ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1357
mod_vvisit_counterDün1959
mod_vvisit_counterBu Hafta14255
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay3316
mod_vvisit_counterGeçen Ay67493
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19011546

IP'niz: 3.215.79.68
Bugün: 02 Tem 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13040030

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

ABD’NİN İRAN AŞKI VE ERDOĞAN’IN ŞAŞKINLIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Yıllardır, defalarca yazdık ve hatırlattık: Batı (ABD, İsrail ve AB) gerekirse İran’a da yanaşır ve anlaşır, ama hiçbir zaman Türkiye’ye dost gözüyle bakmazlardı. Batının İran’ı “baş düşman ve en tehlikeli nizam” diye tanıtmaları, onları öne çıkarmaya ve Müslüman halklar nazarında kahramanlaştırmaya yönelik kasıtlı ve hesaplı bir tavırdı. Üstelik çok sinsi ve gizli bir şekilde Şiilerle Ehli Sünneti birbirine kışkırtıp kapıştırma planları da yapılmaktaydı.

Batının hesaplarını çok iyi bilen Mustafa Kemal SADABAD Paktı’nı kurup İran’la birlikte, Şiilerin yoğunlukta olduğu Afganistan ve Pakistan’la olumlu ilişkiler kurmaya çalışmıştı. Daha sonra Erbakan Hoca tarihi D-8’ler oluşumuna, öncelikle ve özellikle İran ve Pakistan’ı da katmışlardı. Erbakan Hoca ayrıca, İran’a özel ziyaretler yaparak, Şiilik taassubundan uzak, İslami ve insani prensip ve projeleri önemseyen Milli bir yapılanma oluşturmalarına katkı sağlamıştı. Hatta kendinin çok özel gayreti ve gözetiminde hazırlanan teknoloji harikası proje ve şifrelerin bir kısmın”ı İranlı yetkililere aktarmış ve bunlarla Amerika’nın insansız hava araçlarını -vurup düşürmek değil- olduğu gibi yere indirmeyi ve incelemeyi başarmış ve tüm dünyayı şaşkınlığa uğratmışlardı.

Şimdi aynı Amerika, tekrar İran’ı öne çıkarmaya başlamıştı!

Ruhani’den Ankara’ya işbirliği çağrısı, bunun ilk aşamasıydı. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Türkiye’ye, bölgesel krizlerin çözümü amacıyla işbirliğini artırma çağrısında bulunmuşlardı. Ruhani’nin Tahran’a resmi bir ziyarette bulunan TBMM Başkanı Cemil Çiçek’i kabulünde Fars Haber Ajansı’na göre, “Tahran ve Ankara’nın bölgesel krizlerin çözümünde daha güçlü bir işbirliği yapmalarını”  hatırlatmıştı. Ruhani’nin: “Tahran ve Ankara, daha yakın bir işbirliği ve etkileşim yoluyla, başta bölgesel krizlerin çözümü olmak üzere, bölgede daha etkin bir rol oynamalı” sözleri bazılarını şaşırtmıştı.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, “ülkesinin nükleer programı konusunda muhataplarıyla 3-6 ay içinde anlaşmaya varmak istediğini” söylemesi de çarpıcıydı. Ruhani, Amerikan Washington Post gazetesine açıklamasında, bu meselenin çözümünün ABD-İran ilişkilerindeki yumuşama sürecinin başlangıç noktası olacağını aktarmıştı. Ruhani, bu konuda müzakere yürütmesi için dini lider Ayetullah Hamaney’den tam yetki aldığını vurgulamıştı. İran, uranyum zenginleştirme programı konusunda P5+1 olarak bilinen ülkelerle görüşmeler yapacaktı. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif New York’ta ABD’li meslektaşı John Kerry’nin yanı sıra, Çin, Rusya, Almanya, İngiltere ve Fransa’dan temsilcileriyle buluşacaktı. Zarif-Kerry görüşmesi, İran ve ABD arasında 1979’dan bu yana yapılan en üst düzey görüşmelerden biri olacaktı.

İran’ın sırıtan Çarkı!

Hasan Ruhani göreve gelir gelmez işe hızlı başlamıştı. Önceden belirlenen gündemi olduğu anlaşılan Batı ile yumuşama politikası izlemeye çalışmaktaydı. Batı ile yeniden köprü kurmak için galiba bir günah keçisine ihtiyacı vardı, bu da Nejad dönemi olmaktaydı.  Zarif ve Ruhani ikilisi Holokost (Yahudi soykırımı) meselesinden dolayı Nejad’ı suçluyorlardı. Evet, Ahmedinejad, İslam dünyasının gönlünü kazanmak için popülist bir dil kullanmıştı. Şimdi yeni İran ise Batı’nın gönlüne ve zihnine girmeye çalışıyorlar, hatta o kadar mübalağa ediyorlar ki, ‘İran’da Holokost’u inkâr eden tek bir kişi var. O da Nejad’dan başkası değil’ diyorlardı.

Türkiye’nin en çok başını ağrıtan konu olan Suriye krizi, dünyanın da en önemli problemi sayılırdı. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Gül de BM konuşmasının üçte ikisini buna ayırmıştı. Krizin Türkiye, bölge ve dünya için taşıdığı riskleri ve çözüm önerilerini anlatmıştı. Mülteci sayısı 500 bine çıkmış, harcamaları 2 milyar doları aşmıştı. Sadece mülteci sorunu değil, sınır güvenliği kalmamıştı. Krizin en büyük mağduru olarak kendini sayan, bir şey yapmadığı için BM’yi suçlayan Türkiye’nin sesine başta ABD ve AB ülkeleri kulak tıkamıştı. Zira üstlendiği külfet nedeniyle takdir bekleyen Türkiye, Suriye’deki terör gruplarını desteklemekle, sınırdan geçişine izin vermekle suçlamıştı.

Birçok gazeteci bu suçlama ve algının vahametini New York’a gelmeden önce anlamamıştı. Medya röportajlarında ve düşünce kuruluşlarındaki konuşmaların soru cevap kısmında Gül’ü en çok sıkıştıran sorular bu konulardı. Amerikalı bir gazeteci şöyle sormuştu: “Binlerce yabancı cihatçı sınırınızdan Suriye’ye geçiyor. Önlemek için ne yapıyorsunuz?” İnsan Hakları İzleme Örgütü yetkilisi de muhalefetin yaptığı bir katliamın raporunu yayınlayacaklarını söyledikten sonra, “Sınırdan rahatlıkla girip çıkan bu radikal gruplar için ne gibi önlemler aldınız?” diye sormuşlardı. Washington Post röportajında gazeteci döne döne Gül’ü bu konuda sıkıştırmıştı, CNN röportajı da farksızdı. İşte kahpe Amerika böyle davranırdı. El Kaide’yi Suriye’ye kendisi taşır ve silahlandırır, sonra da bütün sorumluluğu suç ortaklarının sırtına yıkardı.

“Baas’ın uçak ve füzelerle on binlerce insanı öldürdüğü, kimyasal silah kullandığı unutulmuş; El Kaide bağlantılı ve diğer aşırı gruplar ile Türkiye’nin bunlarla ilişkisi ana konu olmuştu. Cumhuriyet Muhafızları, Kudüs Birlikleri ve Hizbullah ile savaşta açıktan yer alan İran, yeni cumhurbaşkanı Ruhani sayesinde yapıcı, sempatik bir aktör gibi görülürken, Türkiye’ye Sünni terör gruplarının sponsoru ve geçiş güzergâhı gibi bakılması şaşırtıcıydı. Türkiye algısı, Afgan savaşındaki rolüyle Pakistan’a benzemeye başlamıştı.” Diyen Zaman yazarı ve Fetullah Gülen yalakası Abdülhamit Bilici, işbirlikçi kukla zihniyetlerin, dış güdümlü hükümet ve cemaatlerin, Milli ve haysiyetli politikalar üretip türetemeyeceklerinin farkına varamamıştı!

El Kaide AKP’nin ve Türkiye’nin başını ağrıtacaktı!

AKP hükümeti ve kalemşorları Arap Baharı boyunca ülkelerdeki ayaklanmalarda El Kaide uzantılarını desteklemeyi marifet sanmıştı. Libya’da Kaddafi’yi katleden kanlı örgüt Türkiye’nin gemileriyle Bingazi’de korunmaktaydı. Mısır’da bu örgüt iç savaşı kışkırtmış İhvanın da başını yakmıştı. Suriye’de iki yıldır El Nursa her türlü caniliği ‘cihat’ adı altında yapmaktaydı. AKP onlara Türkiye’de kamplar kurmakta başını belaya sokmaktaydı. En son Suriye’de El Kaide’ye bağlı El Nusra militanlarının kurşuna dizme, kafa kesme, kalp yeme, damdan adam atma görüntüleri medyada ve internette yer alınca panik başlamıştı. El Kaide uzantısı El Şebap’ın Kenya’daki AVM saldırısıyla işler hepten sarpa sarmış. ABD’li patronların her yerde kullandıkları bu örgütten rahatsız olmasıyla da bizim yandaşlar çark etmeye başlamıştı.

Fetullah Gülen İslam adına yapılan terör saldırıları hakkında açıklamalarda bulunarak; Herkul.org sitesinde yayınlanan videosunda Kenya’da yaşanan terör olaylarıyla ilgili: “Müslümanlar arasında canlı bomba gibi terör hadiselerinin zemin bulması hangi sebeplere bağlıdır?” sorusuna cevap verdiği konuşmasında yaşanan olaylara, “bu olaylar aynı zamanda bizi mahcup edecek bir tablo!.. Doğru, Müslümanlığın yüzüne zift sıkılması gibi bir şey” şeklinde yorumlar yapmış, ama AKP’nin ve Zaman Gazetesi’nin yıllardır Suriye’de aynı örgütü destekleyip İslam mücahidi gösterdiklerini sanki unutmuşlardı.

İran–AB yaklaşması, Türkiye’nin yalnızlaştırılması

İşte böyle bir hengâmede ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif, İran’ın nükleer programını görüşmek için buluşmuşlardı. Tarihi bir an olarak nitelendirilen buluşma, İran’ın nükleer programıyla ilgili son 6 yılın en üst düzey görüşmesi sayılmıştı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif, BM binasında İran’ın nükleer faaliyetleri konusunu ele almıştı. Kerry ve Zarif, 6 yıl aradan sonra gerçekleşen bu ilk toplantının ardından olumlu mesajlar aktarmışlardı. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, “Faaliyetlerimiz barışçıl amaçlı, yaptırımlar artık kalkmalı. Çok yapıcı bir görüşme gerçekleştirdik. Tartışmalar tarafsız ve sağduyuluydu. Kararlı bir şekilde bu sorunu çözmek için ilerleme kaydetmek ve herkesin İran’ın nükleer programının barışçıl olduğunu görmesini arzuluyoruz. Ekonomimizi darboğaza sokan yaptırımlar kaldırılmalı.” açıklamasını yapmıştı.

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ise toplantıdan memnun kaldığını belirtmişti ama rol gereği ihtiyatlı bir tutum takınmıştı. Kerry-Zarif görüşmesi sonrasında, 15-16 Ekim tarihlerinde İsviçre’nin Cenevre kentinde İran’ın tartışmalı nükleer programı konusunda toplantı yapılmasına karar alınmıştı. Los Angeles Times’ın yayınlamış olduğu ABD Başkanı Obama ve İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin New York’ta düzenlenecek olan BM toplantıları sırasında bir araya gelecekleri iddiası gündemi sarsmıştı. Eğer görüşme gerçekleşirse ABD ve İran arası ilişkilerde 36 yıl aradan sonra bir ilk yaşanmış olacaktı. Obama’nın ulusa sesleniş konuşmasında Ruhani ile mektuplaşarak onun İran’ın nükleer faaliyetleriyle ilgili diplomatik çözüm konusunda potansiyel sahibi olduğuna inandığını dile getirmesi hiç şüphesiz iki tarafı da hareketlendiren ve beklenen yakınlaşmanın sağlanması için doğru zaman olduğunu düşündüren çıkış noktasıydı.

Ruhani’nin İran’da Cumhurbaşkanı seçildiği günden bu yana onun Batı ile devam eden didişmeyi sonlandırarak diyalogu sağlamak amacıyla başa getirildiği sürekli konuşulup tartışılmıştı. Hatta Dışişleri Bakanlığı’na Zarif gibi New York ekolünden birinin getirilmesi bunun en büyük ispatı sayılmıştı. Bu doğrultuda hem İran’da hem de Batılı ülkelerde uzun bir müddettir karşılıklı husumeti azaltacak etkin kamu diplomasisi hamleleri başlatılmıştı. Ruhani’nin Yahudi bayramını kutlamasından, Irak-İran savaşında nükleer silahlardan ağır yaralar alan bir ülkenin Suriye’deki kimyasal silah kullanımından hoşnut olamayacağının Obama tarafından açıklanmasına kadar birçok örnek yaşanmıştı. Yani karşılıklı bir imaj oluşturulması ve kurulması düşünülen yakınlığın alt yapısının hazırlanması acaba Türkiye’nin yalnızlaştırılma operasyonlarının bir parçası mıydı?

“Daha düne kadar uluslararası alanda İran yapayalnız bir konumdaydı:

-Mesela Suriye’den sonra hedef İran’dı...

-Mesela Batılı ülkelerin ve işbirlikçilerinin dilinde “uranyum zenginleştirmesi ve İran” konusu vardı.

-Mesela ABD, İran’ın baş düşmanı sanılırdı!...

-Mesela İran nükleer girişimleri nedeniyle acayip köşeye sıkıştırılmıştı!?

-Mesela İran dendiğinde akıllarda “Ha vuruldu ha vurulacak” algısı oluşmaktaydı!

-Mesela bütün dünyada “İran yalnızlığı” diye bir olgu oluşturmuşlardı!...

Kısacası daha düne kadar İran’a dünyanın “kurbanlık kuzu”su diye bakılmaktaydı… Oysa, İran bu durumdayken... Türkiye ise bölgenin parlayan yıldızıydı.

Oyun kuruyor, racon kesiyor, arabuluculuklar yapıyor, yol gösteriyor, herkesle konuşabiliyor olmanın hazzını yaşıyor, sınırları kaldırıyor, ağabeylik yapıyor, yol gösteriyor, her yere gidebiliyordu falan. Ne olduysa oldu, çok kısa bir süre içinde, İran kendisine çizilen o dar çerçeveyi parçalayıp atmayı başardı: Adamlar neredeyse Obama ile kanka olmuşlardı. AKP Türkiye’si ise kendisine çizilen o bol çerçeveyi daralttıkça daraltmış. Sınır komşuları arasında neredeyse konuşacak ülke bırakmamışlardı.

Keşke İran Dışişleri Bakanı, (Ahmet Davutoğlu gibi)  “Hakiki Stratejik Derinlik” adını koyacağı bir eser kaleme alsa da; hepimiz o kitabı okuyup “bu işler nasıl oluyormuş” anlasaydık!”  diyen Ahmet Hakan haksız mıydı?

Daha düne kadar, Lübnan Hizbullah’ına “Hizbüşşeytan”, İran’a ise “Türkiye’ye baş düşman” gözüyle bakan ve bu istikamette yazılar yazan İbrahim Karagül gibi yandaş yazarlar bile, bir anda çark etmeye başlamış ve “Bu işi Türkiye ve İran çözer” başlıkları atmaya başlamışlardı.

“Suriye meselesinin kilit noktası Türkiye-İran ortaklığıdır. Buna bir de Rusya'yı eklerseniz, bütün bölgeyi ateşe verme potansiyeli barındıran kriz yumuşatılabilir. Ardından da bir yol haritası şekillendirilebilir. İki ülkenin işbirliği olmadan bu meselenin çözümü imkânsızdır.

İlk gün çözümün adresi neyse, isterse on yıl sürsün, çözüm girişimlerinde yine aynı noktada olacağız. İlk gün de bu böyleydi, şimdi de böyle, sonra da böyle olacaktır.

Daha şimdiden Suriye meselesi bölgeyi bölmüş, kamplara ayırmıştır. Savaş devam edecekse bu kamplaşma tehlikeli biçimde derinleşecektir. Sonunda hiçbir ülke, istediği sonuca ulaşamayacak ama ciddi oranda güç kaybına uğrayacak, yara alacaktır. Türkiye'de keskin bir İran karşıtlığı, İran'da Türkiye karşıtlığı, Arap dünyasında kafa karışıklığı oluşmuştur. Türkiye'de bazılarının neredeyse 'İran'la savaşalım' yaklaşımı ile İran'daki mezhep duruşu ve Suriye meselesindeki körlük aynıdır.”[1]  Diyenler, acaba yeni mi uyanmışlardı, yoksa yeni bir talimat mı almışlardı.

1953 yılında İran Başbakanı Musaddık’a karşı CIA’nın katılmış olduğu Ajax Operasyonu’ndaki rollerini Obama bile açıklamıştır. Mollalar da o dönemde pasif olarak Musaddık aleyhindeki darbeye katılmışlardır. Zira Musaddık’ın toprak reformunu onaylamadıklarından dolayısıyla Musaddık darbeye karşı geniş bir taban desteğinden mahrum kalmıştır. Buna mukabil, aynı Obama, BM’deki konuşmasında Mısırlı darbe rejimine sahip çıkmıştır. Çok ilginç, Obama BM kürsüsünden İran’la ilgili iki pozitif değerlendirme yaparken Mısır’la alakalı olarak tam tersine olumsuz yaklaşımları dikkatlerden kaçmamıştır. Oysa herkes biliyor ki, Mısır’da darbeyi ABD tasarlamış ve Sisi uygulamıştır. Hâlâ utanmaz Mısırlı ulusalcılar ve ultra laik kesimler veya postal yalayıcıları İhvan ile Obama idaresi arasında yakın ilişkiler kurmaya çalışmaktadır. Mısır’da yayınlanan Vefd gazetesi “Obama’nın Kenya’da yaşayan kardeşinin Müslüman Kardeşler Afrika koluna bağlı olarak çalıştığını ve bundan dolayı Obama idaresiyle Müslüman Kardeşler arasında aracılık yaptığını” bile yazmıştı.[2]

Önce “Yeni Türkiye” gazetesi haber yaptı: “İran’ın böcekleri Başbakanlık’ta” diye manşet attı.[3] Doğru, böcek vardı. İki kadın da vardı. Hatta soruşturma da vardı. Ama İran yoktu! Birkaç gün tartışılan haber “aşk meselesiymiş” denilerek kapatılmıştı.

Ardından Hürriyet’in manşeti geldi: “İran turuna ajan sorgusu”.[4] Habere göre götürüldükleri İran’da 20 gün boyunca dini eğitim verilen 25 çocuk, dönüşte Ağrı’da ajanlık sorgusuna alınmıştı.

Aynı gün Vatan’ın internet sitesi de “flaş flaş” diyerek şu başlığı atmıştı: “O ülke İran çıktı”.[5]  Vatan’ın iddiasına göre MGK’nin 28 Şubat toplantısında adı gizlenen ve rejim aleyhinde faaliyet yürüten ülke İran’dı.

Haber doğru değildi, zira İran’ın ismi gizlenmiyor tersine o yıllarda sürekli Türkiye’de rejimi yıkma faaliyetlerinde bulunmakla suçlanıyordu. 28 Şubat’ın Truva atlarının rol aldığı bu İran düşmanlığı kampanyası aslında 1993’te başlamış ve Gladyo cinayetleri Tahran’a yıkılmaya çalışılarak, Atatürkçüleri İran karşıtı bir çizgiye çekmeye çalışmışlardı! Yaklaşım ve yorumları haklıydı.

Cemaat’in İran karşıtlığı

Kuşkusuz bir haftaya sığdırılan bu üç İran karşıtı haberin mutlaka özel bir anlamı olmalıydı:

Cemaatin gazetecilerinden Nuh Albayrak’ın Yeni Türkiye gazetesinin başına geçmesi ve Taraf’tan ayrılanlarla bir ekip kurmuş olması “İran böceği” haberine salt Cemaat düzleminde bile bir anlam katmıştı. Zira Cemaat okullarına topraklarında kesinlikle izin vermeyen İran Fetullah Gülen’in hep hedefi konumundaydı… Ancak meseleye Hürriyet ve Vatan’ın da bulaştırılmış olması, konuyu Cemaat düzleminden daha ileriye taşımaktaydı…

Obama’nın İran’a el uzatması

İlginçtir, Yeni Türkiye’nin haberinden iki gün önce ABD Başkanı Barack Obama İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile mektuplaştıklarını açıklamıştı (AP, 15 Eylül 2013). Ruhani bir hafta sonra BM toplantıları için New York’a gidecekti ve ikilinin 30 yıl sonra ilk kez görüşen liderler olarak tarihe bile geçebilecekleri konuşulmaktaydı. Yine BM toplantıları için New York’a yola çıkan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Suriye’de İran’sız çözüm olmaz” mesajları Obama’nın başlattığı yeni duruma “uyum” anlamındaydı. New York’taki BM oturumları sırasında gerçi Obama ile Ruhani görüşmedi ama ilk kez ABD heyeti, İran lideri konuşurken salonu terk etmeyip yerlerinde oturmuşlardı. Üstelik İsrail heyeti salonu bile terk etmişken… Öte yandan Obama konuşmasında “İran’da rejim değişikliği istemediklerini” özellikle vurgulamıştı. Ruhani de Obama’nın jestlerine olumlu yanıt vermiş ve “Batı’yla anlaşmak istediklerini” ve “ABD ile farklılıklarının yönetilebilir olduğunu” açıklamıştı. (Washington Post, 25 Eylül 2013)

Erdoğan savaş Lordlarıyla, Gül Monroe barışçılarıyla mıydı?

Peki, tüm bunlar ne anlam taşımaktaydı? Açık ki, ABD iç hesaplaşmaları ve hâkimiyet mücadelesi sadece Suriye politikasına değil, İran’la ilişkilere de yansımıştı. Daha önceki makalelerimizde incelediğimiz gibi ABD’deki “savaş lordları” ile “yeni Monroe’cüler” kıyasıya çarpışmaktaydı.

Yeni Monroe’cüler yani “geri çekilmeciler” ABD’nin geleceğinin Ortadoğu’daki bir savaştan değil, diplomasiden, akıllı güçten ve içeriye yönelerek ekonomiyi yeniden büyütmekten geçtiğini savunuyorlardı. Cumhurbaşkanı Gül’ün açıklamaları, bu ekibe yaslandığını ortaya koymaktaydı.

“Savaş lordları” ise her halükarda savaşların ABD’ye yarayacağını savunarak Suriye’ye hemen savaş ilan edilmesinden yanaydı. Başbakan Erdoğan işte bu ekibe, kökleri Cumhuriyetçiler ve Neo-Con’lar olan bu kesimlere yaslanmaktaydı. İlginç olan CHP heyetinin de ABD’de Erdoğan’ın yaslandığı “savaş lordlarını” temsil eden kuvvetlerle görüşmüş olmasıydı!” tespitleri yabana atılmamalıydı.[6] 

Türkiye bölgesinde yalnız mı bırakılmıştı?

Krizden çıkmaya çalışan Avrupa Birliği'nin karışık hali ve çalkantıdaki Arap ülkeleri, Başbakan Erdoğan'ı şaşkınlığa mı uğratmıştı? Financial Times gazetesinde bir makale kaleme alan Daniel Dombey, Arap dünyasındaki çalkantılar ve Avrupa'nın kendi içine kapanması yüzünden Türkiye'nin belirsizlik içinde kıvrandığını yazmıştı. Dombey'nin makalesinde: "Uzun yıllardan beri Türkiye hakkında sorulan başlıca soru, kendisini Orta Doğu'da evinde mi hissedeceği, yoksa Avrupa Birliği istikametinde yürümesi miydi? Şimdi ortada yeni bir cevap var: İkisi de değildi. Zira Türkiye'nin iki tarafla da ilişkileri zor bir haldeydi. Türkiye'nin freni patlamış başbakanı Recep Tayyip Erdoğan en son Birleşmiş Milletler koridorlarında 2011 yılında yürüdüğünde o yıl Mısır, Tunus ve Libya'da kendisine sevgi gösterileri sergilenmişti. Ama o zamandan bu yana çok şey değişti ve AKP Türkiye’si yalnızlığa itildi” diyerek, acı ve alçaltıcı bir manzarayı ortaya koymaktaydı.

Barak Obama, Abdullah Gül ile görüşmeye yanaşmamıştı!

Cumhurbaşkanı Gül, tüm çabalara karşın New York’ta Obama ile ikili görüşme yapmayı başaramamıştı. ABD tarafı Biden’i önermiş, Gül ise buna karşı çıkmıştı. New York’ta yapılan BM Genel Kurulu’na “ikili görüşme” skandalı hala konuşulmaktaydı. Olayın kahramanlarından biri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve AKP iktidarıydı. Diğeri ise ABD Başkanı Barack Obama ve Beyaz Saray’dı. Hürriyet gazetesinden Tolga Tanış’ın haberine göre BM toplantıları için New York’a gelecek Gül’ün ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile görüşeceği açıklanmış, ancak bu ABD tarafından doğrulanmamıştı. Sonunda ABD heyetinin New York programı sona ermiş, Obama ve Biden ayrılmıştı. Böylece Gül’de ikili bir toplantı yapamamıştı. Oysa Obama Nijerya Devlet Başkanı Good Luck Jonahan, Filistin lideri Mahmud Abbas ve Lübnan Cumhurbaşkanı Michel Süleyman ile ikili görüşmeler yapmıştı. Olay, “ABD yönetimi, Başbakan Recep T. Erdoğan’dan sonra Gül’e de sırtını çevirdi” şeklinde yorumlanmıştı. Washington’da Türkiye’ye karşı gezi eylemleri, Suriye ve Mısır nedeniyle menfi bir hava oluştuğunun herkes farkındaydı. Obama’nın Erdoğan ile arasına mesafe koyduğu, telefonları kestiği, en son G-20 Zirvesi’nde yaşandığı gibi fırsat olduğu halde Erdoğan ile ikili bir görüşme yapmadığı da konuşulmaktaydı.

Abdullah Gül’ün Gülen cemaatinin büyük maddi ve manevi katkısı ile ABD basınıyla röportajlar yapmıştı. Ama bunların hiç biri ulusal medyada yayınlanmamıştı, ABD basınında ve televizyonlarında yer almamıştı. Sn. Gül’ün Recep T. Erdoğan’dan daha uygar ve hoşgörülü olduğu imajının yanı sıra, gelecek seçimlerde, destek arayışları da bu mesajlara yansımıştı. Abdullah Gül, ayrıca Füze Savunma Sistemi ihalesinin Çin’e verilmesinden duyduğu üzüntülerini de aktarmıştı!?

Yani açıkça seçimi bizim milletimizin değil de, Yahudi Lobilerinin yapacağını bilen bir siyasetçinin girişimi gibi algılanmıştı. Gül’ün, BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, Amerika’da ajanslara bile sokulmamıştı.

Ruhani´nin ABD’ye Yahudi milletvekili ile gitmesi sıcak bir mesajdı!

BM toplantısı için New York’a giden İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin İran’ın Yahudi milletvekillerinden Siamak Moreh Sedgh’i de beraberinde götürmesi anlamlıydı.[7] 

Tıp doktoru olan 48 yaşındaki Sedgh, 2008 yılından beri İran meclisinin en saygın üyelerinden birisi konumundaydı. İran, 1906 anayasasından beri, meclisinde Yahudi azınlık için yeterli koltuk ayırmaktaydı. Bu geleneğe, ülkenin 1979 devrimiyle bir İslam devletine dönüşmesinden sonra da hiç değişmeden uyulmaktaydı.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, ABD’nin derin devleti olan Yahudi Lobilerine yaranmak ve “hizmete hazırım” mesajı ulaştırmak için mi böyle davrandığı sorulup tartışılmaktaydı. Bu arada İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “Ruhani kuzu postuna bürünmüş kurttur” açıklaması, acaba İran’ın işini kolaylaştırmayı mı amaçlamıştı?



[2] Türkiye, 17 Eylül 2013

[3] Milli Gazete –Mustafa Özcan

[4] Hürriyet, 25 Eylül 2013

[5] gazetevatan.com, 25 Eylül 2013

[6] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[7] Şalom / 25 09 2013

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Bazı İslami simgeler (şeair ve alamettir), "temsil etme" özelliği nedeniyle,...
Devami
  Türkiye'nin geçen ay önemli bir konuğu vardı. İsrail Başbakanı...
Devami
  SURİYE’DE İSRAİL’LE İŞBİRLİĞİ Mİ YAPILMAKTAYDI? Halkımızdan Gizlenen Kapalı Oturum, “Terör Ajanlarından!” Niye...
Devami
İNSAFLI BİR BİLİM ADAMININ ERBAKAN TESPİTLERİ! Savaşı Göze Alacak Kadar Vatanına...
Devami
  Müspet Milliyetçilik Yararlıdır; IRKÇILIK İSE ZARARLIDIR          Yeniçağ gazetesi Yazarı Esfender Korkmaz,...
Devami
  ŞEYTAN RAKİBİNİ TANIYOR 1940'lı yılların önemli dergilerinden "Çınaraltı" 7 Ağustos...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1549

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR