Reklam
Reklam
Reklam

VATANDAŞIN GEÇİM DARLIĞI, ERDOĞAN’LARIN MAL VARLIĞI!?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

VATANDAŞIN GEÇİM DARLIĞI,

ERDOĞAN’LARIN MAL VARLIĞI!?

        

“Kavanozun içinde yüzüyorduk, Özal bizi küvete koydu; Erdoğan ile Bahçeli Türkiye’yi o küçük kavanozuna döndürmeye başladı!”

Eski yandaş, yeni Karar yazarı İsmet Berkan, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'dan önceki yılları "minik bir kavanoza" benzetirken, "Böyle benzetmeler sevimsiz ve sakıncalıdır ama yine de yapacağım, biz minik bir kavanozun içinde yüzüyorduk, Özal bizi aldı küvete koydu. Alanımız, ufkumuz genişledi" yorumunu yapmıştı. Erdoğan ile Bahçeli'nin 15 Temmuz sonrası Türkiye'yi yeniden o "küçük kavanoza" döndürmeye başladığını da vurgulamıştı. Bay Berkan, AB'ye üyelik müzakerelerinin başlatılmasına işaret ederek, "AB’ye tam üye olsak, küvetten de çıkıp bahçedeki süs havuzuna geçecektik. İçine kapalı, kendine demokrasi adını veren ama aslında ağır bir diktatörlüğün bütün izlerini taşıyan bir ülkeden dünyalı olmayı başarmış bir ülkeye terfi edecektik" temennisinde ise yanılmaktaydı. 

"Tayyip Erdoğan ve AKP, 2013’ten başlayarak reformcu, değişimci ve özgürleştirici kimliğinden sıyrılmaya başladı. Bırakın bahçedeki süs havuzuna geçme hayallerini, küvette kalmaya devam etmek bile bir endişe konusu halini aldı. Nitekim endişelenenler haksız çıkmadılar; AKP iktidarlarının el verdiği bir karanlık örgüt yüzünden yaşadığımız 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli el ele verip Türkiye’yi yeniden o küçük kavanozuna döndürmeye başladılar. 'Yerli ve milli' diyorduk herkesin gururunu okşayıp gözünü boyamak için, ama aslında ülkemiz dünyadan, dünyadaki yarış ve rekabetten koparılmaya ve küçültülüp parçalanmaya doğru kaydırılmaktaydı… Düşünün, düne kadar AB’nin tam üye adayıydık. Kıbrıs takıntımızı aşabilsek, Avrupa’nın bütün engelleyici tutumuna rağmen müzakerelerimizi ilerletebilir, hatta nihayete bile erdirebilir, AB’yi kendi ikiyüzlülüğüyle baş başa bırakabilirdik. Ama bugün AB’nin yaptırım uyguladığı bir ülkeyiz. Tam üye adayı değil rakip, hatta düşman ülke muamelesi görüyoruz. Demokratik standartlarımız ve AB’ye tam üye adaylığımız sayesinde bütün İslam âleminin yükselen yıldızıydık; Tayyip Erdoğan da Arap sokağının lideriydi. Bugün Arap âleminde ancak ve en fazla silahlı gücümüzle anılıyoruz. Sevilmiyor, korkuluyoruz." diyen Karar yazarı, doğrularla yanlışları harmanlayıp okurlarının kafalarını karıştırmakta ve kurtuluşu, Ülkemize ve Milletimize düşmanlıktan asla vazgeçmeyen Haçlı AB kapısında aramaktaydı.

Halkın geçim darlığı ve iktidarın duyarsızlığı!

Et ve süt ürünleri fahiş derecede pahalılaşmış, hatta hayvancılık tükenme noktasına dayanıp kriz başlamıştır. Resmi işsizlik oranı %12’ye çıkmış, âtıl işgücü oranı %25’e ulaşmış, toplum sadaka (sosyal yardım) parasıyla bir nevi hayatını sürdürmeye, daha doğrusu sürünmeye çalışmaktadır.

“Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik buhranı (krizi değil) yaşanırken ve tartışmalı rakamları bir kenara koyup da gerçeğe yakınsayan ve sokağın nabzını yansıtan rakamları düşündüğümüzde belki de Cumhuriyet tarihinin en büyük enflasyonu toplumu ezerken, hâlâ “dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına gireceğiz” gibi komik kaçan ifadeler, toplumla alay etmekten farksızdır. Türkiye’de iş gücü piyasasının yarısı asgari ücretli, 13 milyon emekli vardı… 12 milyon kişi sosyal yardımlarla geçiniyor, 4 milyon haneye yılda iki kez doğalgaz fatura desteği veriliyordu. TÜİK’in 2021 yılına ilişkin ‘Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre, “sürekli yoksulluk oranı” yüzde 13,8, “ciddi maddi yoksunluk oranı” ise yüzde 27,2’yi bulmuş durumdaydı. TÜİK’in ifadelerine göre, “Finansal sıkıntıda olma durumunu ifade eden maddi yoksunluk; çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumu ile ilgili hane halklarının algılarını yansıtmaktaydı.” Toplumun dörtte birinden fazlası bu durumdaydı!..

Yine aynı araştırmaya göre, konut alımı ve konut masrafları dışında borç veya taksit ödemesi olanların oranı 1 yılda 5,4 puan artışla yüzde 63,7’ye ulaşmıştı. Hanelerin yüzde 60,8’i evden uzakta bir haftalık tatil masraflarını, yüzde 33,4’ü beklenmedik harcamaları, yüzde 20,5’i evin ısınma ihtiyacını, yüzde 62,9’u eskimiş mobilyaların yenilenmesini ekonomik olarak karşılayamadığını vurgulamıştı. Halkımız, insanca bir yaşamın gerektirdiği ne varsa hemen hepsinden feragat ve fedakârlık etme noktasındaydı ve hâlâ “dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına gireceğiz” masalları ile toplum avutulmaktaydı. Yetmezmiş gibi halk ekmek kuyrukları, belediyelerin indirim kuponları ve 100 liraya bile muhtaç insanların varlığı dikkatlerden kaçırılmaktaydı... İnsanlar artık pazardan, marketten haftalık vs. değil günlük ihtiyaçlarını, onu da oradan buradan kısa kısa yapmak zorundaydı. Birkaç sene önce uğruna tanzim çadırları kurulan soğan 5 lira, patates 10 lira olmuşken, bakliyattan tutun da süt ve süt ürünlerine kadar her şey lüks görülmeye başlamışken, insanlar en basit yemekleri bile nasıl yapacaklarını kara kara düşünüyorlardı. Bu fakirleşmenin bırakın sorumluluğunu almayı, adını bile koymayan, suçu sürekli küresel koşullara atan bir anlayıştan bu sorunu çözmesini beklemek de beyhude bir arayıştı.

Temel ihtiyaçlarını bile ancak yardımlarla karşılamaya çalışan insanların varlığı neden umursanmazdı? Yanlış ekonomi politikalarının neticesi olarak kartopu gibi büyüyen bir fakirleşme Türkiye’nin gerçek gündemiyken, hâlâ “en büyük 10 ekonomi arasına gireceğiz” veya “ihracatta rekor kırıyoruz” denilerek kamuoyu oyalanmaktaydı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, bayramdan önce, bayramlarda verilen ikramiyenin enflasyona göre artmasını bekleyen milyonlara “gündemimizde böyle bir şey yok” demiş ve bunun bile bütçeye 25 milyar TL “yük” getirdiğinden yakınmıştı. Bu ülkenin insanına yapılan ödeme “yük” ama Kur Korumalı Mevduat denen faizciye faiz garantisiyle 3 ayda 25 milyar TL ödemek “yük” sayılmazdı! Emekli olduğu halde hayat şartları ve aldığı aylığın azlığı nedeniyle hâlâ çalışmak durumunda kalan emeklilerin varlığı bile ekonominin yönetilemediğinin kanıtıydı!.. Orta direği bitirip yardıma muhtaç yoksullar üreten ve bununla da övünen bir anlayıştan halkın geçim meselesini anlamasını beklemek boşunaydı. Ve asıl yük, bu ülke insanının misal kışın domates alabilmesini veya kendi paralarıyla aldıkları arabalarına binebilmesini bile başına kakan, her fırsatta insanlara bir şeyleri kendilerinin bahşettiği kibrini kusan, sebep oldukları ekonomik buhrandan dolayı en ufak bir sorumluluk dahi duymayanlarındır.”[1] tespitleri, tamamen gerçekleri yansıtmaktaydı.

Asrın vurgunu Türk Telekom’da Yaşanmıştı!

Özelleştirme sözleşmesine göre, bedelsiz ve borçsuz olarak 2026’da tekrar kamuya devredilmesi gereken Türk Telekom vurgununun ilk adımı, Aria ve Aycell’in birleştirilmesiyle başlamıştı. Bağımsız denetçilerce 2003 yılında Aria’nın 3,6 milyar dolar borçla iflasın eşiğinde olduğu açıklanırken, Telekom’a ait Aycell’in mali yapısı sağlamdı ve cep telefonu sektörünün yıldızı olarak anılmaktaydı. 2003 yılında Bilal Erdoğan’ın düğününde nikâh şahitliği yapan ve damada altın saat takan dönemin İtalya Başbakan’ı Berlusconi ile Başbakan Tayyip Erdoğan arasında yapılan görüşmeler sonucunda Aria ile Aycell’in birleştirilmesi kararı alınmıştı. Bu anlaşmaya göre Aycell, Aria’nın 1,3 milyar dolarlık borcunu üstlenecek ve 600 milyon dolar kredi aktaracaktı. Yani Aycell, 1,9 milyar dolar zarara sokulacaktı. Dönemin Hazine bürokratları yolsuzluk gerekçesiyle bu birleşmeyi onaylamadı. Bunun üzerine dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım devreye girdi ve birleşmeyi onayladı. Erdoğan-Yıldırım ikilisi, Telekom’u 1,9 milyar dolar zarara sokmuşlardı. Ardından yabancılara yönelik sermaye sınırlandırılması ve altın hisse kaldırıldı. Sorunlu alacakları temizlendi, kasaya ağzına kadar nakit yığılmıştı. Özelleştirmelerde ihale öncesi, varlığın değerlemesi yapılmakta ve bu değerleme raporunun kamuya açıklanması zorunlu tutulmaktaydı. Ancak, Telekom’un değerleme raporu açıklanmadı. Açıklansaydı değeri 30-50 milyar dolar çıkacak, yok fiyatına peşkeş çekilmesine engel olunacaktı. İhalede şart ve koşulların şeffaf olması ve katılımcıların tam bilgilendirilmesi gerekirken, Erdoğan iktidarı istediği şirkete ihaleyi verebilmek için bu bilgilendirmeyi yapmamıştı.

Telekom’la birlikte hangi varlık ve imtiyazlar aktarılacak, borç ve alacakları, fiyat politikası ne olacak, alan şirket kredi kullanacak mı, rekabete açılacak mı, varlıkları satma yetkisi bulunacak mı, gibi konular nedense açıklanmamıştı. Hatta Avea’nın ihaleye dahil olup olmadığı da muğlaktı. Bu belirsizlik nedeniyle İspanyol Telefonica Şirketi ihaleden çıkmıştı. 6-7 milyar dolarlık Avea’nın durumu netleştirilse Hazine ihaleden birkaç milyar dolar fazla gelir kazanacaktı. Erdoğan-Yıldırım ikilisi ihale öncesi tüm bu önemli hususları karanlıkta tutmuşlardı. Yeterlilik alan 13 şirketten 9’u belirsizlikleri sebep göstererek ihaleden çekilme kararı almışlardı. İhaleye sadece 4 şirket katılmış ve Telekom gibi devasa bir şirkete değerinin çok altında teklifler sunmuşlardı. Nihai pazarlık görüşmesi 1 Temmuz 2005’te yapılan Telekom’un yüzde 55 hissesi, Hariri ailesine ait OGER Şirketi’ne 6 milyar 550 milyon dolara satılmıştı. Oysa tekel niteliği taşıyan bir kamu hizmeti veren Telekom, Anayasa ve yasalara göre satılamazdı, sadece belirli süreliğine kiralanma imkânı vardı. Bu nedenle Danıştay’dan bu satışa iptal kararı çıktı. Bunun üzerine ihale, kiralamaya çevrilmek zorunda kalındı. Ama sonrasında sanki satılmış gibi davranıldı ve kiralayana pek çok imtiyaz sağlandı.

İhalede yapılan bir diğer yolsuzluk da ihaleye hiç katılmamış olan Telekom Italia’nın da ihaleyi kazanmış sayılması ve ihaleden yüzde 15 pay aktarılmasıydı. Erdoğan’ın Berlusconi’ye bu kıyağı neden yaptığı hiçbir zaman anlaşılamamıştı. Telekom ihalesinden 10 gün önce, 5 milyon aboneli, 500 milyon dolar kâr eden Pakistan Telekom’un yüzde 26’sının 2,6 milyar dolara satıldığı, yani tamamına 10 milyar dolar değer biçildiği dikkate alındığında 20 milyon aboneli Türk Telekom’un nasıl peşkeş çekildiği daha iyi anlaşılmaktaydı. Pakistan Telekom’un 4 katı olan Türk Telekom’un toplam değerinin en az 40 milyar dolar olması lazımdı. Bu arada, 26 Temmuz 2006 tarihli Sabah gazetesinde “Türk Telekom İhalesinde Rüşvet İddiası” başlıklı bir haber yayımlandı. Haberde Telekom ihalesinde 2,5 milyar dolar rüşvet döndüğü iddiaları yer almıştı. Habere göre, Genelkurmay Başkanlığı’na bir ihbar ulaşmıştı. İhbarda, ihaleyi alan şirket tarafından Dubai’de açılan bir hesaba üst düzey siyasiler adına 2,5 milyar dolar rüşvet yatırıldığı vurgulanmış ve bu hesabın bulunduğu banka ve hesap numarası aktarılmıştı. Bu iddia soruşturulmak üzere Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaştırılmıştı. Maalesef Başbakan ve Bakanlar düzeyinde böylesine bir rüşvet ihbarının araştırılmasına ise fırsat tanınmamıştı. Anladığım kadarıyla savcıların yurt dışından bilgi almaları engellendi ve bu nedenle savcılar bu iddiaları kanıtlayamamıştı.

İmtiyazlar kimlere ve neden sağlanmıştı?

Özelleştirilme sırasında belirsiz bırakılan tüm başlıklar, özelleştirme sonrasında OGER Şirketi lehine uygulanarak bir soygun süreci başladı. Öncelikle Kurumlar Vergisinin yüzde 30’dan yüzde 20’ye indirilmesi mide bulandırıcıydı. Böylece ihaleyi alanlara 21 yıl boyunca her yıl yaklaşık 150-250 milyon dolar ek gelir sağlanmıştı. Şirketin yaklaşık 200 milyon dolar vergi cezası bağışlanmıştı. Oysa mevcut borç ve alacaklarıyla özelleştirilme yapılmıştı. Telekom 21 yıllığına kiralanmıştı ama OGER, hemen gayrimenkulleri satışa çıkarmıştı. Oysa kiralanmış bir kamu kurumuna ait bina ve arsaların satılması imkânsızdı. Üstelik gayrimenkullerin ihaleyle satılması gerekirken, gazete ilanlarıyla haraç mezat satışı yapılmıştı. Bu satışlar yapılırken yüzde 45 Hazine hissesini temsil eden Yönetim Kurulu’ndaki kamu görevlileri, tüm uyarılara rağmen milyarlarca dolarlık bu satışlara göz yummuşlardı. Ardından ekonomik kıymeti olan tüm araç ve ekipmanlar satılmıştı. Cumhuriyet’in yokluk yıllarında köylere kadar çekilen bakır kablolar satılmıştı. Sadece Trabzon’dan satılan kablodan 50 milyon dolar gelir elde edildiği saptanmıştı. Telekom kiralık olduğu için satış gelirlerinin tamamının Hazine’ye aktarılması gerekirken, tüm gelirler OGER şirketine yani Siyonist Yahudi ortaklı Hariri ailesine aktarılmıştı.

Telekom’daki on binlerce çalışanın müktesep hakları yok sayılmış, tüm kurumsal birikim ortadan kaldırılmıştı. Onlarca çalışanının psikolojisi bozulmuş, aileler dağılmış, hatta intihar edenler bile çıkmıştı. Aslında Haririler Telekom’un sahibi değil kiracısı konumundaydı. Dolayısıyla hisse rehin vererek kredi kullanmaları imkânsızdı. Hisselerin rehin verilebilmesi için hisselerin sahibi olmaları lazımdı. Çünkü bu rehin kredi ödenmediği takdirde Telekom’un bankaların eline geçmesi riski vardı. Ancak AKP yönetimi Haririlerin yaklaşık 4,5 milyar dolar kredi kullanmasına izin çıkardı. Bu iznin verilmesi, imzası bulunan tüm kamu görevlileri için suç sayılırdı ve bu suçtan mutlaka yargılanacaklardı. Telekom özelleştirildiğinde 20 milyon telefon abonesi vardı. Bir anda tüm abonelere 20 TL sabit ödeme şartı bağlandı. Böylece Hariri’ye aylık 400 milyon TL, yıllık 4,8 milyar TL avantaj sağlandı. İhalede hizmetlerin en üst kalitede yürütecek yatırımlar yapması şartı vardı, ancak Haririler hiçbir yatırım yapmadı ve Türkiye’nin iletişim altyapısı her geçen gün gerilemeye başladı. Sektörün her yıl yüzde 7 oranında serbestleştirilmesi gerekirken, gelirleri düşeceği için buna izin verilmedi ve tekel olarak kaldı. Türkiye’yi hızlı internete kavuşturmakla sorumlu Telekom yerine, altyapı yatırımlarını devletin yapması kararlaştırıldı. Bunun için eğitimde “Fatih Projesi” planı devreye sokuldu. Projeye göre MEB, tüm okulları hızlı internete bağlayacaktı. Devletin yaptığı yatırımla internete bağlanma OGER’in işine yaradı ve tek kuruş harcamadan milyonlarca yeni müşteri kazandı.

AKP bir taraftan sunduğu imtiyazlarla para yağdırırken, diğer taraftan Telekom bütçesinden yandaş taşeronları ve medyasını doyurmaktaydı. İşte bu açgözlülük hem iletişim altyapısını hem Telekom’un mali yapısını bozmaktaydı. Bu arada hisseleri rehinliyken, boğazına kadar borca batmış Telekom’un kâr dağıtımı yaparak Hariri’ye para aktarmasına fırsat tanındı. Telekom’un, özelleştirmenin yapıldığı 2005 yılından 2021 yılına kadar toplam 14,5 milyar dolar kâr ettiği saptandı. Ama Hariri, AKP eliyle Telekom’u soyup soğana çevirdi ve giderken 4,5 milyar dolarlık borç bıraktı. Kredilerini ödeyemez hale gelmesi üzerine bankalar Telekom’a el koymuşlardı. Türkiye’nin en stratejik şirketi Telekom, 2026 yılında borçsuz ve bedelsiz olarak Hazine’ye devredilmesi gerekirken, özelleştirilmesinden 15 yıl sonra bankaların eline bırakılmıştı. Sonrasında ise Türk Telekom’un yüzde 55’lik hissesi, Türkiye Varlık Fonu (TVF) tarafından satın alındı. Dış finansman arayışında olan TVF’nin bu hamlesi ile Telekom’un finansal borçları örtülü olarak kamuya aktarılmış ve 83 milyonun sırtına yıkılmıştı. “Asrın yolsuzluğu” sayılacak Telekom özelleştirilmesinin hesabı mutlaka sorulacak ve sorumlular yargılanacaktı. Bu yolsuzluk ile sadece para değil, Türkiye’nin geleceği çalınmıştı. Ülkemizin büyük bir bölümünde hâlâ internet bağlantısı yok ve dünyanın en yavaş internetine en yüksek faturayı ödemek zorunda bırakılmışız. Bu yolsuzluk hepimizin gözü önünde yapılmıştı ve açgözlü siyasetçilerin alçak planını, omurgasız bürokratlar uygulamıştı, maalesef yargıçlar duruma mecburen göz yummuşlardı. Bundan sonra bize düşen bir daha başımıza gelmemesi için neler yapılması gerektiği konusunda kafa yormaktı.

ABD, Erdoğan'ın Mal Varlığını Koz Olarak mı Kullanmaktaydı?

Yeniçağ'daki "Erdoğan ailesinin Amerika yatırımları" başlıklı yazısında çok konuşulacak ifadeler kullanılmıştı. Orhan Uğuroğlu yazısında; "Amerika'da Recep Tayyip'in oğlu Bilal Erdoğan ile kızı Esra Erdoğan Albayrak tarafından kurulan Turken Foundation adlı vakfa Türkiye'den gönderilen bağışlar yağmaya devam ediyor." tespitinde bulunmuşlardı. CHP’nin Amerika'daki temsilcisi Yurter Özcan'ın iddialarını köşesine taşıyan yazar: "ABD Temsilciler Meclisi, 2019 yılında Suriye'nin kuzeyine yönelik gerçekleştirdiğimiz Barış Pınarı Harekâtı'ndan dolayı ‘yaptırım’ tasarısını kabul etti. Tasarı, 16 'hayır' oyuna karşı 403 'evet' ile Meclis'ten geçti. Yasanın kabulünden sonra en geç 120 gün içinde ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun, Hazine Bakanı Steven Mnuchin ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O'Brien ile istişare içinde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin net mal varlığı, gelir kaynakları ve iş ilişkilerine dair bir rapor hazırlanması kararlaştırıldı. Bu yasa kabul edilince Cumhurbaşkanı Recep Tayyip tarafından Barış Pınarı Harekâtı, hedefine ulaşmadan durduruldu. ‘Erdoğan ve ailesinin net mal varlığı, gelir kaynakları ve iş ilişkilerine dair rapor’ Amerika'nın Türkiye'ye karşı elinde tuttuğu en önemli silah mı?" diye sormaktaydı.

“Bildiğiniz üzere Turken Foundation 2014 senesinde ABD'de kuruldu; ENSAR ve TÜRGEV'in ortak kuruluşu. Bu ABD'deki vakfın kuruluş belgesinde Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan'ın imzası var; yönetim kurulunda ise kızı Esra Albayrak. ABD'li resmî makamlardan ulaştığımız, ABD Gelir Dairesi (IRS)'den aldığımız bu resmî beyanname 1 Temmuz 2019 ve 30 Haziran 2020 arası tarihleri kapsıyor. Sadece o sene Turken Foundation'a 9,3 milyon dolar bağış gelmiş. En son yapılan resmî vergi beyanı o olduğu için, son 2 senede yapılan bağışları henüz bilmiyoruz. 30 Haziran 2020 itibarıyla Turken Foundation'ın toplam varlığı 67 milyon dolar yani 1 milyar Türk lirası. Misyonu burs ve öğrencilere yurt sağlamak olan bu vakfın, son vergi beyannamesine göre o sene verdiği toplam burs ise sıfır dolardır ve bu vakfın kendi beyanıdır!.. Ünlü boksör Muhammed Ali'nin çiftliğini satın alan ve New York Manhattan'da lüks bir gökdelen yapan bu vakfın gerçek amacı ne? Bu konuyu kamuoyu adına takip etmeye devam edeceğiz."

Peki Türkiye'den kimler bu bağışları yapıyorlardı?

Erdoğan ailesi sadece Amerika'nın değil dünyanın en pahalı yerleşim yeri olan (ve genellikle Siyonist bankerlerin yaşadığı) "New York Manhattan"da neden lüks gökdelen yapmıştı? Acaba bu "67 milyon dolar yani 1 milyar Türk lirası" bağışlarla mı, yoksa Erdoğan ailesi tarafından yasal yollarla elde edilen gelirlerle mi yapılmıştı?

Recep Tayyip Bey'in mal varlığında, bu lüks gökdelen de yer almakta mıydı?

Hatırlatayım: Ankara'nın doğal gaz ihalesini alan Başkent Gaz şirketinin Türk Kızılay'ı aracılığıyla Ensar Vakfı'na 2017 tarihinde 8 milyon dolar bağış yaptığı ortaya çıkmıştır. Kızılay'ın "vergiden kaçınma" nedeniyle bu yolu kullandığı açıklanmıştı. Evet vergi kaçırma yerine bulunan yöntemdir: "Vergiden kaçınma!.."

Erdoğan ailesinin Amerika'daki diğer yatırımı da kafa karıştırıcıydı!?

Önce şunu hatırlatayım; 3 Haziran 2016'da ölen Muhammed Ali'nin son yolculuğuna uğurlanması için 11 Haziran'da düzenlenen törenlere Recep Tayyip Bey de katılmıştı. Recep Tayyip Bey bir de konuşma hazırlamış ancak organizatörler tarafından konuşmacılar listesinden çıkarılmıştı. Kâbe örtüsünün bir parçasını tabutun üzerine koymak istedi ancak "Biz sonra koyarız" yanıtını alınca bunu da başaramamıştı. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'le birlikte tabut başında Kur'an okumaya kalkışmış ancak buna da engel olmuşlardı. Hediyeler götürmüş, ama Muhammed Ali'nin ailesinden kimsenin almadığı ortaya çıkmıştı.

Peki bu kadar olumsuz tablo karşısında Recep Tayyip Bey ne yapmıştı?

- Efsane ağır sıklet boks şampiyonu Muhammed Ali'nin eşi Lonnie Ali, ABD'nin Michigan eyaletindeki Berren Springs'de bulunan 328 dönüm araziyle birlikte satışa çıkardığı çiftliğinin satın alınmasını arzulamıştı!..

- Cumhurbaşkanı Recep Tayyip'in oğlu Bilal Erdoğan ile kızı Esra Erdoğan Albayrak'ın TÜRGEV ve ENSAR vakıflarının New York merkezli ortak kuruluşu Turken Vakfı, Muhammed Ali'ye ait çiftliği 2,5 milyon dolara satın almıştı!..

Asla yanıt vermezler ama gelecek iktidar döneminde bağımsız ve tarafsız yargıya hazır olsun diye soruyoruz:

- Erdoğan ailesi milyonlarca doları nereden ve nasıl bulmuşlardı?

- Neden Türkiye'de değil de Amerika'da bu yatırımları yapıyorlardı?

- Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı dönemleri dahil 20 yılda Erdoğan ailesinin kurucusu ya da üyesi olduğu vakıflara kimler kaç milyon dolarlar bağışlamışlardı?

- Damatları dahil Erdoğan ailesinin yurt dışındaki bankalarda paraları var mıydı?

- Milyarlarca dolar paralarını yurt dışı bankalarda tuttukları iddiaları niçin yanıtsız bırakılmıştı?

Ben bilmem ama herhalde bilenler de var. Dünyadaki tüm dolar transferlerini bilen elbette Amerika’ydı…

ABD Temsilciler Meclisi, 2019 yılında Suriye'nin kuzeyine yönelik gerçekleştirdiğimiz Barış Pınarı Harekâtı'ndan dolayı "yaptırım" tasarısını kabul etmişti. Tasarı, 16 'hayır' oyuna karşı 403 'evet' ile Meclis'ten geçmişti. Yasanın kabulünden sonra en geç 120 gün içinde ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun, Hazine Bakanı Steven Mnuchin ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O'Brien ile istişare içinde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin net mal varlığı, gelir kaynakları ve iş ilişkilerine dair bir rapor hazırlanması istenmişti. Bu yasa kabul edilince Cumhurbaşkanı Recep Tayyip tarafından Barış Pınarı Harekâtı, hedefine ulaşmadan vazgeçilmişti!?

"Erdoğan ve ailesinin net mal varlığı, gelir kaynakları ve iş ilişkilerine dair rapor" Amerika'nın Türkiye'ye karşı elinde tuttuğu en önemli koz yerinde miydi? Ya da şöyle soralım, Erdoğan ailesinin mal varlığı; Türkiye'nin bağımsızlığının beka meselesi miydi, yoksa ailenin karanlık ilişkilerinin pazarlık mecburiyeti miydi?

Erdoğan’ın Kürt Gazına Alâkası ve İsrail Bağlantısı!

Irak Kürt Yönetim Bölgesi gazının önünde hukuki, teknik ve mali engeller olduğu gibi dururken, Erdoğan 2013’te imzalanan anlaşmaları ilerletmekte niye ısrarlıydı? 

Türkiye aleyhine tahkim süreci her şeyi belirsizleştirmişken Irak Yüksek Mahkemesi’nin Irak Kürdistanı’nın petrol ve doğalgaz yasasını Irak anayasasına aykırı bulması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürt gazı hayaline engel mi çıkarmıştı? Tahkimden çıkacak tazminat kararına rağmen petrol alımını sürdüren Erdoğan, siyasi-ekonomik gücüne dayanarak Irak yargısını da takmamıştı. Fakat Erdoğan’ın umursamak zorunda olacağı başka mali ve teknik açmazlar vardı. Türkiye’nin Kürdistan’ın enerji kaynaklarına ulaşma süreci sıra dışı hikâyeler barındırıyor. Biraz geriye gidip hatırlayalım: ABD’nin Irak’ı işgale hazırlandığı günlerde Kürtler artık Saddam Hüseyin’in kısa sürede gideceğini görüp enerji alanına yatırımcı arıyorlardı. Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı Celal Talabani, Mart 2002’de Türk pasaportuyla Ankara’ya uğramıştı. Talabani, Sheraton Otel’de kahvaltıda Epik İnşaat’ın sahibi Mehmet Sepil ile buluşmuşlardı. “Taq Taq sahasını size verelim, geliştirin” diye teklifini patlatmıştı. “Şimdi girin, bir koyup bin alın” diye pohpohlamıştı. Sepil şaşırmıştı, sonuçta tecrübesi Amerikan ve NATO üslerindeki inşaat projeleriyle sınırlıydı. “Petrolle ilgim arabamın deposuna koyduğum benzinle sınırlı” diye sızlanmıştı. 

Mehmet Sepil konuyu telefonda Çukurova Grubu’nun sahibi Mehmet Emin Karamehmet’e açtı, sonra ikili İstanbul’da buluşup 20 dakikada Genel Energy’nin kurulması kararını almıştı. Kürdistan’a altı kişilik heyet yollanmış, üretim paylaşım anlaşmasıyla Taq Taq’ta işe koyulan Genel Energy, kurduğu konsorsiyumlarla operasyonlarını çok sayıda sahaya yaymıştı. Talabani’nin dediği olmuştu; Genel Energy hızla parlamış, 2011’de şirketin yarısını Nat Rothschild’in Valleres’ine 2,1 milyar dolara satmıştı. Irak Anayasası 2005’te, petrol ve doğalgaz yasası 2007’de yazılmıştı. Kürdistan da kendi yasasını 2007’de çıkartmıştı. Basitçe federal hükümetin petrol yönetimini bölgesel hükümetler ve vilayetlerle birlikte yürüteceği yazılıydı. Kürdistan’dan çıkan petrol ve doğalgaz Irak devlet şirketi SOMO üzerinden satılacak, Kürdistan da bütçeden yüzde 17 pay alacaktı. Ama işler mevzuattaki gibi olmamıştı. Kürdistan itirazlara rağmen yabancı şirketlerle anlaşmalar yaparken Taq Taq ve Tawke’den petrol ihracatı 2009’da başlamıştı. Türkiye de 2012’de yol ayrımına dayanmış, BOTAŞ’ın Irak’la 1974’te imzaladığı petrol anlaşmasının süresi 2012’de sonlanmıştı. Dönemin Irak Başbakanı Nuri el Maliki ile yıldızı barışmayan Erdoğan, 2013’te Erbil’le 50 yıllık bir anlaşma imzaladı. Anlaşma çerçevesinde Turkish Energy Company’ye 12 blokta lisans çıktı. Artık Kürdistan’a bakış başkalaşmıştı. Halbuki 2008-2009’da Nabucco projesine Kürt gazının eklenmesine Ankara, Kürdistan’ı bağımsız hâle getireceği gerekçesiyle karşı çıkmıştı. 

Kürtlerle anlaşmaya göre Türkiye; Kerkük boru hattını baypas edecek şekilde Hurmala’dan Fişhabur’a petrol boru hattı yapacaktı. Bu hat sınırda Kerkük-Ceyhan hattıyla buluşacaktı. Ayrıca Miran ve Bina Bawi doğalgaz sahalarından Türkiye sınırına hat çekilmiş olacaktı. Kürdistan tarafında petrol boru hattı 2013’te tamamlanırken, Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’la bağlantılı olduğu iddia edilen Powertrans şirketi tankerlerle taşımacılık ağı kurmuşlardı. 2009-2013 arasında yoğun bir tanker trafiği yaşandı; günde 500 tanker dolum yapmaktaydı. Kürt petrolü Ceyhan limanına taşınmakta, buradan İsrail ve şaibeli birkaç şirkete satılmaktaydı. Kürt petrolü Kırıkkale’deki TÜPRAŞ rafinerisinde de kullanılmıştı. 2002’den bu yana onlarca şirketin dâhil olduğu Kürdistan sahasında petrol faaliyetleri devam ederken gaz projeleri yaya kalmıştı!..

Crescent Petroleum ve Dana Gas’ın Khor Mor ve Çemçemal sahalarında çıkarttığı gaz bölgedeki elektrik santrallerinde kullanılmaktaydı. Fakat başta Miran ve Bina Bawi olmak üzere ihracata yönelik gaz sahaları için yatırımlar eksik kaldı. BOTAŞ, Türkiye tarafında sınıra kadar gaz boru hattını döşetirken Kürdistan tarafında 180 kilometrelik hat yapılamadı. Bu hattan yılda 20 milyar metreküp gaz ihracatı öngörülmüştü. Bir dönem Genel Energy’nin Kürdistan’daki doğalgaz projesinin genel müdürü olan Arif Aktürk gaz ayağındaki tıkanmanın siyasi, mali ve teknik sorunlardan kaynaklandığını açıklamıştı. Al-Monitor’a değerlendirmelerde bulunan Aktürk’e göre Miran ve Bina Bawi’den çıkacak gazın alıcısı durumundaki Türkiye birkaç nedenle frene basmıştı:

Birincisi; Irak 2014’te SOMO’nun yazılı izni olmaksızın Türkiye’ye taşınan petrol nedeniyle BOTAŞ’a karşı uluslararası tahkime gidiyordu. Bu da yatırımcılar ve finans kaynakları üzerinde caydırıcı etki yapıyordu. Türkiye’ye çıkacak tazminatın faiziyle birlikte 24-25 milyar doları bulacağı öngörülüyor. BOTAŞ’ın Irak’la anlaşması hattaki boş kapasitenin üçüncü tarafların petrolünü taşımaya imkân veriyordu. Fakat bunun için SOMO’nun yazılı izni gerekiyordu. Bu da Irak tarafının elini güçlü kılıyordu. Kamuoyunda bilinmeyen bir husus var: BOTAŞ taşınan petrolle ilgili hukuki yaptırım gelirse bunu Kürdistan yönetimine rücu ettireceğine dair bir madde koydurmuştu. Şayet tahkimden ceza gelirse Ankara bunu ödemeyip faturayı Erbil’e gönderecekti. Erbil bunu ödeyemezdi. Erbil-Ankara-Bağdat üçgeninde tazminat restleşmesi Irak-Türkiye ilişkilerini gererken Kürdistan’ı yeniden bağımsızlık yoluna sokabilirdi!.. 

İkincisi; 2017’de Kürdistan’daki bağımsızlık referandumu nedeniyle Ankara’da bir direnç gelişmişti. Üçüncü neden olarak, meselenin teknik ve mali boyutuna dikkat çekilmekteydi. Kürdistan’da özellikle Miran ve Bina Bawi’de çıkan gazda, kükürt oranı yüksekti. Arındırma için tesis gerekliydi. Kükürt, gaz projesi için baş belasıydı. Gübre endüstrisinin hammaddelerinden biri olarak kükürdün pazar değeri vardı. Kükürt, gaz tesisindeki işlemde granül hâline geliyordu. Dağ gibi büyüyen granül taşınmadığı takdirde yağmur suyuyla karıştığında sülfürik aside dönüşüp çevreyi zehirliyordu. Kükürdü gübre tesislerine ya da ihracat noktalarına taşımak için demiryolu en mantıklı çözüm sayılıyordu. Yani işleme tesisi ve diğer altyapı olmazsa kükürt, gaz projesini öldüren faktöre dönüşüyordu.

2018’deki rakamlarla işleme tesisinin maliyeti 4,5 milyar dolardı. Sadece Genel Energy Miran ve Bina Bawi’de 1 milyar doların üzerinde yatırım yaptı. İşleme tesisi için 2017 referandumundan önce Çinlilerle bir ön çalışma yapıldı, fakat ortaklık kurulamadı. Bunun üzerine Genel Energy yerin altında farklı seviyelerde bulunan petrolü öncelikle çıkartıp gaz projesine koşulların elvermesi hâlinde devam etmeyi önerdi. Ama Erbil “Bu işin havucu petrol, sen petrolü çıkarırsan kimse gaza yatırım yapmaz” diyerek reddetti. Gaz ve petrol sözleşmelerini ayırmayı kabul etmeyen Erbil Kürt yönetimi, Genel Energy ile Miran ve Bina Bawi’yi kapsayan üretim paylaşma sözleşmesini feshetti. Bunun üzerine Genel Energy bu sahalardaki harcamaları ve açılan kuyular için yaptığı yatırımın tazmini için 10 Aralık 2021’de Londra Borsası’na bildirimde bulunarak tahkime gitme kararı aldı.

Uzmanlar boru hattı inşaatını büyük bir mesele olarak görmüyordu. Tesis yatırımı yapıldığında boru hattının düz bir arazide 350 milyon dolarlık öz kaynakla bile 16-18 ayda tamamlanabileceğini belirtiyordu. Gaz projesindeki tökezlemenin bir diğer nedeni şuydu: Gazın alımı konusunda Türkiye’nin projenin finanse edilebilir nakit akışını sağlayacak bir hükümetler arası anlaşma ile garanti vermesi gerekiyordu. Aksi halde hiçbir kredi kuruluşu bu projeye para aktarmazdı. Petrol endüstrisinde petrolü katır sırtında bile satabilirsiniz ama gaz daha entegre yatırım, dağıtım ve satış garantilerini gerektiriyordu. Üretim ile pazar arasında çok iyi çalışacak, değer zincirini ve nakit akışını sağlayacak bir yapı tesis edilmesi gerekiyordu. “Gaz işleme tesisi için 4-4,5 milyar dolar, kuyular için 2,5 milyar dolar kaynak lazımdı. Petrol endüstrisinde kimse bunu öz kaynakla yapmazdı. Özellikle işleme tesisi için finans kuruluşlarının kapısını çalacaksınız. Onlar da garantili alım anlaşmasını görmek isteyecektir. Taşıma anlaşması yeterli sayılmamaktadır.”

Burada caydırıcı bir diğer faktör Erbil ile Ankara arasındaki ortaklığın şeffaflık ve denetimden uzak olması. Bu süreçte iktidara yakın Siyah Kalem adlı şirket de sıfır tecrübeyle Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’ndan (EPDK) gaz ithalatı lisansı almıştı. Yine Cengiz Holding kendi enerji santrali ve Mazıdağı’nda kurduğu entegre gübre tesisinin ihtiyacına binaen Kürt gazına ilgi duyup EPDK’dan lisans almıştı. Ama iki şirket de hiçbir şey yapamamıştı.

Peki, bütün bu handikaplara rağmen Erdoğan’ın Kürt gazına ilgisi neden yeniden uyanmıştı? 

Erdoğan’ın 2 Şubat 2022’de Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani’yi ağırlayarak bu meseleyi konuşması İran’ın gaz akışını 20 Ocak’tan itibaren 10 günlüğüne kesmesinden sonrasına denk geliyordu. İkilinin görüşmesine dair bilgi sızmazken Kürdistan Parlamentosu Enerji Komisyonu Başkanı Ali Hama Salih, Türkiye’ye gaz boru hattının 2025’te faaliyete geçeceğini duyurmuştu. Kürdistan Başbakanı Mesrur Barzani’nin 16 Şubat’ta Katar Enerji Bakanı Saad el Kaabi ile Kürdistan'ın gaz potansiyeli ve işbirliğini görüşmesi Erbil-Ankara-Doha üçgeninde bir arayış olduğuna işaret ediyordu. Bu arada Aralık 2021’de yeni bir gelişme oldu: Erbil gaz hattı için KAR Grup ile anlaştı. Anlaşma Khor Mor sahasından Erbil'e 36 inçlik ek bir boru hattı ve Erbil'den Dohuk'a 52 inçlik yeni bir boru hattını öngörüyordu. Şimdilik iç tedarik amacıyla döşenen bu hat Dohuk'taki elektrik santraline ulaştığında Türkiye sınırına kalan mesafe 35 kilometreye düşmüş oluyordu. Uzmanlar; Katar’ın elini taşın altına koymasını beklemezken Kürt gazının kaynak çeşitlenmesi dışında İran’a alternatif olacağını düşünmüyordu. Mahkeme kararında Bağdat’taki koalisyon savaşları ve İran’ın etkisi araştırılıyordu. Fakat Kürdistan’ın tek taraflı anlaşmalarına geniş bir itiraz cephesinin olduğu da konuşuluyordu. Şimdi temel soru, mahkeme kararına rağmen Erdoğan Kürt gazında neden ısrar ediyordu? Tahkim sürecine rağmen Ankara petrol akışını kesmiyordu. Irak’tan gelen çağrıları umursamayan Erdoğan, Irak hükümetinin kurulmasının ardından Türkiye’nin ağırlığını kullanarak gazdaki düğümü çözmeyi umuyordu. Erdoğan için kervan hep yolda düzülüyor ve düzeliyordu.” diyenler nedense çok önemli bir konuyu atlıyordu: Erdoğan’ın bu girişimlerini hep İsrail destekleyip teşvik ediyordu!?

Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin: 'Türkiye’ye 2025’te doğal gaz satmaya başlayacağız' kararı, İsrail’de alınmıştı!..

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Parlamentosu Enerji Komisyonu Başkanı Ali Hama Salih sosyal medya hesabında yayınladığı paylaşımda, IKBY’nin Türkiye’ye doğalgaz satmaya 2025 yılında başlayacağını duyurmuştu. IKBY’nin dünya doğalgaz rezervlerinin yüzde 3'üne ve yaklaşık 5,7 trilyon metreküp doğalgaz rezervine sahip olduğunu aktaran Salih, Türkiye’ye doğalgaz boru hattı döşenmesinin planlandığını aktarıyordu. Söz konusu doğalgaz boru hatlarının inşasının birinci ve ikinci aşamasının başladığını belirten Salih, IKBY’nin kendi ihtiyacının karşılanması için Türkiye’ye bu tarihten önce doğalgaz satılmayacağını belirtiyordu. 2025’e kadar Irak’ın nüfusunun 50 milyon olmasının beklendiğini ve doğalgaza daha fazla ihtiyaç duyulacağını belirten Salih, Bağdat hükümetinin bunu gerekçe göstererek doğalgaz satışını engelleyebileceğini ifade ediyordu.[2]

İsrail, Türkiye’ye Neden Yaklaşmaktaydı?

İsrail'in Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Irit Lillian, Türkiye ile ilişkilerinin teknolojik alanlara kaydığını hatırlatmıştı. Türkiye'nin dron teknolojilerinde önemli bir üretici olduğunu ifade eden Maslahatgüzar Lillian’ın, 'EcoMotion'da Türk heyetinin varlığı iki ülkenin ekonomik ilişkilerindeki yönün değişmeye başladığını gösteriyor. Bu yön daha sofistike, yüksek teknolojili alanlara kayıyor. Bence bu çok iyi bir işaret' iltifatlarının altında ne yatmaktaydı? Irit Lillian, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Tel Aviv'de düzenlenen EcoMotion 2022 konferans ve fuarına Türkiye'den yaklaşık 10 firmanın katıldığını vurgulamıştı. Bunların otomotiv ve ulaştırma sektöründe faaliyet gösteren büyük şirketler olduğunu belirterek: "Artık tüm dünya değişiyor ve yüzünü farklı yöne çeviriyor. EcoMotion; Türk, İsrail ve birçok uluslararası firmanın bir araya gelerek kendi ürünlerini ve sürdürülebilir çözümlerini tanıtabileceği bir platform. EcoMotion'da Türk heyetinin varlığı da çok önemli sayılıyor." diyen Lillian, daha önce de mart ayında bir heyetin İsrail'e gittiğini ve İsrail'den bir heyetin de Türkiye'ye geleceğini ifade ederek şunları aktarmıştı:

"Türkiye ve İsrail'in ticaret hacmi geçen yıl 8 milyar dolara ulaştı. İsrail, Türkiye'nin en büyük 9'uncu ihracat destinasyonu. Mevcut ticaret hacminin içeriğine baktığımızda tekstil, yiyecek ve diğer alanlardan oluşan daha geleneksel bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. EcoMotion'da bir Türk heyetinin varlığı iki ülkenin ekonomik ilişkilerindeki yönün değişmeye başladığını gösteriyor. Bu yön daha sofistike, yüksek teknolojili alanlara kayıyor. Bence bu çok iyi bir işaret. İki tarafın iklim değişikliği veya enerji krizi gibi problemleri önleyecek alanlarda iş birliğini geliştirmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum… Mobilite sadece araçlarla ilgili değil, toplu taşımanın daha etkin kullanılması, trafiğin azaltılması, akıllı şehirler, enerji tasarrufu gibi birçok konu bu alana giriyor. Türkiye de sadece otomotiv endüstrisinde değil, dron teknolojilerinde de önemli bir üretici. EcoMotion'da bununla ilgili bir bölüm olacak. Hareketlilik dediğimizde sadece insanların veya araçların hareketinden değil, ürünlerin hareketliliğinden de bahsediyoruz ve dron teknolojileri bu anlamda gelecekte günlük hayatımızda çok daha büyük bir öneme sahip olacak. Bu konuya sadece askeri açıdan bakmamak gerek." diyen Lillian, bu kapsamda sürdürülebilir çözümler, temiz teknolojiler, mobilite ve inovasyon gibi alanların iki ülkenin ekonomik ilişkilerini daha ileri taşımak için güçlü potansiyel vadettiğini vurgulamıştı.

İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un mart ayında Türkiye'ye yaptığı ziyareti anımsatan Lillian, "İkili ilişkilerde eğilim pozitif olduğu, ekonomi ve sanayi sektörleri iş birliğiyle ilerlediği sürece iki ülkenin ticaret hacmi de artacaktır." sözleriyle asıl sinsi amaçlarını kusmuşlardı. Çünkü Erdoğan üzerinden Türkiye, resmen olmasa da fiilen İsrail’in dolaylı bir parçası yapılmaya çalışılmaktaydı!

Türkiye’ye 'Dijital Paraya' geçiş için baskı yapılmaktaydı!

Türkiye'nin de aralarında bulunduğu birçok ülke dijital paraya geçiş için hazırlık yapmaktaydı. Ülkelerin üzerinde çalıştığı dijital paralar ile Kripto paralar karıştırılsa da aralarında çok ciddi farklar bulunduğu iddiaları bir palavraydı. Dijital para Siyonizm’in yeni dolarıydı! Kripto paraların merkezinin bulunmadığı, ancak dijital paralar öyle olmadığı iddiaları tam bir kandırmacaydı. Türkiye dahil onlarca ülkede dijital paraya geçmek için çalışmalar yürütülmesi, Siyonist sermayenin ve İsrail’in Dünya hâkimiyeti hedefinin şeytani bir planıydı! Geleneksel kâğıt ve madeni olanların aksine Dijital Paranın fiziki bir karşılığı bulunmamaktaydı. Ancak tüm dünyada sanal paralar, merkez bankalarının radarına yakalanmaktaydı. Bu nedenle Siyonist teşvikli ülkeler birer birer dijital para birimlerini çıkartmak için çalışmalar başlatmıştı.

Güya kripto para uzmanı geçinen küresel sermaye uşakları: 'Devletler kendi dijital paralarını çıkarttıkları zaman buraya ayrılmış olan bir finansal kaynağı siz sadece buraya harcayacaksınız. Çünkü cüzdanınıza bununla alâkalı belli durumlarda blokeler konulacak. Veya paraya son kullanma tarihi gibi bazı özellikler sokulacak ve her şeyden öte, kara para aklamayla alâkalı devletlerin eli çok güçlenmiş olacak. Çünkü bütün para trafiğini net bir şekilde devletler gözlemleyip kontrol altında tutacak!..’ iddiaları tüm dünyanın Siyonist sermayenin güdümüne alınacağının dolaylı itirafıydı.

“Kripto paraların merkeziyetsiz olması, dijital paraların da merkez bankalarının tam kontrolünde olması, bu iki sanal para arasındaki en temel farkı oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra merkez bankaları dijital paraların arzını ayarlayabilme özgürlüğüne de sahip bulunmaktadır!..” yorumları asıl tehlikeli gerçeği çarpıtma amaçlıdır!

“Dijital parayla normal banka kartınızla tuttuğunuz para arasındaki fark şudur: Dijital paralar direkt merkez bankalarının çıkartıp sunduğu ve direkt sizin cüzdanınıza gönderme hakları olduğu… Vatandaşa özel telefonlarına uygulamalar yüklenerek merkez bankasından aracı olmadan, yani bankaları tamamıyla aradan çıkartarak devletin sizin cüzdanınıza yükleme imkânı oluşturduğu paralardır. Burada merkez bankaları tam kontrollü yetkiye sahip olacaklardır. Yani burada size gönderdikleri bir parayla alâkalı bütün blokaj koyma yetkisine sahip olacaklar veya size gönderdikleri parayla alâkalı nereye harcanacağına dair net bir şekilde bunu sınırlandırma yetkisini kullanacaklardır. Tabii bu yönleriyle beraber şu an günümüzde kullandığımız dijital paradan ayrılmış olacaklardır” sözlerinin açılımı; “Artık cebinizdeki parayı ve nereye ne kadar harcadığınızı, tüm Merkez Bankalarını güdümüne almış olan Siyonist sermaye odakları, takip ve tespit etmiş olacaklardır. Yani her bir kişi, Siyonist Dünya hâkimiyetinin bir kölesi konumuna taşınacaktır. Üstelik para; bir yeni üretim ve emek karşılığı basılması gerekirken, böyle hayali ve karşılıksız Dijital Paralar; toplulukları, beyinleri ve keseleri kiralık paryalar durumuna düşürmüş olacaktır!”

Erdoğan'ın müttefiki Perinçek bile itiraza başlamıştı!

Doğu Perinçek, Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'ın “Suriye'de 13 ayrı bölgede yerel meclis kurulacağı” yönündeki açıklamasına karşı çıkmıştı. Perinçek, "Bu proje, Suriye'nin toprak bütünlüğü konusunda birtakım soru işaretleri getiriyor. Türkiye açısından da son derece ciddi ve tehlikeli bir süreci tetikliyor" uyarısını yapmıştı. İdlib’de inşa edilen briket evlerin anahtar teslim törenine gönderdiği videolu mesajda Cumhurbaşkanı Erdoğan, “1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşünü sağlayacak yeni bir projenin hazırlıkları içindeyiz. Azez, Cerablus, Tel Abyad başta olmak üzere 13 ayrı bölgede yerel meclislerde yürüteceğimiz proje bir hayli geniş kapsamlıdır” ifadelerini kullanmıştı. Doğu Perinçek ise, şu eleştirilerde bulunmuşlardı:

“Bu proje (Suriye’de Kürtlere) yeni bir egemenlik alanı yaratıyor. Projenin uygulandığı topraklar, Suriye-Arap Cumhuriyetine ait olan topraklardır. Bu proje, Suriye'nin toprak bütünlüğü konusunda birtakım soru işaretleri getiriyor. Türkiye açısından da son derece ciddi ve tehlikeli bir süreci tetikliyor. Hükümetin niyeti başka olabilir ama girişilen uygulama sonuç itibarıyla Türkiye için son derece ciddi tehlikeleri barındırıyor! Burada (Suriye topraklarında) birtakım kantonlar kuruluyor. Orada yerel meclislerin yönetimi altında birtakım kantonlar, hatta hükümetçikler ve devletçikler oluşturuluyor. Bu yerel meclisler, Suriye devletine bağlı olan yerel idareler değil, bunlar Suriye devletine ve Suriye hükümetine muhalif olarak kuruluyor… Birleşmiş Milletler tarafından ve bütün dünya tarafından meşruluğu kabul edilen Suriye hükümetine muhalif olan birtakım unsurların yönetiminde olan bu meclisler kime hizmet etmeyi amaçlıyor? Maalesef bunlar Türkiye devleti tarafından ve Birleşmiş Milletler tarafından terör listesinde bulunan bazı terör örgütleri oluyor. Kısmen ve bu bölgelerde birtakım yağma unsurları faaliyet halinde bulunuyor. Türkiye'den oraya gitmiş olan bazı şirketler de doğrudan doğruya bir yağma düzeni kurmuş durumdalar. O bölgenin bakırları çıkarılıp, o bölgenin zeytin ağaçları sökülüp Türkiye'de mobilya malzemesi olarak satılıyor. Üretimle ilgisi olmayan bir yağma ekonomisi de oluşturulmuş oluyor. Bu kantonlarda bir yandan o terör örgütlerini iktidar yapıyor, onların iktidarını pekiştiriyor, bir yandan da bu yağmacı zümrenin kurduğu talan ekonomisine hizmet ediyor" gibi çok ciddi ve tehlikeli sonuçlar doğuracak girişim ve gelişmelerin hesabı elbette sorulacaktı…

Ve Sn. Perinçek gibileri: “Suriye’nin 13 Yerel Meclis bölgesine ayrılması…” gibi projeleri, Sn. Erdoğan’a özel ve gizli görüşmelerde ve normalleşme girişimlerinde bizzat İsrail’in telkin ve tavsiye buyurduklarını(!..) Ve zaten BOP’ta hedeflendiği gibi, Büyük İsrail amacına ancak Türkiye dahil çevresindeki İslam ülkelerinin parçalanmaları ve Erbakan Hocamızın tabiriyle; “Küçük ve kolay lokma…” haline sokulmalarıyla ulaşılacağını, ya bilmiyorlardı veya bile bile gizliyorlardı!?

Ve zaten, “Borç alanların, mecburen buyruk da alacaklarını…” Osmanlı Sultanlarımız, boşuna mı vurgulamışlardı!..

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] 09.02.2022 / Milliyet

Makale Paylaşım Sayısı: 23

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR