Reklam
Reklam
Reklam

DERİN DÜNYA DEVLETİ VE TÜRKİYE'DEKİ ŞUBELERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

Bugün uluslar arası ilişkilerde ABD'nin ve İsrail'in isteklerini yerine getirmeyen her ülke; önce siyasi ve ekonomik yöntemler ile baskı altına alınmakta ve bu baskılardan sonuç alınmadığı durumlarda ise; iç karışıklıklar, ayaklanmalar, sosyal patlamalar ve terör devreye sokularak kadife devrimlerle ABD güdümünde hükümetler iş başına getirilmektedir. Bu yöntemlerin sonuçsuz kaldığı durumlarda da, askeri yöntemler devreye sokulmaktadır. Bu yöntemlerin hepsinin aşama aşama kullanıldığı ülkelerden birisi Yugoslavya, diğeri Irak'tır. Ne yazıktır ki, ‘‘Küresel Faşizm'' birini parçalamış, diğerini parçalamak üzeredir ki, bu gözle görünür tehdit yüzünden maalesef gelişmekte olan ve geri kalan ülkelerdeki devletler milli politikalarını terk etmeye ve ABD Siyonizm'inin çıkarlarına uygun olarak ödünler vermeye başlamışlardır.

Kurulacak olan bu düzende, ulus devletler yok edilerek yerine mikro devletler ve yeni birleşik devletler oluşturulup ‘'Tek Dünya Devleti'' amaçlanmıştır. Kurulması planlanan Tek Dünya Devleti (Evrensel Devlet)'nin idari yapısını oluşturmak üzere, parlâmento görevi ‘'Derin Dünya Devlet Konseyleri''ne, güvenlik görevi ‘'NATO ile Çok Uluslu Güçe'', yargı görevi ‘'Uluslar üstü Mahkemelere'', ekonomik görevi ‘'Uluslar üstü Ekonomik Kurumlara'', siyasi görevi ‘'Birleşmiş Milletlere'' bırakılacaktır.

 

Bugünün Derin Dünya Devleti ve Türkiye'deki Derin Devlet Yapılanması:

1989 yılında Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesi, 1991 yılında SSCB'nin parçalanması, Varşova Paktı'nın dağılması ile başlayan süreç, 1945'den itibaren devam eden ve ‘'Soğuk Savaş Dönemi'' olarak adlandırılan ‘'İki Kutuplu Dünya Düzeni''ni sona erdirmiştir. Böylece tüm soğuk savaş boyunca kendisine rakip olan SSCB'nin çöküşü, ABD'ni siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik, teknolojik ve askeri açıdan eşsiz bir konuma sokmuş ve ‘'Küresel Güç'' haline getirmiş, 21nci yüzyıla girerken, Amerika tarihte hiçbir devletin sahip olmadığı kadar dünyaya hâkim olma noktasına gelmiştir. Doğal olarak ABD, elde etmiş olduğu bu avantajı değerlendirmek ve dünya hâkimiyetini tamamen ele geçirmek için planladığı yeni dünya düzeni senaryolarını resmen yürürlüğe koymuş, dünya kamuoyuna da bu fiili durumu açıklamıştır.

Ne yazıktır ki, soğuk savaşın sona ermesi, dünya barışına değil, Küresel Kraliyetin kurulmasına yönelik ve Siyonist hedeflere hizmet eden bir değişimin öncüsü olmuş; nitekim, 1989 yılında Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesinden, 1991 yılındaki 1 nci Körfez Savaşı'na kadar geçen süre içinde; dünya sadece bir buçuk yıllık kısa bir barış dönemi yaşamıştır. Dahası, yenidünya düzeninin sık sık dile getirildiği bu tarihlerde, ABD Senatosu'nun 19 Mart 1990'daki oturumunda Haydut Devletler Stratejisi kabul edilmiş ve ‘'Küreselleşme Karşıtı Devletler'' özellikle ‘'Radikal İslam'' düşman ilan edilmiş, hatta daha da ileri gidilerek; var olan medeniyetlerin yerine geçecek yeni bir medeniyet yaratılacağı ileri sürülmüş, hemen ardından Balkanlar, Orta Asya ve Ortadoğu'da yaşanan çatışmalar da, planlanan düzenin pek de barış yoluyla hayata geçirilemeyeceğini yani barışçıl olmadığını ispatlamıştır.

Üstelik, 1980'lerden itibaren uygulamaya sokulan kültürel politikalar başarılı olarak, ‘'yeme, içme, giyinme, gezme, eğlenme ve üreme''den başka bir şey düşünmeyen, doğal ihtiyaçlarını gidermekle yetinen, olan biteni sorgulamayan, içgüdüleriyle yaşayan ‘'Tüketim Toplumu'' ve ‘'Prototip İnsanlar'' yaratılmış; doğa dengesi, insanoğlu dengesine adapte edilmiştir: Hâlbuki insanlık tarihi, insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkinin ‘'doğadaki düzenden farklı kılınması'' için gösterilen çabaların, yaşandığı tarihtir.

Nasıl, 18 nci yüzyıldaki Fransız Devrimi'nin "eşitlik, özgürlük ve adalet'' sloganları ile beraber makro milliyetçilik akımları, yeni ulus devletlerin tarih sahnesine çıkmasına ve imparatorlukların sonunu getirmesine neden olmuş ise; bu kez ABD tarafından planlanan ve dayatılan yenidünya düzeninde, makro düzeyde ‘'Birleşik Devletler''e, mikro düzeyde ‘'Site Devletler''e dayanan bir yapı esas alınmakta; imparatorluk benzeri federal devletlerin bir arada oluşturacağı büyük bir dünya koalisyonunun ilk adımları atılmakta, bunun için de ulusal yapıları parçalamaya yönelik mikro (etnik) milliyetçilik akımları desteklenmekte ve ulus devletler tarihten silinmeye çalışılmaktadır. Yenidünya düzeni, sözde ulus devletlerin birleşmesi sonunda kurulacak ‘'Birleşik Devletler'' ile ulus devletlerin parçalanması sonunda kurulacak ‘'Site Devletler'' üzerine inşa edilecek ve dünya coğrafyası yeniden çizilecektir.

Aslında, planlanan Siyonist Yenidünya düzeni'nin iki boyutu vardır. Birincisi emperyalist, ikincisi kapitalist politikaların sonucudur. Emperyalist boyutunda, stratejik bölgelerin ele geçirilmesi amaçlanır ve bu boyut ‘'Yeni Büyük Oyun'' olarak adlandırılır. Yeni Dünya Düzeni'nin kapitalizm boyutu ise siyasi, sosyal, ekonomik, teknolojik ve kültürel konuları kapsar, stratejik kaynakların ele geçirilmesini amaçlar, ‘'Küreselleşme'' olarak adlandırılır. Küreselleşme boyutunda görevlendirilen ‘'Silahsız İşgal Güçleri'' ile alt yapı, Yeni büyük oyun'da görevlendirilen ‘'Silahlı İşgal Güçleri'' ile de üst yapı hazırlanmaktadır. Küreselleşme senaryoları çok uluslu şirket İmparatorluğunun kurulmasına, yeni büyük oyun senaryoları ise siyasi olarak dünya hâkimiyetinin ele geçirilmesine yöneliktir. Ve her iki yöntemde ‘'Teolojik Merkezli Küresel Kraliyet'in kurulmasını amaçlamaktadır, kaos ve kan içeren bu politikalar bir nevi ‘'yeni veya post modern faşizm'' olarak adlandırılabilir.

Bu kapsamda, uluslar üstü ölçekte görev yapan ‘'Sivil Toplum Örgütleri" ile ‘'Şeytanın dini olan Masonik Yapılanmayı Esas Alan Gizli Şebekelere" görevler verilmiş, ulus devlet yapıları ve organları tasfiye edilmeye başlanmıştır. Kadife devrimler, artık bilinmelidir ki demokrasi arayışlarının bir sonucu değil; bu örgütlerin ve legal görünümlü ama tehlikeli yapılanmaların meyveleridir.

Aslında bugün tüm dünya, uluslar üstü ölçekte yapılanan ve Derin Dünya Devleti (DDD) olarak adlandırılan üç örgüt tarafından yönetilmektedir. Bu örgütler; Siyonist-Masonik-Evanjelist yapılanmayı içeren ‘'Uluslararası Dış ilişkiler Komisyonu (CFR), Bildirberg Group (BG) ve Triteryal Komisyon (TC)''dur. Bu üç örgüt, dünyanın en zengin Yahudi iş adamları tarafından kurulan ve sadece Yahudi Kökenli peygamber hanedanından geldiği iddia edilen üyelerin kurduğu ‘'Raund Table veya İlluminati'' olarak adlandırılan örgüte bağlı olarak faaliyet göstermektedir. ABD ile Dünya genelinde uygulanacak politikaları, CFR; Avrupa'da uygulanacak politikaları Bildirberg; Asya'da uygulanacak politikaları Triteryal Komisyon belirlemektedir. Raund Table ise ‘'Derin Dünya Devleti'nin Karar Organı'' olarak görev yapmaktadır.

Söz konusu örgütler, bütün hükümetlerin parlamentolarından daha etkin, daha güçlüdürler. Dahası, bu üç örgüt tüm dünyada hangi görüşün iktidara getirileceğine, hangi ülkede darbe yapılacağına, hangi ülkeye askeri operasyon yapılacağına karar vermektedir. Son iki yüzyıl içinde çıkan savaşların çoğu, ne yazık ki bu yapılanmanın eseridir. Ülkemizdeki derin devlet yapılanması da bu örgütlere hizmet etmiş ve bu örgütlerin talimatlarını yerine getirmiş, üstelik bu yapılanmayı çözenler ya öldürülmüş ya da işlevsiz hale getirilmiştir.

Bu örgütlerin asıl görevi, hedef ülke ve toplumları askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan yönlendirmek, gerektiğinde etki değerlendirmesini yapmak, raporlar hazırlamak, gelişen durumlara göre çözümler ve politikalar üretmektir. Bugünkü ABD politikalarının başarısının arkasında, bu kuruluşların hazırladığı raporlar yatmaktadır. Halen uluslar üstü ölçekte görev yapan siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik, teknolojik ve askeri kurum ve kuruluşlar da derin dünya devletine bağlı olarak görev yapmaktadırlar.

 

 Bu kuruluşlara; etkin görevler verilmesi nedeniyle, ulus devletin organik kuruluşunda yer alan kurumlar işlevsiz hale getirilmiş, çok uluslu şirketlerin parasal destek sağladığı sivil toplum örgütleri ve sivil toplum kuruluşları devlet organlarının yerini almıştır. Öyle ki, bu kuruluşlar derin dünya devletinin emrinde görev yaparak siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik askeri ve teknolojik bütün gelişmeleri sevk ve idare eder hale getirilmiştir.

Küresel, bölgesel ve yerel çapta operasyon yapan bu örgütlerin tüm dünya üzerinde Cumhuriyet yönetimlerine zarar verdiği çok açıktır. Son günlerde ülkemizde de sık sık, ‘'Derin Devlet'' tartışmalarının kamuoyunun gündemine sokulması da, bu düşüncenin bir ürünüdür ve TC Devletinin hayati organlarını yıpratmayı amaçlamaktadır. Öyle ki, Kurtlar Vadisi gibi filmler ve piyasaya sürülen sözde derin devleti tanımlayan kitaplarla, devletin kurumlarının itibar kaybına uğratılması sağlanmaktadır. Özellikle, geçmişte derin devlet mekanizması içinde yer alanların mafya ve gizli örgütler ile bağlantısı ifşa edilerek, devletin kamuoyu önünde itibarı zayıflatılmaktadır.

Elbette derin devlet yapısı içinde, geçmişte görev yapanlar, bilerek yada bilmeden devlete değil, emperyal ve kapital güç odaklarına hizmet etmişlerdir ve dış güçlere hizmet ederek bu ülkeye zarar verenler, yargı önüne çıkartılmalı ve mahkemeler önünde hesap vermelidirler. Ancak, bu illegal yapı, yıllar sonra ve Türkiye'deki derin devlet yapısı tamamen kabuk değiştirdikten sonra, kasıtlı olarak Türkiye'nin gündemine sokularak hedef saptırılmakta, artık hükmü kalmamış eski hesaplar kamuoyunun önüne yeni keşfedilmişler gibi serilerek, dikkati başka yönlere çekilmek istenmektedir.

Hâlbuki günümüzde; Derin Dünya Devleti'nin Türkiye'deki uzantıları; 1970-80'li yıllardan çok farklıdır. Bugün derin devletin icra görevi sanıldığının çok aksine; uluslararası sermaye ile işbirliği yapan sözde ulusal sermayeye, Masonik ve Dini Gizli Şebekelere, Kürt-İslam Örgütlerine, sahte Ilımlı İslam Önderlerine ve İkinci Cumhuriyetçilere verilmiştir. Bugünlerde kamuoyunda, yazılı ve görsel basında, sürekli Derin Devlet tartışmalarının yapılmasının ve hedef olarak özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerinin gösterilmesinin nedeni, kesinlikle hedef saptırma, yanıltma ve özellikle gerçek anlamda devlet içindeki yeni derin devlet yapılanmasının kamuoyundan gizlenmesidir. Nitekim pek çoğumuzun gözünden kaçsa da, Erol Manisalı ‘'Türkiye ve Küreselleşme'' adlı eserinde yıllar önce "Sermaye ve tarikat, bürokrasi ve elit oligarşisinin Türkiye'ye yönelik ulusal düzeyde değil, kısmi düzeyde ve dış çevrelerin güdümünde yön vermesi, ulusal çıkarların uzun vadede korunmasında büyük zaaflar yaratmaktadır" diye bu tespiti yaparak bizi uyarmıştır.

Artık, bir an önce uyanıp; derin dünya devleti'nin talimatlarını yerine getirenler ve bugünkü derin devlet yapılanması içinde, Sermaye-Tarikat - Medya ile Sivil Toplum Örgüt ve Kuruluşları'nda görev alıp, işbirliği yapanlar tespit edilmeli, halka açık şekilde yargılanmalı, ulusuna ve vatanına ihanet edenlerden hesap sorulmalıdır. Türkiye'nin bu yapılanmayı, bu sessiz darbeyi gözler önüne sermedikten sonra içine düştüğü kıskaçtan, kurtulması mümkün değildir. Dahası korkunun ecele faydası olmayacağından, başkaca çare de kalmamıştır.

Diğer yandan, uzun zamandır, ülkemizde aynı derin devlet içerikli yayınlar gibi, milli duyguları abartılı olarak kışkırtan yayınların da ardı ardına gelmesi, Türk ulusçuluğunun yeniden dirilişi gibi algılanıyor olsa da;" (Bahadır Ergün / http://www.acikistihbarat.com/ / 13.05.2006)

Asıl amaç: milli ve manevi değerlere ve İslam dinamizmine yönelen gençliği ve toplum kesimlerini; içi boş sloganik kavramlar ve kof kuruntularla oyalayıp avutmak ve öze dönüşü savsaklamakve saptırmaktır.

 

Bizim derin devletimiz İsrail Büyükelçiliği ve masonik derneklerdir.

"Olmayan derin devlet"

"Artık muhafazakâr çevreler AKP'nin türban/başörtüsü konusunda samimi olmadığını açıkça görmüşlerdir. Türban/başörtüsü üzerinden siyaset yaparak ezici bir çoğunlukla iktidara gelen AKP yönetiminin samimi olmadığı açıktır. Leyla Şahin davasında AİHM'nde türban/başörtüsü yasağı lehinde savunma yapan Abdullah Gül'dür. Çünkü Gül'ün başında bulunduğu dışişleri bürokratları türban/başörtüsünün Türkiye gibi Müslüman ve demokratik bir ülkede yakın tehdit olduğunu iddia etmişler ve Mahkeme de bu savunmayı haklı bulmuştur.

Bu arada aynı AKP, AİHM kararlarının Türk iç hukukunda muteber metinler haline getirilmesi konusunda düzenlemeler yapmış ve böylece devlet memurlarının sokakta bile türban/başörtüsünden dolayı cezalandırılmalarının önünü açmıştır. 2001 yılında bu meseleden dolayı Milli Eğitim Bakanlığı tarafından disiplin cezasına çarptırılan bir bayan öğretmen ile ilgili olarak üç yıl boyunca AKP'li Milli Eğitim Bakanlığı tatminkâr bir düzenlemeye gitmemiş ve sonuçta Leyla Şahin davasının ardından Danıştay'ın söz konusu öğretmen aleyhinde karar vermesinin önü açılmıştır.

AKP, anayasada değişiklikler yaparak bu yasağı kaldırmanın yollarını aramak yerine, sadece ve sadece bu yasağı siyaseten kullanma yoluna gitmiş; yaptığı eleştirilerle Danıştay'ı hedef haline getirmiş ve bulanık suda balık avlamak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Dolayısıyla hadisenin manevi mesuliyeti her halükarda AKP'nin omuzlarındadır.

Bu noktadan sonra gönül ister ki, AKP bu meseleyi olmayan derin devlet hikayelerine kurban etmek yerine, dış servis bağlantıları yönüyle de ele alsın. Bizi İran ile kötü ilişikilere zorlamak isteyen çevrelerin bu işlerde ne derece parmakları olduğunu anlamaya ve kamuoyuna anlatmaya çalışsın. Ama görünen o ki, bu beklentilerimiz boşa çıkacak; çünkü AKP konuyu, olmayan derin devlet üzerinde ihtisaslaşmış tiplere ve onların kafa yapısına havale etmeye niyetli. Unutmalım ki, bu derin devlet muhabbeti Türkiye'de yabancı servislerin yaptıklarını gizlemeye yönelik bir perdeleme vazifesi görüyor. İnsanlar akıllarını başlarına almalı..."[1]

ABD'li 'Think Tank'ların gündeminde niye 'Türkiye' var?

Think Tank, İngilizce bir deyim. Biz bu deyimi "düşünce kuruluşları" olarak Türkçeleştiriyoruz.

Washington'da çok sayıda "Think Tank" var. İyi eğitim görmüş, çok yetenekli, kız-erkek, çok sayıda Türk genci Think Tank'larda iş bulmuş. Kadrolarına devamlı yeni Türk gençlerini katıyorlar. Çünkü gündemlerinde "Türkiye" var.

Think Tank'lar entelektüellerin sosyal, ekonomik, siyasi, askeri konularda araştırma yapmak, görüş geliştirmek, politika önerileri ortaya koymak amacıyla kurulmuş dernekler.

Fakat günümüzde bunlar gönüllü kuruluşlar, bağımsız örgütler olma niteliğini kaybetti. Hükümetler, haber alma teşkilatları, ordular, silah üreticileri, enerji şirketleri için araştırmalar yapan, politikalar geliştiren, kamuoyu oluşturan, başka ülkelerin iç ve dış politikalarını yönlendirmeyi amaçlayan, amaçları doğrultusunda etkili ve yetkili kişileri, oluşturdukları politikaların takipçisi yapma arayışında olan örgütler haline dönüştü.

 

Büyük paralar dönüyor

Think Tank'lar, nereden para aldıklarını, neler yaptıklarını gizlemiyor. Bütün bu bilgiler internet sitelerinde açıklanıyor. Sitelerinde bunları görebilirsiniz.

İngiltere'de 1884 yılında kurulan Fabian Society'nin ilk Think Tank olduğu söylenir. Amerikalılar ise ilk Think Tank'in 1916 yılında kurulan Brookings Institute olduğunu iddia eder.

Fakat bugünkü anlamda ilk Think Tank 1945 yılında ABD'de kurulan RAND Corporation'dur. 1970 yılından sonra ABD'de kurulan çok sayıda Think Tank, ABD'nin dış politikasını ve iç politikasını etkilemeye başlamıştır.

Şimdilerde ABD'de önde gelen Think Tank'lar Federal Hükümet'ten, ordu bütçesinden, CIA kaynaklarından ve de önde gelen şirketlerin bağışlarından yararlanıyor. Her biri 200-300 kişilik profesyonel kadroya sahip. Yıllık 100-300 milyon dolarlık bütçeleri var.

Şimdilerde Washington merkezli Think Tank'ların büyük bölümü (1) Cumhuriyetçiler, (2) Museviler için çalışıyor. Türkiye ile ilgilenenler de bu Think Tank'lar.

Neden Türkiye bu Think Tank'ların gündeminde?

1- ABD'nin Ortadoğu politikası bakımından,

2- İsrail'in Ortadoğu'da güvenliği açısından, Türkiye önemli bulunuyor.

Her şey İsrail için

Bakınız, Washington'un en güçlü Think Tank'larından biri faaliyet konularını ve amacını nasıl açıklıyor:

"ABD'nin menfaatleri için çalışmak. Radikal İslam ile mücadele yapmak. Filistin'in İsrail devletini tanımasını sağlamak. Batı'dan petrol üreticisi Ortadoğu ülkelerine akan parasal kaynakların azaltılmasına çalışmak. İran konusunda ABD politikasını kamuoyuna kabul ettirmek".[2]

Bu Think Tank ve benzer politikalara sahip diğerleri, sık sık Türkiye'de ve ABD'de konferanslar, toplantılar düzenliyor. Kamu kesiminden önde gelen siviller ve askerler katılıyor. Özel sektör temsilcileri ve üniversite öğretim üyeleri, gazeteciler toplantılara davet ediliyor.

Görüldüğü kadarıyla, Washington'daki Amerikan Musevi Komitesi ile Cumhuriyetçiler için (ABD yönetimi için) çalışan Think Tank'ların şimdilerde gündemlerinde iki konu var.

a- Türkiye'de hükümet ülkeyi bir "İslam" ülkesi haline dönüştürmeye çalışıyor. Bu yolda cumhurbaşkanlığı seçimini önemli bir aşama olarak görüyor.

ABD'nin ve İsrail'in yararı Türkiye'nin İslam ülkesi olmamasıdır!

b- Türkiye'nin bir İslam ülkesi olma tehlikesi, İsrail'i bölgede yalnızlığa iter. İsrail için olası bir dost olarak Kürtlerin devlet kurmalarında yarar vardır!?[3]

Batı Uygarlığın Tükenişi

Son yıllarda siyaset biliminde eski ideolojik söylemlerin parçası olan yeni kavramlar ortaya atarak kafa karıştıran yaklaşımlar geliştiren siyaset bilimcilerin iddiaları yoğun biçimde tartışılmıştır. Bu çerçevede, özellikle "sonu gelen" kavramlar üzerinde beyin fırtınaları yaşanmıştır. "İdeolojilerin Sonu" ile başlayıp "Tarihin Sonu" ile devam eden bu ideolojik tartışmalara, uygarlıkları çatıştırarak "Küreselleşmenin Sonu"nu ilan eden Samuel Huntington da katılmıştır.

Daniel Bell, 1960 yılında "İdeolojilerin Sonu" ismi ile bir kitap yayınlamıştır. Dell'in tezi, 1960'lı yıllardan itibaren anti-komünist cephede meşhur olmuş ve Marksizme karşı geliştirilen düşüncelere kaynaklık etmiştir. Dell'e göre, ideolojilerin sonu, aslında Marksizmin sonuydu. Marksizmin sonu olarak anlaşılması gereken "İdeolojilerin Sonu" yaklaşımı, batı uygarlığının kendini savunma içgüdüsü ile oluşturduğu psikolojik söylemlerinden birisi olarak ideolojik savaşın bir parçasıydı. Dell, zaman içinde sosyalizm gibi liberalizmin de etkisini yitireceğini iddia etse de, gelişmiş ülkelerin benzer alt ve üst yapılara dönüşeceği iddiası nedeniyle ulaşılacak en son model olarak batı uygarlığını işaret etmekteydi.

Tarihin Sonu tezinin kuramcısı, Japon asıllı bir Amerikalı olan Francis Fukuyama'dır. Fukuyama da, Huntington gibi, Amerikan gizli servisleri ile yakın ilişki içinde çalışmalar yürütmüş bir siyaset bilimcidir. Fukuyama, ABD Dışişleri Bakanlığı'nda üst düzey bir görevde strateji oluşturma konularında kafa yormuş olup Chicago Üniversitesi'ndeki strateji üreten bir birimde etkin biçimde çalışmasına devam etmektedir. Chicago Üniversitesi'nin düzenlediği bir konferansta "Tarihin Sonu" tezini ortaya atan Fukuyama, tarihte insanlığın siyasal evrim sürecini tamamladığını ve son aşama olarak liberalizme ulaştığını iddia etmektedir. Böylece, kapitalizm, insanlığın ulaştığı en son ve mükemmel aşama olarak karşımıza çıkmaktadır. Liberalizm, tarihin sonu olarak zaferini ilan etmiş ve dünyadaki siyasal evrimin sonuna ulaşılmıştır. Fukuyama'ya göre dünya, artık, liberalizmden başka bir siyasal sistem görmeyecektir.

Fukuyama'nın Tarihin Sonu tezi ile Samuel Huntington'ın Üçüncü Dalga (The Third Wave) kitabında ortaya koyduğu görüşler arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Huntington, dünyada demokratikleşme sürecini üç aşamaya ayırırken, İngiltere ve Fransa gibi Avrupa'nın köklü demokrasileri ile ABD demokrasisini ilk dalga demokrasiye örnek olarak vermektedir. İkinci dalgada ise Almanya, İtalya, Portekiz, Japonya ve İsrail gibi II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan demokrasiler yer almaktadır. 1970'lerin ikinci yarısından başlayarak ise Üçüncü Dalga demokrasiler görülmeye başlayacaktır. Bu tez, dünyanın ve tarihin geleceğini, Fukuyama'nın Tarihin Sonu olarak ilan ettiği liberal demokrasiye dönüşüm süreci olarak tarif ettiğine göre, iki tez de aynı kaynaktan ve düşünce sisteminden beslenmişe benzemektedir.

Huntington'ın "küreselleşmenin sonu" olarak algılayabileceğimiz "Uygarlıklar Çatışması" tezinin arka planında ise, "the west and the rest" olarak algılanabilecek bir yaklaşım bulunmaktadır. "Batı uygarlığı ve diğerleri" olarak Türkçeleştirebileceğimiz bu yaklaşım, küreselleşmenin sonunda Batılılar ile diğerlerinin ayrıştığı ve dünyada bu eşitsiz gelişmenin kalıcı olduğu savını desteklemektedir.

Huntington; dünyadaki "değişim" ve "gelişim" sürecinin, sözcülüğünü yaptığı siyonist seçkinler sınıfının çıkarları açısından büyük tehlikeler getireceğini algılamış durumdadır. Bu nedenle Huntington, tarihsel gelişmeye bir son verme arayışına girişmiştir. Tıpkı Bell ve Fukuyama'nın yaptığı gibi, değişim ve gelişime son vermek, emperyalist tröstlerin çıkarlarına hitap eden küresel burjuvazinin en büyük hayallerinden birisidir. Ama talihli ve ümit verici bir gerçektir ki; tarih, emperyalist küresel burjuvazinin istemediği yönde gelişmektedir. Akan bir nehrin sularını üfleyerek durdurmaya çalışan küresel burjuvazi, değişimi görmek istemediği için tarihin tekerleğinin altında kalmaya mahkûm görünmektedir.

Bugün Siyonist çetenin dünyanın değişik yörelerinde büyük kayıplar vermeye başladığı daha açık olarak görülmeye başlamıştır. ABD'nin Latin Amerika ülkelerindeki devletleştirme ve anti-emperyalist mücadeleler karşısındaki yenilgisi, kıtadaki enerji kaynaklarının kontrolünün yitirilmesi ile derin bir bunalıma dönüşmek üzeredir. ABD'nin Irak'taki direniş ile ekonomik, siyasal ve askeri alanda yaşadığı yenilgi ve İran konusunda ısrarcı tavrı ile Ortadoğu ülkelerinde anti-Amerikancılığı yaygınlaştırması ve din savaşlarına zemin hazırlaması, küresel burjuvazi için büyük tehditler oluşturmaktadır. Çin'in Afrika ülkeleri ile ekonomik yakınlaşması ve enerji ve askeri anlaşmalardaki atılımları, ABD-Avrupa küresel burjuvazisi için büyük riskler oluşturmaktadır. Rusya'nın enerji silahı ile dünyaya kafa tutması, Orta Asya'da küresel sermaye desteğiyle oluşturulan Amerikancı liberal demokrasi modellerinin kısa zamanda çöküntüye uğraması ve birçok ülkede başarısızlığa uğraması, küresel burjuvazinin diğer yenilgileridir.

 

 

Küresel burjuvaziye karşı Çin-Rusya-Hint ittifakının oluşmaya başlaması, İran'ın ABD'ye kafa tutmasının ardında gizli desteklerin bulunduğunun bilinmesi, ABD'nin Asya'daki en güçlü müttefiklerini kaybetmeye ve gücendirmeye başlaması, Batı uygarlığı için tehlike çanlarının çalmaya başladığını müjdeleyen gelişmelerdir.

Avrupa Birliği, tarihsel gelişmelere yön vermek konusunda son derece deneyimsiz ve bilinçsiz bir pratik içine girmiştir. Son derece tutarsız ve anlamsız dar milliyetçi gerekçeler ile Birliğin geleceğini şekillendirecek olan Türkiye'nin birlik dışına itilmeye çalışılması, AB'nin geleceği açısından açıklanması çok zor sıkıntılar oluşturmakta olup ABD siyasal stratejistlerini kaygılandırmaktadır.

Birliğin kendi içinde bir bütünlük oluşturamaması, bütçe oluşturma konusunda bile dar ve kısır tartışmalar ile güç yitirmesi, Siyasal Birlik oluşturma düşüncesinin en büyük parçası olan AB Anayasası'nın yazıldığı halde ülkelerdeki milliyetçi yükseliş karşısında yenilgiye uğraması, AB'nin küresel sermayenin çıkarlarını savunmak konusundaki dirençsizliğini ve ileri görüş yoksunluğunu açık biçimde ortaya koymaktadır...

AB'den umduğu desteği bulamayan ABD, kendi gücü ile dünyanın birçok yöresinde emperyalizme karşı gelişen mücadeleyi durdurmak ve kontrol etmek gücünden yoksundur. Rusya, Çin, İran, Latin Amerka, Hindistan, Orta Asya, Orta Doğu ve Afrika'daki gelişmeler, küresel kapitalizm için tehlike çanlarının çalınmasının ötesinde, geri dönülmesi imkânsız zararlar ve yenilgiler meydana getirmeye başlamıştır. ABD, bu savaşta AB tarafından yalnız bırakılmış durumdadır. Parçalanma ve cephelerdeki artış, küresel kapitalizmin sonunu getirecektir."[4]



[1] Hasan Ünal / Milli Gazete / 23.05.2006

[2] The Middle East Forum / MEF

[3] Güngör Uras / Milliyet / 27.05.2006

[4] Yrd. Doç. Dr. Birol Ertan / Milli Gazete / 19.05.2006

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  Alevilik; Varis-i Nebi Hz. Ali Efendimizin; tertemiz ve seçkin...
Devami
  ABD ile İran karşıtı anlaşma: Hakkari Yüksekova'da uçak pisti...
Devami
  Türkiye'nin GDO gerçeği Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, Gıda Tarım...
Devami
  EY DOST, LÜTFUNA ŞÜKÜR        Afvu setr eyledin, günah isyanım Ben nice...
Devami
 Erbakan Hoca’nın Milli haysiyeti ve Ordu hassasiyeti! Erbakan Hoca, 28 Şubat...
Devami
Aslında, dünya dengeleriyle oynayabilecek kadar güçlü ve büyük akıllı milli bir...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6968

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR