreçte Gülen’e telefon açan Bülent Ecevit, “Sağlığınız çok önemli... Sizinle ilgili böyle bir soruşturma olsa haberimiz olurdu... Lütfen tedavinizi aksatmayın ve Amerika’ya gidin...” diye uyarıyordu. İşte Gülen’in Amerika’ya gitmesinde en etkili nedenlerden biri Ecevit’in telefonuydu...”

Fetullah Gülen 2007 yılında Amerika’da kaldığı evdeki bir öğlen yemeğinde Bülent Ecevit’i şöyle övüyordu:

“Ecevit hayatı boyunca oruç tutmadı... Namaz kılmadı ama inancı sağlamdı... Sosyal demokrat bir zeminde doğdu ve İsmet İnönü’ye ortanın solu dedirtmeyi başardı... Bizim okullara çok sahip çıktı... İşin büyüklüğünün farkına varmıştı... Önüne bizim aleyhimize bir dosya getirildiğinde elinin tersiyle iten insandı... Eğer ahirette Allah bana şefaat etme imkânı verirse, bunu ilk önce Ecevit için kullanırım...”

Fetullah Gülen’in elini ilk tutan kadın ise Rahşan Ecevit oluyordu!

Habertürk'e 2009’da verdiği röportajda, "Fetullah Gülen'in elini tutan ilk kadın" olduğunu söyleyen Rahşan Ecevit, "Bülent onun okullarını çok beğeniyordu" itiraflarında bulunuyordu!?[2] Çünkü sağcılar da, solcular da, Din istismarcısı İslamcılar da; hepsi Fetullah Gülen’in Siyonizm’in, yani küresel güçlerin bir piyonu olduğunu biliyordu!.. Ve Tanrı edindikleri güç odaklarının hatırına Fetullahçılara destek çıkılıyordu!..

Bu Fetullah Gülen denen CIA ve Vatikan ajanı, 28 Şubat döneminde ise, bir muhalefet partisi lideri gibi, açıkça ve alçakça: “Ülkeyi yönetmeyi başaramayan Erbakan’ın, artık Başbakanlığı bırakıp ayrılması lazımdır!.." tarzında beyanatlar vermeye, daha doğrusu ABD'deki Siyonist merkezlerden aldığı görevi yerine getirmeye uğraşıyordu!..

Cemaatin Orduya sızma girişiminin tartışıldığı MGK’da Ecevit adeta Gülen’in avukatlığını yapıyordu!

1998’in Mart ayında gerçekleştirilen Milli Güvenlik Kurulu’na, Ecevit’in Fetullah Gülen’i savunduğu konuşma damgasını vuruyordu. MGK'da, Fetullah Gülen'in Orduya sızma girişiminden ve çeşitli faaliyetlerinden rahatsızlık duyduklarını söyleyen komutanlara dönemin Başbakan Yardımcısı Ecevit karşı çıkıyor ve: “Siz, Gülen'in geçmişinden yola çıkarak bu kanıya varıyorsunuz. Kendisini tanısanız bunları söylemezdiniz. İnsanlar değişip gelişebilir” diyordu.

AKP iktidarı Fetullah Gülen cemaatini, iktidarın fiili ortağı sayıyordu!

3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP, hemen kucağında adı konulmamış ama “fiili” bir koalisyon ortağı buluyordu. 12 Eylül cuntası sonrasında küresel aktörlerce programlanmış Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz, Ecevit hükümetlerince korunup kollanmış, büyütülüp palazlandırılmış ve kamu kademelerinde kadrolaşmış Fetullah Gülen Cemaati, Erdoğan iktidarının fiili ortağı gibi davranıyordu. Abdullah Gül tarafından 58. Hükümet kuruluyor, Bakanlar atanıyordu… Fetullah Gülen Cemaati ise bu hükümetin görünmeyen, ilan edilmeyen fiili ortağı olarak kadrolaşma çalışmalarına hız veriyor, kamu yönetiminin her zerresine daha da fazla nüfuz etmeye başlıyordu. Öyle ki; Kabine’de Kültür Bakanı olan Hüseyin Çelik’in, Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’ın, Devlet Bakanları Beşir Atalay’ın, Ali Babacan’ın cemaatle yakın ilişkileri olduğu iddia ediliyor, kulislerde konuşuluyordu. Artık Cemaatle iyi ilişkileri olduğu bilinen isimler, AKP rozetiyle hükümette yer alıyordu. Ve Fetullah Gülen Cemaati, böylece AKP iktidarının fiili koalisyon ortağı olarak büyümeye, kadrolaşmaya, devletin DNA’larına yerleşmeye başlıyordu…

Ergenekon, Balyoz ve KCK kumpasları tezgâhlanıyordu!

Türkiye’nin “Dinci hainleriyle dönüşüm süreci” içine, “Bağımsız Türkiye’yi bitirme ve Cumhuriyetin tasfiyesi süreci” içine yerleştirilmiş sinsi bir mekanizma olan ve sonradan hepsi birer birer çökmüş bulunan Ergenekon, Balyoz, KCK gibi kumpas davaları dönemi başlıyordu. Sonradan bu davalarda sahte delil üreten, yasa dışı dinleme-gözleme faaliyeti gösteren polislerin Cemaat mensubu ya da sempatizanı olduğu ortaya çıkıyordu. Ergenekon sürecinde görev alan savcı ve hâkimlerin de Cemaat üyesi oldukları, yıllar sonra anlaşılıyordu. Bu dönemde Cemaatin uluslararası organizasyonu olan Türkçe Olimpiyatları, hemen hemen tüm AKP’li Bakanların katıldığı ve kürsüye çıkan her Bakanın Fetullah Gülen’e övgüler yağdırdığı bir platforma dönüşüyordu!

Ama Erbakan, farklı görüşten ve muhalifleri bile olsa, her zaman mağdurların yanında yer alıyordu!

İzmir Milletvekili Tuncay Özkan, 54. Hükümet Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’la ilgili bir anısını gözyaşları içinde anlatmıştı. Özkan, “Erbakan'ın kara gün dostu olduğunu” vurgulamıştı. Tuncay Özkan, Ankara Masası Youtube kanalına konuk alınmıştı. Gazeteci kökenli Tuncay Özkan, programda merhum Milli Görüş Lideri, 54. Hükümet Başbakanı ve Saadet Partisi Eski Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’la ilgili bir anısını anlatırken duygulanmıştı.

İşte Erbakan’ın vefası ve yüksek vasıfları!

Gözyaşlarına hâkim olamayan Tuncay Özkan, Ergenekon operasyonları döneminde cezaevine girdiğinde kendisine avukat gönderen ilk kişinin Necmettin Erbakan Hoca olduğunu aktarmıştı. Tuncay Özkan, “Erbakan Hocamın o ilk destek elini insanın unutması imkânsızdı. O büyük bir vefaydı. Herkesin senden uzak durduğu bir yerde ve süreçte Erbakan Hocamız imdadımıza koşmuşlardı... Unutulur mu? Allah rahmet eylesin. Gani gani rahmet eylesin. Hocamızı anmış olalım” demekten kendini alamamıştı.

Erbakan Hocam kara gün dostu bir insandır!

“Ben cezaevine girdikten sonraydı. Bundan bahsederken burnumun direği sızlamaktaydı... Kara gün dostu böyle anlarda anlaşılırdı. Dostluk, vefa böyle bir olaydı... Bana ilk avukatını gönderen siyasetçi Erbakan Hocamızdı. 4 kez bunu yapmıştı. İlk kez ‘Bir şeye ihtiyacın var mı?’ diye sordu avukat arkadaş ve ‘Hocam soruyor’ dedi. Teşekkür ettim. ‘Allah bazen sevdiği kullarını sakınır, saklar, orayı bir okul gibi görsün. Kendini okumaya, yazmaya versin. Bir yokluğu olursa, paraya ihtiyacı varsa söylesin Biz onu hallederiz. Kendini korusun içeride, sakınsın’ dediğini aktardı. O kadar duygulandım ki anlatamam size. Herkesin size terörist muamelesi yaptığı, herkesin sizden kaçındığı bir yerde ve sıkıntılı bir süreçte bir dost, bir vefalı el size ulaşıyor. O karanlık günde size diyor ki, ‘Bir şeye ihtiyacın var mı? Oku, yaz, çiz.’ Müthiş bir şey. Arkasından üç kez daha geldi arkadaşlar, sordular ve bunlar hiç unutamadığım anlar ve anılardır.”

Bakan Nebati, Saray’la Londra arasında bocalıyordu!

Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati'nin 'yeni ekonomi formülü' dikkat çekiyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın eski doktoru, eski özel kalem müdürü, eski AKP Milletvekili Op. Dr. Turhan Çömez'in Nebati'ye yanıtı ise sosyal medyaya damga vuruyordu. Turhan Çömez, Nebati'yi kara kara düşündürecek bir paylaşım yapıyordu. Yaptığı 'ekonomiden uzak' ayarsız ve duyarsız açıklamalarla gündemden düşmeyen Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati'den 'yeni ekonomi formülü' geliyordu. Mardin İş Dünyası Buluşması'nda konuşan Nebati, "Güçlü bir lideriniz varsa ve Allah'a da hamd ediyorsanız merak etmeyin, her türlü zorluğun üstesinden gelirsiniz" diye hava atıyordu.

Bu arada ilginç açıklamalarla dikkat çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın eski doktoru Turhan Çömez'den Bakan Nebati’ye yanıt gecikmiyordu.

Çömez'in, “Bunu Londra tefecilerinden para isterken söyleseydin ya…" paylaşımı sosyal medyada gündem oluyordu. Çünkü Bakan Nebati Londra'da Türkiye'ye yatırım yapmalarını istediği yatırımcılara döviz kuru, enflasyon ve dolarizasyon taahhüdü veriyordu. Acaba bu saçmalık ve safsataları yüzünden mi, Bay Bakan Nebati’nin görevden alınacağı kulislerde konuşuluyordu?..

Darbeli matkapla Türkiye'nin tasfiyesi mi gerçekleşiyordu?

Nihat Genç, Twitter'da Erzincan'daki altın madeninde, sadece Türkiye'ye değil, Basra Körfezi'ne kadar uzanacak bir doğa katliamı yaşandığını yazıyordu.

• Şu, Suudlu gazeteciyi erittikleri sülfürik asit bidonu var ya... İşte Erzincan İliç'te Amerikalı madenciler, altı yüz futbol sahası büyüklükte sülfürik asit havuzu yaptılar ve apartman kadar büyük buharize makineleri getirerek asidi buharlaştırıp havaya salıyorlar!

• Dünya bilim adamları raporlar hazırladı ve "Dünya tarihinin gelmiş geçmiş en korunmasız, en vahşi ve en büyük çevre felaketi. Çernobil felaketinden de beter" diyorlar! Ülkemiz resmen işgal olsaydı Amerika yasaları bu şirketlere izin vermezdi!

• Ayrıca Erzincan depremde Japonya'yla yarışıyor ve sülfürik asit gölü, Fırat nehrine (Karasu) üç yüz metre mesafede... Yani bir sızma olursa, geçtik doğu Anadolu'yu Basra'ya kadar tarım yapılması mümkün değil... Ve milyonlarca yıl sürecek bir kirlilikten söz ediliyor...

• Havaya salınan milyonlarca ton sülfürik asit, şu anda Doğu Anadolu'yu tehdit ediyor, Karadeniz'in çay fındık ve ormanlıkları dahi tehdit altında... Yine bilim adamları, bu sülfürik bulutlarının uygun rüzgârla Ankara'ya dahi ulaşabileceğini söylüyor!

• Büyük medyanız sessiz, siyasileriniz ülkeyi peşkeş çekmiş, Amerikalılar uzay teknolojisi, nükleer, bilgisayar vs. kullanılan stratejik madenler uğruna, toprağımızı mahvediyor!

Peki, Anadolu yaylasının ortasında sülfürik asit havuzu kurdurup çevre felaketine çağrıda bulunan iktidar, gerçekte ne yapmaya çalışıyordu?

Mesajlara yorum yapan Sedat Cezayirlioğlu, "Türkiye'yi öldürüyorlar. Burası Türkiye'nin kalbi, burası Türkiye'nin beyni, Türkiye'nin kalbini zehirliyorlar, Türkiye'nin beynini zehirliyorlar... Bu nehir Türkiye'nin en büyük nehri Fırat nehri... 13 Nisan'daki Erzincan İliç’te yapılacak keşfe katıl, Türkiye susma! Muhalefet susma" diyordu.

"Delinin biri" ise şu paylaşımı yapıyordu:

"İnsanların ruhunu öldürüyorlar anne. İşte asıl cinayet bu. Utanılacak bir cinayet... Birtakım silahlar çıkarıyorlar, insanları öldürüyorlar ve bunu yapanlara devlet diyorlar! Evlerine, sosyal statülerine, paralarına hiçbir zarar gelmesin diye garip insanları harcıyorlar... Anlıyorsun beni değil mi anne? Halkın ruhunu kurutuyorlar ve hiçbir şey anlamaz hale getiriyorlar." (Maksim Gorki'den)

"Darbeli Matkap" rumuzlu ise kısa yorumluyordu: "Çünkü Türkiye Cumhuriyeti tasfiye ediliyor!"

Öyle ya Türkiye Cumhuriyeti'ni tasfiye etmeye kalkışmasalar, Cumhuriyetin bütün kurum ve kuruluşlarını satıp savarlar, kapatırlar, bunları yapamadıkları kurumların ise içini boşaltarak değersiz hale getirirler miydi? Atatürk'e savaş açarak ucuz kahramanlığa yeltenirler miydi?

"Darbeci yetiştiriyor" gerekçesiyle bu ülkenin harp okullarını yok ettiler, askeri liselerini yok ettiler, bunun Cumhuriyeti tasfiye etmekten başka ne amacı olabilirdi? Türkiye, dünyanın en büyük enflasyon ve işsizlik oranına sahipti... Enflasyon bile bile azdırıldı, Merkez Bankası boşaltıldı! Türkiye üzerinden çekirge sürüsü geçmiş gibi talan edildi. Bunun siyasi hedefi, Türkiye Cumhuriyeti'ni tasfiye etmek değil midir? Suriye'den, Irak'tan, İran'dan, Afganistan'dan, Pakistan'dan 10 milyon civarında insanın Türkiye'ye kabul edilmesinin hedefi de Türkiye'yi Türk devleti olmaktan çıkarmak değil midir?

Ülkenin sularını satıyorlar, Akdeniz ve Ege'de ormanların yakılmasına ve yangınların söndürülmemesine yangın uçaklarını devre dışı bırakarak zemin hazırlıyorlar, zeytin ağaçlarını söküyorlar, Doğu Karadeniz'deki ormanları kese kese bitirmeye çalışıyorlar... Bu kesimleri de muhtarlara yaptırıyorlar ki halkın sesi çıkmasın! Halkın büyük bir bölümünü de aşılarla genetik dönüşüme sürüklediler, ama 10 milyon yabancıyı aşılamadılar. Bütün bu olaylar, darbeli matkap gibi Türkiye'yi delik deşik ediyor ama et yemek de artık çok zor olduğu için halkın büyük kısmının algılama yeteneği zayıfladı ki çoğunluk bu olan biteni hissetmiyor bile...”[3]

Siyaset, iftira sanatı mı sanılıyordu?

Millet İttifakı çatısı altında toplanan altı muhalefet partisi liderleri daha önceki iki buluşma sonrasında yaşandığı gibi, herhalde bu defa da, toplantının ardından bir mutabakat metni açıklayacaklardı. Ancak; “Acaba hazırlanan metni açıklanmadan önce bir yabancı ülkenin büyükelçisine gönderip ‘redakte ettirecekler’ mi?” sorusuna, hep bir ağızdan, tutarlı ve oturaklı bir cevap verilmesi lazımdı. Bu ‘redakte ettirme’ konusu ikinci buluşmadan sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından gündeme taşınmıştı. Üstelik Bakan Soylu iddiasını birkaç kez tekrarlamıştı. Hem de işin içine ‘vatana ihanet’ kavramını katarak açıklamıştı. Soylu: “Kaç günden beri söylüyorum, devam ediyorum. İşin muhatabı bellidir. İşin muhatabı çıkacak, bunun cevabını verecek. Aslı vatana ihanettir. Siz toplantı yaptığınız, bir mutabakat metni oluşturduğunuz süreçte kendi yanınızdaki bir büyükelçiyi, bir Avrupa Birliği büyükelçisine gönderip de redakte ettiremezsiniz!” diye çıkışmıştı.

Bu çok yaman bir iddiaydı: Güya altı lider bir metin üzerinde mutabakat sağlamışlardı… Sonrasında diplomat kökenli bir politikacı eliyle o metni bir yabancı ülkenin büyükelçiliğine yollamışlardı… Büyükelçi kendisine getirilen metni redakte etmişti… Ve metin ondan sonra açıklanmıştı… Bu hangi yabancı büyükelçiydi? Ona metni götüren diplomat kökenli politikacı kimdi? Liderler neden böyle bir ihtiyaç hissetmişlerdi? Soruları hâlâ yanıtsızdı…

İktidar cephesinin itibar ettiği bir gazetenin köşe yazarı diplomat kökenli politikacının CHP’li Ünal Çeviköz olduğunu ifşa etmişti; ancak emekli olmadan önceki görevi Londra büyükelçiliği olan Çeviköz, ifşaatı yapan yazara, “bu iddianın, Bakanın hüsnükuruntusu olduğunu” söylemişti. Yani haber doğru değilmiş ve Süleyman Soylu iftira etmişti... Bir başka muteber gazete, metnin gönderildiği adresin Almanya Büyükelçiliği olduğunu yazmıştı. Ama gazetenin bu haberi, adres olarak gösterilen büyükelçilik tarafından anında yalanlanmıştı.

‘Vatana ihanet’ kavramıyla ifade edilen bir iddia ortaya atılmıştı, iddia sahibi İçişleri Bakanıydı, fakat aradan geçen günlere rağmen iddiasını ispatlayamamıştı. Millet İttifakı liderleri de toplu ve susturucu yanıtlama yapmamışlardı. İçişleri Bakanı Soylu kendisinden ‘suç örgütü lideri’ diye söz edilen Sedat Peker’in ithamlarına hedef olduğu günlerde, itham sahibinin kendi partisinden bir politikacıyı aylık 10 bin dolar maaşa bağladığını iddia etmişti. Üzerinden neredeyse bir yıl geçti, o politikacının kim olduğu hâlâ anlaşılamamıştı. Bakan isim açıklamadığı için o iddia da havada kalmıştı.

2021 yılı sonlarına doğru, Bakan Soylu, rakam da vererek, PKK’lı olduklarını iddia ettiği 557 kişinin, İmamoğlu Başkan seçildikten sonra, İBB’de işe başlatıldığını birkaç kez kamuoyuyla paylaşmıştı. PKK’lıların İBB’de işe alınmasının seçimde kendisini destekleyen HDP’ye verilmiş bir taviz olduğu bilgisini de aktarmıştı. İçişleri Bakanlığı Müfettişleri İBB’yi teftişle görevli kılınmışlardı. Sonunda terör örgütü üyesi oldukları ileri sürülen 557 kişi bir tarafa, tek bir İBB çalışanı bile aynı iddiayla tutuklanmamıştı…

Şimdi Millet İttifakı’nın redakte için yabancı büyükelçiliğe gönderilen metinle ilgili iddia da mı böyle bir palavra ve iftiraydı? Oysa elinin altında tam teşekküllü bir istihbarat birimi bulunan tek Bakan Süleyman Soylu olmaktaydı!..”[4] diyen yazar da, hem nalına hem mıhına vurmaktan usanmamıştı.

Tarih, Bu Büyük İhanetleri Yazacaktı ve Zaten Rabbimiz Her Şeyi Kaydettiriyordu!

“Anonim şirketin başı (gibi davranan Sn. Erdoğan) otuz iki kanaldan yayınlanan konuşmalarından birinde: “Mazlumlara, mağdurlara, gariplere, kapılarının daima açık olacağını söylüyor; Irak’tan, Suriye’den, Afganistan’dan kaçmak zorunda kalan biçarelere kucak açtıklarını” anlatıyordu. Kendilerinin Ensar oldukları yalanına inanmamızı istiyordu.

Öyleyse biz de soralım; peki o Iraklıların vatanlarını yerle bir eden uçaklar nereden kalkıvermişti? 1 Mart tezkeresi geçmeyince ihanete uğradığını söyleyip milletvekillerini tehdit ederek geçirilen 19 Mart tezkeresiyle Amerikalılara bağlılıklarını sunanlar kimdi? Bağdat’a ilk bomba düştüğünde kasasını doldurmayı hayal edenler kimdi? Kan içici Amerikan askerlerinin sağ salim evlerine dönmeleri için dua ettiğini söyleyenler kimdi? İşgalden yıllar sonra, Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell ve İngiltere Başbakanı Tony Blair bile Irak’taki nükleer silah yalanını itiraf etmişken, 1 Mart tezkeresini geçirememenin kızgınlığını hâlâ hissettiğini söyleyen kimdi?

Ve yine Afganistan’da işgalci yamyamların bir numaralı müttefiki kimdi? Varlık sebebi mazlumları korumak olan şanlı Mehmetçiğe, ISAF adlı işgal ordusunun komutanlığını defalarca üstlendiren kimdi? 2012’de başkent Kâbil’de düşen Türk savaş helikopterinin orada işi neydi? Yaklaşık yirmi yıl süren işgal boyunca, resmi rakamlara göre biri albay olmak üzere 15 Türk askeri Afganistan’da neden hayatını kaybetti?

2011 Mart’ında “Arap Kışı” başladığında, önce “NATO’nun ne işi var Libya’da?” deyip, müttefiklerinin aldığı kararla tornistan eden ve savaş gemisi ve denizaltılarından oluşan filoyla Libya’nın da parçalanmasına ortak olan kimdi?

Ve Suriye’de... Büyük Ortadoğu’nun en vahşi yıkımlarından birine uğrayan Suriye’de... Evvelâ yine 2011 Mart’ında CIA Başkanı Leon Panetta’yı beş gün boyunca Ankara’da ağırlayarak Suriye yıkım savaşını planlayanlar kimdi? Amerikalılarla eğit-donat-öldür anlaşmaları imzalayarak komşusundaki yangına benzin dökenler kimdi? Trump’ın emriyle Suriye’nin başkenti Şam füzelerle vurulurken, daha yok mu diyenler, bu kadarı içimizi soğutmaya yetmedi diyenler, Amerikan ordusunu kara harekâtına çağıranlar kimdi?

Bütün bu felâketler yaşanırken bir kez olsun İslam Birliği’ni gündeme getiremediniz. Allah’ın rızasını, Müslümanların selâmetini düşünmediniz. Erbakan Hocamızın emaneti olan D-8’i hayata geçirelim demediniz. Ümmetin kanayan coğrafyalarına merhem süremediniz. Tam tersine, daha çok kan dökülmesi için âdeta seferber oluverdiniz... Amerikalıların bir dediğini ikiletmediniz, onlarla stratejik ortaklıklar kurarak iktidarınızı tahkim etmeyi seçtiniz.

Hayır, hayır bayım, kendinizi kandırıyorsunuz ama bu süslü sözlerle bizi aldatamazsınız! Sahi siz bizi çocuk mu sanmaktasınız? Gözlerimizin önünde yaşanan bu büyük ihanetler olmamış gibi davranamazsınız. Çünkü yirmi yıldır İslam coğrafyasında dökülen kanların ortağı sizsiniz... Lojistik desteklerinizle atılan bombalar altında can veren her bir evlâdımızın hesabını vereceksiniz. Akdeniz’de boğulan her bir candan hesaba çekileceksiniz... Evleri başlarına yıkılan, vatanlarını kaybedip de ülkemize sığınan kardeşlerimizi Batılılara karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanan sizsiniz. Kapıları açarak onları vahşi hayvanlar gibi Avrupa’nın üzerine salmakla tehdit eden sizsiniz. Şimdi bir de karşımıza geçmiş, kutsal kavramların ardına saklanarak yaşanmış gerçekleri gizlemeye çalışmaktasınız... Tövbe hâşâ! Bırakın Ensar olmayı, sizler Büyük Ortadoğu’nun karanlık figüranlarısınız.

Ve fakat bu hakikatlerin üzerini asla örtemeyeceksiniz. Çünkü Millî Görüşlüler sizi çok iyi tanıyorlar ve hangi suçlara bulaştığınızı da gayet iyi biliyorlar. Siz ne yaparsanız yapın, bu dünyada da, inandığınızı söylediğiniz öteki dünyada da hakkınızda şahitlik edecekler, bilesiniz!..”[5] şeklindeki mükemmel tespit ve tahliller, kavrulan yüreklerimize serin sular serpiyordu.

AKP tekrar ve utanmadan, yine Erbakan istismarına soyunuyordu!

Değerli Mustafa Kurdaş, çok önemli, hatta tarihi bir yazı kaleme almıştı:

“Peki, neden (AKP’liler) şimdi Erbakan Hocamızı hatırladılar… Erbakan Hoca hayattayken Erbakan Hocamızı yarı yolda bırakanlar, gömleği çıkaranlar, Erbakan Hocamıza dahi “Ergenekoncu” gibi onca yaftayı vurmaya kalkanlar, tekerlekli sandalyede rapor peşinde koşmakla küçümsemeye yeltenerek şımaranlar, oy avcılığı yapmakla yani koltuk hırsıyla, politik hırsla suçlamaktan utanmayanlar bugün neden ansızın Erbakan Hocamızı hatırlayıverdiler?

Nedeni çok açık… Yağmur sonrası bulutların dağılıp, havanın açmasının ardından güneşin görülebildiği berraklıktaki gibi neden apaçık: ANLAMSIZLAŞMAK! AKP anlamsızlaşıyor. Hayır, hayır; anket sonuçları, oyların erimesi değil sadece mesele! AKP artık inandırıcılığını yitirdi. Mensubu, seçmeni, gönül vereni bile oy vermeyeni kadar tartışıyor son yirmi yılı. Dahası kadroları iyiden iyiye “anlamsızlaşma” hissine bürünüyor. Metal yorgunluğu dedikleri aslında “anlamsızlaşmak” diye isimlendireceğimiz bir ruh halidir. Bir iktidar için, bir siyasi parti için en büyük tehdit de işte bu ruh bitkinliğidir. Evet, AKP anlamsızlaşıyor. Anlamsızlaşan tutunamaz, tutunamayanlar içinse sürüklenmek kaçınılmazdır.

Çelişkiyi ifşa edecek bir soru daha soralım; konuyu biraz daha açalım...

Peki, kim bunlar!? Bu sinsi soruları zihinlere yerleştiren bu zevat kim? “Erbakan Hoca yaşasaydı” deyip Erbakan Hoca adına karar verenler kim? Kim bu Erbakan uzmanları!

• Kimileri Erbakan Hocamızın siyasetine hiç inanmamıştı.

• Kimisi Erbakan Hocamıza karşı tavır almış, hatta düşmanlık yapmıştı.

• Çoğu Erbakan Hocamızın siyasi partilerinde kendine yer tutmuş ama zor zamanda Onu yarı yolda bırakıp ayrılmıştı. Yani gömlek çıkarmış insanlardı.

• Neredeyse tamamı Erbakan Hoca hayattayken Ona ölü numarası yapmıştı. Yine neredeyse tamamı Erbakan Hocamız yaşıyorken Hocamızı yok saymıştı.

• Hatta yine büyük bir kısmı Erbakan Hoca’yı Erdoğan’ı kıskanmakla suçlamış, Ergenekonculuk gibi iftiralara bile kalkışmıştı...

Erbakan Hoca kimi alnından öpmez, kimi ayakta alkışlamazdı!?

• Cevap olarak kabul etmeyin lütfen… Üzerinde düşünelim istiyorum sadece. Asıl soru şu: Erbakan Hoca kimi ayakta alkışlamaz, kimi alnından öpmezdi?

• Erbakan Hoca, faizi tabana yayan, her sene istikrarlı bir şekilde faiz ve rantiye bütçeleri hazırlayanları alnından öpmeye tenezzül buyurmazdı!..

• Erbakan Hoca, 18 yılda (2003-2021 Şubat) 500 milyar 900 milyon dolar faiz ödeyen bir iktidarı ayakta alkışlamazdı!

• Erbakan Hoca, bizzat kendisinin kurduğu fabrikaları bile satan ve ülkeyi 1,5 trilyon dolar borca sokan yöneticileri bırakın alnından öpmeyi, yanına bile yaklaştırmazdı!..

• Erbakan Hoca, tarımı çökerten, üretimden vazgeçen bir iktidarı tasvip etmez; israf ekonomisine razı olmazdı.

• Çağlayan’da milyonluk “Papa gelmesin!” mitingi yapan Erbakan Hoca, Papa’yı “Kutsiyetpenahları Papa Fransuva” mektubuyla davet eden, Papa’yı ayakta karşılayan hiçbir devlet yöneticisini alnından öpecek kadar duyarsız ve tutarsız davranmazdı!

• BOP eş başkanlığını, Medeniyetler İttifakı eş başkanlığını, Yahudi Üstün Cesaret Ödülü alanları, ABD ile stratejik ortaklıkları ayakta alkışlamazdı.

• Irak’ta katledilecek bir çocuğun vebalini, yedi ceddinizin alnı secdeden kalkmasa ödeyemezsiniz diyen Erbakan Hoca, 1 Mart tezkeresini hazırlayanları, havaalanı ve limanları ABD ordusunun hizmetine açanları alnından öperek, mel’anetlerini meşrulaştırmazdı!..

• Papa heykeli önünde AB Anayasası’nın altına ihtişamlı bir törenle imza atanları ayakta alkışlamazdı.

• İsrail ile normalleşen, İsrail Cumhurbaşkanı’nı Türkiye’ye davet eden, Ankara protokol yolunu İsrail bayraklarıyla donatan, ak atın sırtındaki Mehmetçiğimize İsrail bayrağı taşıtan, Herzog’u ayakta karşılayan kimseyi alnından öpmeyi İslami İzzetine yakıştırmazdı!..

• Erbakan Hoca, Kıbrıs’ta Sorosçularla birlikte Annan Planı geçsin diye varını yoğunu seferber eden kimseyi alnından öpmezdi ve hak etmediği iltifatlara boğmazdı!..

• Libya işgal edilsin diye NATO’nun emrine savaş gemisi gönderen bir iktidarın destekçisi olmazdı.

• Erbakan Hoca, zinayı suç olmaktan çıkaran; at yarışından piyangoya, sanal kumardan bahislere kadar kumarın etki alanının genişlemesine tam destek veren hiçbir iktidarı ayakta alkışlamazdı.

• Erbakan Hoca, Yeni Bir Dünya’nın çekirdeği olarak kurduğu D-8’leri yirmi yıl boyunca yok sayan bir Cumhurbaşkanı’nı, kim olursa olsun alnından öpmezdi ve arka çıkmazdı!..

Sahi, Erbakan Hoca hayattayken siz neredeydiniz!?

“Biz Millî Görüşçüyüz” diyorlar… “Millî Görüşçülerin çoğu AKP’de” diyorlar…

• Millî Görüş 11 ayda D-8’i kurdu, siz 20 yıldır tek başına iktidarsınız… Hani, nerede D-8’iniz?

• Denk bütçeniz, Havuz Sisteminiz nerede?

• Yaptığınız fabrikalar nerede?

• Maddi kalkınmanız yok, peki manevi kalkınmanız nerede? Lüks binaları, ışıltılı tabelaları sormuyorum, manevi kalkınmayı soruyorum.

• Madem Millî Görüşçüsünüz, yirmi yılın sonunda neden bankalar Türkiye’nin en çok kazanan şirketleri listesinde sıralamanın ilk yirmisine demir atmış durumda. Neden bu ülkede alın teri değil, çalışan değil de bankalar kazanıyor, rantiye kazanıyor? Neden faiz lobisi eskisinden de daha çok kazanıyor?

• Tarımınız nerede? “IMF’yi gönderdik” diye hava atıyorsunuz da, IMF kefaletiyle Siyonist sermaye bankalarından aldığınız yüz milyarlarca dolar borcu nerelerde tükettiniz? IMF’nin ekmeyin biçmeyin, kota koyuyorum dediği endüstri bitkileriniz nerede?

Madem Millî Görüşçüsünüz, Herzog’un krallar gibi karşılanmasına, İsrail ile normalleşmeye itirazınız nerede? Yoklar değil mi!

Ya siz yalan söylüyorsunuz ya da Millî Görüşçülüğünüz yalan… Sahi Erbakan Hocamız hayattayken siz neredeydiniz![6]

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


  [1] Fettan: Fitneyi azdıran, toplumu kutuplaştıran, ifsada yol açan.

  [2] (A. Çınar - Solhaber - 28.07.2016)

  [3] ( Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız )

  [4] (http://fehmikoru.com)

  [5] ( Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız )

  [6] (Milli Gazete - 07 Nisan 2022)

 

Makale Paylaşım Sayısı: 19

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR