Reklam
Reklam
Reklam

YENİ ANAYASA HAZIRLIKLARI VE GERÇEK DEĞİŞİMİN ESASLARI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

AB talimatıyla ve AKP çıkarına değişiklik paketi neyi amaçlamıştı?

AKP'de Anayasa değişiklik paketi nihayet Referandumla kabul edilmişti. Bazı maddeleri AB reformları çerçevesinde "Ulusal Program"dan alınan değişiklik paketindeki insan hakları ve Kürt sorunları” ilgili düzenlemelerin, kime ve neye hizmet ettiği konusu endişe vericiydi.

Sadece:

a)         Anayasamızın temel ve değişmez maddelerinin, AB ve AKP’nin işlerini kolaylaştıracak şekilde yorumlanmasının önünü açmak

b)         Her türlü bağımsızlığımızın AB’ye devrine yasal zemin hazırlamak

c)         Demokratikleşme demagojisiyle, ülkemizin federasyonlara ayırmanın alt yapısını oluşturmak

d)         TSK’yı zayıflatmak, yetkilerini budayıp etkisiz ve devre dışı bırakmak

e)         Artık modası geçmiş katı sosyalist ve masonik Kemalist sistem yerine, ılımlı İslam projesini, yani “İslam Liberalizmi” denen “Müslüman halkımızı Siyonist ve emperyalist güçlere gönüllü hizmetçiliğe hazırlama stratejisini daha rahat ve rantabl uygulamak gibi sinsi ve şahsi hesaplar güdülmekteydi. Oysa böylesi pansuman ve palyatif tedbirlerin mevcut yarayı azdırmaktan başka işe yaramadığını herkesin bilmesi gerekirdi.

Tarhan Erdem dilinin altında neyi saklamaktaydı?

Eski CHP Genel Sekreteri, şimdi koyu AKP destekçisi, Konda Araştırma Şirketi sahibi Tarhan Erdem, seçim sonuçlarını isabetli tahminle meşhur bilinirdi. Oysa “bu sonuçları çıkarmak üzere, toplumu manipüle etmekle” görevliydi. 12 Eylül 2010 referandumunun hemen ardından “YENİ ANAYASA” girişimlerini teşvik ve tavsiye etmekteydi. İnönü, Menderes ve Demirel dönemlerindeki gibi “sağcı ve solcu partinin toplam oylarının %75-80’e ulaştığı bir sürecin, AKP-CHP sayesinde yakalanabileceğini ve bunun istikrar getireceğini” belirtmekteydi. Oysa bu durum, dış güçlerin ve malum masonik merkezlerin, işbirlikçileri eliyle ülkeyi daha kolay yönetmenin ve kontrol etmenin bir gereği idi.

Tarhan Erdem, daha önce Zaman Gazetesinden Nuriye Akman’a şunları söylemişti:

“Bakanlar Kurulu'nun teşkilinden, yerel yönetimlere kadar bütün devlet şemasının müzakere edilmesi ve yazılması lazımdır. Çünkü devleti bugünkü organizasyonuyla mesela 2013 yılına taşımak imkânsızdır. Devlet yapısının değiştirilmesi, bugünkü Türkiye'nin ihtiyacıdır. Merkezi ve yerel yönetimlerin yeniden bir tanımı ve tanzimi şarttır.

Devlet meselesinin Milli Güvenlik Siyaset Belgesi dahil, devlet organizasyonunun bütünüyle gözden geçirilmesi ve bütün devlet şemasının yeniden yazılması üzerinde durulmalıdır. Bakanlar Kurulu’nun teşkilinden, yerel yönetimlere kadar bütün devlet şemasının müzakere edilmesi ve yeniden yazılması kaçınılmazdır. Devlet yapısının değiştirilmemesi, bugünkü Türkiye’nin ihtiyacıdır. Merkezi ve yerel yönetimler yeniden bir tanıma kavuşturulmalıdır.”

Oldukça gerekli ve gerçekçi gibi görünen bu tespit ve tekliflerin altında;

a)      Türkiye’nin önce Kürdistan, sonra Ermenistan ve Pontus özerk eyaletlerine ayrışmasına

b)      Böylece ABD’nin bir eyaleti ve İsrail’in vilayeti yapılmasına zemin hazırlama niyeti yatmaktaydı.

Erbakan Hoca’nın konuyla ilgili tespit ve tavsiyeleri anlamlıydı:

PAMER (Politik Araştırmalar Merkezi)nin İstanbul Hilton’da düzenlediği: Anayasamızın değişmez maddeleri ve T.C.’nin Üniter Milli Yapısı” konulu panele onur konuğu olarak katılan 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Anayasa'nın değişmez maddeleri içinde 10 tane nitelik sayıldığına dikkat çekmiş: "Nedir bunlar? 1-Toplumun huzuru 2- Refahı 3- Milli dayanışma 4- Adalet anlayışı, her şey adil olacak. 5- İnsan haklarına saygılı olunacak. 6- Atatürk milliyetçiliğine bağlı kalınacak. Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan 7- Demokratik, 8- Laik, 9- Sosyal, 10- Hukuk devleti. 10 tane özellikle sayılmıştır. Bunların hepsinin ayrı ayrı önemi vardır. Sadece 4 tanesi sayılmıyor" diyerek kasıtlı saptırma ve çarpıtmaları eleştirmişti.

1990'lı yılların başında TBMM Anayasa değişiklikleri çalışmasında Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk'a söylediği 'Anayasa'ya bir şey yazıyorsunuz. Uygulamada onun tam tersini yapıyorsunuz' sözünü hatırlatan Erbakan, Türkiye'de uygulanan sistemin demokrasi değil demokratur olduğunu söylemişti. Erbakan, "Halkın iradesinin tecellisi değil, halkın idareye alet edilmesidir. Uygulama başka, Anayasa'da yazanlar başka. Laiklik diyorsunuz, Anayasanın tam tersini uyguluyorsunuz. Yazılanların tam tersi uygulandığında yapılanın ne kıymeti var? Önce yazılanların aynen uygulanmasını temin etmek lazım."

Anayasanın başlangıç kısmının 2. paragrafındaki 'çağdaş medeniyete ulaşmanın azmi önünde' şeklindeki ifadeyi eleştiren Erbakan, "Bence son derece yanlış bir tabirdir. Çağdaş medeniyete ulaşmanın azmi önünde demek, biz çağdaş medeniyetin gerisindeyiz demektir. Bu bir aşağılık kompleksidir. Daha baştan bir aşağılık kompleksiyle işe başlanıyor. Biz milletler arasında tarihte en şerefli milletiz. Ondan dolayı böyle bir aşağılık kompleksini kabul edemeyiz. İlk fırsatta düzeltilmelidir" demişti.

Anayasa'nın değişmez 4. maddesi içindeki en önemli hususun 'ülkenin milletiyle ve devletiyle bölünmez bütünlüğü' olduğunu kaydeden Erbakan, "Bu gerçek, Anayasa'da tekrar tekrar belirtilmiş olduğu ve yazıldığı halde, uygulamada nasıl oluyor? Gördüğümüz gerçek şudur. Milyonlar aç ve işsiz bırakılmış, anarşi ve ayrımcıların kucağına atılmış, milli birlik ve dirlik bağları koparılmıştır.

Evet, 'Vatanın birliği bütünlüğü tehlikededir. Bunu söylemek bir görevdir. Ama söylemekle görev bitmez. Öyleyse çaresi bulmak lazım gelir" diyen Erbakan, tehlike için doğru teşhis ve doğru tedavi gerektiğini dile getirmişti.

Dünyadaki mücadelenin hak batıl ekseninde devam ettiğini kaydeden Erbakan, Osmanlı'nın asırlarca dünyaya hak ve adalet dağıttığını, ancak 2. Viyana kuşatması ile maddi gücün ırkçı emperyalizmin eline geçtiğini belirtmişti.

Geçiş Anayasası ve Genel Esasları

Adil ve çağdaş bir anayasanın en önemli özelliği: Temel hak ve hürriyetleri değil, özel görevleri ve genel sorumlulukları saymasıdır. Çünkü hak ve hürriyetler sınırsızdır ve doğaldır, yani doğuştan kazanılmıştır. Bu nedenle ayrıca ve kanunla sayılmaları anlamsızdır.

Yasalar sadece vatandaşların görev taksimatını, yükümlülük ve sorumluluk şartlarını ortaya koymalı, çok açık ve net ifadeler kullanılmalıdır.

Akevler ekibinin hazırladığı "Yeni Anayasa Tasarılarının Temel Esaslarıyla" ilgili öneri ve örnekleri;

  • Ciddi ve cesaretli
  • İlmi ve asri
  • İnsani ve İslami olmakla beraber;

Yanlış anlaşılmalara, haksız hücumlara ve kasıtlı çarpıtılmalara müsait ifadeler içermekte, hatta bazen yersiz ve gereksiz teklifler getirmektedir.

Bunları tek tek ele alıp tenkit ve tahlil etmek çok zaman alacağından ve uzun yer kaplayacağından, biz sadece önemli gördüğümüz bazı düzeltme ve eklemelerle ve özet halinde bir düzenlemeyi okurlarımıza, ilgili kurum ve şahıslara aktarmakla yetineceğiz.

A- Türk Ulusu Tanımlanmalıdır. 

Ulussuz devlet olmaz. Türkiye devleti Türk ulusunundur. Bu da tartışılamaz. Yapacağımız tek şey Türk ulusunun kimlerden oluştuğunu belirtmektir. Mustafa Kemal bunu dört umdeye bağlamıştır.

a - Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak.

b- Türkçe konuşmak.

c- Ülkeyi düşman taarruz ve tasallutundan koruyucu ve devletimizi kurucu en önemli unsur olan halkımızın iman ve maneviyat esaslarına; farklı köken ve kültürleri aynı potada kaynaştırıp millet vasfını oluşturmakta en büyük rolü oynayan Müslümanlığa sahip çıkmak ve tabi bütün inançlara saygı duymak ve özgürlük sağlamak.

d- "Ben Türküm" diyerek; ülkesine, devletine ve milletine bağlı kalmak..

Biz bunların biraz değiştirilmesini ve şunların eklenmesini uygun buluyoruz.

a - Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, başka ülkenin vatandaşı olmamak.

b - Resmi dil olarak Türkçeyi bilmek ve konuşmak, genel eğitimi Türkçe yapmak ama başka dilleri de bilip konuşma, yerel ve özel ortamlarda kullanma hakkına sahip bulunmak.

c – Normal vatandaşlara da azınlık haklarından yararlanma imkânı tanımak. (Azınlıklar özel statülü vatandaştır.)

d - Genel aidiyet ve mensubiyet olarak, Türküm demekten onur duymak. Ama bu durum özelde, örneğin "ben Kürdüm" demeye engel sayılmamak. Çünkü ırkın değil, ulusun alt kimlikleri olabilir; olacaktır da.

B- Lâiklik Tanımlanmalıdır.

Anayasamızın 24. maddesi lâikliğin temel esaslarını ortaya koymaktadır. Ama "muğlâk-kapalı"dır ve istismara müsait durumdadır.

Oysa Anayasa hükümlerinin, okuyan herkesin aynı şeyleri anlayacağı biçimde açık net ve kesin bir dille ve Türkçe yazılması esastır. Bu nedenle “Laiklik”in 24. maddedeki temel esaslara uygun olarak yeniden ve Türkçe yazılması, farklı kesim ve görüşlerden uzmanların ortak bir konsensüsle ortaya koyacağı bir tanımın hazırlanması, artık zorunlu bir ihtiyaçtır.

a - 24. Madde; Kamunun değil, devletin,

b - Düzenin değil, temel düzenin,

c - Dini fikriyatı değil, dini hissiyatı,

d- "İstismar edemez ve kötüye kullanamaz" denilmiştir. Yani "veya" yerine "ve" kullanılarak, “istismarın, açıkça kötüye kullanmak” olduğu belirtilmiştir. Oysa bugün Laiklik tamamen farklı yorumlanmaktadır. Ve her türlü istismar ve suistimale açık bulunmaktadır. Hem din istismarcıları, hem devrim simsarları, bu kapalı laiklik maddesini, kendilerine uydurmaya ve baskı unsuru olarak uygulamaya çalışmaktadır.

C- Hâkimlik sistemi yanında, “Hakemlik sistemi” de oluşturulmalıdır.

Yeterli hukuk tahsili yapmış, kendi sahasında uzmanlaşmış kimselere, devlet tarafından, bugünkü avukatlık ve hâkimlik karşılığı HAKEM’lik yetkisi verilecek ve maaşları bütçeden ödenecektir.

Hakemlerden birini bir taraf, ötekini diğer taraf seçmelidir. Başhakemi ise hakemler kendileri seçmelidir. Geçiş sürecinde başhakemliği bugünkü atanmış hâkimlerden birisi üstlenmelidir. Hakemlerin kararları temyiz edilebilmelidir. Hakemler aleyhine dava açılabilmelidir. “Yüce divan” milletvekillerinden oluşmuş hakemlerden meydana gelmelidir. O zaman tüm dokunulmazlıklar kaldırılabilir. Kasıtlı, yanlı ve hukuka aykırı karar veren hakemlerin yetkilerine son verilmeli, her türlü devlet görevlerinden ve şahitlikten men edilmelidir.

D- Ekseriyet sistemi yerine, ortak vekillik sistemi getirilip uygulanmalıdır.

Temsilciler oluşmalıdır. Temsilciler konuyu tartışmalıdır. Anlaşamadıkları hususlarda ortak vekil atayıp ortak vekil istişareden sonra karar almalıdır. Bu karar herkesi bağlamalıdır. Çünkü ortak vekillerin kararıdır. Ortak vekiller sıralama usulü ile atanmalıdır.

E- Merkez Bankası'nın parayı nasıl çıkaracağı kanunla saptanmalıdır.

TCMB hem dış bağlantılardan hem de siyasi baskılardan arındırılmalıdır. Karşılıksız para asla çıkmamalıdır. Para, sadece arz edilen emeğe avans olarak aktarılmalı ve krediler stok edilen mala tanınmalıdır. Yapılara, binalara kredilendirilme imkânı sağlanmalıdır. Altınla değiştirilebilen bir para çıkarılmalıdır. Devlet taşınmazlar alıp satarak para arzını dengeleyebilir olmalıdır. Devlet faiz vermemeli ve almamalıdır, özel bankaların faizli hesaplarına garanti sağlanmamalıdır.

F- Tek karar mercii bürokrasinin olduğu yerlerde, vatandaşa hizmet vereni seçtirmek ve hizmetliye ona göre maaş verme sistemi uygun bulunmaktadır.

Odalar birliği, tabipler odası, avukatlar odasının yöneticileri şeffaf ve demokratik seçimlerle belirlenmeli ve çoklu sistem getirilmelidir. Antidemokratik kuruluşlar artık tarih olmalıdır.

G- Baraj % 5'e indirilmeli ve partilere oylarını birbirine kullandırabilme fırsatı tanınmalıdır.

Denge nispi sistemde aranmalıdır. Partilere aldıkları oylar nispetinde bakanlık verilmeli ve hiçbir vatandaşın oyu boşa çıkarılmamalıdır.

H- Türkiye dengeli olarak 100'e yakın ile bölünmeli ve yeniden yapılandırılmalıdır.

Bir ilin nüfusu bir milyondan fazla olmamalıdır. Bölge merkezlerine valiler merkezden atanmalıdır. Diğer illerin valilerini halk seçmeli ve çift başlılık ortadan kaldırılmalıdır. Meclisleri de bağımsız çalışmalıdır. Cumhuriyet kanunları bütün ülkede geçerli olmalıdır. Ancak, tarihi ve turistik sebepler ve yöresel gerekliliklerle, il meclislerine özel kurallar getirme hakkı tanınmalıdır.

İ- Her türlü eğitim ve öğretim serbest olmalı, ancak bütün imtihanlar devletçe yapılıp resmi ve geçerli diplomayı devlet vermiş olmalıdır.

Halkın ne öğreneceğine değil, istediği şeyleri bilip bilmediğine bakılmalıdır. Devlet halka sen bunu öğren diyebilir, ama hiç kimseye “şunu öğrenmeyeceksin” diyemez.

J- Farklı din ve mezheplere bağlı bütün meşrep ve cemaatlere resmiyet kazandırılıp, mesuliyet yüklenmeli, partiler ve mesleki kuruluşlar gibi onları da yönetime katmalıdır.

Evet, bir yönetim ya demokrasi ya da dikta rejimi olacaktır. İkisinin arası sadece karmaşadır. Devleti ayakta tutmak istiyorsanız; Kuvvetler ayrımına dayalı, Meclis etkinliğine ve denetimine saygılı bir Başkanlık Sistemi uygulanmalı ve demokrasiyi tam olarak uygulamalıdır.

K- Mason Locaları ve yan kuruluşları gibi, dış bağlantılı ve hıyanet maksatlı tüm dernek ve oluşumlar kapatılmalı; bunların, sivil ve asker bürokratları ve siyasi kadroları etki altına alarak devleti ve milleti yönetmesine fırsat tanınmamalıdır. Böylesi karanlık odaklarla ilişkilerini sürdürenlerin ehliyetleri geri alınmalı, resmi veya devlet hizmetlerinden atılmalıdır.

Şimdi mevcut anayasaların varsayımlarını ele alalım ve neden bizzat kendilerinin sorun olduğunu sıralayalım.

a)                Mevcut anayasalar ekseriyet kararlarına dayanır. Oysa ekseriyet kararı sadece azınlıkta kalanların haklarına zulüm değil, aynı zamanda istikrarsızlık kaynağıdır.

b)                Mevcut anayasalar ekseriyet seçimine dayanır. Bu da yalnız çoğunluğun azınlığa hâkimiyeti ile sonuçlanmaz, çelişkiler doğurur. Lâiklikle demokrasi bir arada yürümez hale gelir ve tıkanır.

c)                Mevcut anayasalarda "hakim devlet" vardır. Ekseriyetin oyu ile de gelse iktidarda olanlar halka hükümrandır. Onlar ne kadar hak tanırlarsa insanlar o kadar hürriyetini kullanır. Beş senede bir yapılan seçimlerle sadece efendilerini değiştirirler, kölelik devamlıdır.

d)                Mevcut anayasalar merkezî yönetimi esas alır. Bu yalnız taşranın sömürülmesini doğurmaz, bu aynı zamanda işlerin sürüncemede kalmasını ve sistemin tıkanmasını sağlamaktadır.

e)                 Mevcut anayasalar merkezden atanmış hâkim sistemiyle yargıyı dağıtmaktadır. Böylece Yargı bağımsızlığı lafta kalmaktadır. Savcı hâkimin yanında oturur, maaşları merkez verir, terfileri onlar yapar, bir de Yargıtay'da kararları bozulmaktadır. Yargıtay da bazen, kuvvetler ayrılığı dengesini kendi lehine bozmakta ve böylece "yargı devleti" oluşmaktadır.

f)                 Mevcut Anayasa bürokratik anayasadır, dokunulmazlıklar anayasasıdır, sınıflı anayasadır. Bürokrat halkın üstünde ve sanki hata etmez sayılır. Yetkileri polisten alıp hâkime vermekle sorunların çözüleceği kanaati yaygındır, ama bu da yanlıştır.

g)                Mevcut Anayasa hakları sayan anayasadır. Yani, insanlar köle sayılır, hakları sınırlıdır, sadece devlet onlara istediği hakları ihsan buyurmaktadır. Hakların nerelerden tahsil edileceği de belirsiz bırakılmıştır. "Devlet şunu yapar, bunu yapar" der ama kimin yapacağı yanıtsızdır, nasıl yapılacağı karanlıktır.

h)                Mevcut Anayasa faizli sistemi esas almıştır. Faiz enflasyonu, enflasyon işsizliği, işsizlik açlığı, açlık borcu, borç yolsuzluğu, yolsuzluk rüşveti, rüşvet baskıyı, baskı anarşiyi doğurmakta ve insanlar birbirini boğmaktadır.

i)                  Mevcut Anayasa "gelir vergisine" dayanan anayasadır. Bu da sömürü sermayesini güçlendiren ve tekele götüren, ekonomik ve siyasi krizler üreten bozuk bir yapılanmadır.

j)                  Mevcut Anayasa fuhuş serbestliğine dayanmaktadır. Cinsi ilişki bir nevi serbest bırakılmıştır. Bu da aile müessesesini yıkmakta genel ahlakı yozlaştırmaktadır.

Oysa bu varsayımların bizzat kendileri çözülmesi gereken sorunlardır. Yani bozuk sistem, sorunların bizzat kaynağını ve sömürü çarkının dayanağını oluşturmaktadır.

k)          NATO ve AB gibi uluslararası kuruluşlara, gizli teslimiyet ve mahkûmiyet anlamına gelecek uygulamalar kaldırılarak, karşılıklı çıkar dengesine ve tam bağımsızlık ilkesine dayalı anlaşmalar yapılmalı ve buna göre yasalar konulmalıdır.

Yeni Anayasaya Geçiş Kriterleri

1- Ortak teklif sistemi.

Demokratik topluluk herhangi bir konuda karar alacağı hatta kanun ve kural konulacağı zaman; önce öneriler ortaya konacak, çeşitli görüşler ortaya çıkacaktır. Gruplar birer temsilci belirleyecek, bu temsilciler ortak vekil seçecek ve onun istişari kararlar alması sağlanacaktır. Taraflar bu ortak vekilin aldığı karara uymak zorunda bırakılmayacaktır. Bu da tekliflerden biri sayılacaktır. Sonra oylama yapılacak ve ekseriyetin kararı yine geçerli olacaktır. Zamanla taraflar ortak vekil kararlarına uymayı öğrenecek ve böylece adil düzene geçilmiş ve gerçek demokratik katılım gerçekleşmiş olacaktır.

2- Ortak aday sistemi.

Partiler adaylarını belirlerken ortak ön seçim yapılacaktır. Herkese açık olarak kendisine temsilci seçme hakkı tanınacaktır. Bir adayın seçilebilmesi için gerekli oyların en az yarısını alan aday "ortak aday" olacaktır. Daha az alanlar aldıkları oyları başka adaylara devredebilirler. Bir aday seçilmesi gereken oydan fazlasını temsil edemez. Fazlasını istediğine devredebilir. Böylece ortak adaylar belirlenmiş olur. Adaylar istedikleri partiye başvurabilirler. Parti bunları kabul ederse listesinin başında yer vermek durumundadır. Kalanları parti istediği kimselerle dolduracaktır. Bu "ortak aday sistemi" ile ekseriyet demokrasisinden, temsili sisteme geçme fırsatı doğacaktır. Böylece Silm-Barış demokrasisi zamanla olgunlaşacaktır.

3- Sonradan kontrol sistemi.

Bir görevli görevi yaparken tam yetkili sayılması lazım gelir. Gerekli kararları alıp, uygulayacak ve uygulatacak fırsat verilmelidir. Sonra merkeze gönderilir. Merkez kontrol eder, yanlışlık varsa düzeltir. Kötü niyet varsa cezalandırılma yoluna gidilir, ama baştan müdahale edilmeyecektir. Zamanla bu "merkezden görevlendirme sistemi" "yerinden görevlendirmeyle" desteklenecektir. Böylece "yerinden yönetim sistemi" ile merkezi yönetim dengesi gerçekleşecektir.

4- Bölge valilikleri ve yerel yöneticilere yetki sistemi.

Batılı güçlerce dayatılan ve Türkiye’nin parçalanmasını ve bazı bölgelerinin kontrolden çıkmasını amaçlayan “Demokratik özerklik ve federatif sistem” gibi yıkıcı ve dağıtıcı girişimlere asla pirim vermeden, ülkemizdeki bürokratik hantallık ve tıkanıklığı giderecek ciddi tedbirler gereklidir. Bunun için de, Merkezi sistemle yerel yönetimler dengesinin yeniden kurulması, ülkenin üniter yapısını mutlaka koruyarak, etnik köken ve mezheplere göre değil, coğrafi durumlara ve kalkınmışlık şartlarını hızlandırmaya yönelik bölgesel programların hazırlanması ve merkezce atanan yetkili bölge valileri eşgüdümünde yerel yönetimlerce birlikte kararlar alınıp uygulanması oldukça önemlidir ve artık geciktirilmemelidir.

Resmi ve özel işlerde çıkan her türlü ihtilafların ilk çözümü; geçici olarak valilerin, kaymakamların ve bucak müdürlerinin yetkisine verilir. Onlara; memuru kayırmanın mağduru sahipsiz bırakmanın, devlete ihanet olduğu öğretilir ve bunun cezası belirtilir. İşlerin aksamadan yürümesi için ne gerekiyorsa ona karar verilir. Mağdur edilenler sonradan mahkemeye giderek tazminatlarını alacak ve bunu da devlet ödeyecektir. Zulmedenler ise, cezasını devlete verecektir. Zamanla yöneticiler adil karar vermeyi öğrenecek, hakemler sistemi devreye girecek ve adil düzen böylece yerleşecektir.  Giderek, hakim devlet, hadim devlet haline gelecektir.

5- Hakemliğe geçiş sistemi.

Bugün de hakemlik vardır ve pek çok konuda Türkiye’mizde ve farklı ülkelerde uygulanıyor. Taraflar baştan hakemliği kabul etmişlerse ondan sonra mahkeme yerine hakemlere gidiliyor. Ancak hiçbir şey yazmamışlarsa mahkemeye başvuruluyor. Sadece hiçbir şey yazmamışlarsa hakemlere gidecekleri kayda alınır ve avukatların hakemlik yapabilecekleri hükmü getirilirse, zamanla "hakemlik sistemi" yerleşir ve işler hâle gelir. Ceza davalarında da bilirkişiler taraflara seçtirilir. Biri bir bilirkişi seçer, diğeri de bir bilirkişi seçer; baş bilirkişiyi de bu ikisi seçer. Hâkim bunların raporuna dayanarak karar verir. Reddedip yeniden başka bilirkişi atamalarını da isteyebilir.

6- Yarım mesai sistemi.

Bugün bürokratlar kaçak olarak dışarıdaki işlerde çalışmaktadır. “Tam gün yasaları” ile bu sorunlar aşılmaya uğraşılmaktadır. Oysa bürokratlar eşleştirilerek, iş bölümü yapılsa; biri öğleden evvel çalışırsa, diğeri öğleden sonra çalışacak, resmi işler aksamayacaktır. Veya bir gün çalışırsa, diğer gün çalışmayacaktır. Stratejik kurumlar dışında, memurlara görevli olmadıkları bir alanda veya mekânda, iş yeri kurma ve serbest iş yapma imkânı sağlanmalıdır. Böylece halkı ezen ve hayat pratiklerini bilmeyen bürokrat tipi yerine, iş hayatı içinde yoğrulmuş ve halka kolaylık sağlayan bürokrasi ortaya çıkacaktır. Kendilerine faizsiz kredi de verilecek, böylece serbest mesleğe geçişleri sağlanacaktır.

7- Mevzuat sistemi.

Kamuya ait bütün işler mevzuatla tanımlanacaktır. Görev nedir, görevli kimdir, yetkileri nelerdir, sorumlulukları nelerdir? Görevlinin hakları nelerdir? Hizmet alanlar kimlerdir? Hizmet alanların yükümlülükleri nelerdir? Bütün bunlar açıkça tanımlanacak ve görevlinin masasında halka açık olarak bulundurulacaktır. Eğer mevzuat yapılmamışsa, bu sefer görevli mevzuatı kendisi hazırlayacak, mülki amire onaylatacak, ondan sonra göreve başlayacaktır. Yani yalnız haklar değil, görevler de sayılacak ve kimin yapacağı belirlenmiş olacaktır. Böylece kimse görevinden kaytaramayacak, sorumluluğu başkasına yıkamayacaktır.

8- Çalışana faizsiz kredi sistemi.

İşveren işçiyi çalıştıracak, işçinin ücretini devlet karşılayacak; karşılığında işvereni borçlandıracaktır. İşveren bunu faizsiz borçlanacaktır. Bunları ödemesi halinde kredisi artırılacak, ödeyemediği zaman kredisi azaltılacaktır. Cebri icra sistemi yanlıştır. Ardından hammadde kredisi ile faizsiz sisteme geçilmiş olacaktır.

9- Sermaye vergisi

Ücretten ve gelirden değil, sermaye ve üretimden vergi alınmalıdır. Bu adil ve dengeli sistem uygulanırsa artık vergi mal makbuzları olarak alınıp satılır. Böylece hem vergi kaçakçılığı, hem de haksız vergi zorbalığı önlenmiş olacaktır.

10- Sözleşmeli “özel eşlik” sistemi

Maalesef ülkemizde giderek daha da yaygın ve tehlikeli hale gelen ve toplumun temel taşı aile yuvasını tehdit eden fuhuş batağının kurutulması şarttır. Bunun için gerekli ve yeterli tedbirlerin mutlaka alınması lazımdır. Tartıştırılıp olgunlaştırılmak üzere bu sorunun çözümüne yönelik öneriler sunulmalıdır. Başka teklif ve tavsiyeleri olanlar bu konuya katkı sağlamalıdır. Görmezden gelerek ve boş vererek değil;

  • Evrensel hukuk ve ahlak prensiplerine
  • Tabii ve insani gereksinimlere
  • Milli gelenek ve göreneklerimize
  • Dini ve vicdani değerlerimize

uygun, dengeli ve denetlenebilir çareler üreterek, ahlaklı ve sağlıklı bir toplum yapısını kurmak ve korumak için çaba harcanmalıdır.

Bu teklif aslında;

Pek çok yöremizde “imam nikahı” altında..

Veya “metres, dost, sevgili, flört” gibi tanımlarla zaten fiilen yaşanan bir durumu disiplinize edip, özellikle kadın haklarını ve genel ahlakı koruma amaçlıdır. Ve yine doğal ve sosyal ihtiyaçların, doğru ve meşru yollarla karşılanmasına imkân sağlanmaktadır.

Görülüyor ki; batının "merkezî ve gayri insani" sisteminden, doğunun "hükümler ve yükümlülükler" sistemine geçmek için ara çözümler bulunabilir, bulunmalıdır.

Önce iki önemli ve tarihi tespit: 1- Allah'ın yeryüzüne indirdiği ilk Anayasa "Tevrat'tır. Orada devletin kuruluşu ile ilgili hükümler vardır. 2- ilk demokratik anayasa ise “Medine Sözleşmesi”dir.

İslâmiyet'in etkisiyle Batı dünyası hukuk sisteminde değişiklik yapmış ve "serbest sözleşme" ilkesini kabul etmiş, devletler anayasalar yapmaya başlamışlardır.

Kuvvete dayanan Batıl ve barbarlık düzeninde:

Birinci Varsayım: Herhangi bir şekilde oluşan bir kuvvet, ortak ihtiyaç ve amaçları yansıtan ama mutlaka seçkinlerin saltanatını sağlayan bir anayasa yaparak ve hukuk devletini oluşturmaktadır.

Bu varsayıma göre; önce herhangi bir yolla bir toplulukta "kuvvet" meydana çıkmaktadır. Sonra bu "kuvvet" disiplinli ve ortak iradeli topluluğu oluşturmaktadır. Bunlar ise Anayasalarını yaparak Devleti kurmaktadır.

Bu varsayıma göre; anayasa ancak onu destekleyip yürüten bir kuvvet varsa anayasadır. Yoksa anayasa boş bir teoriden ve hayalden başka bir şey olmayacaktır. Bu varsayım doğru kabul edildiğinde, en güçlü oluşum “ulusal kuvvet” olmaktadır. Ulustan büyük toplulukların, dil dahil ortak anlaşma araçları olmadığı için, güçlü topluluk oluşturamayacağı varsayılır. Ulustan küçük topluluklar da güçlü organizeler kuramayacaktır. Dolayısıyla devletler ulus seviyesinde oluşmaktadır. Uluslararası savaşlarla bölgesel ve evrensel dengeler kurulmaktadır. Hakim olan uluslar diğer ulusları hakimiyeti altına alarak sömürüp duracaktır.

Bu varsayımda halk devlete isteyerek değil, korkarak tabi olmaktadır. Bu devlette korkutanlar, yani hakim güç vardır; bunlar yöneten odaklardır. Bir de korkan mahkûm halk vardır; bunlar da yönetilen ve güdülen sürüler konumundadır.

Hak ve Adalet Düzeninde:

Birinci Varsayım: Ortak inanç ve ihtiyaçlar etrafında anlaşanlar bir araya gelip anayasa yaparak, Anayasa sayesinde kuvvetli hâle gelmekte ve devlet olunmaktadır.

Görülüyor ki kuvvet düzenlerinde, anayasaları “güçlü ve hakim olanlar” yapıyor. Ama Hak düzeninde ise anayasalar kuvveti oluşturuyor. Sonunda, anayasası olan kuvvet, devlete dönüşüyor. Devlet kavramı, anayasa ile kuvvet birleşmesinden meydana geliyor. Peygamberler insanları önce bir inancın potasında toplamışlardır. Sonra onları bir kitap-yasa etrafında organize yapmışlardır. Böylece ortaya çıkan kuvvet ile devletlerini oluşturmuşlardır.

Uzlaşarak devlet oluşturma çabalarının ilk örnekleri Mezopotamya site devletleri arasında başlamıştır. Sonra İbraniler Tevrat'ın etrafında; Hıristiyanlar İncil'in etrafında; Müslümanlar ise Kur'an'ın etrafında kaynaşmışlardır. Böylece büyük uygarlıklar kurmuşlardır.

Burada sorun şudur. İnsanları uzlaştıran temel unsur ne olacaktır? İnsanlar hangi dürtüler ve gereksinimlerle bir araya toplanarak ve ortak anayasa yaparak güçlenecek ve devletlerini kuracaklardır? Kimilerine göre bu ihtiyaç, ırktır. Aynı soydan gelenler birlikte yaşamak için toplanır, ortak anayasa yapılır, güçlenmeye çalışılır ve sonunda devletlerini kurmuş olurlar. Bunlar sözde başka ırktan olanları aralarına almazlar, onlara tahakküme de kalkışmazlar. Oysa kuvvet varsayımına göre, gücü yetenler başka ırkları tahakkümleri altına almaya çalışırlar.

Kimilerine göre ortak payda ırk değil, yurttur. Aynı topraklar üzerinde olanlar, güçlenmeleri ve kendilerini koruyabilmeleri için uzlaşarak ortak anayasa yaparlar ve birlikte yaşarlar. Bu anlayış yeterli değildir. Çünkü toprağın sınırını kim belirleyecek ve nasıl kabul ettirecektir? sorusunun yanıtı verilmemiştir.

Kimilerine göre bu ortak değer inançtır, dindir. Aynı inanca sahip olan kimseler bir araya gelerek birlikte anayasalarını yaparlar ve devletlerini kurarlar. Bu da yeterli olmamaktadır. Çünkü büyük dinler tüm yeryüzüne dağılmıştır. Hepsini tek devlet çatısı altında toplamak imkânsızdır. Bu arada devletleri oluşturan asıl unsur, ekonomidir yahut hukuk düzenidir diyenler de vardır.

Adil Düzene göre ise; Ortak amaçlar ve ihtiyaçlar etrafında, farklı kültür ve kökenden, toplulukların kendi iradeleriyle bir araya gelmesiyle devletin temeli atılmaktadır. Anlaşanlar bir araya gelerek ocak, bucak, il ve ülkelerini kurmaktadır. Buna "Silm-Barış ve Selamet demokrasisi" demek uygun bulunmaktadır. Daha sonra, ortak amaçlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda küresel paktlar oluşturma imkânı doğacaktır.

Türkiye'de Mustafa Kemal'in öncülüğünde "anlaşanlar" bir araya toplanıp Kuvay-ı Milliye oluşturdular, geçici anayasa yaptılar, devletlerini kurdular. Mübadele (nüfus değişimi) yoluyla anlaşanları (özellikle Balkanlar ve Kafkaslardaki farklı kökenden Müslüman kesimleri) bir araya getirmeyi başardılar. Mübadele dine dayanıyordu ama ülke bir istiklal savaşıyla belirlenmişti. Ulus devleti kurdular. Ortak dil olarak Türkçeyi seçip uzlaştılar.

"Kuvvet Düzeni"nde herhangi bir şekilde oluşmuş kuvvet anayasa yapmakta ve hukuk düzenine geçerek devleti kurmaktadır. "Hak Düzeni"nde ise anlaşanlar kendilerine konsensüsle ortak bir anayasa yaparak, böylece kuvvet oluşturmakta ve sonra devletlerini kurmaktadır. Şimdi oluşmuş bir devlet vardır, ama maalesef altı oyulup yıkılmaya çalışılmaktadır.

Ancak Atatürk’ten sonra Batılıları taklit eden işbirlikçiler, Hak anayasasının yerine kuvvet anayasasını oluşturmuş, buna göre müesseseler kurmuşlardır.

Yani, Devlet kurulmuş, ayaktadır ve buna dokunulmayacaktır. Bu devlet varlığını elbette sürdürecektir ve buna sahip çıkılmalıdır. Ama şartlar ve ihtiyaçlar değişmiş olduğundan anayasa yetersiz kalmaktadır.

Kuvvet Düzeninden hak düzenine geçmek için önce biz halk olarak “Adil Düzen Anayasası”nı hazırlayacağız. Sonra bunu siyasi partilere ve sivil örgütlere anlatacağız, tartışmaya açıp olgunlaşmasını sağlayacağız. O anayasanın meclisten geçmesi için çabalayacağız.

Türk Savunma Hukuku

Anayasadaki temel maddelerden hiç birini kaldıramazsınız, değiştiremezsiniz, bu yanlıştır ve yararsızdır. O zaman birçok devlet kurumları rahatsız olur, patlama yaşanır. Mesela Genel Kurmay Başkanlığı'nı Milli Savunma Bakanlığı'na bağlayamazsınız. Çünkü o takdirde siz, silahlı kuvvetlerin statüsünü üçüncü, dördüncü dereceye atmış olursunuz. Hâlbuki onun yerini dolduracak kurum, onun yapacağı güce sahip değildir, ülkeyi koruyamayacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Başkomutanlığını Türkiye Büyük Millet Meclisi seçmektedir ve Onun bir organı yerindedir. Meclis’i başkomutanlıkta Cumhurbaşkanı temsil etmektedir. Genelkurmay Başkanı Cumhurbaşkanı adına başkomutanlık görevini yerine getirir. Millî güvenlik ve savunmayı hazırlamada Hükümet Meclis'e karşı sorumluluk yüklenir.

Böylece, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin dört tane başı oluşmaktadır, a) Türkiye Büyük Millet Meclisi, b) Cumhurbaşkanı, e) Hükümet, d) Genelkurmay Başkanı. Bu durumda asker kimden emir alacak, kimi dinleyecek? Bu belirsizdir. Bu hususun netleşmesi gerekir.

Devlet, hukuk düzeninin korunması için vardır ve gereklidir. Ancak devlet, hukuk düzeni içinde kurulmaz ve hukuk düzeni içinde korunmaz. Ordu deri vazifesini görür, bedenin içine karışmaz ama bedenin dışarı ile olan ilişkilerini asker sağlar. Askerler devleti, askeri metotlarla kurar ve korur, sivil yönetim ise devleti hukuk düzeni içinde yaşatır ve geliştirir. Ordunun oluşması ve yetkileri, hukuk düzeni içinde denetlenir, ama ordu içinde özel kurallar geçerlidir.

Temel Kavramlar:

Seferberlik ve savaşla ilgili kavramlar kanunla konulacaktır.

Olağanüstü hal, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halleri anayasada tanımlanmalıdır.

Seferberlik, savaşa hazırlıktır.

Seferberlik hukuk düzeninin kaldırılıp yerine askeri düzenin konulmasıdır. Orduların konuşlandığı bölgelere veya tüm ülkeye şamildir. Bize göre, ülkemiz on iki bölgeye ayrılmalı, her bölgenin merkez ilinde bir ordumuz konuşlandırılmalıdır. Her bölge için ayrı seferberlik ilan olunabilir.

Genel seferberlik bütün ülkeye şamildir.

Kısmî seferberlik bölgeleri içerir.

Seferberlik hâli belirlenen tarihleri arasında geçerlidir.

“Savaş hâli”, hiçbir sınırlama yapılmadan askeri birliğe teslimdir.

Savaş hâli, hakların kısmen veya tamamen askıya alınmasını gerektirebilir.

Savaş hâlinde cephe komutanının bütün emirleri kanun hükmündedir. Kararları mahkeme kararları gibidir. Savaş bitinceye kadar müdahale edilemeyecektir. Son bölüşmede de komutan yetkilidir. Esirlere yapılacak muamelede de yetki sahibidir. Savaş bittikten sonra, “savaş suçlusu” aramak yersizdir. Çünkü savaş zaten suçun meşrulaştığı yerdir. Ancak burada:

"Hiçbir sınırlamaya tâbi tutulmadan" tabiri doğru değildir. Evrensel savaş hukukuna mutlaka riayet edilecektir. Ve zaten bizim dinimiz de, savaşta bile her türlü barbarlık ve aşırılıkla ilgili yasaklar getirmiştir.

Millî Savunma:

Güvenlik ve savunma hazırlığından meclise karşı sorumlu olan hükümet, Millî Güvenlik Kurulu kararlarından yararlanarak görevini yerine getirir.

Bu sistemde: Hükümet iç güvenliği sağlamakla, orduyu da savunmaya hazırlamakla yükümlü sayılmaktadır. Bu konularda da meclise karşı sorumlu tutulmaktadır. Hükümet Ordunun başkomutanı olmadığından, emretme yetkisi bulunmamaktadır. Ama Genelkurmay Başkanı ona bağlıdır. Yani savaş ve savunmayı hazırlamakla yükümlü olan kurum amir değildir. O halde onun emrinde hazırlık yapar demektir. Millî Güvenlik Kurulu da bu emri verir demektir. Ama öbür taraftan sorumluluk hükümete aittir. Bütün bunlar çelişkidir, belirsizliktir ve giderilmesi gerekir. Savunmanın çalışmaları ve bütçeleri ayrıdır. Yasa ile düzenlenmiştir. Meclis sadece ona gelir sağlayan kaynaklan belirler. Ondan sonra genel bütçede yer almaz. Planlamada asker-sivil uzlaştırılır. Bu uzlaştırmayı yapacak olan kişi ise devlet başkanıdır.

Savunma kararları güncelleştirilmeli, kararlılık içinde uygulanmalıdır.

Savunma ile ilgili çalışmaları askeri karargahlar yapacaktır. Tüm hazırlık ve eğitim ordu tarafından yapılır ve ordu komutanlarının yetkisindedir. Savaş, seferberlik ile ordular arası veya ordularla sivil yönetim arasında çıkacak ihtilaflarda kararları Devlet Başkanı giderir. Bu nedenle, Genel Kurmay Başkanının da doğrudan Devlet Başkanına bağlanması gerekir.

Silahlı Güç Kullanılması:

Savaş veya benzeri hallerde hükümet meclisten izin almalıdır.

Mademki başkomutan cumhurbaşkanıdır; hükümet meclisten onay alsa bile, cumhurbaşkanı emir vermedikçe asker harekât yapamaz. Türkiye'de tezatlar ve çıkmazlar vardır. Lübnan'a asker göndermeye Cumhurbaşkanı karşı olduğu halde gönderildi, bu yanlıştır. Hükümet savaşa veya benzer eyleme karar veremez, bunu meclisten geçirmekle yetinemez. Devlet Başkan'ı kararı verir. Meclis, Cumhurbaşkanı'nı görevden alabilir, ama devlet başkanı başta kaldıkça tüm savaş yetkisi onun emrindedir. Çünkü iktidar tecezzi etmez.

Mustafa Kemal'in kuvvetler birliği ilkesi budur. Yoksa, “okullarda herkes şu kıyafeti giyecek, bunu giyemeyecek”  meselesi, kuvvetler birliği ile ilişkisi olan bir şey değildir. Bu tavırlar, devlete ve askere olan güveni zedeleyecek ve zarar verecektir.

Mevcut yasada:

“Bakanlar kurulu savaşla ilgili her türlü hazırlığı yapmak, genelkurmayın talebi üzerine, imkânları onun emrine vermek” durumundadır.

Burada belirsiz bir husus vardır. Hükümet mi genelkurmayın emrindedir, yoksa genelkurmay mı hükümetin emrindedir, belli değildir. Savaş veya seferberlik kararını kim verecektir? Cumhurbaşkanı mı, yoksa hükümet mi, belli değildir. Önce hükümet ile genelkurmay başkanlığı; ikisi devlet başkanına bağlı olacaktır. Savaşla ilgili kararları hükmet değil, cumhurbaşkanı almalıdır.

Başkomutanlık

Savaşta yasama organı, (meclis)  hükümet ve Cumhurbaşkanı, devre dışı olmayacaktır.

Savaşın kazanılması için doğal kanunlar vardır:

a) Erken davranan savaşı kazanır. Kim tetiği erken çekerse o yaşayacak, karşı taraf yok olacaktır.

b) Birlikte hareket eden ordu galip gelip zafere ulaşacaktır. Tek kuvvet olmayan ve aynı merkezden emir almayan ordu düşman karşısında şaşıracak ve bozguna uğrayacaktır.

c) Düşmanın bilmediği ve beklemediği bir tarzda vurmak şarttır. Yeni (stratejik ve teknolojik) silahlarla vurmak lazımdır. Bu da gizlilikle ve ekonomik güçle alakalıdır.

d) Savunmada sabırlı olmak, uzun zaman dayanmak ve sebatlı davranmak sonucu belirleyecek en önemli unsurlardır. Maneviyatsız bir ordu çabuk dağılacaktır.

Bu da ordunun kendi ikmalini kendisinin yapması ile alakalıdır. Napolyon'un sözü var; "Savaş kendisini finanse etmekle kazanılır." Hükümet birçok konuda devre dışıdır. Barışta bile askeri eğitim ve disiplin düzenine karışmamalıdır. Cumhurbaşkanı zaten başkomutandır. Meclisin durumu ne olacaktır? Savaş hâli meclisin bile cumhurbaşkanının emrine girdiği bir durumdur. Aksi savaşın kaybı demektir. Uluslararası hukuk, savaşın meşruluğuna müdahale edebilir ama savaşın şekline müdahale edemez. Savaş ölmek veya öldürmektir. Ötesi yoktur. Bu da vahdet-i kuvva ile olur, tek komuta ile olur.

Ordunun görevi savunma dışında anayasal düzeni korumaktır.

Ordunun bir görevi de anayasal düzeni, yani hukuk düzenini korumaktır. Düzen ve ülke dirliği tehlikeye düştüğü zaman anayasal düzeni korumak da ordunun sorumluluğundadır. Ancak buna genelkurmay başkanı veya başbakanın karar vermesi yanlıştır. Buna karar verecek olan devlet başkanıdır. Devlet demek, hukuku kuvvetli kılan kurum demektir. Hukuk demek, hakemlerden oluşan bağımsız, yansız, etkin ve saygın yargı kararları demektir. Adil yargı düzeni olmayan devlet değildir, ordusu da zorbalık sebebidir. Bu durumda ordunun vazifesi müdahale edip adil düzeni kurmasıdır. Nitekim geçmişte bunu yapmaya çalışmıştır.

Genelkurmaylık barış zamanında da savaş hazırlığını hükümetle birlikte yapacaktır.

Genelkurmayın bütçesi belirlenmelidir. Bütçe harcamalarının beşte biri orduya aittir. Askerlik bedelleri orduya aittir. Gümrük gelirleri orduya aittir. Sivillerin de kullandığı bazı tesislerin korunması ve bakımı orduya verilebilir. Ordu bundan gelir temin eder. Ordu askeri mıntıkalarda askeri personelle kendi ihtiyacı olan üretimi yapabilir. Ürün onlara aittir. Uzmanlık isteyen alanlarda profesyonel askerlik sistemi geliştirilebilmelidir.

Belirli yaşa kadar her vatandaşın üç senede bir on beş günü geçmemek üzere askere çağrılıp kendi sınıfında eğitim verilmesi yararlı olabilir. Gerektiğinde ilerideki günler mahzuf edilmek üzere de fazla gün de istihdam edebilir.

Geçiş Anayasasında Yerel Yönetim

Türkiye Cumhuriyeti Devleti halkımız tarafından oluşturuldu. Yani hazır bir kuvvet kurmamış, aksine yıkılan imparatorluğun yerine halk birleşmiş savaş vermiş ve devletini kurmuştu.

Anadolu halkı bin yıldır birlikte yaşarken, imparatorluk yıkılınca halk gizli Yahudi (sabataist)lerin ve dış Siyonistlerin tertip ve tahrikiyle iki gruba ayrıldı; Müslümanlar ve Hıristiyanlar. Aralarında kanlı bir savaş başladı. Müslüman halkımız Mustafa Kemal’in önderliğinde toparlanıp organize olmayı başardı ve teslime yanaşmadı. Batı Hıristiyanları destekleyip kışkırtmıştı.

Bu savaşın kazanılması için merkezi bir güç lazımdı, Hâkimiyeti Milliye, Kuvvayı Milliye kavramları ortaya çıktı. Vahdeti Kuvva ilkesi benimsendi. Sonunda merkezi hükümet oluşturuldu.

Demek ki Türkiye İstiklâl Savaşı'nı, İslâm’ın doğal kuralları içinde, yerinden yönetimle kazandı. Ama sonra varlığını sürdürmek için merkezi güç oluşturdu, buna ihtiyaç vardı. Batı modelleri örnek alındı.

Bunun önemli yararları olmuştur.

a)          Türkiye azınlıklar dışında isyancı Hıristiyanlardan ayıklandı, saf Müslüman halklardan oluşup kaynaştı.

b)    Batılıların kışkırtması ile oluşan bölücülük akımları yenilgiye uğratıldı ve güçlü bir devlet ortaya çıktı.

c)     Halkımız Türkçe öğrenerek dil bakımından da tek ulus hâlini aldı.

d)          Müslüman Anadolu halkı Türk kabul edilerek, iç göçler ve evlenmeler sonucu tek millet olarak güç ve ün kazandı.

Bununla beraber bugün bu tek gücün sıkıntıları vardır. Dış kışkırtmalar sonucu ülkemizde terör olayları azdırılmıştır. Ekonomik sıkıntılarımız ve dış borçlarımız artmıştır. Yargıda sıkıntılarımız ve medya sorunlarımız ortadadır. Yeni anayasa yapma ihtiyacındayız. Ama devletimizin esası olan Vahdeti Kuvva ilkesini asla bırakamayız. Çünkü bunu terk edersek devletimiz yıkılacaktır. Onun için bizim önerdiğimiz bir geçiş dönemi ilkesi vardır.

“Vahdeti Kuvva Güçler Birliği” ilkesi hangi prensipleri içermektedir?

a) Vahdeti Kuvva'nın birinci ayağı tek meclis sistemini içerir. Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne temsilcisidir. Millî hâkimiyet orada tecelli ve temerküz etmiştir. Bu durum kesinlikle sürdürülmelidir. Meclisin üstünde bir devlet başkanı, meclisin üstünde başka bir meclis,  meclisin üstünde dışarıdan yargı denetimi,  meclisin üstünde bir üniversite etkinliği söz konusu edilmemelidir. Ancak meclis de yargı denetimine girmelidir. Yoksa hukuk devleti olmamız mümkün değildir. Meclisin içinde hakemler seçilmeli, yüce divan onlardan meydana gelmelidir. Taraflar birer hakem seçmeli, başhakemi de sonradan hakemler seçmelidir. Her konu için oluşturulan yüce divanın kararları kesindir. Bu hem yargı denetimini gerçekleştirecek, hem de meclisin hâkimiyetine zarar vermeyecektir.

b) Vahdeti Kuvva'nın ikinci ayağı tek ordudur, millî silahlı kuvvetlerdir. Orduda birlik sağlanmalıdır. Bunun için Cumhurbaşkanı askerlerin de tasvibiyle seçilip ordu komutanları doğrudan ona bağlanmalıdır. Fiilen başkomutan asker destekli devlet başkanı olmalıdır. Türkiye'nin on iki bölgesine on iki ordu yerleştirmek yararlıdır. Bu orduların askerleri o bölgeden olmayan halktan oluşmalıdır. Herkese kendi bölgesi dışındaki bir orduyu seçme hakkı tanınmalıdır. Böylece hem demokratik ordu oluşacak hem de düzenli ve disiplinli silahlı kuvvetler güç kazanacaktır.

c) Vahdeti Kuvva'nın üçüncü ayağı ise merkezi yönetimdir. Bölgelerin yönetimi merkezi olmalıdır. Orduların konuşlandığı illerin yönetiminde asker de söz sahibi yapılmalıdır.  Ama taşra iller tamamen serbest siyasete bırakılmalıdır. Kendi meclisleri olmalı, kendi başkanları seçimle kazanmalıdır. Yüzde birden az büyüklükte bir bağımsız il devlet için tehlike teşkil etmesi imkânsızdır. Kaldı ki bölge merkezinde konuşlandırılan ordu muhtemel isyanları bastırmaya her zaman muktedir olacaktır.

d) Vahdeti Kuvva'nın dördüncü ayağı ise Türkçe ve tevhidi tedrisat prensibidir. Okullar Türkçe ders vermelidir. Ama özel okullarda, Türkçe esas olmak üzere farklı dilde öğrenim serbest olabilir. Ama imtihanlar devlet tarafından merkezi yapılmalı, diplomayı okullar değil, üniversiteler değil, devlet vermelidir. Soruları merkezi yönetim tespit etmelidir.

Merkezin taşra üzerindeki denetimi ektin ve yetkin biçimde devam etmelidir. Her türlü tasarrufla ilgili merkezi yönetim bilgilendirilmelidir. Gerektiğinde müdahale edilebilir. Ancak bu izin şeklinde yürütülmelidir. Taşra görevlileri her türlü kamu işleri hakkında aldıkları kararları hemen uygulayabilmelidir. En sıradan icraatlarda bile merkezden izin veya ruhsat bekleme dönemi bitmelidir. Ancak yaptıkları bütün muameleyi merkeze bildirmeli, merkez bunları denetlemeli, Vahdeti Kuvva ilkesine aykırı bir şey görürse müdahale edilmelidir. Gerekirse, muameleyi iptal edebilmeli veya yargıya gidebilmelidir. Böylece hem merkezin denetimi devam edecek, hem de merkezin denetimi neticesinde oluşan tıkanıklık giderilecektir.

Geçiş Anayasasında Yargı

Hiçbir müessesede başka bir sisteme, aniden ve birden geçilemez; dolayısıyla "hakimlik sistemi"nden hemen “hakemlik sistemi”ne geçilemez. Öyle bir anayasa yapmalıyız ki “hakemlik sistemi”ne kendiliğinden kolayca geçilebilsin. Bunun için çok basit yollar vardır.

Şöyle ki: Bu günkü hakimlik sistemi devam edecek, 30 bin ile 50 bin arasında nüfusa sahip olan ilçelerimizde belirli ihtisas dallarında birer hakim bulunacaktır. İstenirse idari, hukuk, ceza hakimleri ayrı ayrı atanır. Bunların görevleri şunlar olacaktır.

a) Duruşmaları bunlar yönetecek, mahkemeye başkanlık yapacak.

b) Bütün kayıtlar bunlar tarafından tutulacak; sekretaryaları bulunacak.

c) Hakemlerin verdiği kararları bunlar usulden ve esastan inceleyerek kabul veya reddetme yetkisi tanınacak. Ama kendileri davaya bakmayacak.

d) Verilen kararların infazı hakimlere ait olacaktır.

İlçe hakimlerinin onayladığı davalar geciktirilmeksizin uygulanacaktır. Bugünkü yüksek mahkemeler de elbette lazımdır ve kalacaktır. Kararların bozulması hâlinde tazminat söz konusu olacaktır.

Bu işlemlerin dışında dört yüksek kurul oluşturulmalıdır:

a) Savunma Yüksek Kurulu kurulmalıdır. Avukatların ve savcıların yer aldığı bu yüksek kurulda özel ve kamu davalarına bunlar bakacaklardır. Savcılık avukatlık hâline getirilecektir. Resmi avukatlar olacak, bunlar maaşlarını devletten alacaklar. Avukatı olmayanların avukatlığını karşılıksız yapacaklar; bunu özel hukukta da yapacaklardır. Bunlar hakem de olabileceklerdir. Diğer avukatlar eskisi gibi avukatlık mesleklerine devam edeceklerdir.

b) Soruşturma Yüksek Kurulu oluşmalıdır. Soruşturma ve kovuşturma polisleri adalet bakanlığına bağlanacak, bunlara müdahale etme ve operasyon yürütme yetkisi tanınmayacaktır. Müdahale yetkisi özel eğitimli uzman polis teşkilatının ve jandarmanın olacaktır. Bu polisler sadece soruşturmacı olacaktır. Resmi ve özel davaların soruşturmasını bunlar yapacaklardır. Maaşlarını devletten alacaklardır. Ayrıca özel soruşturma timleri oluşturulacaktır. Bunlar dışarıdan sözlü ve yazılı soruşturma yapacaklardır. Duruşmalı soruşturma ile karakol soruşturması polis tarafından yapılacaktır.

c) Bilirkişilik Yüksek Kurulu hazırlanmalıdır. Bilirkişileri hakemler atayacaktır. Birini bir hakem, diğerini diğer hakem ve baş bilirkişiyi de başhakem atayacaktır. Bu husus ceza davalarında da böyle olacaktır. Bilirkişileri hakim atamayacaktır.

d) Hakemlik Yüksek Kurulu lazımdır. Hukuk tahsili almış, belirli alanlarda ihtisas yapıp uzmanlaşmış, devlet tarafından bu işi yapabilir diye yeterli ve yetkili sayılmış ehliyetli ve dayanışmalı hakemler kurulu oluşturulacaktır. Muhakeme usulü kanununda küçük değişiklikler yapılacaktır. "Sözleşmelerde aksi belirtilmemişse taraflar hakemlere gitmek zorundadırlar. Ayrıca ceza kanununda da dahil olmak üzere bilirkişileri ehliyetliler arasından taraflar seçerler. Baş bilirkişiyi seçilen bilirkişiler tayin ederler. Hakim onaylamazsa yüksek mahkemeye gidilebilir."

Böylece oluşan yargı, eski sistemi bozmadan yoluna devam edecektir. Önce isteyenler hakimlere giderler, isteyenler hakemlere giderler. Nitekim bu bugün de böyledir. Sadece taraflar belirtmemişlerse hakimlere giderler. Değişecek yeni sistemde belirtmemişlerse hakemlere giderler. Bilirkişiler taraflarca atanmıyordu. Yeni durumda taraflar atıyor, hakim onaylıyor. Bilirkişilere ara itiraz yapılamıyordu, şimdi yapılacaktır.

Resmi avukat ve bilirkişilerin ücretleri devletçe ödenmelidir. Bunun için bütçeden paylar ayrılmalıdır. Bilirkişiler bu payları davaların büyüklüğüne göre bölüşüp dağıtmalıdır. Kazanan ve kaybeden avukat hakemler, aynı meblağı almalıdır. Çünkü avukat ve hakem adilane karar vermek durumundadır. Sömürü sisteminden kaynaklanan ve büyük kısmı devleti hortumlamaya dayanan davaların bugünkü şekliyle devamına, ama en kısa zamanda sonuçlandırılıp, devletin ve milletin hakkının geri alınmasına çalışılmalıdır. Adil Düzene geçildiğinde faiz, karaborsa, kumar gibi haksız ve ahlaksız davalar kendiliğinden sona erecek ve avukatlık da ortadan kalkıp yerine hakemlik gelecektir. Çünkü hakemler aynı zamanda avukat yerindedir. Hakemlerin maaşları devletçe ödenmektedir. Rüşvet alma, hile yapma, adam kayırma, delilleri karartma, devleti zarara uğratma gibi haksızlık ve yanlışlıkları yapan hakemlerin ehliyetine son verilir ve devlet hizmetinden men edilir.

Eski Diyanet İşleri Başkanlarından ve Cumhuriyet döneminin büyük âlimlerinden olan Ömer Nasuhi Bilmen Hoca Efendi, Kuran ahkâmına ve İslam şeriatına göre hazırladığı meşhur “Hukuk-i İslamiye Kamusu” kitabının 1. cildindeki önsözünü şu zevata teşekkür ederek bitirmektedir:

“İstanbul Üniversitesi Rektörü muhterem Ordinaryüs Profesör Sıddıkk Sami Onar, böyle bir eserin tedvini (yazılması) hususunda mütevali (ısrarlı) teşviklerini ibzal (cömertçe ikram) buyurmuşlardır. İstanbul Hukuk Fakültesi muhterem Dekanı Profesör Doktor Hüseyin Nail Kubalı ve Hukuk Fakültesi Dekanı bulundukları sırada eserin tab'ı imkânını temin etmiş olan muhterem Ordinaryüs Profesör Doktor Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Fakülte muhterem heyeti tedrisiyesi (öğretim üyeleri) de bu eserin mühmel (ihmal ve iptal edilmiş) kalmaması hususunda pek kıymetli lütuflarını diriğ etmediler (esirgemediler). O sayede eserin tab'ına başlanılmış oldu. Bu muhterem, yüksek hey'eti ilmiyeye (yüksek ve değerli ilim ekibine) samimi teşekkürlerimi arzetmeği bir borç bilirim. Eserin bütün ciltlerinin tab'ını İkmale (tamamlayıp bitirmeye), muvaffakiyetî de atıfeti İlahiyyeden (Allah’ın ihsan ve inayetinden) beklerim.”

İşte bu zevat, Cumhuriyet tarihimizin en önemli ve etkili hukuk bilginleridir ve eserleri hala temel ders kitabı olarak okutulan profesörlerdir. Ve bu yüksek bilim adamları, tamamen İslam hukukuna dayalı 8 ciltlik muhteşem bir eserin hazırlanmasına ve basılıp yayınlanmasına yardımcı olmuşlar ve bunu asla laikliğe ve cumhuriyetin temel değerlerine aykırı görmemişler, tam aksine teşvik ve tebrik etmişlerdir.

Ve hele Rektör Sıddık Sami Onar’ın bu kitabı takdim ve takdir yazısı hayret ve hayranlık uyandırıyordu:

Hatta; Aşağıda anlatacağım sırları çözemiyorum” diye başlıyordu, Sn. Mehmet Şevket Eygi.. Yıl 1949... İktidarda CHP var, İsmet İnönü (nam-ı diğer Millî Şef) Cumhurbaşkanı. Din ve dindarlar ağır baskılar altında. Tarihî camilerin yüzde sekseni kapalı. Yeni cami yapılamıyor. Ezan okumak bile yasak. Günde beş kez müezzinler Türkçe ezan okuyor. “Tanrı uludur, Tanrı uludur... Bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yok tapacak...” diye bağırılıyor..

O tarihte Türkiye’de üç üniversite var: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi... İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar. Bu zatın Yahudi olduğu iddia ediliyor.

Yine o tarihte İstanbul müftüsü, dersiamdan ve icazetli ulemadan Erzurumlu Ömer Nasuhi Bilmen.

İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi yayınları içinde, işte bu 1949 yılında İstanbul müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’in abidevî (anıtsal) eserinin birinci cildi bastırılıp yayınlanıyor.

Kitabın ismi “Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu.” Birinci cilt büyük boy 506 sayfa. (İstanbul Matbaacılık TAO, 1949) Önsözünü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar kaleme almış ve şu başlığı koymuş:

“Hukuk-I İslâmiyye Ve Istılahat-I Fıkhiyye Kamusu’nun Temin Edeceği Büyük Faydalar.”

Bir buçuk sayfalık bu veciz önsözü aynen aşağıya alıyorum:

“Hak ve adaletin en büyük ve feyizli kaynaklarından olan İslâm hukuku, asırlarca en medenî milletlerin ihtiyaçlarına cevap verdiği halde, bugün maalesef mukayeseli hukuk sahasında layık olduğu yeri alamamış bulunmaktadır. Roma hukuku kaidelerinin, zaman ve devlet şekilleri içinde geçirdiği istihale (özünü koruyarak gelişme kabiliyeti) ve hayatın zaruretlerine intibak bakımından, ilim âleminde büyük bir bir kıymet arz ettiği halde, İslâm hukukunun; aynı olgunlaşma merhalelerini geçirmiş, hayat şartları birbirinden farklı ve ayrı ayrı medeniyetlere sahip olan Türk, Arap, İran, Hint gibi değişik İslâm milletlerinin içtimaî bünyelerine uymuş ve ihtiyaçlarına cevap vermiş olmasına ve bugün de içinde adalet ve faziletin en esaslı hükümleri saklı bulunmasına rağmen; mukayeseli hukuk sahasında ve hukukun tekâmülünde bugün bir rolü bulunmaması, hukuk ilmi namına esefle karşılanması icap eder.

Bugün İslâm hukuku esaslarının meydana konması, bunların ehemmiyet ve kıymetlerinin dünya hukuk âlemine ve ilim ehline sunulması bu ilmin inkişafı bakımından büyük bir hizmet olacaktır; çünkü İslâm hukuku üzerinde, mukayeseli hukuk kaide ve usulleri dairesinde yapılacak tetkikler, bir taraftan bu hukukun ehemmiyetini meydana koyacak, bir taraftan da birçok meselelerde cemiyetin en âdil hareket kaidelerini bulmaya (mükemmel bir anayasa ve kanunlar yapmaya) yardım edecektir.

Mazide İslâm hukukunun gelişmesinde ve hâdiselere tatbikinde büyük hizmetleri dokunmuş olan Türk hukukçularına bugün de bu hukukun zamanın kıymet hükümleri dahilinde (İslam hukukunu) tetkik ve izahı vazifesi düşmektedir. Fakat bu mühim işe başlamak için seleflerimizin bir bahr-i bî-payan (sonsuz bir okyanus) diye tavsif ettikleri (tanımladıkları) fıkıh ilmini, İslâm hukukunu bütün incelikleriyle ortaya koymak lazımdır.

Asırlar ve kıt’alar içinde, milletler ve medeniyetler arasında yayılmış muazzam bir hukuk manzumesini bugünkü nesillerin anlayabileceği bir şekilde ve toplu olarak ortaya koymak, her ilim ve hukuk adamının yapabileceği bir iş değildir. Değerli alimimiz ve Müftümüz Ömer Nasuhi Bilmen, büyük bir bilgi ve ihatanın, yorulmak bilmez bir mesainin mahsulü olan bu kıymetli eserleriyle, bu çok güç işi başarmış bulunuyorlar. Bugünün ve yarının hukukçuları orijinal mukayeseli hukuk tetkiklerine (dikkatli araştırma ve karşılaştırmalarına), kanun vâzıları (kanun koyma kurumları) ise hazırlayacakları kanunlara temel olacak bilgi ve esasları bu değerli eserde bulacaklardır. Bu kitapla Türk hukuk edebiyatı kıymetli bir eser kazanmış bulunuyor. Üniversite böyle bir eseri neşriyatı arasında görmekle büyük bir haz ve memnuniyet duymaktadır. Eserin fazıl müellifini bu büyük başarısından dolayı tebrik ederken, bu eserleriyle biz hukukçulara yapmış oldukları kıymetli yardımlarından dolayı şükranlarımı sunmayı da bir borç sayıyorum.”

İstanbul Üniversitesi Rektörü

Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar

 

Önsözdeki şu cümleyi dikkatle ve defaatle okumak lazımdır:

“Bugünün ve yarının hukukçuları orijinal mukayeseli hukuk tedkiklerine, kanun vâzıları ise hazırlayacakları kanunlara esas olacak bilgileri bu değerli eserde bulacaklardır.” (Kanun vâzıları: Kanun koyanlar.)

Hala çözemediğimiz sırlar şunlardır:

1. 1949’da İstanbul Üniversitesi böyle bir İslâm hukuku (Şeriat) külliyatını (tamamı 6 cilttir) nasıl yayınlamaya başlayabilmiştir?

2. Rektör Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar yukarıdaki önsözü nasıl yazabilmiştir?

3. “Geleceğin kanun koyucuları hazırlayacakları kanunlara esas olacak bilgileri bu kitaptan çıkartacaklardır” cümlesini nasıl ve niçin sarf edebilmiştir?[1]

Kesinlikle anlaşılmıştır ki, Türkiye’deki “İslam’ı hayatın her safhasından dışlamak ve İslami olan her şeye düşmanlık yapmak” şeklindeki laiklik anlayışı ve uygulaması, özellikle Atatürk’ün şaibeli ölümünden sonra ülkemizdeki köşe başlarını tutan sabataist ve Yahudi dönmelerinin ve masonik hainlerinin planlı ve ısrarlı dayatmasıdır. Asıl amaçları, Lozan’ın gizli maddeleri uyarınca, Aziz milletimizi ismen ve resmen olmasa da, fikren ve fiilen İslam’dan uzaklaştırmak ve yozlaştırmaktır. Yoksa Kur’ani kuralların ve İslam hukuku esaslarının ne denli adaletli ve toplum düzeni ve disiplini için gerekli olduğunun, elbette Yahudi bilim adamları da farkındadır ve işte bu ne denkledir ki İslam hukuku esas alınarak yazılan Ahmet Cevdet Paşanın meşhur “MECELLE”si çok uzun yıllar, İsrail’in gizli anayasası yapılmıştır.

 

 



[1] 15.12.2008 / Milli Gazete

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  Tıp bilgisinin kesin tespitine göre döllenmiş bir yumurta ikiye...
Devami
  PEDOFİLİ = ÇOCUK İSTİSMARI SAPKINLIĞI VE BAZI AYETLERİN ALÂKASIZ YORUMLARI          Pedofili; genellikle...
Devami
  Çocuklarımız, Allah’ın bize bir emaneti, evlerimizin şenliği, ailelerimizin nesil garantisi...
Devami
  1- Teknoloji harikası çok güzel ve mükemmel bir makine üreten...
Devami
  Evrensel hukuk kurallarına ve temel insan haklarına saygı duyan, gerçek...
Devami
Son zamanlarda: “Kur’an bize kafidir, Peygamberin vazifesi Allah’ın emirlerini tebliğden...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1833

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR