Reklam
Reklam
Reklam

Vatansız Para’nın Üç (Komünist) Ajanı: (Yahudi Asıllı) Marx, Engels, Lenin!.. GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE MÜLKSÜZLEŞTİRME-KÖLELEŞTİRME OYUNLARI (1)

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

        

OSMAN BAŞIBÜYÜK
E. Hv. Plt. Kur. Alb. 

 

                

Vatansız Para’nın Üç (Komünist) Ajanı:

(Yahudi Asıllı) Marx, Engels, Lenin!..

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE

MÜLKSÜZLEŞTİRME-KÖLELEŞTİRME OYUNLARI (1) [1]

          

Bu oldukça önemli ve gerekli bilgiler ve değerlendirmeler içeren yazısının bize ulaştırılmasını sağlayan Değerli E. Hv. Plt. Kurmay Alb. Osman Başıbüyük Beyefendi’ye, ülkemiz ve geleceğimizle ilgili daha yararlı ve başarılı araştırmalarının devamını umarak ve kendilerine sağlık ve mutluluk dualarımı sunarak, kıymetli okurlarımızın istifadesine arz ediyoruz.

      

Uzun süredir taslak halinde bekleyen bu yazıyı yayınlama zamanı geldi. Okuduklarınız sizi biraz şaşırtacak. COVID-19 salgını ile dünya yeni bir sürece girdi. Rusya, Ukrayna’ya saldırdı. Enerji fiyatları fırladı. Enflasyon canavarı hortladı. Gıda krizi kapıda. Market rafları boşalacak. İnsanlar açlıkla güdülecek. Kitlesel göçlerden bahsediliyor. Olanların hiçbiri tesadüf değil. Bu yaşadıklarımız, Mayıs 2020'de İngiltere Prensi Charles Philip Arthur George ve Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab tarafından dünyaya duyurulan “Büyük Sıfırlama (The Great Reset)’nın birer parçasıdır. Yeni bir dünya düzeni zorla kuruluyor. Nereye sürüklendiğimizi ve neyle karşılaşacağımızı tahmin etmek için geçmişi iyi bilmemiz gerekiyor. Çünkü insanı köle gibi gören bu küreselciler hep aynı şablonu kullanıyorlar. Devletleri mülksüzleştirdiler, şimdi sıra sizde. Komünizmi çözmeden ve bugünkü Ukrayna-Rusya savaşının köklerini bilmeden burnumuzun dibini göremeyiz. Ukrayna ile başlayalım.

(Yahudi) Hazar Devleti’nin yıkılışı

650-965 yılları arasında Karadeniz’in kuzeyinde bugünkü Ukrayna topraklarından Hazar Denizi’nin doğusunda Kazakistan’a kadar uzanan bölgede, doğu ile batı arasındaki ticareti kontrol eden “Hazar” isimli büyük bir devlet yaşamıştı. Arthur Koestler’e göre Hazar Devleti, 740 yılında Yahudi inancını resmi din olarak kabul etmiştir.[2] Zannedildiği gibi Hazar Devleti tam bir Türk devleti değildi. Çünkü Hazarların hepsi Türk kökenli değildi. Halkın tamamı da Museviliği inanç olarak benimsememişti. Halk Müslüman, Hristiyan ve Putperestlerden oluşuyordu. Hazarların Kralı ve yönetici sınıfı Yahudi’ydi. Askerler ise büyük çoğunlukla Müslüman Türklerden oluşuyordu.[3] Hazar Devleti’nde yönetenle yönetilenin farklı inançta olduğu ikili bir yapı vardı. Yönetenler Yahudi, yönetilenler ise çoğunlukla başka etnik ve dini kimliğe sahip olan insanların oluşturduğu halk idi. Kudüs merkezli “Yahudi Krallığı Yehuda” 586'da Babil İmparatorluğu tarafından yıkılmıştı. Ondan sonra kurulan bağımsız bir Yahudi devleti olan Hazar’ı” da 965 yılında Ruslar yıktı. Devlet yıkılınca birdenbire insanlar ortadan kaybolmadı. Yahudiler o dönemde de ticaretle ve parayla uğraştığı için bir kısmı ticaret yollarını takip ederek göç etti. Çoğunluk batıya gitti. Almanya içlerine kadar ulaştılar. Polonya ve Macaristan’ı Hazar Yahudilerinin kurduğu söylenir. Bir kısmı ise İpek Yolu’nu takip ederek Buhara ve hatta Afganistan’a yerleşti. Geride kalanlar Orta Asya’dan gelen Türk akınlarıyla kurulan Altın Ordu” Devleti ve sonrasında Kırım Hanlığı’nda yaşamaya devam etti.

Rusların Hazar Devleti’nden kalan toprakları kontrol altına alması zaman aldı. Rus Çarlığı topraklarını genişlettikçe bölgede kalan Yahudiler üzerindeki baskı artıyordu. Ruslar Yahudilerle beraber yaşamak istemiyor, onları yeni fethettikleri topraklardan sürüyordu. Rus İmparatorluğu, batıda Litvanya ve Polonya’nın bir kısmını ve güneyde Kırım’ı ele geçirdikten sonra dünyanın en büyük Yahudi nüfusunu kontrol eder olmuştu. Bu bölgede 5,2 milyon Yahudi yaşıyordu ve bölgenin ekonomisi, ticaretten üretime Yahudilerin tekelinde bulunuyordu.[4] II. Katerina, 1790 tarihinde İmparatorluğun batı kesiminde Baltık'tan Karadeniz'e uzanan “Pale” isimli bir yerleşim bölgesi ilan etti ve Yahudilerin bu bölgenin dışında yaşamalarını yasakladı. Pale bölgesi bugünkü Letonya, Litvanya, Polonya, Ukrayna, Moldova ve Rusya’nın bir kısmından oluşuyordu.[5] Çar I. Aleksandr (1821-1825) döneminde Yahudiler üzerindeki baskı daha da arttı, Yahudiler köylerden ve kırsal alandan uzaklaştırıldı ve tarımla uğraşmaları yasaklandı. (Belki de kasıtlı bir plan uygulanıyordu…) Böylece Yahudiler şehirlere doldu, işçi olmak ya da ticaretle ve el sanatlarıyla uğraşmaktan başka çareleri yoktu. I. Nikola (1825-1855) Yahudiler üzerine en kapsamlı hukuki düzenlemeleri getiren Çar’dır. 1835 yılında çeşitli antisemitik düzenlemeler yürürlüğe koyuldu. Bunun üzerine Yahudilere karşı yönelen pogromlarda artış oldu.[6] Pogrom kelimesi, Rusçada; “dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan şiddet hareketleri” anlamına gelmektedir.

Burada bir tespit yapalım; çünkü Yahudilere yönelen şiddetin kaynağını anlamamız gerekiyor. Yahudilere şiddeti hukukileştiren kimse, kanun yapıcıdır. Mutlak monarşilerde tek kanun yapıcı kral olduğuna göre, şiddetin hukuki sorumlusu Çar’dır. Peki, bu şiddeti kim istemektedir? Mesela ilerleyen yıllarda Yahudilerin Rusya’nın bölgeleriyle ticaret yapması yasaklanmıştır. Çünkü Rus tüccarlar, Yahudilerle rekabet etmek istememektedir. Anlaşılacağı üzere Yahudilere şiddeti kışkırtan, yükselmekte olan Rus burjuvazisi ve aristokrasisidir (toprak ağaları). Rus burjuvazisi ve aristokrasisi yükselen milliyetçilik akımlarının etkisiyle birlikte kendisine en büyük rakip gördüğü Yahudi sermayesinden kurtulmak istemektedir. Peki, bunu nasıl yapacaklardı? Yahudilerden nasıl kurtulacaklardı? Bulunan yöntem halkı Yahudilere karşı kışkırtmaktı. Ortodoks Kilisesi bu işi başarabilirdi. Zaten Hristiyanlar, Yahudilerin Hz. İsa’yı öldürdüğünü düşündükleri için onlara düşmandı. Kilisenin kışkırtmasıyla belli dönemlerde Rus halkı Yahudilere saldırtıldı ve Yahudiler göçe zorlandı.

Peki, olayı Yahudiler açısından düşünün. Soyunuza yönelen bu saldırıyı önlemek için ne yapmalısınız? Düşmanlarınız kim? Hatırlatalım: 1) Çar, kanun yapıcı yani mutlak monarşi, 2) Rus iş adamları ve toprak ağaları, yani milli burjuvazi ve aristokrasi, 3) Ortodoks kilisesi yani dini inanç. Bu üçünden kurtulursanız, kimse halkı size karşı saldırı için harekete geçiremez.

Bu arada Yahudilerin nüfus olarak Ruslara gücü yetmeyeceği için, her zaman olduğu gibi eski askerleri olan Türkleri her dönemde Ruslara karşı kullandığını da söylemeden geçmeyelim. Tarihteki Osmanlı-Rus savaşlarının önemli sebeplerinden birisi de budur. Babası Kuzey Macaristan'a göç etmiş bir Rus Yahudisi olan yazar Arthur Koestler, “On Üçüncü Kabile” isimli kitabında, Aşkenaz Yahudilerinin tarih sahnesinden silinmiş olan Hazar Türkleri olduğunu iddia etmektedir. Bu iddia Türkleri bugün de kullanmaya devam etmek için uydurulmuş bir yalandır. Aşkenaz Yahudileri Türk değildir.

Rusya’da yapılan Pogromlar döneminde bölgeden batıya ciddi bir Yahudi göçü oldu. Milyonlarca Yahudi yurdunu terk ederek Avrupa’ya, oradan da Amerika’ya göç etmek zorunda kaldı. Peki, Çarlık Rusyası’nda Pale olarak adlandırılan bölgeyi ve bu bölgedeki Yahudilere karşı yapılan uygulamaları kim yürürlükten kaldırdı dersiniz? Bu uygulamaları Bolşevik Devrimi ile iktidara gelen Lenin yürürlükten kaldırmıştır.[7] Lenin’in kim olduğundan daha sonra tekrar bahsedeceğiz.

Yahudiler (fitneci fıtratları ve fesatlıkları yüzünden) Avrupa’da da baskı altındaydı

Rusya’dan batıya göç eden Yahudiler Avrupa şehirlerindeki Yahudi gettolarını doldurmuştu. Yeni gelenler diğerlerine benzemiyordu. 1492 yılında engizisyonu yaşamış Avrupa Yahudileri kılık kıyafet olarak artık Avrupalı olmuş, sosyal yaşama uyum sağlamıştı. Ama Rusya’dan gelenler öyle değildi. Sokakları cübbeli ve zülüflü Yahudilerin doldurması Avrupalı halkları rahatsız etmeye başlamıştı. Avrupa’da da antisemitizm tırmanmaya başladı. Karl Marx’ın doğduğu şehir olan Bonn, önceleri Fransa’nın sınırları içerisindeydi. 1789 Fransız ihtilali Yahudilere de özgürlük getirmişti. Diğer vatandaşlarla eşit haklara sahiptiler. Dinlerini gizlemeden yaşayabiliyorlardı. 1815'te, Napolyon'un yenilgisinden sonra, Bonn şehrini de içine alan bugünkü Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaleti tekrar Prusya’nın kontrolüne geçmişti. Kral III. Frederick William, kontrol altına aldığı bu topraklarda Yahudilere uygulanan kısıtlamaların çoğunu tekrar geri getirmişti. Prusya Krallığının tamamında Yahudilerin devlette yüksek makamlara ve memurluklara gelmeleri yasaktı. 1816’da bu yasaklar genişletildi, Yahudilerin avukatlık ve eczacılık gibi meslekleri yapmaları da yasaklandı. 25 yıl gibi kısa bir süre özgürlüğün tadını çıkarmış olan Yahudiler yeniden baskı altına alınıyordu. Bu durum Yahudi toplumu üzerinde büyük bir sıkıntı yaratmıştı. Bazıları, eski aşağılanmış statülerine geri dönmek yerine vaftiz olmayı (yani zahiren Hristiyanlaşmayı) tercih etti.[8] Karl Marx’ın avukat olan babası Heinrich Marx da bunlardan biriydi. Yahudiler yeniden yeraltına inmiş, kripto kimlikleriyle yerüstünde yaşamaya başlamışlardı.

Komünizmin Doğuşu (Bir Yahudi Planıydı!..)

Aynı yıllarda sanayi devrimi, işçileri köleleştirmeye başlamıştı. Emekten başka satacak hiçbir şeyleri olmayan işçiler, çok ağır koşullarda günde 13-15 saat gibi uzun süreler çalışmak zorunda kalıyor, emeklerinin karşılığında aldıkları asgari ücret ancak hayatta kalmalarına yetiyordu. İşçilerin arasında Rusya’dan göç etmiş Yahudiler de vardı. Fakat onlar diğerlerinden farklıydı. Okuma yazma biliyorlardı. Birçoğunun sanatı vardı. Hatta bazıları zamanında ticaretle uğraşmış, zenginliği tatmış kimselerdi. Sosyalizm düşüncesi işçiler arasında hızla yayılmaya başlamıştı. Sosyalizmi savunanların en önde gidenleri hep Yahudilerdi. Avrupa’da Sosyalizmin yanı sıra antisemitizm de yükselişteydi. Bu iki akım, “Vatansız Para”ya yani büyük Yahudi sermayesine ciddi tehdit teşkil ediyordu. Toplumun en üst tabakasında, bankalara ve finansa hükmeden birkaç aile de Yahudi kökenliydi, toplumun en altında ezilen tabakanın önde gelenleri de Yahudi kökenliydi. İki zıt kutbun önderleri aynı soy ve aynı inanca sahipti! Yükselen sosyalist fikirlerin zorlamasıyla devletler, finansal sermaye ve sanayi üretimiyle uğraşan Yahudi kökenli büyük burjuvaziye yönelik çeşitli tedbirler alabilirdi. O sıralarda yükselişte olan sosyalist hareket içinde küçük burjuvazi (kobiler) de yer alıyordu. Üretimin çoğunu yapan onlar olmasına rağmen, kârın çoğunu banka ve bankerler alıyordu. Üretimi yapan küçük burjuvazi, kredi veren sermayeye sürekli faiz ödemek zorundaydı. Bu durum küçük burjuvazinin finansal sermayeye karşı tavır almasına sebep oluyordu.

Benzer bir durum devletler için de geçerliydi. Devlet, çarkların dönmesi için sürekli sıcak paraya ihtiyaç duyuyor ve bu kaynağı sağlayan bankerlere borçlanıyordu. Devletin sırtındaki bu borç ve faiz yükü, vergi yoluyla halkı ezerken, paraya muhtaç olan yöneticilerin sermayenin taleplerine boyun eğmesini sağlıyordu. Küçük burjuvazi ile devletin uzlaşarak halkın yanında ortak hareket etmesi, finansal sermaye açısından bir felaket olabilirdi. Tarihte defalarca olduğu gibi krallar, zengin Yahudilerin para ve mallarına el koyabilir, onları yok edebilirdi. Bir başka deyişle finans sektörü devletleştirilebilirdi. Bu manada yaklaşan sosyalizm belası rayından çıkarılmalı ve başarısızlığa mahkûm edilmeliydi. İşte bu işi komünizmi icat eden Karl Marx, Friedrich Engels ve Moses Hess başardı.

Karl Marx’ın Yahudi kökenli olduğunu daha önce yazmıştık. Marx, büyük hahamlar çıkarmış, çok köklü, dindar ve çok zengin bir Yahudi ailenin mensubuydu; Lionel de Rothschild ile de kuzendi. Lionel de Rothschild, ailenin İngiltere kolunun lideri ve en güçlü bankeriydi. Ayrıca Marx, mason olup Frankist tarikatına bağlıydı.[9] Friedrich Engels de Yahudi kökenli bir masondu. Engels’in babasının hem Almanya hem de İngiltere’de tekstil fabrikaları vardı. Bu iki düşünürü en çok etkileyen kişi Moses Hess ise babası haham olan, dini eğitim almış çok dindar bir başka Yahudi’ydi. Komünist manifestoyu bu üç şahsiyet kaleme aldı. Komünist manifestoyu kaleme alanların çok zengin ve dindar Yahudi ailelerinden gelmesi size hiç garip gelmiyor mu? Babasının fabrikaları olan çok zengin bir insanın: “Fabrikalar devletin olsun, ben de orada işçi olayım” iddiasının altında elbette bir şeytanlık aranmalıydı!?

Aynı dönemde Lionel de Rothschild İngiltere’de siyasete girmek istiyordu. Çünkü siyasete girmeden devletin kararlarını yönlendirmek mümkün değildi. Fakat siyaset alanı Yahudilere kapalıydı. Hatta mutlak monarşilerde kral ve soylular hariç, sıradan halk da siyasette söz sahibi olamıyordu. İngiltere’de parlamento vardı ancak kanunlar Yahudilerin siyasete girmesine izin vermiyordu. Lionel de Rothschild, 1847’de Londra vekili olarak İngiliz meclisi Avam Kamarası’na seçilmişti ama İncil üzerine yemin etmek istemeyince ve Yahudi olduğu gerçeği herkesin gözüne batınca vekilliği onaylanmamıştı. Bu arada Yahudi asıllı olup Protestan olarak vaftiz edilen kripto Benjamin Disraeli, 1837 yılında Muhafazakâr Parti’den Avam Kamarası’na girmiş aktif bir siyasetçiydi.[10] Lionel de Rothschild ile de yakın arkadaştı.

Disraeli aynı zamanda bir yazardı. 1844 yılında “Coningsby” isimli politik bir roman yazmıştı. Romanında yarattığı Sidonia karakteri ile Yahudilerin üstünlüğü fikrini aşılamaktaydı. Sidonia karakteri hem kendisi hem de arkadaşı Baron Lionel de Rothschild gibi gizemli ve üstün yetenekleri olan bir kimseyi anlatıyordu. Romanda Yahudilerin küçük ama güçlü, özel aileler vasıtasıyla dünya işlerinde çok etkili oldukları söyleniyordu.[11] Disraeli, dünyayı yöneten karakter Sidonia ile Rothschildler’i özdeşleştirmeye çalışıyordu.[12] Romanda Sidonia karakteri, 1844 yılında Avrupa’da bir gezintiye çıkıyor ve Avrupa çapında büyük bir dünya savaşının geleceğini haber veriyordu. Sidonia, “Almanya’da planlanan ve hazırlanan, dünyayı değiştirecek devrim şüphesiz Yahudilerin imzasını taşıyacaktır” diyor ve bu durumun “ülkede tüm üst düzey görevlere Yahudilerin yerleşmiş olmasından kaynaklandığını” söylüyordu.[13] Anlaşılacağı üzere Disraeli romanında yaklaşan 1848 halk hareketlerini haber vermekteydi. 1848 yılında Fransa’da başlayan halk ayaklanması birdenbire tüm Avrupa’yı sarmış, “Avrupa Baharı” yaşanmıştı. (Yani faizci-kan emici Kapitalizmin de, ezici ve köleleştirici Komünizmin de arkasında aynı Siyonist Yahudi kafası sırıtmaktaydı… A.A.)

Komünist Manifesto’nun Kışkırtıcılığı!..

Halk ayaklanmalarını komünist manifesto tetiklemişti. Komünist manifestoyu ilk okuduğumda bana çok saçma sapan bir metin gibi gelmişti. Belki tercüme kötüdür diye İngilizce tercümesini okudum, yine saçma geldi. Metinde bir gariplik vardı. Çözmek için ciddi çaba sarf ettim. Sonra metnin bir operasyon metni olarak hazırlandığını fark edince plan tüm çıplaklığıyla görünmeye başladı. Metin çok basit bir metindi, ama perde arkasındaki kurgu müthişti. Metin, işçileri kışkırtmak için hazırlanmıştı. Amaç, halkın yıkıcı gücünü kurulu düzene karşı kullanarak yeni bir düzen kurmaktı. Mutlak monarşiler yıkılacak, Vatansız Para’nın meclislerin içinde yer alacağı Meşruti Monarşilere geçilecekti. Bunu yaparken de sosyalizmin Vatansız Para’ya (küresel sermayeye) verebileceği zararın önüne geçilecek, yani zamanla bu akım başarısızlığa mahkûm edilecek şekilde kurgulanacaktı. Tekrar vurgulayalım, komünizm başarısız olması için kurgulanmıştır. Şimdi metni bu perspektiften biraz inceleyelim:

1) Manifesto, toplum içerisindeki kutuplaşmayı, “burjuvazi” (sermaye, zenginler, işveren, toprak sahipleri) ve “proletarya” (işçiler) olmak üzere keskin bir şekilde ikiye ayırmaktadır. Manifestoya göre, toplumda ne grinin tonları ne de başka renkler vardır. Taraflar siyah ve beyaz olarak keskin bir şekilde ikiye ayrılmıştır. Oysa toplum içerisindeki sınıfsal yapı, en tepeden en aşağıdaki vasıfsız işçiye gelene kadar çok sayıda katmandan oluşmaktadır. Manifesto bu ayrımı göz ardı ederek, özel mülkiyeti herkes için tamamen ortadan kaldırmak istemektedir. Bir başka deyişle toplumun diğer katmanlarını vasıfsız işçi ile aynı statüye düşürmek istemektedir. Bu ciddi bir tehdittir. Bu ütopya, kol gücünden başka satacak hiçbir şeyleri olmayan vasıfsız işçilerin hoşuna gitmiş olabilir, ancak toplumun üst katmanlarına doğru çıktıkça, sahip olduklarını kaybetme fikri, asıl gücü elinde bulunduranların hiç de hoşuna gitmemiştir.

Daha önce küçük burjuvazinin “Vatansız Para”dan rahatsız olduğunu yazmıştık. Küçük burjuvazi, işçiler ve devlet uzlaşarak finans sömürüsü sorununa bir çözüm bulabilirdi. Bu üçünün birlikte hareket etmesi finansal sermaye açısından bir felaket olurdu. Bu felaketi önlemek için hazırlanan Komünist Manifesto, toplumun üst kesimlerini ve özellikle küçük burjuvayı ellerindeki tüm varlıkları almakla tehdit ederek, karşıt kutba, işçilerin karşısına itti. Böylece maaş alamadığı takdirde bir ay sonra açlıktan ölecek olan işçiler ayaklanma sonrasında yapayalnız kalacaktı. Komünist Manifesto, aynı zamanda işçileri, kendilerine yapılan haksız sömürüye karşı da kışkırtıyordu. İşçilerin saldırganlaşması, düzeni sağlamak zorunda olan devleti mecburen onların karşısına dikecekti… Devlet yönetimi, kral ve soyluların elindeydi. Dolayısıyla bütün kötülüklerden onlar sorumlu tutulacaktı. Bu karşılaşma bir anlamda işçiler ile kral ve soyluların karşı karşıya gelmesi anlamına geliyordu. Bu karşılaşmada burjuvazi de işçilerden tehdit algıladığından devletin yanında yer alacaktı. Böylece finansal sermaye karşısında ittifak yapabilecek, devlet, küçük burjuvazi ve işçiler karşı cephelerde birbirleriyle çatışırken Vatansız Para, kendisini güvence altına alabilecekti. İşçiler burada sadece yıkıcı güç olarak kullanılacaktı.

2) Komünist manifesto, aynı zamanda dine (her türlü manevi ve ahlâki disipline) de saldırıyordu. Ona göre din, “halkın afyonuydu.” Dini inancın ortadan kaldırılması, halkın hayali bir mutluluk veya öteki dünyada sahip olunacak bir mutluluk yerine bu dünyadaki mutluluğu aramasını sağlayacaktı. Bu akla yatkın gibi gelen gerekçelere rağmen insanlığın bilinen tarihinden beri var olan dini inancı ortadan kaldırmak mümkün değildi. Bu saldırı, otomatikman kiliseyi de işçilerin karşısındaki gruba dâhil ederek finansal sermayenin önünde daha güçlü bir bariyer oluşmasına yardımcı olacaktı. Bununla birlikte dini inanca yapılan saldırının arkasında çok önemli bir başka hedef daha vardı. Yükselen Yahudi düşmanlığının temelinde Hristiyan inancı yatıyordu. Daha önce yazmıştık; Hristiyanlar, Yahudilere Hz. İsa’yı öldürdükleri için düşmandı. Orta Çağ’da yaşanan engizisyon felaketi herkesin aklındaydı. İşçilerin önüne koyulan ateist olma fikri tutar ve toplum tarafından kabul görürse, dini inanç ve din adamlarının da toplum üzerindeki etkisi zayıflayacaktı. Böylece Yahudilere yapılan din temelli saldırıların azalacağı hesaplanıyordu. Örneğin; 1871 yılında Fransa, Prusya ile yaptığı savaşta ağır bir yenilgiye uğrayınca ülkede rejim çökmüş ve bir iktidar boşluğu doğmuştu. Komünistler bu boşluktan yararlanarak Paris’i ele geçirdiler ve Paris Komünü’nü kurdular. Komünistlerin ilk yaptığı iş, din adamlarını öldürmek ve kiliselere saldırmak olmuştu. Anlaşılacağı üzere komünizmin, dini inancı baskı altına alma planı işe yarıyordu.

İşin ilginç yanı Manifesto’ya laikleşmenin de temelini oluşturacak “din, halkın afyonudur” cümlesini yazdıran, haham seviyesinde çok dindar bir Yahudi olan Moses Hess idi.[14] Hess, 1862 yılında yayınlanan “Rome and Jerusalem (Roma ve Kudüs)” isimli kitabında, Yahudilerin Filistin’de kendi devletlerine sahip olmaları gerektiğini söylüyordu. Hess’e göre sürgündeki Yahudiler, bu yönde çabalarken aynı zamanda ulusal kimliklerini kaybetmemeliydi. Yahudi dinine sıkı sıkıya sarılmak, Yahudi milli kimliğini korumanın en iyi yoluydu. İşçilere dinsizliği tavsiye eden Hess, Yahudilere dini inancınıza sıkı sıkıya bağlı kalın diyordu! Musevilikte; Filistin’de kutsal topraklara gömülenlerin Mesih dünyaya geldiğinde ilk diriltilecekler arasında olacağına dair bir inanç vardır.[15] Bu inanç çerçevesinde Modern Siyonizm ve Siyonist Sosyalizmin kurucusu olarak adlandırılan (Komünist) Hess’in kemikleri 1961 yılında İsrail’e nakledilmiştir.

3) Komünist Manifesto, vatan ve millet kavramlarına da saldırıyordu. Manifestoya göre zaten işçilerin vatanı yoktu, onlara ait olmayan bir şeyin, onlardan alınması da mümkün değildi. Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktı. Kulağa hoş gelen bu sözler hiç de gerçekçi değildi. İnsanlar daha ilk çağlarda kabileler halinde yaşamaya başlamışken yiyecek için birbirleriyle de savaşmaya başlamıştı. Sahip olduğu toprağı koruma içgüdüsü ileride devletleri oluşturacaktı. Fransız ihtilali sonrasında milliyetçiliğin tavan yaptığı, ulusal devletlerin birliklerini sağlamaya başladığı bu dönemde akıntıya karşı kürek çekmenin başka bir amacı olmalıydı? Vatan ve millet kavramını ortadan kaldırmaya çalışmak, aynı özel mülkiyet ve dini inancı ortadan kaldırmaya çalışmak gibi yükselmekte olan sosyalist düşüncelerin içerisine koyulmuş bir başka bombaydı. Bu fikir, insanları sosyalist olmaktan uzaklaştırıyordu. Diğer yandan, önceleri Hristiyan inancı temelinde yükselen Yahudi düşmanlığı, Fransız İhtilali’nden sonra yeni bir boyut kazanmıştı. Etnik kimliklerine sahip çıkan halklar, farklı bir etnik kimliğe sahip olan Yahudilere artık ırk temelli düşmanlık da beslemeye başlamıştı. İşçilerin, vatan ve millet kavramlarını reddetmesi, etnik kimlik temelinde Yahudi ırkına yönelen düşmanlığı azaltabilirdi.

4) O dönemde toplumda, “komünistler kadınları ortak kullanıma açmak istiyor” şeklinde bir inanç vardı. Muhtemelen bir franskist olan Marx gibi birçok komünist o günlerde de “Kuzu Bayramı” ritüelini devam ettiriyordu. Belki de bu sebeple Komünist Manifesto’da “ailenin kaldırılması” ve “kadının ortak kullanımı” konusunda yapılan suçlamalara yönelik savunmalar yer almaktaydı. Doğal olarak bu savunma da böyle bir şeyin olabileceği şüphesini yaratarak sosyalizme yapılan saldırıya bir bomba daha ilave ediyordu.

5) Komünist Manifesto, gerici sosyalizm olarak tanımladığı, “feodal sosyalizm”, “küçük burjuva sosyalizmi” ve “Alman sosyalizmi” ile tutucu sosyalizm olarak adlandırdığı “burjuva sosyalizmine” de saldırıyordu. Her ülkenin kendi şartları altında gelişmeye başlayan sosyalist hareketler kendi akışına bırakılsaydı, Vatansız Para ve Yahudiler açısından ciddi kötü sonuçlar doğurabilirdi. Vatansız Para’nın, Avrupa’nın tüm ülkelerinde birbirleriyle irtibatlı bankaları vardı. Bütün devletler onlara borçluydu. Daha önce belirttiğimiz gibi sosyalist hareketler ve milliyetçiliğin yükselişi, kral ve soyluları, yani devletin gücünü elinde bulunduran asli unsuru, küçük burjuva ve işçilerle işbirliğine mecbur ederek, sermaye sömürüsüne karşı tedbirler almaya itebilirdi. Anlayacağınız Yahudi tefecilerin canı ve paraları tehlikeye girmek üzereydi. Bulunan çözüm, bütün sol ve sosyalist hareketler ile işçileri, Manifesto’nun çizdiği çerçevede birleşmeye zorlamaktı.

Komünist Manifesto, “Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!” cümlesiyle noktalanmıştı. Herkesi tek tip kalıba sokma çabasının tam tersi yönde, yükselişteki sosyalist hareketleri kendi arasında güç mücadelesine sürükleyerek zayıflatacağı çok açıktı. Öyle de oldu, sosyalist hareketler kendi aralarında çatışarak parçalandı. Komünist Manifesto, yükselen sosyalizm fikrini başarısızlığa mahkûm etmek için tasarlanmıştı. Komünist Manifesto’nun asli amacı kurulu düzeni yıkmaktı. Avrupa’da Orta Çağ’dan kalan feodal ilişkiler hâlâ devam ediyordu. Bazı ülkelerde her ne kadar monarşileri bağlayan meclis ve anayasalar olsa da kral ve etrafındaki aristokrasi ile onları destekleyen kilise, devlet yönetimine hâkimdi. Vatansız   Para ve Yahudilere yönelik tehdit, bu üçünden geliyordu. 1492 yılında Yahudilerin İspanya’dan kovulmasını ve mallarına el koyulmasını sağlayan Elhamra Kararnamesi; kral, soylular ve kilise gücüyle ortaya çıkmıştı. Rusya’da da benzer şey olmuştu. Çar, milli burjuvazi ve kilise Yahudilere saldırının sebebiydi. Yahudi düşmanlığının yükseldiği Avrupa’da her an böyle bir şey olabilirdi. Vatansız Para’nın bekası için kral, aristokrasi-burjuvazi ve kiliseden kurtulmak birinci öncelikli görev haline gelmişti. Demokrasi fikri doğmaya başlamıştı. İşte Komünist Manifesto, bu yerleşik düzeni yıkmak için ezilen işçileri kullanmak istiyordu. İşçilerin önüne, “sizi sömüren zenginler olmayacak, hepimiz eşit olup refah içinde daha mutlu yaşayacağız” ideali koyulmuştu. Bu ideal, milli sermaye birikiminin önüne geçmek için uydurulmuş sahte bir söylemdi. Milli sermaye olmadan iş yaratılamaz, gelişme olamazdı. Şimdi yapılması gereken şey işçileri ve halkı isyana hazırlamaktı.

Komünist Manifestonun isyan komplosu nasıl sonuçlandı?

Komünist Manifesto, aslına bakılırsa hiçbir zaman gerçekleşme imkânı olmayan sürrealist bir ütopyadan ibaretti. Bu çıplak gerçeği, dönemin sol aydınları da biliyordu. Manifesto’yu kaleme alanlar zaten her şeyin farkındaydı. Ancak eğitimsiz, cahil işçilerin hiçbir şeyden haberleri yoktu. Komünist Manifesto’nun içerisinde İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Flamanca ve Danca (Danimarka) yayımlanacağı yazıyordu. Fakat Londra’da dağıtılan ilk kopya Almanca olmuştu. Kısa süre içinde diğer dillere çevrilen kopyalar tüm Avrupa’yı sardı. Bugün birileri çok güzel bir manifesto hazırlasa, mevcut internet ve sosyal medya ortamında bu belgeyi tüm Avrupa’ya ulaştırmak mümkün olmaz. Belgenin yayılabilmesi için her ülkede belli bir organizasyon ve bu organizasyonları birbirine bağlayan irtibat elemanları ile merkezi bir beynin olması gerekir. Günümüzde bu sisteme network (ağ) deniyor. Marx, Engels, Hess gibi ülke ülke gezen ve gittikleri her yerde teşkilat kuran, insanları organize eden yüzlerce Yahudi aktivist vardı. Dini inançları, hayatta kalma içgüdüsü ve etnik kimlikleri onları birbirine bağlıyor, mücadele azimlerini artırıyordu. Büyük Yahudi sermayesi ise bu işler için gerekli parayı sağlıyordu. Matbaa icat edildiği günden beri bütün ülkelerde basın-yayın çoğunlukla Yahudilerin kontrolündeydi. Bildirileri basmak ve dağıtmak onlar için çok kolay olmuştu. Networkun en önemli parçası sinagoglardı. Hahamlar vasıtasıyla bütün ülkelerdeki Yahudiler plan çerçevesinde doktrine ediliyordu.

İşçiler, yıllardır gizli ve açıktan dağıtılan gazete, broşür, bildiri ve yapılan örgütlenmelerle isyana hazırlanıyordu. Manifesto bir işaret fişeği olarak kullanılmıştı. İsyanın bütün ülkelerdeki liderleri hep Yahudilerdi. Çeşitli kısıtlamalarla birçok meslekte çalışmaları yasaklanan Yahudiler, toplumun en alt tabakasına itilip ezildikleri için isyanda en önde savaşacak gönüllü askerler haline gelmişlerdi. Başka çareleri yoktu. Ya savaşıp özgürlüklerini kazanacaklar ya da ikinci sınıf insan muamelesi görmeye devam edeceklerdi.

Burada kimse Yahudi düşmanlığı yaptığımızı falan zannetmesin. Biz mekanizmayı tarif etmeye çalışıyoruz. Basite indirgeyecek olursak, mekanizma aynı FETÖ’de olduğu gibi işliyordu. Örgüt elemanları örgütteki hiyerarşilerine göre nimetlerden faydalanıyor ve birbirlerinin desteğiyle toplumsal katmanda üst sıralara ilerliyorlardı. Ama tepe kadrosu hariç hiçbirinin ne yaptığından veya neye hizmet ettiğinden bile haberi yoktu. Çoğu zaman da ezilenler onlar oluyordu. Hatırlayın; tepeden emir geldiğinde FETÖ’nün asker üyeleri gözleri kapalı 15 Temmuz darbe girişimine kalkışmıştı. Yahudilerden oluşan Vatansız Para’nın örgütü de aynı mantıkla işliyordu. Yahudiler dini inançlarına çok bağlı insanlardı. Vatansız Para’nın sahipleri onların bu inancını istismar ediyor, mistik kabala öğretisiyle kendi iktidarlarını ve zenginliklerini korumak için onları birer maşa olarak kullanıyorlardı.

Komünist Manifesto meselesine tekrar dönelim. Daha önce komünistlerin, monarşi, aristokrasi, burjuvazi ve kiliseyi bitirmek istediklerini yazmıştık. İşin ilginç yanı komünistler gibi liberaller ve milliyetçiler de monarşileri devirip, anayasaya dayalı parlamentoya sahip cumhuriyetler kurmak istiyorlardı. Onlar da bu operasyona hazırlanmışlardı. Bütün güçlerin aynı siyasi amaç istikametinde bir araya gelmesi devrim sürecinin başlamasını sağladı.

Vatansız Para’nın örgütü ne kadar güçlü olursa olsun, insanların önüne koyulan ideoloji ve hayaller ne kadar güzel olursa olsun, ülkeleri oluşturan halkları isyan ettirip, sistemi değiştirmek için kurulu düzenin üzerine sürüp, ölüme göndermek hiç de kolay değildir. Büyük kitleleri harekete geçirecek daha önemli bir şey olmalıydı. 1845-47 yıllarında tüm Avrupa’yı saran patates hastalığı ve tarımsal üretimdeki düşüş ve bunun tetiklediği ekonomik kriz, insanları açlıkla yüz yüze getirmişti. İnsanlar, açlıktan ölmek ile adil bir düzen için savaşarak ölmek arasında bir seçime mahkûm olmuştu. Bu mahkûmiyet devrimin asıl tetikleyicisiydi. Bugün de böyle bir devrim yapılacaksa yine halkı harekete geçirici unsur olarak kullanılacaktır.

İşte bu ortamda Komünist Manifesto 1 Şubat 1848’de yayınlandı. İlk halk hareketi 22 Şubat’ta Fransa’da başladı. Devrim rüzgârı kısa sürede Almanya, İtalya, Avusturya, Macaristan, Polonya ve Romanya’ya ulaştı. Nasıl olmuştu da birçok ülkede eş zamanlı olarak halk ayaklanmaları başlamıştı? Aynı “Arap Baharı” gibi! Halklar sokaklarda barikatlar kurmuş, yerleşik düzene karşı kışkırtılmışlardı. Paris sokaklarında, küçük burjuvazi, öğrenciler, milliyetçiler, liberaller, sosyalistler ve işçiler omuz omuza devlete karşı başkaldırıyordu. Fransa Kralı Louis-Philippe, kısa sürede pes etti ve tahtını bırakıp kaçtı. Fransa’da krallık yıkılmıştı. 26 Şubat 1848'de liberal muhalefet geçici hükümeti kurdu ve takiben 2’nci Cumhuriyet ilan edildi. Krallık rejimi ayaktayken herkesin ortak bir düşmanı vardı. Rejim yıkılınca, küçük burjuvazi, liberaller, milliyetçiler ve hatta sosyalistler sokakları terk etti. Geriye sadece haklarını arayan radikal örgütlerin önderlik ettiği işçiler kalmıştı. Devleti ele geçirip, kendi rejimlerini kuranların, işçileri düşünme gibi bir gayretleri olmamıştı. İşçilere hiçbir hak tanınmamıştı. Bunun üzerine 20 bin işçi parlamentoyu bastı, işçi haklarını savunacak bir çalışma bakanlığı kurulmasını istiyorlardı. Ancak yapayalnız kalmışlardı. İsyanı omuz omuza beraber başlattıkları toplumun diğer katmanlarındaki topluluklar Komünizm korkusuyla artık onların karşısındaydı. Komünist Manifesto’da zaten sonucun böyle olması planlanmıştı, işçiler ayaklanma sonrası sahipsiz kaldı.

Yeni kurulan Hükümet, Cezayir sömürge savaşları esnasında sokak çatışmalarında tecrübe kazanmış General Cavaignac’ı işçileri dağıtması için görevlendiriyordu. 80 bin asker ve 100 bin ulusal muhafızdan oluşan yeni rejimin güçleri, Paris sokaklarında barikatlarda direnen 40 bin işçiyi top ve tüfek atışlarıyla acımasızca eziyordu. Dört gün devam eden çatışmalar neticesinde 15 bin işçi öldürülüyordu. Karl Marx, işçilerin gösterdiği bu cesareti harika buluyordu![16] Marx, yeni hükümetin bir üyesi olan Ferdinand Flocon'un Fransa’da dergi çıkarma teklifini reddederek hemen Köln’e geri döndü. Amacı Alman monarşilerini de devirmekti. Köln’de kendisini demokrasi savunucusu ilan eden Rhineland isimli bir gazete çıkarmaya başladı. Gazetenin finansmanını İngiliz liberaller sağlıyordu! Ancak Kral IV. William, göstericilerin, parlamento seçimlerinin yapılması, anayasa hazırlanması ve basın özgürlüğü gibi taleplerini kabul ederek iktidarda kalmayı başarmıştı. Prusya krallığının devrilmesi bir başka bahara kaldı. Devletleri birbiriyle savaştırmadan krallıkların çoğunu devirip cumhuriyete geçmek mümkün olmayacaktı. 1. Dünya Savaşı bu amaçla tezgâhlandı. Bu arada Vatansız Para önemli kazanımlar elde etmiş, hem kendini güvene almış hem de parlamentolar sayesinde siyasette etkin olmaya başlamıştı.

Bu arada 1848 devrimi İngiltere’ye ise hiç uğramamıştı. Yahudilerin Parlamento'ya girmesinin önündeki engelleri kaldıran 1858 tarihli ‘‘Jews Relief Act’’ yasası ile birlikte Lionel Rothschild ilk Yahudi parlamenter olarak koltuğuna oturacaktı. Bundan 10 sene sonra Benjamin Disraeli, İngiltere’nin ilk Yahudi kökenli başbakanı olmayı başaracaktı. O günden sonra Rothschild ailesi, “üzerinde güneş batmayan imparatorluğun” siyasetinin ortağıydı. Bu yüzden Prens Charles günümüzün “Büyük Sıfırlama”sını dünyaya duyuranlar arasında yer almıştı.

Rus Çarlığını Yıkan Ukraynalı Üç Devrimci (de Yahudi Asıllıydı!?)

Şimdi hızlıca 1. Dünya Savaşı’na bir göz atalım. İlerleyen yıllarda Çarlık Rusyası’nda da sosyalist hareketler etkin olmaya başlamıştı. 1870'lerden beri Yahudi devrimcilerin Rus devrimci hareketinde önemli rol oynadıkları bir gerçektir. Ön yargısız bir gözlemci bile Rusya’daki devrimcilerin sosyalist Yahudiler tarafından yönlendirildiğini kabul edecektir. Sol gruplardaki Yahudilerin sayısı diğer etnik azınlıklardan hatta Ruslardan bile fazladır.[17] 1879 yılında Rusya’da sosyalist görüşlü “Halkın İradesi” örgütü kurulmuştu. Örgüt, Çarlık otokrasisini devirmek için terörizm ve suikast yöntemini benimsemişti. Çok sayıda devlet görevlisini öldürdüler. Nihayet birkaç başarısız girişimden sonra 13 Mart 1881'de Rus Çarı’nı da öldürmeyi başardılar.[18] Çar II. Alexander’in öldürülmesi üzerine Rusya’da başlayan Yahudi düşmanlığı çok büyük bir göç dalgasını tetikledi.[19] Baskılar sebebiyle Yahudilerin de Ruslara olan kini giderek artıyordu. Lenin’in St. Petersburg Üniversitesi öğrencisi olan ağabeyi Alexander Ulyanov da bir sonraki Çar III. Alexander’a yapılan başarısız bir suikast girişiminden sonra suçlu bulunarak tutuklandı ve idam edildi.[20] Rusya’daki bir müzede sergilenen yeni belgeler arasında, Lenin'in kız kardeşi Anna Ulyanova tarafından yazılan ve anne tarafından büyük babalarının Pale Yerleşim'deki zulümden kaçmak ve yüksek öğrenime erişim sağlamak için Hristiyanlığa geçen Ukraynalı bir Yahudi olduğunu iddia eden bir mektup sergilenmektedir.[21] Anlayacağınız Vladimir Ilyich Ulyanov (Lenin), Çar’a suikast girişiminde bulunan abisi ile olan bağını saklamak için örgüt ismi “Lenin”i kullanan kripto bir Yahudi’ydi.

Yahudilerin Çarlığı yıkma girişimi, başarıya ulaşana kadar ısrarla uygulandı. 1904 yılında Rusya, Japonya ile bir savaşa tutuşmuşlardı. Savaşın getirdiği ağır şartlar halkı zorlarken, bunu fırsat bilen kripto yapı tarafından işçileri greve sürükleyerek Çarlığı devirmek için bir halk ayaklanması planlandı. Kanlı Pazar olarak adlandırılan ayaklanma 22 Ocak 1905’te St. Petersburg’da başladı. Ayaklanmanın önde gelen liderleri, Lenin (Vladimir Ilyich Ulyanov), İsrael Lazarevich Gelfand (Parvus Efendi) ve Lev Davidovich Bronstein (Troçki-Trotsky) gibi sonradan üne kavuşacak kriptolardır. Çarlık Rusyası ayaklanmayı güçlükle bastırmış ve bir defa daha hayatta kalmayı başarmıştır. Ülke kontrol altına alınınca ayaklanmaya katılanlar bedelini canları ile ödemiş, ayaklanmanın elebaşları kriptolar ise her zaman olduğu gibi ülkeden kaçmayı başarmıştır. Bu kriptoların kimliklerinden biraz bahsedelim.

Lev Davidovich Bronstein (Leon Trotsky-Troçki) ve Sinsi Tahribatları…

Troçki, 1879 yılında Yahudilerin serbestçe hareket edebildiği Pale bölgesinde bugünkü Ukrayna topraklarında doğmuştu. Ailesi toprak sahibi zenginler arasındaydı. Aile içinde Yidiş dilini konuşuyordu. Troçki, Yahudi bir çevrede büyüdü. Geleneksel Yahudi okulunu bitirdikten sonra Siyonist Ahad Ha-Am ve Mendele gibi Yahudi düşünür ve yazarların yanına Karadeniz kıyısının ticarete açılan kapısı Odesa’ya gönderildi.[22]

İsrael Lazarevich Gelfand (Alexander Lvovich Parvus-Parvus Efendi) ve Sahte Müslümanlığı!

İsrael Lazarevich Gelfand Türkiye açısından önemli bir isimdir. İsrael, 8 Eylül 1867'de Rus İmparatorluğu'nda, bugünkü Beyaz Rusya sınırları içinde kalan Berazino’da Litvanyalı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Küçük bir çocukken, bir yangında evlerinin zarar görmesi üzerine ailesi ile birlikte Odesa’ya taşındı. İsrael, Odesa’da büyüdü.[23] Geri kalmış Rusya’da politik geleceğini görmediği için bir süre sonra Almanya’ya taşındı. Orada Sosyal Demokrat Parti’ye katıldı ve Alman devrimci Rosa Luxemburg ile arkadaş oldu. 1900 yılında Münih’te Lenin ile tanıştı.[24] 1905 halk ayaklanmasında İsrael, Rusya’daydı. Ayaklanma sonrasında tutuklanıp Sibirya’ya sürgün edildi. Oradan kaçıp tekrar Avrupa’ya döndü. Bir süre sonra Vatansız Para tarafından, 1. Dünya Savaşı’nın hazırlıkları çerçevesinde Osmanlı Devleti’ne İstanbul’a gönderildi.

İsrael, İstanbul’a gelişinden üç yıl önce Almanya’da çıkan “Kolonyalizm Politikası ve Yıkılışı” adlı kitabında, sömürgecilik yarışının Avrupa’nın büyük devletleri arasında büyük bir savaşı hazırlamakta olduğunu, bu savaşta Rusya gibi dıştan güçlü fakat yapısı aslında çürük imparatorlukların yıkılacağını, büyük savaşın Rusya’da sosyalist devrimin başlangıcı olacağını yazıyordu.[25] İsrael, İstanbul’a gelince İskender ismini aldı. İslamiyet’i seçtiğini açıklayarak Çamlıca Bektaşi tekkesine katıldı. İsrael, İstanbul’daki yazılarında Türkiye için bir sosyalist devrimi ağzına bile almadı. Ona göre, Türkler için yapılacak tek şey: Avrupa sömürgeciliğinin boyunduruğundan çıkmak için kapitülasyonlardan kurtulmak, demokratik bir ulusal devlet kurmak, bunun için büyük dünya savaşı gerçekleştiği zaman ister istemez bu savaşa katılmaktı. Bunu gerçekleştirmek maksadıyla Osmanlı için Almanya safında savaşa katılmak bir zorunluluk sayılmaktaydı.[26] (Yani; Enver, Talat ve Cemal Dönme(z)lerine bu fikirleri aşılayanlardan birisi de, güya İslam’a geçip İskender ismini alan Yahudi Parvus Efendi olmaktaydı…)

1. Dünya Savaşı öncesi ve savaş esnasında beş yıl İstanbul’da kalan İsrael, Türkler tarafından Parvus Efendi olarak adlandırıldı. Parvus Efendi, İstanbul’da Yusuf Akçura ile Türk Yurdu isimli bir dergi çıkarttı. Halide Edip (Adıvar) 1913’te yazdığı “Yeni Turan” adlı romanında Parvus’un söylediklerini tekrarlamıştı. Bir başka Türkçümüz Moiz Kohen, (Cumhuriyet döneminde Türk ismi almıştır-Munis Tekinalp) ise “Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?” adıyla 1914 yılında İstanbul’da yayınladığı kitabında, Turan yollarına gidilmesi, Almanya ile bir olup savaşa girilmesi tavsiyesini savunmaktaydı!?[27]

Yahudi Hazar Devleti’ni yeniden kurma hülyası

Parvus Efendi, ekonomi bilgisiyle kısa sürede Jön Türklerin mali danışmanı yapılmıştı. Üç Paşa olarak adlandırılan Osmanlı’yı yöneten Enver, Talat ve Cemal paşalar ile çok yakın çalışma arkadaşıydı...[28] Osmanlı devletinden habersiz kurulmuş, sadece Enver Paşa’nın bildiği Teşkilat-ı Mahsusa’nın finansörleri arasındaydı. O dönemde Osmanlı’yı savaşa hazırlayan iki önemli kripto daha vardı; Baron Max von Oppenheim ve Rudolf von Sebottendorf. Osmanlı’yı ahtapot gibi saran bu yapı bizim kriptoları savaşa girmeye ikna etmeyi başarmışlardı. Bizim ekibin önüne koyulan havuç, “Türklerin Hâkim Olduğu büyük Hazar Devleti’ni yeniden kurmaktı”. Ruslar savaşta yenilince “Adriyatik’ten Çin seddine” kadar uzanan büyük bir Türk devleti kurulacaktı. Tabi aynı Hazar Devleti’nde olduğu gibi kurulacak bu devlette de yönetenler Yahudi, yönetilenler Türk kökenli olacaktı. Enver Paşa bu plan uğruna Osmanlı’yı savaşa sürüklemekten sakınmamıştı!

Enver Paşa, Donanma Komutanı (Yahudi asıllı) Amiral Souchon Paşa’ya; “Donanmay-ı Hümayun, Karadeniz’de hâkimiyet-i bahriyeyi kazanacaktır. Bunun için Rus donanmasını nerede bulursanız ilan-ı harp etmeden ona hücum ediniz”[29] emrini vererek Osmanlı’nın savaşa girmesine sebep olmuştu. Enver Paşa’nın bu emri verdiğinden sadece Talat ve Cemal paşaların haberi vardı. Osmanlı donanması Amiral Souchon komutasında 29 Ekim 1914 günü Odessa, Sivastopol, Yalta ve Novorossiysk Limanlarını bombalayarak Osmanlı’yı savaşa soktu. İşin ilginç yanı Amiral Souchon da Yahudi asıllı bir Alman subayıydı.[30]

Enver Paşa’nın Kafkas cephesini açarak 90 bin askerimizin şehit olmasına sebep olmasının arkasında da (bir Yahudi ideali ve projesi olan) Büyük Hazar Devleti” hülyası vardır.

Enver Paşa’nın ülkeden kaçmadan evvel Cemal Paşa’ya yaptığı itiraf, İttihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini göstermektedir. Cevat Rıfat Atilhan’ın Sebilürreşad dergisinde kaleme aldığı satırlarda Enver Paşa’nın Cemal Paşa’ya, “Paşam, harbin bütün mes’uliyetlerini seve seve yüklenebilirim ve her zaman hesabını vermeye hazırım. Evet mefkûremiz şu idi “ya Turan, ya viran!”… mukadderat böyleymiş, yazık paşam yazık, Siyonistlere alet olduk ve onların ihanetine uğradık”[31] dediği yazmaktadır. Buradaki “Turan” aslında Hazar Devleti hülyasını işaret etmektedir.

Bu kandırılma sonucu maalesef üç milyondan fazla asker ve sivil Türk şehit olmuş, koca imparatorluk yıkılarak devlet küçülmüştür. Bu arada küçük bir bilgi verelim: Enver Paşa’nın babası aslen Gagavuz Türklerinden olup Ukrayna’nın Kili kasabasında yaşamıştır.[32] Annesi ise Kırım Türkü olarak tanınır.[33] Bu oyunda herkesin Ukrayna bağlantısı (yani Kırım ve Karaim Yahudileri irtibatlı) olması da ilginç bir detaydır!..

 

Not: Parantez içi notlar değerli yazara değil, Milli Çözüm Araştırma Ekibine aittir. Bizlerin tepkisi Yahudilik ve Hristiyanlık gibi Din mensuplarına ve farklı ırklara değil, bütün yazılarımızda ısrarla belirttiğimiz gibi gayri insani amaçlar taşıyan Siyonist ve Emperyalist düşünce sahiplerinedir. Bu tavrımızın en net örneği de Üstad Ahmet Akgül tarafından hazırlanan “Yüce Kur'an'ın Manası ve Mesajı” mealimizde, Maide Suresi 51’inci ayetinde ve Fatiha Suresi son ayetine yaptığımız yorumlarda belirtilmiştir.

 

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 

 


[1] (E. Hv. Plt. Kur. Alb.) Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 28 Nisan 2022

[Bu önemli ve stratejik yazı; hem tebrik ve takdir, hem de olumlu bir tenkit ve telafi-tavzih (izah etme) amaçlı buraya alınmıştır.]

[2] Koestler Arthur, On Üçüncü Kabile, İstanbul, Say Yayınları, S-11, 12, 51, 55, 72, 74, 76, 179, 185, 187, 199

[3] H. H. Howorth, On the Westerly Drifting of Nomades, from the Fifth to the Nineteenth Century. Part IV.

[4] Irena Grosfeld†, Seyhun Orcan Sakalli, and Ekaterina Zhuravskay, Middleman Minorities and Ethnic Violence.

[5] Age

[6] Yangın İlhami, “İhtilal Tüccarları”, Neden Kitap, Ağustos 2008, S-635

[7] https://www.grin.com/document/293849

[8] The life and Opinions of Moses Hess, https://marxists.architexturez.net/subject/jewish/moses-hess.pdf

[9] Alatlı Alev, “Aydınlanma Değil Merhamet”, Everest Yayınları 2005,

[10] https://www.britannica.com/biography/Benjamin-Disraeli

[11] Dr Andrzej Diniejko, “Benjamin Disraeli’s Pro-Semitism in Conigsby and Endymion”, University of Warsaw.

[12] Elmas Merve, I. Cihan Harbi’nde Osmanlı Devleti Üzerinde Yahudi Etkisi, Necmettin Erbakan Üniversitesi.

[13] Age, S-53

[14] https://www.jewishvirtuallibrary.org/moses-hess

[15] Nommaz Aaron, “Endülüs’ten Osmanlı’ya Paraya Yön Veren Yahudi Bankerler”, Destek Yayınları, Aralık 2019, S-325

[16] Rob Sewell, “The 1848 Revolutions: the hoped-for prelude to the proletarian revolution”

[17] Christopher Balme /Burcu Dogramaci/Christoph Hilgert/ Riccardo Nicolosi/Andreas Renner (eds.) Culture and Legacy

[18] https://www.history.com/this-day-in-history/czar-alexander-ii-assassinated

[19] Yangın İlhami, “İhtilal Tüccarları”, Neden Kitapevi, Ağutos 2008, S-635

[20] Age, S-436

[21] https://www.jpost.com/jewish-world/jewish-news/lenins-jewish-roots-put-on-display-in-russian-museum

[22] https://www.myjewishlearning.com/article/leon-trotsky/

[23] https://en.wikipedia.org/wiki/Alexander_Parvus

[24] https://military-history.fandom.com/wiki/Alexander_Parvus

[25] Balcıoğlu Mustafa&Balcı Sezai, “Rothschildler ve Osmanlı İmparatorluğu”, Erguvani Yayınevi 4. Baskı, Ankara 2020, S-325

[26] Age, S-326

[27] Age S-330

[28] https://military-history.fandom.com/wiki/Alexander_Parvus

[29] Balcıoğlu Mustafa, Teşkilat-ı Mahsusa’dan Cumhuriyete, İstanbul, 1. Basım Mayıs 2001, Nobel Yayın, S-51

[30] Elmas Merve, I. Cihan Harbi’nde Osmanlı Devleti Üzerinde Yahudi Etkisi, Necmettin Erbakan Üniversitesi Konya.

[31] Uzel Ömür, “Tarihe Geçen İtiraflar”, Kara Karga Yayınları, Ocak 2015, S-78

[32] Doç. Dr. Yavuz HAYKIR-Vahide Çetin, “THE NEW YORK TİMES’TA İSYANDAN İKTİDARA ENVER PAŞA”

[33] https://tr.wikipedia.org/wiki/Enver_Pa%C5%9Fa

Makale Paylaşım Sayısı: 27

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR