Reklam
Reklam
Reklam

SABAHATTİN ÖNKİBAR KİMLERE KİRALANMIŞTI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

SABAHATTİN ÖNKİBAR KİMLERE KİRALANMIŞTI?

      

Sabahattin Önkibar, “CIA ve İngiliz Devletine Göre: T. Erdoğan, Abdullah Gül ve Deniz Baykal’ın mal varlıklarıyla ilgili” iddiaları sıralarken, asıl amaçlarının Rahmetli Erbakan Hoca’yı karalamak olan bu video çekiminde,[1] diğerlerinin iftiralarına tarafsızlık süsü vermek üzere gündeme taşındığı sırıtmaktaydı. Önce Sn. Önkibar CIA’nın ve İngiliz İstihbaratının bir elemanı mıydı ki, bu sözde gizli ve özel bilgiler kendisine ulaştırılmıştı?

İkinci sırıtan çelişki, Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı ve Vatan Partili İsmail Hakkı Pekin, CIA görevlisinin Sn. Erdoğan’ın haksız mal varlığı bilgilerini kendisine aktarmasına rağmen, bugün ne maksatla Perinçek’le beraber koyu Erdoğan ve AKP iktidarı savunucuları olup çıkmışlardı? Eğer bazı makam ve çıkarlar karşılığı kiralanmış iseler, böylesi satılık insanlara ne kadar güven duyulacaktı?

Şu gerçeği bir kez daha vurgulayalım ki, Sabahattin Önkibar gibi zırvacıların aslında kimlerin adamları olduğu, daha rahat anlaşılsındı.

25 Eylül 2022 tarihli Habertürk’te Eren Eğilmez’in yönettiği “Gerçek Fikri Ne?” programına konuk olan Yahudi araştırmacı-yazar RIFAT BALİ şu mealde itiraflarda bulunmuşlardı:

“Türk Yahudi Cemaati, 28 Şubat’la Erbakan’ın devre dışı bırakılması sonrası rahatlamışlardır. O süreçte askeri ve sivil bürokratların bazılarının İsrail’le ihale rantlarını paylaştıklarını duydum ama aslını bilmiyorum. Yahudi Cemaatinin, İsrail’in ve ABD’deki Siyonist Lobilerin en büyük kuşkuları Erbakan ve Milli Görüş fikriyatıydı. Erbakan’ın 70’li yıllarda Hükümet ortağı oldukları koalisyonlarda, onlara bağlı Bakanlıklardan Yahudi asıllı iş adamları devletten ihale ve kredi alamamışlardır!” sözleri, Erbakan’dan hangi mahfillerin ve hangi sebeplerle gıcık aldıklarını açığa vurmaktaydı. Ve tabi sizin gibi süprüntü ve döküntülerin niçin kiralanıp Erbakan’a sataştığınız da ortaya çıkmaktaydı.

Kaldı ki Erbakan Hocamız; Sedat Ergin, Fehmi Koru, Cengiz Çandar’ın sundukları Kanal 6 Panorama programında; Bosna’ya yardım paraları konusunun resmi kayıtlarla ve başta Aliya İzzet Begoviç ve diğer üst düzey yetkililerin Erbakan Hocamızın şahsında Milli Görüş Camiasının samimi yardım ve desteklerine yönelik teşekkürleri ve alındı belgelerini kamuoyunun dikkatine sunmuş ve münafıkları susturmuşlardı.

Kayıp trilyon teranesi ve sütü bozukların teresliği

Erbakan’ın Stratejik Hamleleri ve Siyonist-Sabataist Şarlatanların Tepkileri

Erbakan Hoca’nın tarihi hamlelerini ve Siyonist sömürü saltanatını sarsan projelerini engellemek ve Hoca’yı halkın gözünden düşürmek üzere yoğun iftira kampanyaları başlatılmıştı. Bu şeytani planlarda hem dış odaklar, hem içerideki masonlar hem de solcusundan İslamcısına bir sürü kiralık piyonlar rol almaktaydı. Sabataist solcu cazgırların son eri (Yalçın) da her fırsatta bu asılsız ama kasıtlı ithamları gündeme taşıyarak bir türlü dinmeyen Erbakan gıcıklıklarını ve kuyruk acılarını bastırmaya çalışmaktaydı. OdaTV’nin yeni finolarından Aydın Tolga da “Nasıl oluyor da İslamcılık siyasetinden bu kadar yolsuzluk çıkıyor?” başlıklı yazısında; önce bütün Müslümanları hatta İslam’ı töhmet altına almaya, özellikle de Milli Görüş üzerinden Erbakan Hoca’yı karalamaya ve tabi dolaylı biçimde, “Erdoğan’ın ve AKP iktidarının yolsuzluk ve hırsızlık suçlarını da Erbakan’ın sırtına yıkmaya” uğraşmaktaydı.

Avrupa’da faaliyet gösteren, Nurculardan Süleymancılara, Tarikatçılardan Fetullahçılara, Erbakan düşmanı Radikal İslamcılardan AKP ve Erdoğan yandaşlarına… Diyanete bağlı kuruluşlardan diğer istismarcı oluşumlara kadar; onlarca farklı ve aykırı kesimlerde ve bunlara bağlı camilerde toplanan ve birçoğu şahsi amaçlar için çarçur olunan paraların tamamını, Milli Görüş camilerinde ve Saadet Partisi’nin yetkililerinin emriyle yapılmış gibi göstermeye kalkışmak… Ve bütün bunların Erbakan’ın bilgisi, müsaadesi ve istifadesi altında yürütüldüğü kanaatini yaymaya çalışmak, sütü bozuklara yakışır bir şeytanlık ve şarlatanlıktı… Ve hele bu kasıtlı ve kafa karıştırıcı çarpıtmaların; “AKP kurmaylarının konuşulan vurgun ve soygunlarını çok da abartmamak ve normal karşılamak lazımdır; çünkü bunlar Erbakan’ın ve Milli Görüş’ün devamıdır!” imajını oluşturmak için yapılması, ahlâksızlığa dönüşen bir hazımsızlığın devamıdır.

Kayıp Trilyon Meselesi ve Adaletin Terazisi

“Adalet”in bir anlamı ve vazgeçilmez bir esası da: “Aynı iddialara, aynı davaları açmak; aynı şartlarda, aynı araçlarla ve aynı amaçlarla işlendiği öne sürülen suçlara aynı cezaları uygulamak”tır. Bunun aksi; ayrımcılık ve kayırımcılıktır, çifte standartçılık ve haksızlıktır.

RP Davasının Hâkimlerinin bir kısmı FETÖ’cü çıkmıştı!

CHP’nin bir televizyon kanalına 3 milyon dolar verdiğine dair haberler daha önce medyada yer almıştı. Bu haberlerin çıkış sebebi, Türkiye’nin tasarlanmış bir proje çerçevesinde yeniden 28 Şubat günlerine sürüklenmek hesaplıydı. Söz konusu kanal, milleti kamplaşmaya çağırırken birileri, muhtemelen hükümet kanadından birileri, bu belgeleri basına sızdırmıştı. Aradan yıllar geçince öğreniyoruz ki, sözü edilen para 4 trilyon kadarmış ve Maliye Bakanlığı durumu ilgili mercilere aktarmış, ama bugüne kadar da hiçbir işlem yapılmamıştı. Gelinen noktada sözü edilen hesaba Anayasa Mahkemesi’nin bakıp bir karar vereceği anlaşılmaktaydı.

Peki, Refah Partisi’nin şu meşhur trilyon davasıyla ilgili neden yasalara uygun olan bu yol takip edilmeyip farklı mecralara kayılmıştı? RP, bir siyasi parti sayılmamış mıydı? Neden, RP söz konusu olduğunda Anayasa Mahkemesi değil de Maliye Bakanlığı doğrudan taraf olarak bu parti aleyhine karar almıştı? RP davasının hukukçuları şimdi ayağa kalkmalıydı. En azından, o davanın hâkimleri verdikleri kararın yasal olmadığını itiraf edip hiç değilse vicdanlarını rahatlatmalıydı.

Ve acaba “Erbakan Milliciydi. Bu nedenle tasfiye edilip AKP’ye geçit verildi” itirafında bulunan Sn. Deniz Baykal: “Bu konuda da Erbakan’a haksızlık edilmiştir” diyebilecek cesaret ve ciddiyeti ortaya koyacak mıydı?

Refah Partisi’nin güya usulsüz harcandığı iddia edilen o günkü parayla 800 milyar (şimdiki 800 bin) TL’lik hesabı, Anayasa ve kanunlara göre Anayasa Mahkemesi’nce görülmesi gerekirken, kasıtlı bir kaydırmacayla Maliye Bakanlığı’na veriliyor ve hiç kimseden tıs çıkmıyordu. Oysa CHP’nin bir televizyon kanalına bunun tam beş misli olan 4 trilyon verdiği, yine Maliye Bakanlığı’nca saptanıyor, ama bu sefer dava Anayasa Mahkemesi’ne havale ediliyordu. Evet, doğrusu buydu, ancak Erbakan’a niye kanunlara aykırı bir yol tutuluyordu? Çünkü eğer Anayasa Mahkemesi’ne bırakılsa, bir sürü emsal dosya nedeniyle bu davanın düşürülmesi gerekiyordu. Çünkü aynı mahkemenin CHP’ye ayrı RP’ye ayrı tavır takınması mümkün ve münasip görülmüyordu…

Kayıp Trilyon Yaygarası Nasıl Koparılmıştı?

Bilindiği gibi Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 5 yıla yakın devam eden davayı 6 Mart 2002 günü sonuçlandırmıştı. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisi’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a isnat edilen "özel evrakta sahtecilik" suçunu sabit görerek, 2 yıl 4 ay hapis cezası kararı almıştı. Bunun anlamı, eğer Yargıtay kararı onaylarsa, hapis yatmanın dışında, ömür boyu siyaset yasağıydı. Ertesi günü gazeteler, kendilerini tarif edercesine "Sahtekârlıkları Sabit, Sahtekârlıktan Mahkûm Oldu, Artık Erbakan Yok..." başlıkları ile çıkmışlardı. Hiç kuşku yok ki bu, bugüne kadar vurulan darbelerin en ağırıydı. Elbette hapis cezası ve ömür boyu yasak, çok önemli siyasi sonuçlar doğuracaktı. Bu manşetleri atanlar dâhil, herkes biliyordu ki bu karar da diğerleri gibi siyasi bir intikam hesabıydı, Hak ve adaletten uzaktı. Partinin usulsüz harcandığı iddia edilen paralarından çok, siyasi hesaplar bu kararın temelini oluşturmaktaydı. Merkez medyanın attığı manşetler, sadece kişisel olarak Erbakan’ın üzerine beton dökmeyi değil, bir siyaset geleneğini de tarihe gömmeyi amaçlamıştı. Evet, parti kapatmalar, siyasi yasaklar, devam eden baskılar bizi etkiliyordu, bunlar haksızlıktı, oyunu kurallarının dışında oynamaktı. Bizimle seçim yoluyla baş edemeyenler, mahkemeler yoluyla bizi devre dışı bırakmaya çalışıyorlardı, hatta Anayasa Mahkemesi’nin görevi, Maliye Bakanlığı’na aktarılmıştı. Her şeye rağmen bu yapılanlar bir şekilde anlaşılırdı. “Demokrasilerde böyle siyasi mücadele olmaz” diyorduk ama Türkiye’de bunlar olağandı. Ancak bu son yapılan medyanın tavrı tam bir haysiyet cellatlığıydı! Hakaretin, belden aşağı vurmanın, edepsizliğin ötesinde bir anlamı vardı. Varlıklarını bütünüyle sahtekârlıklara borçlu olanlar karşımıza geçmiş bize "sahtekâr" diyorlardı. Üstelik de ellerinde bir güdümlü mahkeme kararı vardı. Bilindiği gibi daha sonra bu karar maalesef Yargıtay tarafından da onanmıştı.

Ancak yeniden görüşülme ve karar düzeltme talebini kabul eden Yargıtay, bu sefer önceki kararı bozmuş ve mahkemeye geri yollamıştı. Ama Siyonist merkezlerin ve Masonik mahfillerin ağır baskısı vardı.

Evet, Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Sayın Necmettin Erbakan ve arkadaşları hakkında vermiş olduğu mahkûmiyet kararı Yargıtay tarafından onanmıştı. Hukuk nosyonu ve vicdan sahibi hukukçular, davanın açılışından kesinleşmesine kadar yanlışlıklarla dolu olan bu karara “hukuk cinayeti” adını koyacaklardı. Ben hukukçu değilim, ayrıca Türkiye’de gerçek ve adil bir hukukun var olduğuna da inanmıyorum. Aslında bu karar, hukuk cüppesi giydirilmiş bir siyasi infazdır; bu kararla, 28 Şubat “postmodern darbesi” ile siyaset dışına itilen Sayın Erbakan yok edilmeye, milletin hafızasından silinmeye çalışılmıştır. Ama bu kararı verenler bilsinler ki büyük bir yanlışlık yapmışlardır. Tarihe şöyle bir göz atanlar göreceklerdir ki, haksızlığa uğrayan hiçbir hak ve halk dostu unutulmamıştır, ama onları mahkûm edenler bir süre lanetle anıldıktan sonra unutulmuşlardır. Üstelik bu haksız ve dayanaksız kararları alanların bir kısmı daha sonra CIA ajanı ve Fetullahçı çıkmıştır.

“Ömrünü millete hizmetle geçiren Erbakan hakkında davaların açılması, mahkûmiyet kararlarının çıkması ilk değildir; bütün bunlara şaşmıyoruz; zorlama ve yanlış davalara, eksik soruşturmalara, delillerin eksik toplanmasına, kararın tahminler ve ihtimaller üzerine kurulmasına alışığız. Hepsini sabırla ve sükûnetle karşıladık. Çünkü Milli Görüş siyaseti buydu, Erbakan çevresinden böyle davranmasını istiyordu; o ülkesini ve milletini seven ve kendisini onlara feda eden bir dava ve devlet adamıydı. Ama bu son karar öncekilerden farklıydı. Görmezden gelmeler, alaylar, tehditler, iftiralar, karalamalar, siyaseten linçler, parti kapatmalar, mahkûmiyetler... Bunların hepsine gülüp geçebiliriz, nitekim öyle yaptık. Her şeyi sabır ve sükûnetle karşılarız, tüm baskılara, haksızlıklara göğüs gereriz. Bize düşmanlık yapabilirler, bizim için her şeyi söyleyebilirler, ama ülkemize ve milletimize bağlılığımıza, dürüstlüğümüze söz söyleyemezler, bize ‘hain’, ‘hırsız’, ‘sahtekâr’ diyemezler, dedirtmeyiz. O nedenle ben bu kararı kabul etmiyorum, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçenlerin, bizim için ‘sahtekâr’ manşetleri atmalarına isyan ediyorum.” tepkileri haklıydı.

Kimler Kimin İçin “Sahtekâr” Diyebilme Edepsizliğine Kalkışmıştı?

Haklı olarak sormuş ve insaflı bir yanıt beklemiştik: Niçin Refah Partisi, niçin Muhterem Necmettin Erbakan sürekli hedefteydi? Türkiye’de kaç siyasi parti var, kaç vakıf, kaç dernek, kaç sendika, oda, birlik vs. var? Bunların kaçı değişik vesilelerle kapatıldı, kaçının hesapları incelendi? Kaçının başkanı, yöneticileri mahkemeye verildi? O halde niçin sürekli Refah Partisi’nin ve Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ın üzerine gidilmişti? Sayın Erbakan ve arkadaşları devlette defalarca ve yıllarca görev üstlenmişti, birçoğu bürokraside sorumluluk gerektiren önemli mevkiler işgal etmiş, bakanlıklar yürütmüşlerdi. Erbakan bu ülkede üç kez Başbakan Yardımcılığı görevini başarıyla ve alnının akıyla yerine getirmiş, 54. Hükümet’in Başbakanlığında devletin on milyarlarca dolarlık kaybını önlemişlerdi!

Bırakınız mahkemelere gitmeyi, bir kere olsun bir teki için yolsuzluk iddiası söz konusu edilmemişti. 28 Şubat’ın fırtınalı günlerinde Bakanlar ve hükümet hakkında defalarca gensoru ve soruşturma önergeleri verilmişti ama bunların bir tanesinin bile konusu yolsuzluk değildi. Hiç kimse Muhterem Erbakan hakkında, yolsuzluk isnadına girişememiştir. Türlü iftiralar ve çamur atmaların yapıldığı o günlerde kimse böyle bir şeye cesaret edememişti. Ama bir de diğer hükümetlere bakın; kaç yolsuzluk önergesi verilmişti, kaç yolsuzluk soruşturması geçirilmişti? Yolsuzluk gensoruları ile düşürülen Bakanları ve hükümetleri herkes bilmekteydi. Meclis gündeminde Başbakanlar ve Bakanlar hakkında yolsuzluk gerekçeleri ile verilen soruşturma önergeleri, dokunulmazlık dosyaları hiç eksilmemişti.

Ama niçin bütün bunlar için değil de, Muhterem Erbakan için bu haksız ve ahlâksız manşetler atılmaktaydı?

Defalarca Hükümet sorumluluğu alan, devlet bütçesini hazırlayan, ihaleler yapan, milyarlarca dolarlık, katrilyonlarca liralık işlemlerin altına imza koyan, trilyonlarca liralık örtülü ödeneği yönetmiş olan bu insanlar, hiçbir usulsüzlük, yolsuzluk yapmadılar da, kendi partilerinin paralarını çaldılar, sahtecilik yaptılar, öyle mi? Yani şimdi, hayatları yüz kızartıcı suçlarla kokuşanlar ve bunların suç ortakları insafsızca ve utanmadan “sahtekâr” manşetleri attılar diye, Milli Görüş kadroları sahtekâr mı bilinecekti!? Hayır, herkes hakikat aynasında kendi ayarını seyretmekteydi!

Erbakan’ın ne yaptığını biz biliyoruz, millet de biliyordu. Ama bir kere daha tekrarlayalım:

- Erbakan, kısa süren Hükümet döneminde Havuz Sistemi’ni kurarak, milletin kanını emen rantiyenin hortumlarını kesmiş, yıllarca dönen haram tekerleklerine çomak sokmuştu; onun için Erbakan’a kin kusuyorlardı…

- Erbakan, rantiyeden kestiğini memura, işçiye, çiftçiye, emekliye, dula, yetime aktarmıştı. Erbakan, “bu ülkede aç ve açıkta insan kalmayacak” diye yola çıkmıştı. Onun için Erbakan’dan nefret edip saldırıyorlardı...

- Erbakan, bu millete, tüm çıkar çevrelerinin baskıları ve engellemelerine rağmen bu ülke insanının bu ülkeyi yönetebileceğini gösterdi. Onun için Erbakan’a kızıyorlardı...

- Erbakan, bu millete alternatifleri ispatlamıştı, denk bütçeyi, enflasyonu düşürmeyi, borçlanmadan ülkeyi yönetmeyi, faizleri düşürmeyi gösteren ve öğreten insandı. Onun için Erbakan’a tahammül edemiyorlardı...

- Erbakan; borçlanmanın, faizin ve rantın sonunun olmadığını haykırmış, tüm engellemelere rağmen üretim ekonomisini ayağa kaldırmış, döneminde namuslu sanayiciler, tüccarlar, esnaflar, çiftçiler altın yıllarını yaşamışlardı. Onun için Erbakan’ı yok etmek istiyorlardı.

- Erbakan, yabancılara “hayır” denilebileceğini, onurlu durulabileceğini kanıtlamıştı. Onun için Erbakan’ı siyasetin dışına itiyorlardı...

- Erbakan, milletin hafızasını canlandırmış, gücünü, imkânlarını, coğrafyasının önemini, tarihi mirasını hatırlatmıştı. En çok da bundan ürkmüşler, onun için Erbakan’dan çok korkmuşlardı...

- Erbakan, “Faiz bizi ve bizim gibi sömürülen ülkeleri batırıyor” diyerek mazlumları uyarmıştı. Erbakan, sömürgeciliğin yeni adı olan neo-liberalizm ve küreselleşmenin ipliğini pazara çıkarmış, emperyalizme ve dünya Siyonizm’ine savaş açmıştı. Erbakan, D-8’i kurmayı başarmış, tüm geri kalmış ülkelere, İslam âlemine, diktatörlüklere karşı ilmi ve milli seçeneğini sunmuşlardı. Erbakan, bu ülkelerin baskı altında inleyen, sömürülen, aç bırakılmış insanlarına umut olmuş, örnek olmuşlardı. O gerçek bir önder konumundaydı. Onun için Erbakan, dünya patronlarını, Siyonist Baronlarını, sömürgeci Firavunları, diktatör demokraturları korkutmuşlardı…

“Kimler milletin milyarlarca dolarını çaldı, kimler bankaları hortumladı, kimler devletin kasasını, milletin cebini boşalttı? Hangi sözde iş adamı, hangi medya patronları sahte evrak düzenleyerek devlet ihalelerini kapmışlardı!.. Bunların suç ortakları hangi siyasetçiler ve Bakanlardı, kimler gece yarısı konutlarda kimlerle banka pazarlıkları yapmıştı? Kimler yüz kızartıcı suçlara bulaşmış, kimler yüz kızartıcı suç işleyenlerin suç ortakları olmuşlardı? Hangi köşe yazarları patronlarının iş takipçisi, ricacısı, tehditçisi, şantajcısı olup çıkmıştı? Kimler hortumcuların devlete olan milyonlarca dolarlık borçlarını erteleyip aklamışlardı? Bu soruların tamamının cevabı vardır, bu yüz kızartıcı suçların faillerini bu millet tanımaktadır. Belki mahkeme kararları olmayacak ama tarih bunların tamamını kaydedip hesabını soracaktır. Şimdi, bütün bunları yapanlar, hayatları yüz kızartıcı suç işlemekle geçmiş olanlar, milletten çaldıkları ile kurdukları kulelerinde oturacaklar, ama milletin davacısı olmuş, bir ömür milletin refahı, özgürlüğü ve onuru için çalışmış olan Erbakan ve arkadaşları için ‘sahtekâr’ manşetleri atacaklar, öyle mi? Hayır, millet bu haksızlığı, bu insafsızlığı, bu çirkin infazı asla kabul etmeyecektir. Milli Görüş kadroları, milletin davası için bir ömür harcamış liderlerine yapılan bu insafsız, bu çirkin ve seviyesiz saldırıyı sahiplerine iade edecektir.” haykırışları yerde kalmayacaktı ve adalet mutlaka yerini bulacaktı.

Erbakan’ın, Bosna savaşına katkıları ve kayıp yardımlar safsatası!

Evet, din istismarı ve maneviyat pazarlamasıyla dünyalık makam ve menfaat devşirmek, maalesef en yaygın ama en saygın sahtekârlık aracıdır. Hem siyaset hem de dini hizmet erbabının, bu göreve başlamadan önceki mal varlıklarıyla, sonrasındaki servet yığınakları arasındaki korkunç artış, ağızları uçuklatacak orandadır. “Yahu, ticaret ve şirket gibi faaliyetlere vakit ayırmayıp sadece siyasi ve dini hizmetle meşgul olduğunuza göre, bu büyük servetleri nasıl kazandınız?” sorusu mutlaka sorulmalı ve ciddi bir devlet araştırması yapılması halinde şu AKP kurmaylarının, bir kısım cemaat ve tarikat mensuplarının bu hizmetlerden önceki ve sonraki mal varlıkları herkesi şaşırtacak ve biraz olsun gözlerimizi açacaktır. Bu arada bizim Adil Düzen programlarımızda yer alan: “Siyasi ve ahlâki hizmetlere katılan kişilerin mal varlıklarının tespiti yapılacak, makul ve münasip birikim ve artışlar dışındaki kazanımlarına devletçe el konulacaktır” prensibi ise, mutlaka kanunlaşmalı ve uygulanmalıdır.

Yeri gelmişken şu gerçeği de özellikle vurgulayalım ki; Onun gayret ve girişimiyle, sömürü saltanatları sallanan malum odakların kasıtlı ve planlı propagandaları ve yoğun karalama kampanyaları sonucu, hakkında ön yargılar ve olumsuz imajlar oluşturulan Rahmetli Erbakan Hoca; dünyanın en önde gelen teknik profesörü ve dâhisi ve Milli sanayi girişimcisi olarak, siyasete atılmadan önceki şahsi birikim ve yatırımları, yaklaşık 50 yıllık siyasi hayatı sonunda vefatıyla çocuklarına bıraktığı mirastan daha fazla olan, yani şahsi serveti artmak yerine azalan tek ve örnek şahsiyet konumundadır.

Bütün dış güçlere, içerideki masonik ve sabataist kesimlere, solcu ve sağcı mahfillere, tarikatçı ve cemaatçi işbirlikçilere rağmen, Milli Görüş organizasyonlarını ve onlarca yan kuruluşlarını; Bosna, Çeçenistan, Doğu Türkistan (Uygur-Sincan), Filistin, Moro, Eritre gibi tüm mazlum Müslümanların diriliş ve direniş çabalarını ekonomik ve siyasi yönden destekleyip ayakta tutan Erbakan’ın bu harcamalarını, ne devletin partilere ayırdığı bütçe payı, ne Avrupa Milli Görüş teşkilatlarının gönüllü katkıları, ne de dava dertlilerinin mütevazı yardımları asla karşılayamazdı. Rahmetli Hoca’nın ülkemizde ve bütün yeryüzünde Hakkı hâkim kılma cihadını yürütmek üzere, dünyanın ayrı ülkelerinde ve çok farklı sistem ve statülerle oluşturduğu özel “yapı”ların kuruluş amaçlarını, hizmet ve faaliyet alanlarını, resmiyet kanallarını ve hangi ülkelerdeki İslami hareketlere hangi imkânları ve hangi yöntemlerle sağladıklarını, sağlam belge ve bilgileriyle açıklayacağımız bir kitap da, şartlar olgunlaşınca inşaallah kamuoyuna sunulacaktır.

Örneğin; “Bosna Hersek için Avrupa Milli Görüş’ten toplanan paraların, Süleyman Mercümek kasalarına yatırıldığı veya Kent Bank’ın Off-Shore hesaplarında batırıldığı” iddiaları üzerine biraz kafa yoralım, bunları iz’an ve insaf terazisinde tartalım. Bir zamanlar Avrupa Milli Görüş Teşkilatlarını sıkça ziyaret eden, konferans ve seminerler veren birisi olarak, bu Bosna’ya yardım konusunu da yetkili isimlere sormuş, en fazla 3 ile 5 milyon mark para toplandığı yanıtını almıştık. Oysa Bosnalı Müslüman Boşnaklar, tüm Haçlı Batı’nın desteklediği Sırp zındıklarına karşı beş yıl sürekli savaşmış, haliyle tarım, ticaret ve sanata vakit bulamamış, ama bu halkın bütün yeme, içme, giyinme, elektrik giderleri yanında tüm silah ve mühimmat ihtiyaçları karşılanmış, yetmez bu arada üç tane önemli silah fabrikası kurmuşlardı. Bunların toplam maliyeti yüz milyonlarca doları aşmaktaydı. Bizim şahsen tanıdığımız Bosnalı komutanların ve siyasi kurmayların birçoğu bütün bu masrafların Erbakan Hoca’nın yön verdiği (parti ve Milli Görüş teşkilatları dışındaki) oluşum ve kuruluşlar eliyle sağlandığını bizzat anlatmışlardı. Yani topu topu 3-5 milyon markı bulmayan ve onların da çalınıp çırpıldığı konuşulan bu yardımlarla Bosna savaşamazdı, bugünlere ulaşamazdı. İşte bu gerçekleri çok iyi bilen malum ve mel’un odaklar, perde arkasındaki gerçek kahraman Erbakan’ı karalamak ve diğer İslami ve insani girişimlerini baltalamak için bu kara propagandaları başlatmışlardı.

Oğuzhan Asiltürk’ün, Erbakan’la ilgili asılsız ithamlarını defalarca gündeme taşıyan ve Hoca aleyhine suizan oluşturulmasına katkı sağlayan Levent Gültekin’in, aynı Oğuzhan’ın savcıya gidip “Yanlış anlaşılacak ifadeler kullandığını, Erbakan Hoca’nın hizmet amaçlı paraları asla şahsi malıyla karıştırmadığını” itiraf eden sözlerini de aktarması ve okurlarını aydınlatması gerekmiyor muydu?

Bunun gibi, Levent Gültekin daha önce 19 Mart 2012 tarihli “rezalet” yazısında; Milli Görüş'ün marazlı takımından Oğuzhan Asiltürk’ün, “Erbakan cihat paralarını mala çevirip üzerine tapu etti” anlamındaki asılsız iddialarını ve daha sonra bizzat kendisinin savcılıkta “yanlış anlaşılmadan kaynaklanan asılsız beyanlar” olduğunu itiraf ettiği iftiralarını tekrar gündeme getirip; üstelik Amerikan Yahudi Lobilerinden madalyalı ve BOP kâhyası AKP’nin kiralık yalakaları Akit gazetesindeki ağabeylerini de yalancı şahit gösterip Erbakan’ı karalama kampanyasına katkı sunması, hem kendisinin gevşek ayarını, hem de Hak davanın ve Rahmani tarafın temsilcisi olarak Erbakan’ın yüksek miyarını ortaya koymuyor muydu?

Erbakan Hoca’nın Bosna Yardımı Konusuyla İlgili Basın Toplantısında Söyledikleri[2]

Değerli medya mensupları ve aziz katılımcılar!

Dikkat ederseniz Bosna hakkında biz tekrar tekrar basın toplantıları düzenlemekteyiz. Hemen peşinen arz ediyorum ki; rakiplerimizin ve dışımızdakilerin, Refah Partisi’nin önlenemez büyük gelişmesini durdurabilmek için yaptıkları çırpınmalar ve çamur atmalar arasında, bugüne kadar ileri sürdükleri bütün yalan ve iftiralar nasıl müzmahil olmuş, geri dönmüş ve kendilerini perişan etmişse; Bosna konusundaki ortaya attıkları bütün asılsız iddialar ve isnatlar da kendilerini perişan edecektir.

Öncelikle ve hemen belirtmek istiyorum ki; Bosna bizim vücudumuzun bir parçası gibidir ve 60 milyonluk Türkiye’nin Avrupa’daki emanetidir. Bu sebepten dolayı, Bosna’daki her olay, ülkemizi ve ülkemiz evlatlarını yakinen ilgilendirmektedir. Şimdi dış güçler Bosna’da bilindiği gibi maalesef bu hükümeti alet edip, kullanarak Rus askerlerini de getirip Bosna’ya yerleştirmişlerdir. Bakınız çok önemli bir şey ifade etmek istiyorum; R. G. D. Laffan isimli bir İngiliz diplomat, daha 1917 yılında yazmış olduğu kitabın adını; “Sırplar: Kapı Koruyucuları” koyarak Sırpları, “İngiltere’nin kapısını koruyanlar” olarak tarif etmiştir. Bosna’da ataşelik yapmış olan bu İngiliz elçisi kitap yazıp, İngilizleri uyarmış ve “İngiltere’nin stratejik savunmasının Sırbistan’da başladığını” söylemiştir. Bunun için bugün cereyan eden olayları tarih bilgisiyle, şuurla, gerçekleri görerek değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Bosna Hersek’te maksat açıktır: Hedef oradaki Müslümanları yok etmektir. Batı’nın hedefi budur ve işte bütün bu kitaplarıyla, bütün bu faaliyetleriyle de bu gayelerini zaten yüz yıldan fazla bir zamandır ortaya dökmüşlerdir. Onların bu davranışları karşısında ilk günden itibaren Bosna’ya elbette Refah Partimiz sahip çıkmıştır. Hemen peşinen belirtiyorum ki; Türkiye’nin yarısı Refah Partisi’nin camiasıdır, ülkemizin diğer yarısı Refah Partisi’ne sempati duyan vatandaşlarımızdır. Bu nedenle Bosna’ya yapılan yardımları hukuken ikiye ayırmak mecburiyetimiz vardır. Refah Partisi Türkiye’nin en büyük siyasi partisidir ve büyük bir çoğunlukla iktidara yürümektedir ve Türkiye’nin teminatıdır. Refah Partisi ne Kızılay’dır ne hayır cemiyetidir. Siyasi bir kuruluştur ve Türkiye’yi yeniden büyük Türkiye yapacak partidir. Şu anda ülkenin en az yarısı Refah Partisi camiasıdır, %30 da aynen Refah Partisi gibi düşünmektedir. Milletin asıl temsilcisi biziz, bu taklitçi yönetimler kabuk yönetimlerdir. Bu kabuk yönetimler Türkiye’ye Amerika’dan gönderilen Sırp Başbakanı Milan Panić geldiği zaman havaalanında askeri merasimlerle karşılayıvermişlerdir. Çünkü bunlar onların menfaatlerinin bekçisidir. Ama Türkiye’ye Muhammed Çengiç, Bosna Hersek Başbakan Yardımcısı teşrif ettiği zaman, onu karşılamak şöyle dursun, sokakta bırakmış, bir araba bile vermemişlerdir. Muhammed Çengiç elbette burada asıl kardeşlerinin bulunduğunu bildiği için Refah Partisi’ne gelmiştir. “Ben Bosna Hersek Başbakan Yardımcısıyım. Ama ne yazık ki Türkiye’de yönetim bana bir araba bile tahsis etmedi” deyince; biz Refah Partisi olarak kendisine araba verdik. Biz Refah Partisi olarak Meclis Başkanı’na müracaat ettik ve kendisinin TBMM’de 12.05.1992 günü konuşmasını temin ettik. Ve biz TBMM'de diğer grup başkanı arkadaşlarımızın da imzasını alarak Sayın Muhammed Çengiç’in konuşması üzerine bir bildiri hazırladık. Bu bildiriyi teklif olarak Meclis Başkanlığı’na verdik, Meclis Başkanlığı da bütün partilerin grup başkan vekillerinin imzasıyla ve tabii Refah Partisi Grup Başkan Vekilliği’nin öncülüğüyle hazırlanmış olan bu metni okumuş ve bütün dünyaya ilan etmiştir. Bu metinde tamamen Bosna Hersekli kardeşlerimizin yanında olduğumuz özellikle belirtiliyor. Bu metnin altına biz bir madde daha eklettik: Hükümet Bosna Hersek’e savunma teçhizatı sağlamaya ve gönüllü gönderilmesini kolaylaştırmaya çalışsın diye, Meclis’in bir tavsiye maddesini Refah Partisi olarak biz yerleştirdik. Bakın bu tarihi belge üzerinde şu karalama çizgisi görülmektedir. Bu çizgi Sayın Erdal İnönü’nün o zaman Başbakan Yardımcısı olarak yaptığı çizgidir. Yani bu maddeyi silerseniz biz de imzalarız yoksa imzalamayız demiştir. Peki, Refah Partisi’nin önerisi nedir? “Meclis olarak hükümete talimat verelim; Bosna Hersek’e aynı zamanda silah yardımı yapılsın ve de gönüllü gönderilsin” demiştir. Yani Batı Almanya Hırvatistan’ı kurtarırken nasıl aktif davrandıysa biz de Türkiye olarak Bosna Hersek parçamıza aynı aktif davranışta bulunalım diye altına Refah Partisi olarak bu maddeyi eklemişizdir. Bu taklitçi zihniyetli partiler dış güçlerden ödleri patladığı için bunu silmişlerdir. Ve bakınız Bosna Hersek için siyasi partilerin de katılımına izin verecek bir kriz masası oluşturmayı da teklif ettik, onu da sildiler. Neden? “Aman Refah Partisi bu masanın içinde yer almasın, bizim Batılıların emrini yerine getirme işlerimizi bozmasın” demişlerdir. Maalesef 60 milyon ülke halkı gerçekleri bilmemektedir. Ayrıca biz Refah Partisi olarak Türkiye’de mitingler düzenledik; bütün halkımızla beraber yarım milyon kişilik mitingler tertipledik. Hemen hemen 40’a yakın miting düzenlemiştir Refah Partisi. Başta İstanbul Bayrampaşa, Bursa mitinglerimiz olmak üzere Türkiye’nin çeşitli yerlerinde niçin düzenledik bu mitingleri? Bu dışa bağlı taklitçi zihniyetli partileri ikaz etmek, hükümeti ikaz etmek; “siz böyle davranırsanız Bosna’daki katliam genişleyecektir, dış güçler sizden cesaret alıp zulümlerini devam ettirecektir” gerçeğini dile getirmek için. Bu, Refah Partisi olarak bizim görevimizdi. Siyasi kuruluş olarak Refah Partisi Türkiye’nin teminatı olarak, elbette Bosna’nın teminatı biziz. İşte iktidara geliyoruz; Bosna’yı biz kurtaracağız, Azerbaycan’ı (Karabağ’ı) biz kurtaracağız, Kıbrıs’ı da biz koruyacağız, Kudüs’teki zulümleri, işgali de biz ortadan kaldıracağız. Zaten 1000 yıldır bu görevi hep bizim ülkemizin insanları ifa etmişlerdiler. Bu görev, bugün gene 60 milyon ülkemizin evladına düşmektedir. Yeter ki bu ülke kendi yönetimini kendi içinden çıkartabilsin, bu kabuk yönetimlerden kurtulabilsin. İşte bütün bu iftiraların amacı Milli Görüş’ün önünü kesmektir.

 


[1] Sabahattin Önkibar 26 Eylül 2022 tarihli YouTube kanalı

[2] www.necmettinerbakan.net Video no: 162 –A Cd-1, 22:46 dakikadan itibaren

 

Makale Paylaşım Sayısı: 71

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR