Reklam
Reklam
Reklam

NAMAZIN BEDEN EĞİTİMİNE ÇEVRİLMESİ VE FETULLAHÇILARIN ATATÜRK BENZETMESİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Engin Kaşdaş denen birisi, "Şuursuz ve huzursuzca kılınan, veya imani (manevi) derinliğe ve beyni (zihni) bilince dayanmadan tekrarlanan bir namazı, "beden eğitimi"ne benzettiğimiz için, bizi bu kutsal ibadeti hafife almakla suçlamıştı. Aslında tabi ve taraf oldukları, daha doğrusu tapındıkları Fetullah Gülen hareketinin ve AKP'nin sapıklık ve sahtekârlıklarını deşifre etmemizden dolayı hırçınlaşmış, ama bazı gerçekleri gizlemek gayretiyle, bu benzetmemiz bahane edilip bize sataşılmaya çalışılmıştı.

 

Halbuki, Asrı Saadet dediğimiz, İslam'ın geliş ve kemale eriş süreci iki ana bölüme ayrılır:

1-      Mekke Dönemi

2-      Medine dönemi

1-Yaklaşık 12 yıla kadar süren Mekke dönemi;

a) Tek ve gerçek ilah olan, ne zatında, ne icadatında (yaratmasında), ne icraatında ve ne de şeriatında (ilahi yasalarında) asla eşi ve ortağı bulunmayan Yüce Allah'ın dışındaki tüm güç odaklarını ve sahte şefaatçileri (yani bütün putları)  reddedip tevhit inancına ulaşma ve bu yolda olgunlaşma

b) Bu kutsal inanç ve insani amaç uğrunda her türlü baskı ve barbarlığa katlanma; dünyalık rahatından ve menfaatinden fedakârlığa hazır olma

c) Hakkı inkârcı ve ata-taparlığı (gelenekçilik anlayışını ve ırkçılığı) istismarcı kesimlerin ve tüm zalimlerin zorbalık ve sömürü düzenine karşı olma ve bu onurlu tavrında dik durup asla dönekliğe ve kahpeliğe yanaşmama

d) Yalancılık, hilekârlık, zina yapmak, cana kıymak, bencillik ve cimrilikle yoksullara yardımcı olmamak gibi her türlü haksızlık ve ahlaksızlıktan uzaklaşma

Şuurunun ve huzurunun kazanıldığı, hicret öncesine kadar hiçbir ibadetin farz kılınıp mecbur tutulmadığı, hatta içki ve faiz gibi yerleşik kötülüklerin bile yasaklanmadığı bir ruhi-akli eğitime ve imani-manevi terbiye süreci konumundadır. Çünkü bu temel olmadan üzerine İslam binası kurulamayacaktır.

2-Medine dönemi ise:

a) Bu uzun süreli ve özverili beyin eğitiminin ve manevi değişimin yansıtıldığı; vicdani kanaat ve sorumluluk bilincinin, içtimai hayat sahasında yaşanmaya başlandığı

b) Tedricen (derce derece) ve tekâmülen (basitten mükemmele doğru), maneviyatla maddi hayatın uyum sağladığı; fert-cemiyet ve devlet ortaklığının disiplin ve düzen altına alındığı

c) Fikri ve pasif cihadın (milli savunma, Hak ve adaleti hakim kılmanın), fiili askeri ve aktif safhaya taşındığı savaş ve barış şartlarının ve dış politika esaslarının insani ve hukuki esaslara bağlandığı

d) Temel kaideler ve genel prensipler üzerinden, güncel ve yerel sorunlara, akli ve adil çözümler bulma (içtihat yapma) yolunun açıldığı, yani hukuk oluşturma okulunun kurumlaştığı ve böylece yeni bir medeniyetin temellerinin atıldığı kutlu bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bizim "Namaz beden eğitimi değil, beyin eğitimidir" sözümüz Kur'an'ın: "Veyl olsun gaflet içinde ve gösteriş için namaz kılanlara" (Maun suresi) hitabından çok daha hafiftir. Çünkü bu ayetler riya ve dünya için kılınan namazı, beden eğitiminden çok daha beter olarak "cehennem eğitimi"ne benzetmektedir.

"Yüzlerinizi doğuya batıya çevirmeniz (namaz diye ruhsuz ve şuursuz bir kısım şekilleri yerine getirmeniz) iyilik (ve marifet) değildir" (Bakara: 177)

"Onlar ki, kendilerini yeryüzüne yerleştirip iktidar sahibi kılarsak, namazı dosdoğru kılarlar" (Hac: 41) ayetleri: hürriyet, izzet ve gerçek hakimiyete erişmeden namazın amacına ulaşamayacağına işarettir.

Medine'ye hicrete kadar namazın farziyet olarak emredilmemesi de bunun içindir.

Evet, namaz beyinle ve kalple kılınır. Bu nedenle, hasta, sakat veya aklı başında olduğu halde bedeni felç olan kimseler; güçleri yetiyorsa,  teyemmümle (abdest yerine toprak cinsinden bir şeye ellerini sürüp yüzünü ve kollarını meshetmek suretiyle), yatağından ve kıbleye karşı uzanmış vaziyette, kalben ve ima ile namazını kılabilmektir.

İşte; "vay haline (şu) namaz kılıyor (görünenlerin);

Ki onlar namazlarının (asıl amacından ve Kur'an inancından) gafildirler.

Onlar (sadece) şekilcilik, taklitçilik ve) gösteriş içindedirler" (Maun: 4,5,6) ayetleri, riyakâr ve sahtekârların özellikle de din istismarcılarının başına ilahi bir tokat gibi inmektedir.

Namaz gibi, oruç ta, bedeni bir perhiz ve beslenme rejimi değil, yine ruhi ve zihni bir sabır ve şükür eğitimidir. Çünkü hadislerde şöyle bildirilmiştir:

"Nice oruç tutanlar vardır ki, sadece açlık ve susuzlukları kâr kalır"

Ve işte şuursuz, huzursuz ve milli onursuz olarak kılınan namazla ilgili hadisi şerifler:

Namazda(huzursuz ve şuursuz olarak) yüzünü sağa sola çevirip (bakan) kişi, Allah tarafından yüzünün merkep sıfatına çevrilmesinden korkmaz mı?" (İhya-i Ulumiddin-Namazda Tadili Erkan)

"Siz sarhoşken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, namaza yaklaşmayın" (Nisa: 43) ayeti de, namaza mani olan asıl durumun içki içmek değil "ne dediğini bilmemek" yani gaflet, cehalet ve hıyanet içinde hareket etmek olduğunu bildirmektedir.

"Kıldığı namazı, kendisini fuhşiyat ve münkerden alıkoymayan kişi, gittikçe Allah'tan uzaklaşır" (Tabarani)

"Nice namaz kılan (kaim) vardır ki, onun nasibi sadece yorgunluk ve beden zahmetidir"(Nesei, ibni Mace)

Gibi yüzlerce hadisi şerifte bu gerçeğe işaret etmektedir.

Fetullah Gülen'in Atatürk iması!

Konferans ve kitaplarında, Mustafa Kemal'i kastederek:

"Felaketli günler yaşadık. O günlerimizde, o günlerimizi ifade eden destanlar yazdık. Sonra kurtulduk diye istiklalimiz için marşlar yazıldı. Ve sonra bayraklarımız semalara doğru yükselirken, biz tazimle şu marşı dinledik, temenna çektik. Bütün bunlar bir felaket cenderesinden geçtikten sonra oldu. Maddemizi kurtardık, cesedimiz kurtardık, fakat kalbimiz başkalarının elinde kaldı. "Denize düşmüş bir gelindik, çıkarıldık fakat sahiplerimiz tarafından ırzımıza geçildi" (Altın Nesil-Akyol Matbaası-Yeşilyurt-İzmir.Tem.1976- Derleyen Latif Erdoğan sh:65) sözleriyle

"İstiklal savaşıyla, ülkemizi ve milletimizi düşman işgalinden kurtaran ama; boğulmakta olan gelinimizi önce denizden çıkarıp sonra ırzına geçen adam misali", dinimizi ve manevi değerlerimizi dejenere etti" demeye getiren ve Atatürk'ten "Beton Kemal!" diye söz edilmesine sebebiyet veren Fetullah Gülen, Atatürk'ün samimi İslam akidesini ve derin Peygamber sevgisini, saklamak ve saptırmakla görevli gibi davranıyordu.

Halbuki, 1937 yılında Bombay Chronicle gazetesinde rahmetli Atatürk'ün 1937 yılında TBMM'de yaptığı bir konuşma, şöyle aktarılmıştı:

"Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz, vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık, fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslâmiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzu altına girmesine mâni olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz!

Yani, "Müslüman yurdunda, Yahudi devleti kurdurtmayacağız!" diyordu Atatürk.

Ve devam ediyordu:

"Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslâmiyet'e lâkayd olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen Peygamber'in son arzusu, yani mukaddes toprakların daima İslâmiyet hâkimiyetinde kalmasını temin için, hemen bugün kanlarımızı dökmeye hazırız. Ceddimizin Selâhiddin-i Eyyûbi idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların, yabancı hâkimiyeti ve nüfuzu altında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, -Allah'ın inayetiyle- kuvvetliyiz.." sözleriyle ve gerçek bir iman gayretiyle, Siyonist ve emperyalist güçlere meydan okuyordu.

Ama bugün kendisini Mehdi, Mustafa Kemal'i Deccal ilan edenler, ABD ve İsrail'in himayesinde "Siyonist zulme ve sömürüye" fetvalar uyduruyordu.

Oysa, Atatürk olmasa belki bugün Hazreti Muhammed'in mübarek makamı bile bulunmayacaktı!

Avrasya TV'nin bir programına katılan Nevzat Yalçıntaş Atatürk'le ilgili küçük bir anekdota yer vererek "Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed'in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim' demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed'in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi" demişti.

1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk'ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu'nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk'le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve "bilinmeyen Atatürk'ü" ortaya çıkarmakmış.

Dışişleri Bakanlığında arşiv görevlisi Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. "Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed'in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim' anlamına gelen cümleler görülmekteydi. Bu telgraf M. Kemal Atatürk'e aitti.

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed'in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa'nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizlerin hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed'in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş'ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen'e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı'ndaki Milli Güvenlik Konseyi'nin de haberi oluyor.

Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir (Atatürk) kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde "zevahiri kurtarmak" adına oraya ekleniyor."[1]

Erzurum Mebusu M. Salih Efendi gözüyle TBMM'nin açılışı

Cumhuriyetin milli ve dini temeller üzerine inşa edildiğini biliyoruz. Bunun en büyük nişanesi olarak da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışında bütün sembollerin dini içerikli olmasını gösteriyoruz. Nitekim "İlk Meclis'te Erzurum mebuslarından Yeşilzade Mehmed Salih Efendi'nin şu sözleri Büyük Millet Meclisi'nin açılışındaki dini mahiyeti bütün veçhesiyle ortaya koymaktadır:

"... Erzurum nâmına ilk Millet Meclisi'ne üye seçildim. Müdafaa-i Hukuk başkan vekilliğine Bursalı Hakkı Baha'yı bırakarak 23 Nisan 1336/ 1920'de Ankara'ya vardım. O gün Mustafa Kemal Paşa'nın programı vechile Hacı Bayram-ı Veli Camii'nde Cuma namazı kılındı, kurbanlar kesildi, Kur'an-ı Kerim ve Salâvat-ı Şerifler okundu.

Önde Ankara dervişleri yüksek sesle tevhid okumakta, Mustafa Kemal Paşa, hocaların ortasında, gayet mütevaziyane ve mahviyetkarane bir şekilde sivil elbise ile Meclis binasına doğru yürümekte, arkadan da mebuslar, yeşil bayraklı ahali ve amele takımı Allahu ekber avazeleriyle gelmekteydi. Meclis kapısı teberrüken Besmele-i Şerif'le açılarak içeri girildi. En yaşlı üye sıfatıyla başkan olarak Sinop mebusu Şerif Bey kürsüye çıktı. Mustafa Kemal Paşa'nın direktifleriyle önce dua edildi. Arkasından müzakereye başlandı. Meclis'e başkan, kâtipler, idare memurları ve encümen heyetleri seçilmesine karar verildi. Mustafa Kemal Paşa birinci, Celaleddin Arif Bey de ikinci reis seçildi ve arzular yerini buldu.

İkinci günü Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle Meclis'e güzel sedalı bir müezzin ve imam tayin edildi. Meclis'te öğle, ikindi, akşam ezanı okunur, cemaatle namaz kılınırdı. Reis -Mustafa Kemal - Paşa başta olduğu hâlde bütün Meclis üyeleri dindar, sofu, herkes vatan aşığı, hiç kimsede "makam ve mal hırsı hastalığı" yok; elbiseler, geçimler basit, her mebus ayda 150 kâğıt alıp kanaatle geçinir; paralı olanlar maaşlarını Kuvâ-yı Milliye'ye ve cephedeki askere hediye ederdi. Bütün düşünceler melekane, vatanperverane olup, mal sevgisi ve makam hırsı bulunanlar anlaşılmazdı. Ara sıra hacı abası giyip Hacı Bayram-ı Veli Camii'ne devam eden, çok defa şeyhlere, hocalara, dervişlere iftar ziyafetleri vererek Ramazan-ı Şerif'te Çankaya'da Kur'an okutup cemaatle teravih namazı kılan ve men-i müskirat / içki yasağı kanunu çıkartan Mustafa Kemal Paşa'nın ilk senelerdeki dindarane hayatı bütün mebusları ve Ankara halkını kendisine hayran bırakmıştı..." Hoca, Şeyh, Siyasetçi, Erzurumlu Mehmed Salih Efendi, s. 130- 131.)

Batılı bir gözlemci ise bu olayı aynen aktarmakta, ama yanlış ve yorumlama ile çarpıtmaktaydı!

 "... Hacı Bayram-ı Veli Camii'ne gittiler. Hatip, irad ettiği hutbede sultana ve halifeye duada ve Allah'tan onun için nusret niyazında bulunmuştu. Namazdan sonra mebuslar müzakerenin vuku bulacağı yere geldiler. Dini bir adet ittibaen kapının eşiğinde iki koyun kurban edildi. Ankara'dan verilen emir üzerine, Anadolu'nun bütün camilerinde, en küçük köy mescidlerine kadar her yerde aynı merasim yapıldı. Bu hareket tarzında Mustafa Kemal'in ihtiyatkârlığı görülmektedir. Bu esnada Türk milleti eski akidelerine ve itiyadlarına bağlı idi. Mustafa Kemal gibi mahir bir siyaset taktikçisi asri devlet teşkil edebilmek için dinden ve dini hayattan istifade edebilmek lazım geleceğini biliyordu. Filhakika, Anadolu'nun ileri gelen din âlimleri ona yardımda bulundular. Daha o zamanlar Mustafa Kemal'in günün birinde dini müesseselere muhalif bir vaziyete geçeceğini kimse hatırından geçirmezdi."

Alman Mikush'un bu ifadeleri batılı yazarlarca tekrar edilmiştir. Sözgelimi Paul Dumont'un da ifadeleri bundan farklı değildir. Bu yanlış ve yanıltıcı ifadeler, maalesef bazı ulusalcılar ve İslamcılar tarafından da benimsenip sürekli tekrar edilmişti.

Bu noktada gözden ırak tutulan bir hadise vardır. Dönemin önde gelen âlimleri bu hareketi bilerek ve isteyerek desteklemişlerdir. Yoksa bazı şeylerin farkında olmadıklarından değil. Vatan ve millet yolunda zaten çok fazla da seçenekleri yoktu. Memleketin içinde bulunduğu şartlar, memleketin kurtulması sadedinde fazla bir seçenek bırakmıyordu. Varlık ve yokluk arasında bir mücadeleydi bu.[2]

Bu tarihi ve talihli olayları, hem din istismarcısı ılımlı-radikal İslamcılar, hem de devrim simsarları Kemalist sahtekârlar, aynı şekilde yorumlamakta ve gerçeği çarpıtmaya çalışmaktadır. Bu sözde birbirine karşıt görünen ama özde aynı Siyonist mutfaktan beslenen her iki kesime göre de:

"Atatürk aslında dinsizdir. Ama Müslüman halkı aldatıp desteğini kazanmak üzere, takiyye yaparak böyle hareket etmiştir. Ve zaten ayağı yere bastıktan ve amacına ulaştıktan sonra, İslamiyet'e ve mü'minlere savaş ilan etmiş ve devrimler adına, tüm dini değerleri temelinden devirmiştir."!?

Atatürk düşmanlığı, Amerikan uşaklığına kılıf yapılmaktadır.

İşte Fetullah Gülen:

Henüz birkaç yıl önce "ABD'nin daha 50 yıl dünyanın hakim gücü olarak kalacağını ve akıllı bir Müslümanın bu durumu görerek ABD ile beraber hareket etmesinin en doğru tutum olduğunu" söyleyerek, Allah'a değil, Amerika'ya tapınmak ve teslim olmak gerektiğini vurgulamıştır. O, her durumda ABD'nin yanındadır.













[1] Can Ataklı / 09.08.2008 / Vatan

[2] Fahri Güven / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

  1969 yılında Milli Görüş tarafından kurulan; Türkiye'nin stratejik hedefler,...
Devami
  İsrail'e karşı Hizbullah zaferinin 1. yılı kutlanıyor Lübnan'da Hizbullah'ın...
Devami
Gül, ‘Ahidin Oğullarıyla' kucaklaştı Pek çok gazete veya TV'de...
Devami
  Büyükanıt Paşa, milli hissiyat ve heyacanın tercümanıydı! S. Yüksel Cebeci'nin...
Devami
  Samanyolu TV'de Erbakan'ın Hoca'nın kendisine yönelik haklı ve hayırlı...
Devami
Eften püften bahanelerle ve çoğu da bugün AKP'leşen tiplerin sorumsuz, belki...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1504

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR