Reklam
Reklam
Reklam

D-8'LER VE ERBAKAN

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 8
ZayıfMükemmel 

 

D-8'ler; son birkaç asırdır, Siyonist merkezlere ve emperyalist güçlere rağmen, onların kontrolü dışında ve insani amaçlarla gerçekleştirilen ilk ve tek evrensel girişimdir.

D-8'leri;Türkiye önderliğinde 8 önemli Müslüman ülkenin oluşturduğu çekirdek etrafında, 60 Müslüman ülkeyi de kucaklayacak, ardından ezilmekte olan 160 ülkeyi de kapsayacak olan adil ve örnek bir dünya projesidir. D-8'ler; Bugünkü barbar dünya düzenine karşı :savaş yerine barış ve bereketi; çatışma yerine diyalog ve şefkati; çifte standart yerine ,eşitlik ve adaleti; tekebbür yerine merhamet ve fazileti; sömürme ve ezme yerine işbirliği ve bölüşmeyi; baskı tahakküm yerine demokrasi ve hürriyeti esas alan, insanlığın gerçek bir kurtuluş reçetesidir.

 

D-8'ler; öyle hamasi duygular ve hayali kurgularla hazırlanmış, bir program olmayıp dünya şartlarına ve çağımız ihtiyaçlarına cevap verecek uygun ve uygulanabilir nitelikteki bilimsel ve yüksek bir harekettir.

Erbakan Hocanın başardığı bu tarihi ve talihli hadisenin, insanlığın gidişatını değiştirecek asıl önemi ve özelliği önümüzdeki süreçte kendini gösterecektir.

1997 yılının 15 Haziranında Gelişmekte ve nüfusları 60 milyondan fazla olan 8 Müslüman ülkenin üst düzey yöneticileri Türkiye'nin başkanlığı ve ev sahipliğinde İstanbul Çırağan Otel'de toplanarak "D-8" adında bir ittifak kurmuşlardı. O gün ülkemizde hükümet olarak Refah-Yol hükümeti ve Başbakan olarak da Prof. Dr. Necmettin Erbakan bulunmaktaydı.

Bu gün aradan tam 10 yıl geçmiş bulunuyor ve bu D-8 ülkeleri yani Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya, 10. kuruluş yıl dönümünde tekrar İstanbul Çırağan Sarayı'nda bir araya gelerek bir durum değerlendirmesi ve bundan sonra nelerin yapılması gerektiği kararlaştırılmış bulunmaktadır. Buluşma ve kuruluşun 10. yılının kutlanması 16 Haziran 2007 Cumartesi İstanbul Çırağan Sarayı'nda yapılmıştır.

İslâm, düşman ilan ediliyor

21. asra girerken, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağılmış ve bu birliğin enkazından Rusya başta olmak üzere küçüklü büyüklü birçok devlet ortaya çıkmıştı. Batılı ülkeler kendi çıkarlarını korumak maksadıyla NATO'yu kurmuşlardı. Yayılmacılık eğilimi ve şiddet gösteren Komünizm'in dağılması üzerine NATO'nun devam edip etmeyeceği konularını görüşmek üzere 1990 yılında İskoçya'da bir toplantı yapıldı. Toplantıda bir konuşma yapan İngiltere Başbakanı Margret Teacher; NATO'nun devam etmesi gerektiğini söyleyerek, "İdeolojiler düşmansız yaşayamazlar. Bizim Komünizm gibi bir düşmanımız ortadan kalktığına göre, yeni da bir düşman tanımlamamız gerekmektedir ve bu düşman vardır. Bu düşman İslâm'dır. Dolayısıyla NATO'nun lağvedilmesi değil yaşatılması ve düşman olarak İslâm'ı kendine hedef alması kaçınılmazdır." diyerek, NATO'nun ve Avrupa'nın 21. asra girerken yeni düşmanını tanımlamış ve açıklamıştır. Böylece Batı 20. Haçlı seferlerine başlamış olmaktadır. Nitekim NATO'nun düşman rengi daha önce kırmızı iken bu kere düşman renk yeşil olarak algılanmaktadır.

Ayrıca ABD Başkanı George W. Bush, Irak işgaline başlarken basına ve halka açık bir konuşmasında "hareketlerinin bir Haçlı seferi olduğunu..." söyleyerek 21. yüzyıl gibi güya medeni bir dönemde Batılı taassuplarını bir kere daha ilan etmiş olmaktadır.

Globalleşme, Küresellik ve BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) gibi kelimelerle tarif edilen batılı Haçlı Orduları harekâtının ne olup olmadığı, Irak ve Afganistan işgallerinden açıkça anlaşılmıştır. 2003 yılında Irak'ı işgal eden ABD ve müttefikleri 4 yıl içerisinde 1.000.000 (bir milyon) dan fazla Müslüman'ı katletmiş, binlerce kadın ve kızın ırzına geçmiş, binaları tahrip etmiş ve malları yağmalamıştır. Bu vahşi hareketten camiler ve minareler de nasibi almış, ibadethaneler de yerle bir edilmiş ve yakılıp yıkılmıştır.

D-8 kuruluyor

Dünya'ya hâkim olmak isteyen ve kendini süper güç olarak tanımlayan ABD, bunların müttefikleri İngiltere, Fransa, İtalya ve hatta Almanya gibi ülkelerin planlarını önceden sezen Refah-Yol hükümeti ve Hükümetin Başbakanı Necmettin Erbakan Hoca, Hükümete gelir gelmez yoğun bir yurt dışı ziyaret trafiği gerçekleştirmiş ve 15 Haziran 2007'de 8 kadar Müslüman ülkenin Devlet ve Hükümet Başkanlarını İstanbul'da toplayarak "D-8"in kurulduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir.

Böylece Vahşi Batının 21. yüzyıldaki sömürü ve cinayetlerine karşı çıkabilecek bir siyasi blok'un kurulması çalışmaları başlatılmış ve başarılmıştır. Ancak 2002 yılında iktidara gelen AKP bu dönemde "D-8" le olan bütün irtibatını keserek, AB'ye (Avrupa Birliğine) girebilmek için boşuna çırpınmıştır. Tabii AB, bizimkileri ve Türkiye'yi olabildiğince oyalamış ve arada "AB uyum yasaları" gibi yasalarımızın değiştirilmesi, Kıbrıs'ın Yunan'a devri hususları gibi birçok tavizleri koparmıştır. Gelinen noktada artık AKP yöneticileri de AB'den ümitlerini kesmiş olmalılar ki bugün ağızlarından tek bir AB lafı çıkmamaktadır.

D-8'in prensipleri ve projeleri Batı'yı ürkütüyor!

İlk kuruluşta 8 ülkenin bir araya gelmesiyle sağlanan D-8'ler ileride üye ülke sayısını 60'a çıkartmayı planlamış bulunmaktadır. Yeryüzünde bağlantısız, sömürülen ve ezilen ülkelerden olan, Rusya, Çin, Hindistan gibi ülkelerin de katılımlarıyla bu sayının 160'a ulaşacağı planlanmıştır.

D-8 kurulurken bayrağına koyduğu "kuruluş prensiplerini" 6 yıldız ile belirlemiş ve dünya kamuoyuna ilan etmiştir. Bunlar: 1) Savaş değil barış, 2) Çatışma değil diyalog 3) Çifte standart değil Adalet, 4) Üstünlük değil eşitlik 5) Sömürü değil işbirliği ve 6) Baskı ve tahakküm değil insan hakları ve Demokrasi prensipleridir.

D-8'in toplanıp dağılan ve bol bol konuşularak, "havanda su döven" bir kuruluş olmaması için çalışma organları da belirlenmiştir. Bunlar; 1) Zirve; Devlet ve Hükümet başkanlarının iki yılda bir toplandığı D-8'in en üst düzey karar alma organıdır. 2) Konsey; Üye ülkelerin Dışişleri Bakanlarının katılımlarıyla sağlanan toplantılardır. 3) Komisyon; Üye ülkelerin kıdemli uzmanlarından oluşan ve eş güdüm çalışmalarını yürüten kurulun toplantılarıdır. 4) İcra Direktörlüğü; D-8 gurubunun çalışmalarına sekreterya hizmetleri sunan ve üye ülkeler arasında iletişimi sağlayan ve İcra direktörlüğü Türkiye tarafından atanan bir makamdır ve merkezi İstanbul'dur.

D-8 ülkeleri cezalandırılıyor

Türkiye öncülüğünde ve 8 ülkenin Devlet ve Hükümet Başkanları tarafından kurulan D-8'in kuruluşuna vesile olan bütün ülkelerde, çıkarılan isyanlar veya darbeler neticesinde o gün yönetimde bulunarak D-8'e imza atan Devlet ve Hükümet yetkililerinin tamamı, darbeler ve hilelerle düşürülmüş olduğunu biliyor muydunuz? Ancak aradan geçen 10 yıl içerisinde, içinde ABD'nin, İsrail'in veya İngiltere'nin bulunmadığı bu tek bağımsız ve adil kuruluşun sömürülen ve ezilen ülkelerin kurtuluşu sağlayacak son "can simidi" olduğu anlaşıldığından, ülkelerin yeni yöneticileri de ister istemez D-8 projesine sarılmaya mecbur kalmaktadırlar.

Kuruluşta yaşanan diğer bir incelikte şudur. Ülkemizde örtülü bir darbe niteliğinde olan 28 Şubat 1997 baskı süreci fiilen başladığı halde ve aradan 4 ay gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen, D-8, 15 Haziran 1997'de kuruluşunu ilan edebilmiştir. Bu da göstermektedir ki Refah-Yol hükümeti, 28. Şubatcı'ların bütün baskılarına rağmen iktidarı bırakıp kaçmamışlar veya "masaya yumruklarını vurarak, hazırladıkları D-8'i dağıtmamışlar" üzerlerindeki büyük mesuliyeti hissederek onun edası için sabretmişlerdir. Ve "sabırla koruk helva olmuş" ve bu proje 28 Şubat'tan dört ay sonra "D-8‘in kuruluşunu" bütün dünyaya ilan edebilmişlerdir.

Ulusal Jeopolitik Vizyon İhtiyacı

E. Tümgeneral Nejat Eslen, D-8'ler gibi tarihi ve talihli girişimleri engellenen Türkiye'nin nasıl bir çaresizlik ve teslimiyetçilik batağına çekildiğini şöyle aktarıyordu:

"Gerekli jeopolitik nosyonu ve vizyonu geliştiremediği için Soğuk Savaş döneminin alışkanlıklarından kendisini hala sıyıramayan ve yeni dönemin şartlarına kendisini adapte edemeyen Türkiye, reaktif politikalarında sürekli çelişkiye düşüyor ve çelişkilerin egemen olduğu bir ortamda geleceğe doğru yürüyor.

11 Eylül olayından sonra başkan George W. Bush 'yeni yüzyılın tarihini yazacaklarını' söylemişti. Condoleezza Rice ise önce Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde 22 ülkenin haritasının değiştirileceğini, daha sonra da 'yeni bir Ortadoğu gerektiğini' ilan etti. Büyük Orta Doğu Projesi'nin haritası çizilirken Türkiye'ye de yeniden şekillendirilecek ülkeler içinde yer verildi. Daha sonra Türkiye'yi de bölen 'yeni Ortadoğu' haritası yayınlandı.Bu süreçte Türkiye'yi yönetenler ise Türkiye'nin de şekillendi-rileceği ve 'Ilımlı İslam' bir modele dönüştürüleceği hususlarında kaygılar oluşturan Büyük Ortadoğu Projesi'ne gönüllü destek vererek ve projenin yönetimine gönüllü eş başkan olarak ciddi bir çelişkiye neden oldu.

11 Eylül sonrasının yeni dünya düzeni, komünizm ideolojisinin yerine İslam'ı ikame etmeyi, enerji zengini İslam'ı düşmanlaştırmayı ve kurgulanmış 'Medeniyetler Çatışması' içinde, küresel terörle savaş adı altında İslam'la çatışarak enerji  kaynaklarını  kontrol etmeyi amaçlamıştı.

İslami değerlerin temsilcisi ve savunucusu olarak öne çıkan (Milli Görüşten koparak ve kendilerini inkara kalkışarak iktidara taşınan M.Ç.) Türkiye'yi yönetenler ise bu süreçte Medeniyetler Çatışması içinde ABD'ye gönüllü olarak destek çıkarak ve Batı'nın yanında, İslam'ın karşısında yer alarak da ciddi bir çelişkiye neden oldu.

Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinde AB süreci önemli bir yer aldı. Vizyonsuz, lidersiz, kendi içinde rekabetçi, geleceği belirsiz AB sürekli olarak Türkiye'nin hazmedilebilir duruma getirilmesini talep ederken sürecin ucunun açık olduğunu ve üyelik garantisinin olmadığını da ısrarla ifade etti. Bütün bunlara rağmen AB Türkiye'nin kendi yapısına sıkı bağlarla bağlanmasını da istedi. Olasılık hesabı yapıldığında AB üyeliği şansının sıfıra çok yakın olduğu görülebilse bile Türkiye'nin enerjisinin büyük bir kısmını bu istikamette harcaması da ciddi bir çelişki idi.

Küresel jeopolitik içinde ABD ve AB düşüşe geçmişken ve Doğu, yükselen güçler Rusya, Hindistan ve Çin ile enerji kaynakları ve pazarları ile öne çıkarken, Türkiye geleceğini sürekli Batı'da ve Batı ile ilişkilerinde arayarak, batıya dayanarak ve Doğu'daki gelişmelere kendisini adapte edemeyerek de bir çelişki oluşturdu. Soğuk Savaş döneminde Atlantik bölgesini Sovyetlerin ve komünizmin yayılmasına karşı savunmak amacıyla kurulan NATO, Sovyetlerin dağılmasından sonra gelişen jeopolitik ortamda   bir evrim dönemine girdi. Bundan böyle NATO'nun, ABD'nin   liderliğinde,   öncelikle  enerji kaynaklarını ve güzergâhlarını kontrol, Baltık denizinden   Karadeniz'e,   Karadeniz'den   Orta   Asya'ya   kadar uzanan  hatta  Rusya'yı;  Orta Asya'da hem Rusya'yı hem de Çin'i   çevreleme   ve   küresel terörle savaş misyonunu geliştirmesini ve Avrasya'da küresel amaçlar gütmesini beklemek gerek.Türkiye'nin, evrim geçiren yeni NATO içinde üyeliğini sürdürürken ve  NATO  içinde Batı çıkarlarına ciddi katkılar sağlarken,   AB   sürecinde dışlanması da bir çelişkiydi.

Yeniden şekillenen Ortadoğu içinde, Irak'ın kuzeyinde bir Kürt devleti kuruluyor, Türkiye ise Habur kapısını açık tutarak ve Türk işadamlarının Irak'ta yatırım yapmasını kolaylaştırarak kurulmakta olan Kürt devletini güçlendiriyor. Türkiye aynı zamanda güney sınırlarında bir Kürt devletinin kurulmasını güvenliği Karşısında potansiyel bir tehdit olarak görüyor ve bu oluşumun kabul edilemez olduğunu söyleyerek çelişkiye düşüyor. Irak'ın kuzeyinde, ABD Barzani'yi, Barzani ise PKK 'yi himaye ediyor. Türkiye'nin, PKK tehdidinin bertaraf edilmesi için ABD'den yardım istemesi ise trajikomik bir çelişkiye dönüşüyor.

Uzmanlar küresel ısınmanın vahim potansiyel etkilerini raporlarında anlatıyorlar. Küresel ısınmanın susuzluğa.hastalıklara yoksulluğa, sosyal olaylara, göçlere ve çatışmalara neden olacağını da uzmanlar yazıyorlar. Küresel ısınmanın en çok etkileyeceği bölgelerden birisi de Ortadoğu; Ortadoğu'nun su kaynakları ise Anadolu'nun doğusunda. Türkiye'yi yönetenler, küresel ısınmanın potansiyel etkilerini ciddiye almayarak ve küresel ısınmanın potansiyel bölgesel jeopolitik etkilerini kavramayarak da çelişkiye neden oluyorlar.

Türkiye'nin geleceği, öncelikle jeopolitik çelişkilerini aşmaktan geçiyor. Jeopolitik çelişkilerin aşılabilmesi için ise önce Soğuk Savaş döneminin alışkanlıklarından sıyrılmak, Avrasya'daki gelişmelere uyum sağlamak, bölgesel dengeleri de dikkate alarak, dayatmalara değil,Türkiye'nin çıkarlarına hizmet eden bir jeopolitik vizyon geliştirmek gerekiyor.

Türkiye'nin jeopolitik vizyonu, yeni yüzyılı şekillendiren etkenleri, eğilimleri ve belirsizlikleri belirlemeli; Avrasya'da cereyan eden güç mücadelelerini, bu kapsamda ABD'nin 11 Eylül sonrasında başlattığı küresel üstünlüğü sürdürme gayretlerini, Avrasya'nın yükselen güçleri Rusya'nın, Çin'in ve Hindistan'ın Avrasya'daki ve küresel jeopolitik içindeki yerini; güncel ve potansiyel gelişmelerin Türkiye için oluşturduğu riskleri ve fırsatları tanımlamalıdır.

Türkiye'nin ulusal jeopolitik vizyonu, yeniden tanımlamalı; jeopolitik vizyon içinde Türk ABD ilişkileri, ABD'nin dayatmalarının egemen olduğu alandan çıkarmalı, Türkiye'nin Büyük Orta Doğu Projesi içindeki yeri ve konumu da yeniden ele alınmalıdır.

Türkiye'nin jeopolitik vizyonu, Türkiye için Avrasya'da sadece Batı jeopolitik eksenindeki değil, Kuzey ve Doğu eksenlerindeki çıkarları ve fırsatları da tanımlamalı; çıkarları geliştirmek, fırsatları gerçekleştirmek için Rusya, Çin, Türk dünyası, Şangay İşbirliği Örgütü ile hangi alanlarda işbirliklerinin geliştirilebileceğini açıklamalı ve yeni açılımları yönlendirmelidir.

Özetle, Türkiye'nin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre ulusal bir jeopolitik model geliştirmelidir."[1] Ve işte D-8'ler bunun ilk ve tek örneğidir.

Önemli sorulardan birinin cevabı; D-8 

 Oy vermek her zaman mesuliyet isteyen bir iştir. Ancak gerek dünyanın, gerekse Türkiye'mizin içinde bulunduğu şartlar  22 Temmuz'da yapacağımız seçimlerde oy vermeyi çok daha mesuliyetli bir hale getiriyor.

Sovyetler'in dağılmasından sonraki şekillenme, özellikle 11 Eylül tezgahından sonra çok daha belirgin ve gözle görülür bir hal aldı. Yeni Dünya Düzeni dedikleri şer planında ne Türkiye'ye, ne de İslâm alemine  yer yoktur. Dünyayı tek devlet haline getirmeye çalışan bu siyonist oyunda ülkemize ve bölgemize düşen tek şey, işgal ve sömürülmektir.

Hiç şüphesiz dünya barışı emperyalistlerin oyunlarıyla tesis edilemez. Onların dininde barışa yer yoktur ki, uygulamalarında yer olsun. Barış ancak ve ancak kuruluşunun birinci şartını "SAVAŞ DEĞİL BARIŞ" ilkesine oturtan bir anlayışla mümkün görülüyor.

22 Temmuz'da oy kullanacak seçmenin sorması gereken en önemli sorulardan biri de şudur: "Bu, adil olmayan, zulüm düzeni haline getirilmiş dünyada mı yaşayacaksınız, yoksa barış ve adaletin hakim olduğu Yeni Bir Dünya mı arzuluyorsunuz?"

Allah insanı akıllı yaratmıştır. Şüphesiz akıl; savaşı değil barışı, zulmü değil adaleti, sömürüyü değil işbirliğini öğütlüyor ve öngörüyor.

Bu da gösteriyor ki, akıl bize, oyumuzu "Yeni Bir Dünya kuracağım" diyen D-8 iradesinin sahiplerine, yani Millî Görüş'e vermemizi emrediyor.



[1] Haziran - 2007 / Jeopolitik


Bu yazarin diger makaleleri

  O gün, ”Darü'n - Nedve” (Mekke müşriklerinin danışma yeri ve...
Devami
   “Tek başına, ne yapabileceğini sanıyorsun?” DİYEN DOSTA!        Gül devşirir, gül diken Birlikte...
Devami
Alışkanlık tutsaklıktır Alışkanlık ve davranışlar insanın kendisini tanımasına imkân veren...
Devami
  Büyük Larousse Ansiklopedik Sözlüğü’nde Mehdi, Deccal ve Mesih şöyle tarif...
Devami
  Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla   1- Nun. Kaleme ve satır satır...
Devami
  KAVUŞTUR EY DOST!          Ruhundan üfledin, ruhum kesrette1 Aşıkı ma’şuka, kavuştur...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5585

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR