Reklam
Reklam
Reklam

AHMET TÜRK'ÜN KÜRTLÜĞÜ JAK KAMHİ'NİN TÜRKLÜĞÜ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Türkiye Nereye Sürükleniyor?

Baş belası papaz metropolitleri topluyor!

Yargı ile başı dertte olan Fener Rum Papazına destek için değişik ülkelerden gelen 200 Rum metropolit, Fener Rum Kilisesi'ndeki gizli toplantıya katılmıştı. Şer ekibi daha sonra basına açık ayin yapmıştı.



Tepki amaçlı...

Dünyanın değişik ülkelerinden toplanan 200 metropolit, Papaz Bartholomeos ile çok özel bir toplantı yapmıştı. Ayin ve toplantının, özellikle Yargıtay'ın ‘ekümenik' değildir kararı ve Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı'nın Bartholomeos için verdiği celp kararının ardından yapılması, Türk yasalarına tepki, Bartholomeos'a destek amaçlıydı. 

Yargıtay'ın kararı

Yargıtay 4. Ceza Dairesi, "...Patrikhane, tamamen Türk hukukuna tabidir. Egemen bir devletin kendi topraklarında yaşayan azınlıklara kendi vatandaşlarından farklı bir hukuk uygulayarak çoğunluğa dahi tanımadığı bir takım ayrıcalıkları onlara tanımak suretiyle özel bir statü vermesi, Anayasa'nın 10 maddesinde gösterilen eşitlik ilkesine açıkça aykırılık oluşturacağından kabul edilemez. Bu nedenle Patrikhane'nin ekümenik olduğu iddiasının yasal bir dayanağı bulunmamaktadır" şeklinde karar almıştı.

İfade vermeye çağrıldı

Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı ise, Fener Rum Papazı Bartholomeos, hakkında yürütülen bir soruşturma kapsamında ifade vermeye çağırmıştı. Soruşturma, Bulgar Ortodoks Kilisesi eski yönetim kurulu üyesi Bujidar Cipof'un suç duyurusu üzerine başlatılmıştı. Cipof, suç duyurusu dilekçesinde, Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin, patrikhanenin tamamen Türk hukukuna tabi olduğu, dini ve ruhani seçime katılacakların Türk vatandaşı olması gerektiği, patrik ve patrikhanenin Türk yasalarına tabi olduğu ve ekümenik iddiasının yasal dayanağı bulunmadığı yönünde kararı bulunduğunu hatırlatmıştı.


Misyonerlere dur diyen yok

Bu arada pek çok il ve ilçemizde olduğu gibi Sakarya Akyazı esnafının peşini bırakmayan misyonerler, kargo ile gönderdikleri kitap ve broşürlerle Hıristiyanlık propagandası yapmaya devam ediyor.

AKP iktidarının AB'ye uyum adı altında verdiği tavizlerle, misyonerler ülkemizde elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Vatandaşın tepkilerine rağmen, şer faaliyetlerine dur diyen bir makam bulunmuyor. Her ay belli aralıklarla kendilerine İncil, kitap ve Broşür gönderildiğini dile getiren esnaf, uyarılarının dikkate alınmadığından yakınıyor.

İncil, kitap ve broşürlerin çocukların elinde gezdiğine dikkati çeken vatandaşlar misyonerlik faaliyetinin engellenmesini istiyor.37[1]

Türk devleti her yıl 10 milyonlarca doları Musevi Lobisine bunun için mi verdi?

ABD'deki önemli Yahudi kuruluşlarından İftira ve inkârla Mücadele Birliği, Ermeni iddialarıyla ilgili tutumunu değiştirdi. Kurum, bundan böyle olayları 'soykırım' olarak nitelendirecek. Açıklama 22 Ağustos'ta yapıldı. E. Kur. Albay Taşçıoğlu Musevi Lobisine bugüne kadar 120 milyon dolar verildiğini açıklamıştı.

ABD'deki en önemli Yahudi kuruluşlarından iftira ve inkârla Mücadele Birliği ADL, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarına yönelik tutumunu değiştirerek, söz konusu iddiaları tanımaya karar verdi. ADL Başkanı Abraham Foxman, kuruluşun internet sitesinde yayımlanan açıklamasında, bu konudaki tutumlarını yeniden gözden geçirdiklerini ve Ermeni olaylarının, sonuçları açısından 'soykırım' anlamına geldiğini iddia etti. Foxman, buna karşılık ABD Kongresindeki 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını içeren tasarının kabulünün, hiçbir yarar sağlamayacağını, Türkiye'deki Yahudi toplumunu ve Türkiye, ABD, İsrail arasındaki önemli ilişkiyi tehlikeye atabileceğini vurgulamıştı.

Tasarıya destek yarıyı geçti

Öte yandan ABD kongresi Temsilciler Meclisi'nde görüşülmesi beklenen sözde Ermeni Soykırımı Tasarısı destek imza sayısı yarıyı geçti. HR 160 sayılı yasa tasarısına imza koyan milletvekili sayısının 225'in üzerine çıkması Meclis Başkanı Pellosi'nin önünü açıyor. Bu oranda imza sayısı ile Temsilciler Meclisi Başkanı tasarıyı doğrudan Genel Kurul'da oylama ve gündeme getirme hakkı kazanıyor. Bu arada Massachussets eyaletinde de Musevi lobileri Sözde soykırım tasarısına destek kararı aldı.

İsrail'in göstermelik telaşı

Amerika'daki en önemli Yahudi kuruluşu olarak bilinen ADL'nin sözde soykırımı kendi bünyesinde tanıması üzerine İsrail yöneticilerini göstermelik bir telaş aldı.

ADL, Ermeni Soykırımı'nı tanıdığını 21 Ağustos günü açıkladı. 22 Ağustos'ta Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi ile bir araya geldi. Dışişleri Bakanı Gül açıklamanın çok büyük bir hayal kırıklığı yarattığını Avivi'ye iletti. Avivi'nin Ankara'nın rahatsızlığını Tel Aviv'e bildirmesi üzerine, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, alelacele Başbakan Erdoğan'ı telefonla aradı. Peres, Türkiye ile iyi ilişkilere büyük önem verdiklerini açıkladı.

Aslında Abdullah Gül'ün İsrail Büyükelçisi'ne tepki vermesi de göstermelikti. Çünkü İsrail Büyükelçiliği Gül, tepkisini dile getirmeden önce bir açıklama yapmıştı. Büyükelçilik açıklamasında, İsrail Hükümetinin 1915 olaylarına bir tanımlama getirilmemesi ya da taraf tutulmaması görüşünde olduğu yazılmıştı.

Gazeteci Zeynep Göğüş:

İzak Şamir "Türkiye Kürdistan'da işgalci" dedi, Türk medyası yayımlamadı

Türkiye'de medya da, İsrail'in gerçek yüzünü gizliyor.

Gazeteci Zeynep Göğüş, Tempo Dergisi'nin 1 Temmuz 2004 tarihli sayısında, Politika köşesinde yaşadığı bir olayı anlatıyor ve şöyle diyordu: "Yer Brüksel'deki uluslararası basın merkezi. Yıl, 1983. Aylardan Eylül olmalı, İsrail dışişleri bakanı İzak Şamir'in basın toplantısını izleyenler arasındayım. Sorular birbirini izliyor. Şamir, Türkiye'yi "Kürdistan'ı işgal eden devletlerden biri" olarak tanımlıyor. İsrail'in bu önemli siyaset adamı şöyle devam ediyor: "İşgalci devletler yüzünden Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi bir türlü sonucuna ulaşamıyor..." 21 yıl önce bu sözleri duyduğumda açıkçası hayret etmiştim. Ama ertesi günkü şaşkınlığım daha da büyüktü. Önemli bir Türk haber ajansının Brüksel temsilcisiydim ve Şamir'in sözleriyle ilgili haberim hiçbir yerde çıkmadı."

Türkiye nereye sürükleniyor?

Jak Kamhi Cumhuriyeti!

Emcet Olcaytu'nun tespit ve değerlendirmeleri oldukça önemliydi:

8 ve 9 Ağustos 2007 günleri medyada Koksal Toptan'ın TBİ Başkanlığına aday olarak gösterileceği haberlerinin arasında "göze çarpmayan" bir haber yer aldı: Jak Kamhi, başarılı çalışmalarından ötürü "Devlet Üstün Hizmet Madalyasıyla ödüllendirilecekti. Kamhi, ödülünü 16 Ağustos'ta Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in elinden alacaktı.

O günlerde dikkat çekmeyen haber, 16 Ağustos 2007 günü diğer haberlerin önüne geçti. Çünkü madalya törenine Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt da katılmıştı. Sadece Büyükanıt mı? Cumhurbaşkanı Sezer ve eşi Semra Sezer, TBMM Başkanı Koksal Toptan, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Kuvvet Komutanları, YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, Türkiye Musevileri Hahambaşı İshak Haleva da oradaydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 20 Ağustos Pazartesi günü başlayacağı hatırlanacak olursa, Yaşar Büyükanıt'ın katıldığı tören, gazeteciler için "bulunmaz nimet" sayılırdı. Belki de Yaşar Büyükanıt, Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin mesaj vermek için törene katılmıştı...

1983 yılında kabul edilen Madalya ve Nişanlar Kanunu uyarınca Sakıp Sabancı, Rahmi Koç, İbrahim Bodur, Selçuk Yaşar, Ayhan Şahenk, Halis Toprak, Şakir Eczacıbaşı gibi holding patronları da aynı madalya ile ödüllendirilmişlerdi. Ancak daha önce "Devlet Üstün Hizmet Madalyası" törenlerinde "devletin zirvesinin" buluştuğunu kimse hatırlamıyordu. Atatürkçü düşünceye içtenlikle bağlı olmak Cumhurbaşkanı Sezer'in, madalya töreninde yaptığı kısa konuşmada: "Atatürkçü düşünceye içtenlikle bağlı Sayın Kamhi, başkanlığını uzun yıllar sürdürdüğü İktisadi Kalkınma Vakfı aracılığıyla ve kişisel çabalarıyla, Atatürk'ün Türk Ulusuna hedef gösterdiği kalkınma ve çağdaşlaşma yolunda önemli bir aşama olan Avrupa Birliği yönelimine güçlü destek sağlamıştır" diyordu.

Cumhurbaşkanı Sezer, Avrupa Birliğine yönelimi, "Atatürkçü düşünceye içtenlikle bağlı olmanın sonucu" olarak göstermese, bu cümlenin üzerinde durmaya gerek olmazdı. Çünkü Sezer, AB'nin Türkiye'ye dayatmalarına karşı açık bir tutum almamıştı. Ne var ki; AB Komiserlerinin "Kemalizm'i unutun" direktifleri ortada iken, Jak Kamhi'yi övebilmek için "teslimiyetçi politikaları" Atatürk'e dayandırmaya kalkması, Jak Kamhi'ye verilen önemin göstergesi oluyordu.

Cumhurbaşkanı Sezer, konuşmasına şöyle devam etti: "...Sayın Kamhi, ülkemizin tanıtılması ve uluslararası alanda karşılaştığı sorunların giderilmesi yolunda yılmadan ve içten bir özveriyle çalışmalarını sürdürmektedir. Sayın Jak Kamhi bu yurtseverliği ve çalışkanlığı ile ulusumuzun övgüsünü kazanmıştır..." Jak Kamhi'nin "yurtseverliği" ve "uluslar arası alanda karşılaştığımız sorunların giderilmesi yolundaki" çalışkanlığı ile ulusumuzun övgüsünü kazandığı" görüşü, ilk bakışta "sıradan" bir cümle izlenimi yaratıyor, Jak Kamhi'nin kimliğine ilişkin olgular yan yana getirildiğinde, bu sözlerin anlamı değişiyor.


Jak Kamhi'nin itibarı

Jak Kamhi, kendisi ile yapılan bir röportajda 2000'e Doğru dergisine şunları söylemişti: "Kimseden saklamıyorum. Gayet normaldir ki, benim İsrail'e karşı gayet müspet hislerim var. Bu tabii bir şeydir. Bunun önüne çıkılamaz. Benim İsrail'e karşı sempatim olması, İsrail'in Türkiye ile iyi ilişkilerini arzu etmem, birçok konuda müspet ilişkilere girilmesi, İsrail ile barışa kavuşulması temennilerim, görüşüm olur ama iddiam olmaz. Türkiye-İsrail ilişkilerini tayin edecek olan Dışişleri Bakanlığı'dır."

Jak Kamhi İsrail ile ilişkiler konusunda topu hükümete atıyordu ama 1991 yılında Akbulut Hükümeti sırasında Dışişleri Bakanı Kurtcebe Alptemuçin'den aldığı "üstün hizmet madalyası" devletlerarası ilişkide etkinliğinin sonucuydu.

Jak Kamhi, bugün daha rahat konuşuyor. Türkiye'nin şehit cenazeleri ile sarsıldığı, çarşılarında patlayan bombalarla sallandığı, mayınlarla boğuştuğu günlerde, TİSK'in İşveren Dergisi'nin Haziran 2007 tarihli sayısında, AKP'yi överken şunları söylüyordu: "...Türkiye'nin ABD ile ilişkileri sıhhatli bir seviyeye ulaşmaktadır. Ayrıca AB ile ilişkilerin müzakere seviyesine erişmesi, politik yönümüzün sıhhatli olduğunun işaretini veriyor. Sosyal politikalara gelince, kademeli bir şekilde AB kriterlerine uyma mecburiyetindedir..."

Kendisine tekrar "Üstün Hizmet Madalyası" verileceği açıklandıktan sonra J. Kamhi, AB, ABD, İsrail ve Türkiye gibi tarafların bir araya gelmesiyle pek çok soruna çözüm üretilebileceğini vurguluyor ve çeşitli ülkelerde üst düzeylerde kurduğu ilişkiler ve işbirlikleri hakkında bilgi sahibi olduğunu belirtiyor.

Küçük Amerika sürecinde muteber ve mutemet olmak

J. Kamhi'nin bir özelliği de Türkiye'ye gelen üst düzey ABD diplomatlarına "evinde yemek veriyor" olması. Türkiye'de görev yapan ABD büyükelçileri, sonradan başka görevlerle Türkiye'ye geldiklerinde istisnasız J. Kamhi'nin misafiri oluyorlar. J. Kamhi, Bilderberg'in de davetlileri arasında. Avrupa'nın "creme de la creme" işadamı örgütü olarak bilinen Avrupa sanayicileri yuvarlak masası, ERT'ye 1991 yılında üye olarak çağrılan ilk Türk sanayicisi olan Kamhi, uluslararası alanda yaptığı çalışmalar nedeniyle Fransa hükümeti'nden 1991 yılında "Legion Honneur", 1997'de Fransa Cumhurbaşkanı'ndan "Commandeur dans I'Ordre National du Merite", 2003 yılında İspanya Kralı'ndan "Commander of the Order of the Spanish Civil Merit" nişanlarını almıştı. Kamhi'nin ödülleri arasında; 1992 yılında Türk-Amerikan Dostluk Konseyi tarafından verilen liderlik ödülü, 2003 yılında Türkiye Hahambaşılığı-Türk Musevi Cemaati'nin "Takdir ve Teşekkür" plaketi bulunuyor.

Azılı AB yandaşlığı

J. Kamhi, Cumhurbaşkanı Sezer'in (farklı kelimelerle) belirttiği gibi "azılı bir AB yandaşı"...

J. Kamhi'nin kurucusu bulunduğu (İKV) İktisadi Kalkınma Vakfı'nın öncülüğünde; TOBB, DİSK, TESEV, Türk-İş, TİM, İSO, İTO, YASED, TÜRSAB, ATO, Kal-Der, MÜSİAD, TİSK, İMKB gibi 175 sivil toplum örgütünün yayımladığı bildiriyi hatırlayacaksınız...

O bildiriden halkımıza söylenen yalanların,   yaratılan hayallerin ve AB adına yapılan dayatmaların bir kısmını nakledelim:

Tam üyelik yükümlülüklerini ekonomik, siyasi ve sosyal tüm alanlarda ülkemizin ihtiyaç duyduğu reformların gerekleri olarak algılıyoruz. Tam üyelik hedefi tüm siyasi partilerce benimsenen ve desteklenen bir devlet politikasıdır. Bugün 40 yılı aşkın bir süredir devam eden bu ulusal davanın hayata geçirilmesinde tarihi kavşaktayız. Türkiye, AB tam üyelik hedefine hiç olmadığı kadar yakın. Milletvekillerimizin bu tarihi sorumluluğun bilinci ve sağduyusu ile hareket etmeyi sürdürmelerini bekliyoruz. Ülkemizin geleceğini şekillendirecek, gençlerimizin yarınlara güvenle bakmasını sağlayacak, bu çağdaşlaşma projesinin süratle gerçekleştirilmesini talep ediyoruz.

Bizler bu bildiride imzası olan sanayici, tüccar, çiftçi, esnaf, serbest meslek mensubu, işçi, akademisyen, öğrenci, medya temsilcisi, tüm kesimler: Birey ve toplum olarak geleceğimizi AB'de görüyoruz. Gelecek kuşaklara çağdaş dünyayla bütünleşmiş, güçlü bir Türkiye bırakmanın sorumluluğunu taşıyoruz. AB'yi kendimiz, çocuklarımız, geleceğimiz için istiyoruz. Türk toplumu olarak kesin kararlıyız. Türkiye'nin yeri AB'dir. Kaybedecek zamanımız yoktur."

J. Kamhi ile birlikte o bildirideki bazı imzaları da yazalım: Murat Belge, Ertuğrul Özkök, Mehmet Altan, Mehmet Y. Yılmaz, Ali Bayramoğlu, İsmet Berkan, Prof. Dr. Haluk Günuğur, Süleyman Çelebi, Özdem Sanberk Halit Narin, Can Paker. Kısacası "malum" cephe...

Kimin sözü önemli

J.  Kamhi'nin  "Devlet Üstün Hizmet Madalyası"nı ne kadar önemsediği bilinmez ama ödül töreninde, "devlet zirvesi mensuplarının" yüzüne baka-baka; ABD, İsrail ve AB'nin bugün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" hedefi doğrultusunda çaba sarf ettiğini" söyledikten sonra "alkışlanmış olması ihtimali" çok hazin bir görüntü yaratıyor.

Barzani-Talabani cenahından ülkemize yöneltilen saldırı ve tehditlerin arkasında ABD'nin ve İsrail'in bulunduğunu Türkiye'de Tayip Erdoğan "bile" reddedemiyor. Komutanlar ise bunu sık-sık dile getiriyor. Tam da bu sırada, J. Kamhi'ye "Devlet Üstün Hizmet Madalyası" verilmesi ne anlama geliyor?

Bakanlar Kurulunca yürürlüğe konulan "Devlet Madalya ve Nişanları Yönetmeliği"nin 4. maddesi ile J. Kamhi'ye verilen "Madalya"yı birlikte değerlendirmek, gerçekten "yüz kızartıcı" oluyor. Yönetmeliğin 4. maddesinde "Madalya" şöyle tanımlanmış: "Bu Yönetmelikte geçen Madalya; yurtiçinde veya dışında, Türkiye Cumhuriyeti'nin bekasında, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünün korunmasında, Devletin yücelmesinde ve milli menfaatlere katkıda, hizmet ve vazifede, üstün feragat, fedakârlık, başarı ve yararlık gösteren kişilere verilen muhtelif cins ve değerde bir sembolü ifade eder".

Bu tanımlama ile J. Kamhi'nin törende söylediği sözü kim, nasıl bağdaştırabilmektedir?

J. Kamhi'ye madalya verilmesi, mevcut olgular ve yapılan konuşmalar dikkate alındığında; bu olayın yegâne anlamı, J. Kamhi üzerinden ABD, AB ve İsrail'e teslim olunmasıdır. Bu tutum ile ülkemizin bütünlüğü nasıl savunulacaktır? Türkiye'nin altına mayınları döşeyen, çarşılarında bombaları patlatan ABD ve İsrail'e, "tedarikçi" AB ülkelerine, Irak'ın kuzeyindeki "kuklalarına" ne denilmiş olmaktadır?

J. Kamhi'nin, "ABD, AB ve İsrail'in barış için çabaladığı" yalanlarını hiç utanmadan söylediği mekânda, Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın bulunması "iyi olmuştur" denebilir mi? Yaşar Büyükanıt, bu mekânda bulunmak zorunda mıdır? Yaşar Büyükanıt'ın yüzüne karşı söylenen bu laflardan sonra Mehmetçiklerimizin, üst rütbeli komutanlarımızın cenazelerinde söylenen sözlerin ne kadar ağırlığı kalmıştır?

Bu olayda başka bir "garabet" daha var: "Devlet Madalya ve Nişanları Yönetmeliği"nin 22. maddesine göre; "Madalya alacak Türk vatandaşlarının listesi her yıl Başbakanlıkça 29 Ekim'de ilan edilir. Bu ilanda, madalyanın hangi tarihte ve nerede tevcih edileceği belirtilir."

Cumhurbaşkanı Sezer'in "giderayak" bu madalyayı J. Kamhi'ye takması nasıl mümkün olmuştur? Bu nasıl bir uygulamadır ki, J. Kamhi için, yasal mevzuat çiğnenebilmektedir?

Bu nasıl bir sistemdir?

Böyle bir sistemde BOP Eş-başkanı olduğunu göğüslerini gere-gere ilan edenler, baş tacı edilir. Abdullah Gül, devletin tepesine oturtulur. Türban püskülü de o tepede sallanır-durur.

Görülüyor ki; beş yıllık AKP iktidarı sonunda Türkiye; ABD, MOSSAD, TÜSİAD "şeytan üçgenine düşürülmüştür. İçine düşürüldüğümüz sistemin adı da Jak Kamhi Cumhuriyeti'dir.38[2]


Jak Kamhi Türk ise! "Herkes Türk'tür!" noktasından, "Türk"ün buharlaşması merhalesine..

750 yıl öncelerde Yunus Emre, 'Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, / Halka müderris (bile) olsa, Hakikate asidir' diyordu. 600 yıl önce de Sâdi-i Şirazî, 'Benî Adem, âzâ'y-ı yekdigerend, / Çun, der aferiniş z'yek covherend' (Ademoğulları birbirlerinin -bir bedenin- organları gibidirler, Çünkü, yaratılışta tek cevherdendirler..) diyordu.. Hiç kimsenin maddî cevheri, diğerinden farklı değildir..

Mehmed Akif'in 'insanları kavmine göre değerlendirmenin, onun üzerine bir bina etmeye kalkışmanın İslâm'da yerinin olmadığını' beyan eden veya Muhammed İkbal'in 'Biz Tevhîd inancı ve Nübüvvet gibi iki aslî unsurdan üzerinde meydana gelmiş bir İslâm Milletiyiz; çeşitli diller ve renklerde oluşumuz, bizi, tevhîd gülistanının aynı şarkıları bambaşka seslerle terennüm eden bülbülleri ve rengârenk gülleri durumuna getirir' mısraları da aynı manadadır.

Bu bir kültür meselesidir, bir dünyaya ve insana bakış meselesidir ve Kur'an'daki, 'Sizin en üstün olanınız, Allah'ın emirlerine en çok riayet edeninizdir..' mealindeki (İnne ekremekum indallahi etqâkum..) âyetinden de neş'et etmektedir..

Evet, bütün insanlar materyalistlerin tabiat kanunları diye geçiştirdiği sünnetullah'a göre şekillenmektedir.. Hiç kimse, ırkını, rengini, kavmini, cinsini, dünyaya geliş zaman ve mekânını, anne-babasını, sosyal çevresini kendisi seçmemiştir.. O halde, kimse, kendi elinde olmayan ve hilkatin bir gereği olarak ortaya çıkan bu durum üzerine bir üstünlük veya düşüklük iddiası kuramaz; kurarsa bu, büyük bir zulüm olur..

Biz Müslümanlar, dünyaya, Allah'ın bize bildirdiği temel ölçülere göre bakmakla mükellefiz.. Bu temel ölçüye göre de, insanlar arasında, 'takva ve fazilet dışında bir üstünlük yoktur!'

Ama, toplumları sırf dil, renk, cins, sosyal çevre veya dünyaya geldikleri coğrafyalara göre şeytanî iğvalarla tahrik etmeye çalışanların entrikaları da bitmek bilmiyor..

Resul-ü Ekrem (sav), hattâ amcalarına karşı bile savaş verirken, yanında yer alanlar Fars diyarından Selman, Habeş'den Bilâl, Rûm diyarından Suheyb gibi farklı dil ve kavimlerden isimlerle birlikteydi.. Ama, İslâm Milleti arasında da 'arab olanlar ve olmayanlar' gibi ayırımlar oluştu.. Hele, Emevîler dönemi bunun şahikasını teşkil eder..

Müslüman dünyası dışında ise, özellikle 1789-Fransız İhtilalinden sonra, etnik kökenlerde üstünlük vehmeden bir nasyonalist çılgınlık boy saldı ve bunun etkisinden Müslüman toplumları da uzak kalamadılar.. Halbuki, o sıralarda, Osmanlı, 'herkesin etnik yapısının olduğu gibi kabulü' ölçüsüyle hükmediyordu.. Ama, içten bozulmaların soysal bünyede açtığı gediklerden giren kavmiyetçi kasırgalar Müslüman toplumları da birbirine düşman eden Türkçülük, arabçılık, farsçılık, kürdçülük, arnavutçuluk gibi cereyanları geliştirdi..

Bu neticede özellikle 'İttihad - Terakkinin etkisi reddedilemez.. Buna rağmen, Osmanlı'nın dağılma merhalesinde, oluşturulan savunma örgütlerine 'Anadolu ve Rumeli Müdâfa'y-ı Hukuk Cemiyeti' adı veriliyor ve hedef de, ilk maddede, 'Ahali-i İslama yapılan mezalime son vermek' şeklinde belirtiliyordu.

Ama, ilginçtir, Türkçülük cereyanlarını geliştirenlerin önemli kısmı Türk kavminden değildi. Yusuf Akçora gibi Türkçüler ise, Türk kavminin İç Anadolu halkları olduğunu söylüyordu.

İslâm ise, objektif değerlere, hükümlere ve yaptırımlara dayanıyordu.

(Ziya Gökalp Yahudi Listesinde!

Merkezi New York'ta olan Sefarad Kültürü Araştırmaları Merkezi, Türkiye'deki Yahudi soy isimleri şeklinde yayımladığı listede Mareşal Kazım Karabekir'i de Yahudi olarak gösterdi.

1965 yılında New York'ta kurulan Sefarad Kültürü Araştırmaları Merkezi'nin (FASSAC) resmi internet sitesinde Yahudi soy isimleri bölümünde Türk ve Osmanlı Yahudileri sıralanıyor. Yüzlerce ismin alfabetik sıraya göre yer aldığı listenin hazırlayıcısı ise Prof. Dr. Daniel Kazez adında İstanbul kökenli bir Yahudi. Kazez, Sefarad Kültürü Araştırmaları Merkezi'nin resmi internet sitesinde kaynağı olarak da Türk Musevi Yusuf Besalel'in Osmanlı ve Türk Yahudileri kitabını gösteriyor.

Sefarad Kültürü Araştırmaları Merkezi'nin Yahudi listesinde yer alan diğer isimler: Uzeyir Garih, Ziya Gökalp, Naim Güleryüz, Cem Hakko, Vitali Hakko, Leyla İpeker, Cefi Kamhi, Jak Kamhi, Vivet Kaneti, Bilge Karasu, İzzet Keribar, Sami Kohen, Jan Nahum, Nedim Saban, Sabetay Sevi, İshak Alaton, Rifat Bali.)

Bunları yeniden hatırlamamızın sebebi, yeni anayasa çalışmalarında etnik köken üzerine yapılan tutarsız açıklamalar...

"Türk" tartışmasına, Yargıtay Başkanı Osman Arslan da girdi ve 'Türk Milleti kavramının bir ırka, dine ve etnik kökene dayanmadığı' ve Anayasanın 66. maddesindeki 'Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı bulunan herkes Türk'tür' lafını tekrarladı. 'Türk' kelimesi hiçbir yerde etnik anlamda kullanılmıyor ve bu ülke üzerinde yaşayan bütün ferdleri kapsıyor'muş.. Bu nasıl bir tuhaf tariftir!? Geçenlerde, 'Devlet Üstün Hizmet' ödülü verilen Jak Kamhi de TC. kanunlarına göre, "Türk"tür.

Ama, objektif bir sosyal ilim olan hukuk, bu muğlaklık üzerine mi kurulacaktır?

Allah'ın yarattığı bütün kavimler gibi Türk de, Türkçe de vardır.. Bir insanın hangi kavimden olduğuna dair en objektif ölçüsü, tekrarlayalım, onun ana dilidir.39[3]






[1] (iha)

[2] 19.08.2007 / Aydınlık

[3] Selahaddin Çakırgil / 8 Eylül 2007 / Yahoo-de


Bu yazarin diger makaleleri

  Bahçeli, ‘başsağlığı' telefonu açan Başbakan'la ikinci kez konuşmaktan kaçınmıştı....
Devami
  Kemalizm'in yozlaştırılması ve Sabataist saltanatının İttihat ve Terakki benzeri...
Devami
  21 Ocak 2006 Zaman gazetesinde "12 Eylül 1980'den sonra,...
Devami
  Amerika'daki en etkin Yahudi lobileri, Türkiye'yi köşeye sıkıştırmak için...
Devami
  AKP'de Milli Görüş kökenlerin elenmesi ve tezkere tasfiyesi AKP listelerinde...
Devami
  ABD-İsrail el ele, dünyayı ateşe veriyor! İran'a baskılarını yoğunlaştıran...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5276

SON YORUMLAR