Reklam
Reklam
Reklam

KIBRIS, İÇİN İÇİN KANIYOR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Kıbrıs Yeni Parti Genel Başkanı Nuri Çevikel:

"Kıbrıs sorunu, Yeniden Büyük Türkiye olma sorunudur"

Kıbrıs Yeni Parti Genel Başkanı Nuri Çevikel, Kıbrıs sorununun çözümünün ancak Türkiye'nin belirleyeceği politikalar sonucu çözüleceğinin altını çizerek, "Çözüm temelde Türkiye'nin çizeceği Yeniden Büyük Türkiye mi, yoksa bu şekilde günü birlik politikalarla mı devam edilecek sorunudur. Türkiye'nin Osmanlı devletinin mirasçısı bir dünya gücü olarak hareket etmesi gerekir. AB'nin kapısında bekleyerek hiçbir sorun çözülmez, nitekim son dönmede bunu Kıbrıslı olarak gördük. Türkiye'yi kendilerine bağlı bırakarak kendi sorunlarını çözüyor, bizim hiçbir sorumunuz çözülmüyor" diyerek gerçeği ortaya koydu.

Aynı zamanlarda, Kıbrıs İkinci Cumhurbaşkanı adaylarından Dr. Nuri Çevikel: "Adadaki kaos ortamına son vermek üzere Türkiye müdahale kararı almış adaya müdahale etmiştir. Batı bunu kendine karşı yapılan bir harekat olarak görmüştür. Çünkü, Viyana kuşatmasından bugüne ilk defa toprak kazanımı şeklinde değerlendirilebilecek bir davranış ortaya konmuştur" şeklinde konuştu.

Kıbrıs konusunda en önemli görüşmelerin 2002'de başlanan Annan Planı olduğunu söyleyen Nuri Çevikel, "Annan Planı ile halkın, sanki AB herkes para verecek gibi düşündürülüp oyuna getirilmek istendiğini" belirtti. Referandumda evet oylarının çoğunluk çıkmasının arkasındaki nedenin Türkiye Başbakanının 2003'de iktidara gelince Kıbrıs konusunda politika değiştirmesinin yattığını belirten Çevikel, "En az dört kere değiştirilmiş Annan Planı'nı masaya getirdiler. Türkiye tarafı evet, Rum tarafı yüzde 74 oranında hayır dedi. Rumlar bilmeyerek hayır oyu vererek, oyunu bozmuştur. AB duruma çok kızdı. Rumlar AB'ye biz adayı hemen almayı düşünüyoruz. Zamana ihtiyacımız yok denildi. Türklere ise ‘siz dünyaya açılacaksınız. Baskılar kalkacak AB'ye üye olacaksınız, haklarınız geri verilecek' denilmiştir. Ondan sonra kısa sürede görüldü ki bunlar havada kalmıştır. AB, anlaşmalara rağmen Rum kesimini üye olarak almıştır. Cumhurbaşkanı Talat bu plana en çok destek verendi, ama şimdi durum değişti. Artık en fazla tepkiyi kendisi göstermeye başladı" değerlendirmesinde bulundu.

 

Top Türkiye'de

Türkiye Ankara Anlaşması'nın ek protokolünü imzalarsa durumun daha vahim bir hal alacağını ifade eden Çevikel, "AB, Yunanistan ve Rumlara bir şey diyemeyince Türkiye ve Türk tarafına baskı uyguluyor. Bu anlaşma ile Türkiye sıkışmıştır, eğer bu AB'ye yeni üye olacak on ülkeyi kabul edersen kabul edersen bunlardan biri de Kıbrıs Rum kesimidir. Rum tarafını tanımış olacaksın. Ayrıca ek protokolü getirip Kıbrıs adasına kabul ettirmek istiyorlar. Türkiye adadaki haklarını kaybedecektir. Ada, Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB'ye alındığından Türk tarafına da özel durum atfedilmiştir. Çözüm yanlılarının halkları kardeşliği tezleri çürümeye başladı. Papadopulos EOKA başkan yardımcılığı yapmış biri olarak bunların sözlerine nasıl güvendiler anlamadım" dedi. Çevikel, "Türkiye de şok halinde. 2002'deki heyecan bitmiştir. Artık Rumların ne olduğunu anladılar. Bizimkiler Rum tarafına gidiyor ve gelince dayak yemişler, hor görülmüşler. Ne olduğunu yeni anladılar. Rum'un mezalimin bilmeyenler evet demişti, şimdi onlar da tecrübe edindiler" değerlendirmesinde bulundu.

Herkes Taksimden yana

Bütün kesimlerin ‘Taksim Planı'nın uygulanmasından yana tavır takındığını belirten Çevikel, "Top artık Türkiye de, alacaksa da Türkiye alacak, satacaksa da Türkiye satacak. Bu tarihi kararı Türkiye verecek. AB insan hakları mahkemesinde Rumların tazminat hakları verilecek. Kıbrıs tarafı bir komisyon oluşturdu. Rumlar akın akın gelip haklarını ve tapuların yanı sıra 30 yıllık tazminatlarını da istiyorlar. Adadaki Ulusal Birlik Partisi bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi'ne dava açtı. Ama Türkiye Hükümeti Başbakanı telefonla arayarak bu davanızdan vazgeçin diyor. Kıbrıs konusunda artık herkes Türkiye'ye bakıyor. Çünkü Türkiye'nin alacağı tavır, bundan sonraki süreci etkileyecek en önemli unsur. Tabi burada Yunanlılar ve Rumlar, Türkiye'nin AB'ye üyeliğine tam destek oluyorlar. Çünkü AB çatısı altında daha rahat istediklerini alacaklar" dedi.

ABD Kıbrıs'da çözümsüzlük istiyor

ABD'nin Kıbrıs konusunda takındığı tavrın çözümsüzlük getirdiğini ifade eden Çevikel, "Şu halde bölünmüş bir Kıbrıs ABD için stratejilerini önemli ölçüde etkiliyor. Bu durum ABD'nin lehine bir durum. Bütünleşmiş bir Kıbrıs kendi işlerine gelmez. Ayrıca İsrail içinde önemli bir konu. Şimdi İsrailli tüccarlar Kıbrıs'da toprak satın almaktadırlar. Bir yerine on vererek topraklarımızı alıyorlar. ABD'nin Karpaz bölgesinde üs kurma çalışmaları var. Çünkü Kıbrıs'ın konumunun bulunduğu stratejik nokta İsrail'in güvenliği için çok önemlidir" diye konuştu.

Batı, samimiyetten yoksun"

Rum kesiminde yapılan anketlerin sonuçları da bu fikrinizi doğruluyor...

Evet, anketlerin sonuçlarına göre; Rum gençlerinin yüzde 86'sı Türklerle yaşamak istemiyor. Referandumda çıkan oran da yüzde 76 dolayındaydı. Diğer başka araştırmalar da, Rum halkının yarısından fazlasının, Türklerle birlikte yaşamak istemediği sonucunu ortaya koydu. Rum kesiminde, iki devletli bir yapı istendiği ortaya çıkmışken, AB'nin ısrarla Kıbrıs'ı birleştirme isteğini anlamak mümkün değil. Sırbistan-Karadağ'da gördüğümüz gibi, hatta Doğu Timor'daki yaşananlar gibi, Hıristiyanların yaşadığı yerlerde bölünmeler teşvik ediliyor. AB'nin, sürekli, "Sizi ayıralım; ayrı devletler halinde bize katılın," diyerek sorunları kolaylıkla çözerken, Kıbrıs'ta, dini, dili, kültürü farklı olan iki ayrı milleti birleştirmeye, daha doğrusu, Kıbrıs Türk halkını Rumların içinde bir azınlık haline getirmeye çalışması kötü niyetlerini açıkça ortaya koyuyor. Tarihte yaşanan bütün planlar aynen devam etmektedir. Burada bir samimiyet olmadığı açıkça görülüyor. Samimiyetleri olsaydı, Sırbistan ile Karadağ'ı ayırmaya çalışmazlardı.

"Talat ve Soyer hayal kırıklığı yaşıyor"

KKTC'deki yeni hükümet de gelişmelerden pek memnun görünmüyor...

Ben Mehmet Ali Talat'ın partisinden milletvekili seçildim. Ama kısa sürede istifa ettim. Halkı ve bizleri kandırdıklarını anladım. Değiştim deyip durdular, meğerse bütün bunlar oy toplamak içinmiş. Daha iyi bir hükümet kurmak için seçim ittifakı yaptığımız Mehmet Ali Talat ile şu andaki Başbakan Sami Soyer'in durumunu ‘şok' olarak niteleyebiliriz. Duvara toslamış bir haldeler. Ne diyeceklerini, nasıl bir açıklama yapacaklarını bilemez bir durumdalar. Yaptıkları son açıklamalarda, içinde bulundukları zor durumun farkında olduklarını belli ediyorlar. Eskiden bu ikili, Denktaş'ı, Rumlara sataşıyor diye eleştiriyorlardı, ama şimdi kendileri Denktaş'tan daha ileri gidiyorlar; sürekli Rumlara sataşıyorlar. Çünkü bütün hayalleri suya düştü. Bütün bunları açıklamalarında, tutum ve davranışlarında rahatça görmek mümkün. Halka yapacakları hiçbir açıklama yok. Halk, bu hükümetin söylemini hiç de hoş karşılamıyor; insanları siyasetten soğuttular..

25 Haziran'da belediye seçimleri var ve binlerce insanın oy kullanmayacağı söyleniyor. İnsanlar artık oy kullanmanın hiçbir faydası olmadığını düşünüyor. "Kimi getirsek başa, barış, AB üyeliği gibi konulara çözüm bulunamıyor," görüşünde. İnsanlar, Kıbrıs sorununu çözecek mercinin Türkiye Cumhuriyeti olduğu inancında. Ayrıca muhalif kesimde şöyle bir söylem var: "Biz size söylemiştik. Hiçbir şey farklı olmayacak." Ana muhalefet partileri şu anda politikanın değiştirilmesi gerektiğini söylüyor. Biz bunu çok daha önce, 2005'teki milletvekili seçimlerinde dile getirmiştik. Referandumdan sonra politikamızın değişmesi gerektiğini, günübirlik politikalarla bir yere varılamayacağını söylemiştik. Bugün her şey ortaya çıktı. Rumlara devamlı surette bir şey vererek bir yere ulaşamayacağımız anlaşıldı.

 

Türkiye'nin, aslında KKTC'nin tanınmasını istemediği yönünde iddialar var. Bu iddialar doğru mu?

Tabii ki her zaman farklı görüşler mevcuttur. Bence bu konuda ne kadar çalışılıp çalışılmadığına bakmak gerekir. Türkiye gerçekten sahip olduğu konumu ve gücünü kullanarak, Kıbrıs'ın tanınması için İslam ülkeleri Türki cumhuriyetler içinde yeterince çalışma yapmış mıdır? Bu bir soru işareti. Devletlerarasında resmi olarak ciddi bir çalışma olmadığı görülüyor.[1]

 Aynı tiyatro, ama kazanan hep Rumlar oluyor!

 Bu yazı yazılırken AB tiyatrosunun ilk haberleri geliyordu. Her zaman olduğu gibi yine bir kriz havası, gergin geçen saatler ve hatta günler ama sonunda çözülen düğüm.(!) Düğüm mü çözülüyor yoksa Türkiye'yi mi çözüyorlar, bunu siz gayet iyi biliyorsunuz. Görünen o ki, ortada bir salam politikası var ve adım adım uygulanıyor.

Bu krizlerde aktörler değişiyor. 3 Ekim'de Avusturya öne çıkmıştı. Viyana hükümeti Türkiye konusunda hazmetme kriterlerini dinamik bir kriter haline getirdikten sonra belgenin nihai şekline onay vermişti. Ortalama düzeyde AB yanlısı olan herhangi bir hükümetin reddetmesi gereken 3 Ekim Müzakere Belgesi bir dünya şartla doluydu ve Türkiye'nin AB'ye nasıl üye yapılacağını değil; adeta nasıl üye yapılmayacağını izah eder gibiydi.

Bu defa da Rumlar sorun olmuş görünüyorlar. Sanki diğer ülkelerin hepsi Türkiye'nin üyeliği için can atıyorlarmış da, sadece Rumların ikna edilmesi lazımmış gibi bir hava oluşturmaya çalışan müzakere/mütareke basını her zamanki gibi yine devrede. Bu satırlar yazılırken AB tarafından sorunun çözüldüğüne ve Abdullah Gül'ün bir saat içinde Lüksemburg'a hareket edeceğine dair haberler geliyordu. Ancak dakikalar sonra gelen haberlerde Ankara'nın önerileri inclemeye aldığı ve henüz karar verilmediği yönünde bilgiler gazetelerin internet sitelerini doldurmaya başlamıştı.

Muhtemelen Abdullah Gül sonuçta gidecek ve önüne konulan bütün şartları da kabul edecektir. Bunun aksine bir durum beni memnun eder ama aynı zamanda da oldukça şaşırtıcı olur. Burada esas mesele gidip gitmemek değil hangi şartlarda nereye gittiğimizin anlaşılmasıdır.

Rumların bilim-araştırma faslında fiili müzakerelerin başlatılması için ortaya koydukları şartlar belliydi. Türkiye limanlarını ve havaalanlarını Rum gemi ve uçaklarına derhal açmalı, Ek Protokol'ü AB'nin istediği tarzda Meclis'e onaylatarak yürürlüğe koymalı ve Rum tarafıyla ilişkilerini normalleştirmeliydi. Rumlarla ilişkilerin normalleştirilmesi tanıma anlamına geliyor ve Rumlar bu konuda Ankara'nın adımlar atmasını talep ediyorlardı.

Brüksel'den gelen haberler Rumların bu taleplerinin büyükçe bir kısmını elde ettikten sonra nihai belgeye onay verdiklerini ortaya koyuyor. Rumların belgeye Türkiye'nin liman ve havaalanlarını açmak zorunda olduğuna dair hükümleri yazdırdıklarını, ayrıca Türkiye'nin bu konuda gerekenleri yapmadığı takdirde bilim-araştırma faslının açılmamış kabul edilerek, yeniden aynı dosyaya dönülebileceğine dair hükümleri de belgeye koydurdukları anlaşılıyor. Rumlarla ilişkileri normalleştirme konusundaki hükümler de aynen orada.

O halde Abdullah Gül'e sormak lazım: Kıbrıs konusunda Ocak 2005'te başlattığınız diplomatik girişim AB'nin kapılarında reddedildi. Sonra AB tarafı Papadopoulos'un bütün önerilerini kendi politikası olarak kabul etti. Bu arada Papadopoulos nasıl bir çözüm istediğini L'Express dergisine verdiği mülakatta ortaya koyarak, kendilerinin bir üniter Rum devleti istediklerini, Türklerin azınlık olarak bu devlete yamanmak zorunda olduklarını vurguladı.

Bütün bunlardan sonra bu toplantıya nasıl gideceksiniz? Her mini krizde Türkiye'ye dayatılan şartlar ağırlaştırılıyor ve uygulanan prosedür acımasız hale getiriliyor. Türkiye'ye dayatılan belgelerle başka aday ülkelerin belgeleri arasında dağlar kadar fark var. Bu arada dostunuz Amerika'nın, Bakan Rice'tan sonraki en yüksek yetkilisi Kıbrıs'ta sadece bir Rum devleti tanıdıklarını ve bunun dışında hiç bir şey yapmadıklarını ve yapmayacaklarını söylüyor. Aynı Amerika gelip size, İran konusunda bizimle tam işbirliği yapın diye bastırıyor. Görünen o ki, kazan-kazan siyaseti de ritmik siyaset saçmalıkları da iflas etti. Ne kadar verecek görünürseniz, daha fazlasını içeren taleplerle karşınıza dikiliyorlar. Bu uykudan uyanmaya yüzde bir oranında bile niyetiniz varsa veya olacaksa, bu, ne zaman olacak??? (Hasan Ünal / Milli Gazete / 13.06.2006)

 

Eşkıya ve Çete emretti... Hava Kurumu Kapatıldı...

Şimdi yasayı Anayasa Mahkemesi'ne götürecek bir STÖ, ya da 9 ‘onurlu vekil' aranıyor...

 Anayasalar; devletin halkı ile arasındaki bir sözleşmedir ve devletin alanını sınırlar. Yasama, yürütme ve yargı ise KKTC'de bağımsızdır, ya da bağımsız olması gerekir... Ancak Yasama Meclisi, Yürütme ile kol kola girerek hem YARGI ERKİ'ni ‘by-pass' etmiştir, hem de kendi kendilerini inkar... Bu rezalet ancak ÇETE ve EŞKIYA'nın talebi ile yaşanabilirdi ve öyle de oldu...

KKTC'de iktidar olmasına rağmen ‘muktedir' olamayanlar, KKTC Halkının ‘kendi Kaderini Kendisinin Belirlemesi' hakkını, ÇETE ve EŞKIYA'ya devretti. Sorun, Kuzey Kıbrıs Türk Hava Kurumu'nun kapatılması sorunu değildi. Sorun; HUKUK'un ve DEMOKRASİ'nin, ÇETE ve EŞKIYA karşısındaki konumuydu. Ne yazık ki, talimatla ‘parmak kaldırıp-parmak indirenler' bu gerçeği görmediler, görmek de istemediler.

Sükut ikrardan mıdır?

Kaç gündür yaptığımız yayınlarda sorduğumuz onlarca sorudan bir tanesine dahi cevap verebilme medeni cesaretine ve onuruna sahip olamayanlar, sonunda kendilerini ÇETE ve EŞKIYA'nın ‘kuması' haline getirdiler...

Yasanın gerekçesine bakan her aklı başında insan, birazcık mürekkep yalamış bir garip dahi, gerekçenin bir acz ve edilgenlik örneği olduğunu görecektir. İşte o  Genel Gerekçe:

"KKTHK'nun mevcut yapısı itibarı ile amaçlarını gerçekleştirme yönünde olumlu çalışmalar içerisinde bulunmadığı, kurumun işlevselliği(nin) kalmadığı ve varlığının gerekliliği uzun süreden beridir kamuoyunda tartışılır olmuştur.

KTHK'nun, amaçlarını gerçekleştirmesinin olanaksız hale gelmesi nedeniyle fesh edilmesi ve feshinin sonuçlarının belirlenmesi amacıyla bu yasa tasarısı hazırlanmıştır"

KKTC'nin çete ve eşkıya'ya teslim-tesellüm belgesi

İşte anlamayanlara ve beyin yerine ‘bıngıldak' taşıyanlara; ÇETE ve EŞKIYA'nın maşası olanlara; devletin imkan ve güçlerini ‘devlet ve milletin bekası pahasına' şahsi menfaatleri için kullananlara; ülkesini ve milletini herkesten daha çok sevdiğini iddia eden hukuk, demokrasi ve insanlık düşmanları için Genel Gerekçe'nin tercümesi:

‘Ey KKTC halkı ve KKTC Cumhuriyet Meclisi Milletvekilleri, bizler yasama organı olarak, Kuzey Kıbrıs Türk Hava Kurumu'nu şahsi menfaatleri için kullanmak üzere, bütün güçleri ile saldıran ÇETE ve EŞKIYA karşısında ‘çaresiz' ve ‘acz' içindeyiz.

Kuzey Kıbrıs Türk Hava Kurumu defalarca, statü ve rolleri malum eşkıyalar ve onların fersudeleri, kiralık katilleri, emir kulları tarafından işgal edilen tesisleri, yönetim merkezi; el konulan teçhizatları, sistemleri ile faaliyetlerini yapamaz hale gelmiş, getirilmiştir.

YARGI erkimiz, bu işgal olaylarında üzerine düşeni ‘bir kez hariç' olmak üzere ‘onurla' yerine getirmiş, ancak, asla ÇETE ve EŞKIYA'ya teslim olmamıştır. ÇETE ve EŞKIYA'nın ‘emir büyük yerden' kartvizitine asla aldırış etmemiştir.

Anayasa, yasalar ve sair mer'i mevzuat dahilinde yönetime gelen Kuzey Kıbrıs Türk Hava Kurumu yetkili kurulları, maalesef, tarafımızdan korunamamış, kollanamamış, EŞKIYA ve ÇETE'nin baskı, zulüm ve tahakkümünden kurtarılamamıştır.

Bizler yürütme erki olarak görevimizi yerine getiremediğimiz gibi, yasama organı da Egemenlik Hakkı'nı kullanamamış ve yasama ile yürütme adeta ÇETE ve EŞKIYA'yı amaç ve hedeflerinden, zulmünden vazgeçirememiş, mağlubiyeti kabul etmişlerdir.

Diğer taraftan, ‘bizim olmayacaksa kimseye de yar etmeyiz ‘ diyenlerin oyunları karşısında, devletin yüksek denetim organları da maalesef görevini yapamamış; AB'den önce İnsan Hak ve Özgürlükleri'nin teminatı olan güçlü bir Sivil Toplum Örgütü'nün, ‘DEMOKRASİ' oyunu ile ÇETE ve EŞKIYA'nın isteği, emri doğrultusunda ‘YOK EDİLMESİ' zarureti doğmuştur.

Gelinen bu nokta, aynı zamanda Merhum Kutlu ADALI'nın katledilişinin de gerekçesidir. Bu katliamlar, maalesef sürecektir. Engel olmamız mümkün değildir.

Her şeye rağmen, Kuzey Kıbrıs Türk Hava Kurumu, Uluslararası yarışma ve gösteriler düzenleyerek; yine uluslararası katılıma açık yamaç paraşütü ve yelken kanat kursları açarak, KKTC'nin ‘izolasyon'unun çözülmesine katkıda bulunmuş, turizm gelirlerini arttırmışsa da bütün bu faaliyetlerin ÇETE ve EŞKIYA'nın kazancına yansımamış olması, bizlerin ‘kurumun işlevselliğinin kalmadığı' bahanesini ortaya atmamıza temel teşkil etmiştir.

Yukarıda sayılan nedenlerle ve daha net ifade ile; ÇETE ve EŞKIYA'nın KKTC'de her türlü yasa ve hatta anayasanın üzerindeki konumu nedeniyle, KKTC Türk Hava Kurumu amaçlarını gerçekleştiremez hale getirilmiş bu nedenle de bir ‘evladımızın' daha ‘infazı'nı kendi ellerimizle ‘boğmak' suretiyle yapılmasına, karar verilmiştir. Bu nedenle de YASA TASARISI adı altında bu KILIF hazırlanmıştır' şeklinde midir?

Savaş bitmedi yeni başladı

İşte bu ONURSUZLUĞA hayır diyecek 9 ONURLU VEKİL aranıyor.

Ey ÇETE ve EŞKIYA, sanmayınız ki duracağız, sanmayınız ki susacağız.

Sizlerin leş kokulu bağırsaklarınızı yerle bir edinceye kadar SORU'larımızı sormaya devam edeceğiz. Bu savaşı yıllar önce SAMPSON ve GRIVAS denen alçaklara karşı nasıl kazandıysak sizler karşısında da kazanacağız.

Bu savaş, KKKTC'nin ve halkının ‘RÜŞTÜNÜ İSPAT' savaşıdır. Bu savaşta yanımızda yer almayan her kim olursa olsun, ne ULUSALCI'dır, ne MİLLİYETÇİ'dir, ne DEMOKRAT'tır ne de İNSAN. Faili Malum, faili meçhuller ortaya çıkıncaya kadar bu savaş sürecektir.[2]

 

 

 

 



[1] 13.06.2006 / Röportaj: Hüseyin ALTINALAN / Milli Gazete

[2] Cem Yaren / 13.07.2005 / Anayurt Gazetesi


Makale Paylaşım Sayısı: 4943

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR