Reklam
Reklam
Reklam

İSLAMDA ŞURA VE İSTİŞARE

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

İstişare; meşveret etmek, danışmak ve bir konuyu uzmanlarıyla görüşmek manalarına gelir. İstişare en doğru ve en uygun kararlar almak, için gereklidir. Sonunda pişmanlık duyulacak, teşkilatta ve toplumda zararlara yol açacak yanlış ve yararsız kararlardan korunmak için emredilen İslami bir prensiptir. Tarih, yalnız kendi aklını beğenen, karar vereceği konularda bilgili ve güvenilir kişilerin, görüş ve deneyimlerine başvurmayan kimselerin, acı sonlarına şahittir. Meşveret; değişik görüş ve tecrübeleri dinleyip değerlendirerek en uygun kararı almayı kolaylaştırdığı gibi, fikir danışılan ve söz hakkı tanınan zevatı onura etmesi, onlara kıymet verildiğini ve güven duyulduğunu hissettirip, aralarındaki itimat ve muhabbeti güçlendirmesi bakımından da, önemli bir emirdir.

İstişare toplantıları aynı zamanda, kuşku ve korku duyulan konularda, girişimcilik gücünü kamçılar, üyelerin birbirlerini takviye ve teselli ederek, cesaret ve metanet ortamının oluşmasını da sağlar.

İstişareyi üç bölüme ayırmak mümkündür.

1 - Ferdi İstişare:

"Eğer (karı - koca) danışıp anlaşarak, çocuğu (vaktinden önce) memeden kesmek isterlerse..."[1]

"Kadınları boşadığınız zaman, bekleme süreleri bittikten sonra (karı - koca) kendi aralarında görüşüp anlaştıkları takdirde..."[2]

Ayetlerinde belirtilen, genellikle birkaç kişiyi ilgilendiren ve tarafların kendi aralarında görüşüp anlaşmaları şeklinde bitirilen istişarelerdir.

2 - Mahalli İstişare:

Dar bir bölgeyi ve mahalli problemleri ilgilendiren ve alınacak kararların bütün toplumu bağlayıcı vasfı bulunmayan, biraz daha geniş kapsamlı istişarelerdir.

"Mü'minlerin işleri kendi aralarında müşavere (danışma ve dayanışma) iledir"[3] ayetinde işaret edilen, sünnet hükmündeki güzel bir harekettir.

3 - Milli İstişare:

Hakimiyet döneminde Devlet ve hükümet adına, hizmet ve hazırlık sürecinde ise Teşkilat ve cemaat hesabına,  yetkili ve etkili makamların (emir sahiplerinin) yapacağı ve kararları bağlayıcı olan istişarelerdir ki

"(Ey Resulüm! Yapacağın) işler hususunda onlara danış. Sonunda karar verip azmettin mi, artık bunu uygulamak hususunda) Allah'a dayan"[4] ayetiyle emredilmektedir. Bu tür istişareler Vacib makamında bir sünneti müekkededir.

Bizim de asıl üzerinde duracağımız,  cemaat ve teşkilatı ilgilendiren, İslam'i hizmet ve hareketlerin görüşüldüğü, bu tür istişarelerdir.

İslam'da her hangi bir hareketin makbul ve geçerli olması için, o işin emredildiği şekilde, İslami usül ve ölçüler içerisinde ve ibadet niyetiyle yapılmış olması önemlidir. Bu bakamdan istişarenin de bir kısım İslami esaslar ve şartlara uygun olması gerekmektedir. Biz bu şartları:

A - İstişareyi yapacak olanların durumu,

B - İstişare edilecek olanların durumu açısından iki ana bölümde açıklamaya çalışacağız.

A - İstişareyi yapacak olanların taşıması gerekli şartlar:

1- Önce "nerede? ne zaman? ne kadar ve ne şekilde?" yapılacağı hususunda hakkında açık bir dini hüküm bulunan konularda, istişare ve içtihada izin ve ihtiyaç bulunmadığını bilmemiz gerekir.

Bunun gibi, imamın ve genel karargâhın kesinlik kazanan ve İslam'a aykırı olmayan emir ve prensiplerine muhalif kararlar da alınamaz ve uygulanamaz. Bu bir nevi isyan manasına gelir.

2- Herkes, her yerde ve her önüne gelenle "teşkilat ve cemaat" adına istişare yapamaz. Bu konuda istişare yapacak olan kişi ya (emir sahibi) bir lider veya onun görevlendirdiği birisi olmalıdır.

"(Halkı irşad ve istişare eden) ya emir, ya memur (değilse) o kişi müraidir."[5] Hadisi Şerifi de, bu gerçeğe işaret etmektedir. Zira genel emir veya onun özel memuru, istişare sonucu verilecek kararları uygulama gücüne sahip kişilerdir. Uygulama yetkisi ve etkisi bulunmayan kişilerin, cemaat adına istişare toplantıları yapıp kararlar alması, hem gereksiz ve hem de zaten geçersizdir.

3- İstişareyi vacip sayan alimler varsa da, Fukahanın büyük çoğunluğu "şura meşrudur, ancak şart değildir."[6] Hükmünde ittifak etmiştir. Yani imam ve emir olan zat, her konuda ve herkesle ille de istişare yapmak zorunda değildir. Buna ihtiyaç hissederse başvurabilir. Bedir'de ordunun nereye konaklayacağı, Uhud harbinin nasıl yapılacağı hususlarını Ashabıyla istişare eden Resulûllah'ın, Mekke fethi kararını herkesten gizli tutması ve istişare yapmaması buna açık bir delildir...

4- Emir ve lider olan şahıs, bazen sadece bir konuyu gündeme getirmiş olmak, uygun bir fikri benimsetmek ve gönülleri yatıştırmak, çevresini bir olaya hazırlamak ve ısındırmak için de istişare yapabilir.

"(Çocuk) onun yanında koşma çağına eriştiğinde (Hz. İbrahim oğluna)" yavrucuğum, dedi. Ben rüyamda seni boğazlayıp (kurban ettiğimi görüyorum. bak (düşün): görüşün nedir?.."[7] Ayetinde anlatıldığı gibi, Hz. İbrahim (AS) zaten emredildiği üzere, kurban etmeye karar verdiği oğlu Hz. İsmail'i bu neticeye hazırlamak için Ona danışıyordu.

5- İstişarede esas olan, istişare üyelerinin çoğunluğunun kararına uymak değil, doğruyu bulmaya çalışmaktır. Kalabalığa uymak, güdümlü demokrasilerin kuralıdır. Çünkü güdümlü demokrasilerde, hakim güçler, her türlü fikir ve düşüncenin serbestçe tartışılıp taraftar bulmasına izin vermezler. Sadece kendi sömürü saltanatlarına uygun birkaç suni görüşten birini tercih etmeye, halkı mecbur bırakırlar. Böylece, aslında yanlış ve haksız bir "görüş" te olsa çoğunluğu kazanan hükümet olur. Halbuki dümen gizli güçlerin (siyonistlerin) elinde, gemi onların emrindedir. Ve zaten her türlü kanuni kısıtlamaya rağmen, haklı görüş ve girişimlerini halka benimseten ve onların hür iradesiyle iktidara gelebilen bazı partiler, bu güdümlü ve göstermelik demokrasilerde zorla kapatılabilmektedir.

İslam'da ise istişare eden zat, ortaya atılan fikir ve görüşlerden en uygun gördüğünü tatbike koyabilir. Veya hiçbirini uygun bulmayarak kendi vicdani kanaatine göre karar verebilir. [8] Hz. Ebu Bekir Sıddık (RA) "Namazı kılarız, ama zekatı vermeyiz" diyen bir kabileye karşı ne yapılması gerektiğini, sahabenin büyükleriyle istişare etmiş, hemen hepsi, "şimdilik onları kendi hallerine bırakalım" görüşünde ittifak ettikleri ve savaşmayı uygun bulmadıkları halde, Hz. Ebu Bekir "Vallahi, Resulûllah'a verdikleri gibi, şimdi de, velev bir dişi oğlak bile kalsa, tüm zekat vergisini ödemedikçe, onlara karşı elim kılıç tuttukça harp edeceğim." demiştir. Böylece İslamın herhangi bir hükmünü inkar ve itiraz edenlerin dinden çıkmış (mürted) sayılacakları hükmünü ortaya koymuş ve bu kararı diğer sahabe de itirazsız kabul ve tatbik etmişlerdi. [9]

Yine Hz. Ömer (RA), fethedilen Irak ve Suriye toprakları konusunu ileri gelen sahabeyle istişare etti. Çoğunluk "kılıçlarımız sayesinde Allah'ın bize nasip ettiği toprakları, aramızda taksim et" fikrinde olduğu halde Hz. Ömer o toprakları bölüştürmedi. Kendi görüş ve içtidahını uygulayarak (belirli bir haraç vergisi ödemek şartıyla o toprakları sahipleri elinde bıraktı. Böylece haraç, beytülmal (devlet hazinesi) için önemli bir gelir kaynağı oldu. [10]

Görülüyor liderin kararlarına uyulması, cemaat için bir görevdir ve farzdır. Bu konuda itiraz ve isyan günahtır. Çünkü emir ve komutana itaat, inancımızın emri olduğu için bu karara uymada Cenab-ı Hak hayır ve bereket yaratmaktadır.

İslamda, toplumun devlet düzeni ve hükümet disiplini altında yaşaması için "İmam nasbetmek (Hükümet teşkil etmek ve ona itaat etmek şer'an mutlaka farz kılındığı, kitap, sünnet, sahabe ve tabiinin icması ile sabit olmuş bir husustur."[11] hükmü muteber fıkıh kitaplarında yer almaktadır.

Şimdi mealen arz edeceğimiz ayeti celileler, istişare ve itaat hususunda komutanın ve kurmaylarının nasıl davranmaları gerektiğini göstermesi bakımından önemli hikmet ve gereçleri bize ders vermektedir.

"(Hz. Süleyman'ın İslam'a davet ve teslim çağrısı karşısında) Belkıs dedi ki:

"Ey seçkin topluluk, bana bu işim hakkında bir fikir verin. Zira sizin görüşünüzü almadan, ben hiçbir işi yapmış değilim. Kavmin ileri gelenleri de: "(Eğer savaşmak istiyorsa çekinme) biz kuvvet sahibiyiz ve cesur savaşçılarız. Bununla beraber emir ve karar yine sana aittir. Artık düşün, bak (savaş ve barış konusunda) ne emredeceksen ona uyarız."[12]

 

B- İstişare edilecek (fikrine danışılacak) kimselerde aranacak şartlara gelince:

1- İstişare edilen kişi her şeyden önce yapılmakta olan hizmet ve hareketin gereğine ve önemine inanmış bir dava adamı olmalıdır. Davanın önemine ve gereğine inanmayan, hiç bir hizmet ve mesuliyete yanaşmayan, hatta davaya hakaret ve hıyaneti sabit olan kimselerin görüşüne rağbet etmek ve kıymet vermek saflık ve ahmaklık alametidir.

2- İstişare edilen kişiler ehil, yani görüşülecek konuya vakıf olmalıdır. O konuda bilgi ve tecrübe sahibi bulunmalıdır. Her şey ehliyle istişare edilir. Mesela, inşaat konusunda, bir inşaat mühendisinin hatta bir inşaat ustasının ve tecrübeli bir inşaat işçisinin sözü ve görüşü bir tıp profesöründen daha geçerlidir.

Bunun gibi, hizmet cemaatında yıllarca hizmeti geçmiş, birçok tecrübeler edinmiş sadık ve sade bir müminin, teşkilatla ilgili bir konudaki görüşü ve tavsiyesi, iç ve dış siyasi hareketlerden, dünya siyonizminin faaliyetlerinden ve teşkilat hizmetlerinden ilgisi ve bilgisi bulunmayan bir din aliminin sözüne tercih edilir.

3- İstişare edilen ve akıl danışılan kimse, mutlaka emin olmalıdır. İçki, kumar, zina, faiz, hırsızlık, cihaddan kaçmak gibi fısku fücurla meşhur olmamalıdır. Böylelerinin dinin ve toplumun faydasını gözeteceği şüphelidir.

4- İstişare edilen, ve görüşüne başvurulan kişi, o konuda dinin, davanın, cemaatın hayrına olacağına inandığı vicdani kanaatini Allah rızası için samimiyet ve cesaretle ortaya koymalıdır. Vicdani kanaatının tersine, rahatına ve menfaatine uygun geleni konuşursa hıyanet etmiş olur.

Basit bir örnekle bu konuya açıklık getirelim. Mesela teşkilatta görev ve yetki verilecek Ali Beyle Mehmet Bey namında iki (veya daha fazla) adaydan, hangisinin o makama getirilmesi yararlı olur, hususunda istişare yapılmış olsun. Diyelim ki sadakat ve liyakat şartları bakımından Ali Bey daha münasip bulunsun. Bu durum da kendisine danışılanlardan:

1 - Bir kişi, vicdanen Ali Beyin o makama getirilmesine kanaat getirir ve onu tensip ve tavsiye eder. Bu kişi iki cevap kazanır. Birisi isabetli tercih yaptığı, diğeri de vicdanın sesine kulak verdiği için.

2 - Diğer bir kişi, o görev için Mehmet Beyi hayırlı görür ve onu tercih eder. Bu doğru bir karar verememiştir. Yinede bu kişi bir sevap kazanır. Vicdani kanaatine sadık kaldığı için.

3 - Birisi de vicdanen Ali Beyin seçilmesine kanaat getirir ama "Mehmet Bey bana daha çok yarar, onunla daha sıkı fıkıyım" diye düşünür. Vicdani kanaatının hilafına Mehmet Beyin münasip olduğunu , söyler ve savunur. Bu kişi tıpkı müşteri aleyhine terazinin ayarını bozan satıcı gibi, vicdanını bozmuştur. Böyle basit menfaat hesapları yüzünden sık sık bozulan vicdanlar artık kolay kolay ayar da tutmazlar.

4 - Fikrine danışılan bir başkası da Mehmet Beyi hayırlı gördüğü halde Ali Beyle olan yakınlığı veya Mehmet Beye olan kırgınlığı nedeniyle vicdani kanaatının tersine, Ali Beyi tercih eder. Bu kişide günah işlemektedir. Her ne kadar isabetli bir tercihi savunsa bile, bunu Allah için değil nefis hesabına yapmaktadır.

5 - Bir diğeri de adaylardan birini daha layık gördüğü halde "eh, henüz hangisinin o makama geleceği kesin değil, öyle ise herkese hoş görünecek ve idare edecek bir tavır takınayım ve tarafsız kalayım." der. O dahi Hakka ve davaya hıyanet etmiş sayılır.

Velhasıl istişare, çok önemli kurallardan ve zor sınavlardan birisidir. Cenabı Hak bu asırda insanları ve özellikle inananları "seçimle" imtihan etmektedir. "Genel seçimlerde" çoğunun bilerek ve nefis hesabına zalimleri tercih etmesine kızarız amma, teşkilat içindeki "özel seçimlerde" biz de nefis hesabına tercihler yaptığımızı, davanın hatırını, nefsin arzularına feda ettiğimizi unutur ve "dışarıda" kazandığımız imtihanı "içeride" kaybettiğimizin farkında olmayız.

"Allahım! Bizi bir göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa nefsimizin eline bırakma" [13] duasına kulak asmalıyız.

Sırası gelmişken, son zamanlarda müslümanlar arasında çok sık konuşulan "Şura" konusunda, tamamlayıcı bazı temel kavramları ve genel kuralları hatırlatmakta fayda görüyorum.

Yukarıda arz ettiğimiz gibi şura, ayetlerle övülen, hadislerle öngörülen, "vacip" makamında önemli bir sünnet, ilmen ve aklen de gerekli ve güzel bir harekettir.

Bütün müslümanları ilgilendiren bu tür şuraları:

1- Eğer devlet yetkilisi veya teşkilat lideri varsa, şura ancak onun emriyle ve onun tespit ettiği gündemi görüşmek üzere toplanabilir. Böyle yetkili olmayan kimseler şura toplayamaz ve istişare yapamaz. Çünkü istişare yapan kişinin, alınan kararları uygulama gücü ve görevi bulunmalıdır.

2- Şayet müslümanlar "Adil Devlet" huzurundan veya "siyasi teşkilat" şuurundan mahrumsa, bu sefer her şeyden önce, cemaat liderini ve teşkilat emirini seçmek ve huzur ortamını gerçekleştirmek amacıyla bir şuranın toplanması lazımdır. Şimdi ülkemizde böyle bir lider ve teşkilat yokmuş gibi davrananlara, önce şunu hatırlatalım: Hamd olsun hükümet ve hizmet şuuruna sahip ve İslamın bütününe talip milyonlarca müslümanın icma ve ittifakiyle ve fiili reyleriyle lider kabul edilen ve bu gerçeği siyaset sahasında resmileştiren, dünyadaki bütün ilmi ve insani hizmet ve hareketlerle irtibat ve istişare halinde yoluna devam eden bir oluşum var. Siz gözünüzü kapamakla sadece kendinizi karanlığa mahkum edersiniz, yoksa güneş gibi gerçekleri gizleyemezsiniz! Halbuki, Türkiye çapında ve kendi sahasında malum ve makbul olan pek çok zevatla gerekli istişareler yapıldıktan ve görüş birliğine varıldıktan sonra, bu hizmete karar verildiği bilinmektedir.

Haydi bu gerçeği kabullenmek işinize gelmiyor. O halde, her şeyden önce "şura"nızı (!) toplayıp, bütün mazlumların sorumluluğunu yüklenecek ve onları mutlu hedeflere yöneltecek bir başkan belirlemeniz mutlaka lazımdır ve üzerinize farzdır. Çünkü bunu gerçekleştirmeden, millete hizmet adına hiç bir şey yapamazsınız!.. Eğer böyle bir "baş" seçilmişse, kimdir? biz de bilelim. Yok, hala irtibatsız ve itaatsız bulunuyorsanız, nasıl rahat uyuyabiliyorsunuz? Yemeğe tuz ile başlamayı unuttuğunuzda,  takvanızdan üzülüyorsunuz da "Cihat etmeden ölen cahiliye üzerine ölmüştür" hadisinin tehdidi hiç sizi ürkütmüyor mu? Sorumsuz ve duygusuz yaşamak, başıboş ve itaatsız dolaşmak, toplumun ve teşkilatın huzurunu bozmak sizi hiç üzmüyor mu?

"Efendim, işte biz bütün bunların, yapılmasını öneriyoruz, şura'nın önemini hatırlatıyoruz ya ..." gibi laflar ise sadece insanın suçunu ve sorumluluğunu artırır.

"Ey iman edenler! Niçin yapamayacağınız şeyi söylersiniz? Böyle yapmadığınız (ve yapamayacağınız) şeyleri konuşmanız Allah katında vebali pek büyüktür.  [14] İkazına kulak verelim. Cenab-ı Hak'kın, "Şura", "emir", "itaat" ile ilgili hükümleri sadece konuşulsun, ucuz kahramanlık ve sahte kurtarıcılık aracı yapılsın diye değil, bu emirler yürütülsün ve yerine getirilsin diye gönderilmiştir.

İslam'da, devlet başkanı veya cihad emiri, istişare edeceği heyetleri kendisi tayin eder. Yok eğer şura ile "Ehlül-Hal-Ve'l-Akd" yani "genel siyasi ve idari makam ve mekanizmayı seçecek ve icabında değiştirecek" kimseler kastediliyorsa, bu müslümanların kendi bölgelerinden seçip vekaleten yetki verdiği "Millet Meclisi" üyeleridir.

Bu noktada kendi kafasından "şura" toplamaya kalkışanlara sormak lazım:

"- Sizi kim seçti? böyle, müslümanlar adına hareket etme yetkisini size kim verdi?"

"Herhangi bir tarikatın şeyhi, bir meşrebin ağabeyi, bir İslamcı derginin, yazarı ve yöneticisi veya herhangi bir din görevlisi emeklisi, bunların her birisi kendi başına bir liderdir." Kaydı ve şartı hangi kitapta yazılıdır? Edille-i şeriyeden hangisine dayanmaktadır?

Elbette şeyh efendilerin ve muhterem alimlerimizin hizmetlerini ve kıymetlerini takdir edenlerdeniz. Ancak bizi üzen, herkesin yararlı olacağı kendi bilgi ve beceri alanlarını bırakıp, hep" baş olmağa soyunmaları ve birliğimizi bozucu tavırlar takınmalarıdır.

İslam'da müslümanları temsil eden "Ehlül-Hal-Ve'l-Akd" (Millet Meclisi) dışında, devlet veya teşkilat başkanı olan zat, her konuda değişik "Şura" lar toplamak durumundadır. Çıkarılan kanun ve kararların, ilme ve adalete uygunluğunu görüşmek üzere Fıkıh ve hukuk bilginleriyle. Askeri konuları, kurmay yetkililerle... Genel sağlık konularını uzman tabiplerle, Sanayi sorunlarını iş adamı ve mühendislere. İktisat ve maliye işlerini ekonomistlerle görüşmek ve tartışmak üzere ayrı ayrı şura heyetleri ve ihtisas komisyonları kurmak zorundadır. Her konuyu, mutlaka din alimlerine danışacak, diye bir kayıt, dinen de, aklen de gereksiz ve geçersizdir. Ve hele liderin her yaptığı istişarenin, herkese duyurulması ve gazete sütunlarına haber olması ise elbette lazım değildir.

Kaldı ki emir ve lider olan kişi, müsteşarlarını (akıl ve fikir danışacağı kimseleri) kendisi belirler. Hiç kimse, hiç bir konuda "mutlaka benimle istişare etmelidir, bana danışılmadan alınan kararlar geçersizdir" diyemez. Zira müsteşarlık bir görevdir ve "İslam'da görev istenmez verilir".

Üstelik şura üyeliği, ölünceye kadar değişmez, sabit bir görev de değildir. Bakınız, Hz. Ebubekir'in (R.A.) müsteşar edindiği ve mühim görevlere tayin ettiği zevatın pek çoğunu, Hz. Ömer (R.A.) değiştirmiş, Hz. Ömer'in tayin ve tensib ettiği bazı kimseleri de, Hz. Osman (R.A.) münasip görmemiştir.

Bana öyle geliyor ki bazı kimseler bir takım şeyleri karıştırmaktadır. Muhterem şeyh efendilerden bazıları "mademki bir tarikat tekkesini çekip çevirebiliyorum, öyleyse siyasi hizmet kurumunu ve devlet kadrosunu da yönetebilirim" hayaline ve hevesine düşmektedirler.

Bazıları, şeytanın askerleri olan Siyonistlerle kırk ayrı cephede mücadeleyi, cami cemaatına dokunaklı nutuk ve nasihatler çekmek kadar ucuz ve kolay zannetmektedirler...

Bazıları, bir dergi veya gazete çıkarmak ve birkaç bin kişiye okutmakla, rahatlıkla bir hükümet kurabileceklerini düşlemektedirler...

Mutlak değer ölçülerini esas alarak, bugünkü siyasi, iktisadi ve ictimai sorunlarımıza yeterli ve geçerli İslami çözüm ve çareler ortaya koymak kabiliyetinden mahrum bazı kimseler ise, "Biraz fıkıh, Arapça biliyoruz, beş-on kitap okumuşuz, kendi çapımızda meşhur olmuşuz" diye bütün insanlığın beklediği büyük fikir inkılâbına öncülük yapabileceklerini iddia etmektedirler!

Halbuki herkes, kendi meslek ve mertebesinde hizmet verse ve kendi sahasında derinleşse, hem şerefi hem de sevabı artacak, hem de kendilerine uyan saf ve sade müslümanları fitneden korumuş olacaklardır.

Hele hele, küfrün ve zulmün beyni olan Siyonizm'in, dünyada kurduğu sömürü düzenini tanımadan yola çıkanlar, maalesef sonunda şeytanın tuzağına düşmektedirler.

Bu konuyu çok önemli bir hadisi şerifle kapatalım.

"(Cemaat ve teşkilat işiniz, bir tek şahsın üzerinde toplu bir halde devam ederken, birileri çıkar gelirde, asanızı (sosyal ve siyasi dayanağınızı) kırmak, (cemaat ve teşkilatımızı dağıtmak) isterse, ona uymayınız  (ve böylesi fesatçılardan uzak durunuz)".[15]



[1] Bakara. 233

[2] Bakara. 232

[3] Şura. 38

[4] Al-i İmran 159

[5] Sünen-i İbni Mace

[6] Ramazan El- Buti, Fıkhu's Siyre Sh: 28

[7] Saffat: 102

[8] Kurtubi-El camii il Ahkamil Kur'an 4/252

[9] H. Ülkü- İslam Tarihi Sh: 262

[10] İmam Yusuf-El-Haraç Sh: 30, 33

[11] İbni Haldun- Mukaddime C: 2 Sh: 668

[12] Neml: 32, 33

[13] Hadis-i Şerif

[14] Saf: 23

[15] Müslim- C. 6 Sh: 22 / Ebu Davut C: 4 Sh: 242


Bu yazarin diger makaleleri

  “Ben yüksek FAİZ’e karşıyım…” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan         “FAİZ”İN YÜKSEĞİ VE NORMALİ...
Devami
  AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Barzani’ye biat sunmaya ve...
Devami
Anadolu’da milyonlarca halkımız sefalet ve yoksulluk içinde kıvranırken, Afrika’da on...
Devami
  ÜÇÜ'DE AKP'Lİ OLABİLİR MHP lideri Bahçeli: 367 krizi çıkarmayız. Cumhurbaşkanı,...
Devami
  Başbakan Erdoğan’ın 28 Şubatçılara kıyağı..! Refah Partisi’ni iktidara getiren 24 Aralık...
Devami
  Atatürk'ün "önce çağdaşlaşma; sonra çağdaş medeniyeti de aşma"  hedefi,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 7811

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR