ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün389
mod_vvisit_counterDün2791
mod_vvisit_counterBu Hafta5541
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay110171
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18327158

IP'niz: 34.239.177.24
Bugün: 22 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12768276

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

MASONLUK RESMİLEŞİYOR,ANADOLU SÖMÜRGELEŞİYOR! SAHTE ATATÜRKÇÜLER SEYREDİYOR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfMükemmel 

 

Masonluk; bütün yeryüzüne her yönden hakim olmak ve şeytani saltanatlarını oluşturmak isteyen Siyonist Yahudilerin; başka kavim ve dinlere mensup insanları, kendi amaçları doğrultusunda kullanmak üzere kurdukları gizli ve tehlikeli bir dinsizlik tarikatı gibidir.

Masonlar Almanya'da Cermen ve Protestan, Britanya'da İngiliz ve Anglikan, Roma'da İtalyan ve Hıristiyan, Türkiye'de milliyetçi ve Müslüman görünen; ama gerçekte, siyonizmin sinsi emellerine hizmet etmek üzere, çok özel yöntemlerle seçilip görevlendirilen kimselerdir.

 

Rotary kulüpleri bu şeytan şebekesinin ilk öğretim mektepleri, Lions'lar liseleri, Masonluk üniversiteleri gibidir.

Masonluğun gizli olması, onun temel esaslarından biridir. Zira gizlilik terk edildiği an masonluk da yok olmaya mahkûmdur. Çünkü bunlar, içinde doğdukları toplum ile ahenk içinde hareket etmek için teşkilatlanmış değildir. Ve zaten gizli olmaları, kirli ve tehlikeli olduklarının en aşık göstergesidir.

Ve işte Atatürk, bütün bu hıyanet ve rezaletlerini çok iyi bildiği içindir ki, Mason Localarını kapatmış ve kapılarını kilitlemiştir.

Ve şimdilerde, hem mason hem Atatürkçü geçinenler, münafıklığın ve sahtekârlığın en tipik örnekleridir.

Bu arada Masonların: "Kemalizm dönemi bitmiştir. 80 yıl öncesine takılıp kalmak gericiliktir. Artık AB ile hatta küreselleşme bağlamında tüm dünya ile bütünleşmek gerekir... Dini ve milli bağnazlıklardan kurtulmanın zamanı gelmiştir..." şeklindeki dışı jelâtinli, içi zehirli propagandalarına dikkat etmelidir!..

Yahudi kökenli işadamı İshak Alaton'un: "Mason Localarımızı kapatan Mustafa Kemal'den intikam almanın ve onun Milli Mirasının yıkmanın zamanı gelmiştir" anlamındaki sözlerinin internet sitelerine yansıdığı, AB yetkililerinin "Atatürkçülükten ve Milli Görüşçülükten vazgeçin" dayatmalarını yaptığı ve Apo'ya bile avukatlık yapan AİHM'den sadece Milli Görüş başvurularına olumsuz cevapların çıktığı tehlikeli bir süreçten geçilmektedir.

Atatürk'ün kapatıp kapısına kilit astığı gizli ve kirli emellerin aleti olan Masonluk resmileşirken ve Anadolumuz adım adım sömürgeleşirken, bütün bu hıyanet ve hakaretlere seyirci kalan asker ve sivil yetkililerin Atatürkçülük iddiasında ne denli samimiyetsiz oldukları da kendini göstermektedir. Masonluğa maske yapılan demokrasi demogojileri ile milletimizi aldatan bu makam ve menfaat kölesi tiplerin, gerçek ayarı, yani Atatürkçülük iddiasındaki sahtekârlığı ve riyakârlığı da böylece belirginleşmektedir.

  Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locasının, İstanbul Hilton'da gerçekleşen 2005 toplantısının Büyük Üstat, yani dış güçlerin baş maşası seçilen Prof. Asım Akin'in Marazlı Medyada şişirilmesi ve övgüler dizilmesi de ne hale geldiğimizin işaretidir.  

"Altındal: Masonların milli kimliği yoktur" diyor.

Doğru çünkü Masonluk, evrensel münafıklık örgütüdür.

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası'nın 2005 Konvan'ında Prof. Dr. Asım Akin, yeni Büyük Üstat seçildi. İstanbul Hilton Oteli'nde yapılan toplantıya, aynı locaya bağlı 19 Büyük Üstat, Konvan'a katılmak üzere Türkiye'ye geldi. 31 ülkeden yaklaşık 250 Mason, kutlama yemeğinde bir aradaydı. Mason locaları ile ilgili güncel çalışmalara imza atan Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, Mason Locası'nın son toplantısını değerlendirerek, masonların faaliyetleri ve stratejileri hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu. Türkiye'deki masonların Milli bir kimliğinin olmadığına dikkat çeken Altındal, "Türkiye'deki masonlar Milli değildirler. Bunların kökleri dışarıdadır. Bunu sadece ben değil, Türkiye Cumhuriyeti başbakanlarından Bülent Ecevit de söyledi. Türkiye'deki masonlar, aslında Hür ve Bağımsız değil, aksine bağımlıdırlar. Kendi başlarına bir karar alamazlar. Diğer ülkelerdeki mason localarının aldığı kararları sadece Türkiye'ye telkin ederler" açıklamasını yaptı.

Altındal, Türkiye'deki Mason Locası'nın her fırsatta Atatürkçü ve laik olduğunu söylemesine karşın, Atatürkçülüğün en önemli temellerinden biri olan kadınların haklarının temsil edilmesi konusunda Mason Locası'nın bu ana ilkeyi çiğnediğini belirterek, "Masonlar kendi localarına asla kadın almazlar. Hiçbir kadın üstat ya da loca üyesi yoktur. Bu durumda bu nasıl bir Atatürkçülük veya laiklik olabilir. Atatürk'ün yapmış olduğu en temel devrimlerden bir tanesi de kadınların temsil edilmesidir.

Altındal, "Masonlar her fırsatta demokrasi ve eşitlikten bahsederler. Oysa siz Mason Locası üyelerinden tek bir tane çiftçi, esnaf, zanaatkâr veya işçi, kısacası halktan sayılabilecek tek bir kişi bile biliyor musunuz? Yoktur. Çünkü Mason Locası üyeleri seçkin bir zümreden oluşur. Yani bu locaların kullandıkları demokrasi ve eşitlik söylemi, aslında içi boş bir söylemdir" diyerek masonların son dönemlerde yürüttüğü şeffaflaşma politikalarının halkı aldatmak olduğunu söyledi. Altındal, mason localarının yine her fırsatta insan haklarından bahsettiğini, ancak bu haklardan anladıkları tek şeyin, aslında kendi çıkarları ve hakları söz konusu olduğunda bunların savunulması olduğunu kaydederek "Mesela Türkiye'de bir başörtüsü problemi var ve bu gerçek bir insan hakları ihlalidir. Ama şimdiye kadar tek bir mason bile çıkıp, ‘Bu insan hakları ihlalidir. Biz bu yasağa karşıyız' dedi mi? Demezler. Çünkü bu onları ilgilendirmiyor. Yine AB'nin her gün artık bunalta bunalta Türkiye'nin üstüne geldiği ve hâlihazırda Orhan Pamuk'un yargılandığı bu süreçte ve bundan önceki süreçlerde, hangi milli meselede masonların Türkiye Cumhuriyeti'ni savunduklarını söyleyebilirsiniz?" ifadelerini kullandı.

Müstemleke nasıl olunur?

AKP'li Adalet Bakanı Cemil Çiçek: "Biz müstemleke değiliz, onların yargısı bağımsızsa bizim yargımız da bağımsızdır" diyerek AB temsilcilerine sert çıkmış, görüntüsüyle gerçekleri gizlemektedir.

Bu tartışmayı; mevcud Anayasa ve Türk Ceza Kanunu, hükümleri karşısında inceleyelim:

Rahmetli Ceza Hukuku Profesörü Faruk Erem: "Bir devlet sadece gümrüklerini bir ecnebi devletin kontrolüne teslim ederse, o devletin egemenliği elden gitmiş olur" derdi. Hal böyleyken "Türkiye, AB'ye üye olmadığı halde, Gümrük Birliği Anlaşmasını", imzalayarak, peşinen egemenliğini "kısmen de olsa yabancılara teslim etmiştir." IMF'nin kontrolüne girmek ise, işin cabası.

Bilindiği gibi egemenliğin kısmen bile devredilmesi, tamamen devredilmesi sonucunu doğurur. Anayasamız, böyle bir fiil işlemesini kesinkes yasaklamış ve eski Türk Ceza Kanunu'nun "125'nci maddesi" böyle bir fiil irtikâp edilmesini ihaneti vataniye suçu saymış ve faillerine idam cezası verilmesini öngörmüştür.

Yeni Türk Ceza Kanunun 125'nci maddesine tekâbül eden hükmü dahi, egemenlik devrini aynı şekilde suç sayarak eski kanunu teyid etmiştir. Ancak idam cezası kaldırılmış olduğu için, ceza müebbed hapis olarak tebdil olunmuştur.

Şu sıralarda iktidarın meşgul olduğu işlerin en tehlikelisi: "Kanunlarımızın taranmasıdır. Bu tarama ile ne yapılıyor? AB mevzuatına aykırı olan bütün kanunlarımız elden geçiriliyor, aykırı olanların en kısa zamanda değiştirilmesi cihetine gidiliyor.

Mevzuatı topyekun değiştirerek yapılan böyle bir müdahale şekli, klasik müstemlekecilik uygulamalarında bile görülmüş değildir.

Avrupa Birliği'ne temel teşkil eden Roma anlaşması, bir devletin egemenliğini kısmen veya tamamen teslim etmeden bu birliğe üye olamayacağını derpiş ediyor.

Öyleyse bu birliğe giriş; "hukuki şartlar ve kriterleriyle, AB'nin merkezi otoritesine teslim olmayı yani Sayın Çiçek'in deyimiyle müstemleke şartlarını kabul etmeyi öngörmektedir."

Hukuki durum böyleyken, Adalet Bakanı Çiçek'in bu sert çıkışı, sadece bu işin aslını ve inceliklerini pek bilmeyen, halkımıza karşı bir nevi şov yapmaktan başka bir anlama gelmez.

Bazıları da bilerek veya bildikleri halde gerçekleri milletimizden gizleyerek, "efendim biz kendi gönlümüzle AB ile eşit şartları içeren bir birliktelik anlaşması yapıyoruz," diye teselli kabilinden yorumlar yapıyorlar.

Oysaki, egemenliğin silah zoruyla ecnebilere teslim edilmesi ile, kendi isteğimizle, kısmen veya tamamen teslim edilmeye kalkışılması arasında hukuken ve fiilen hiçbir fark yoktur. Üstelik silah zoruyla savaşılarak egemenliği elden çıkaranlar, tarih huzuruna, egemenliği ellerinden geldiği kadar korumaya çalıştıkları için, egemenliği elleriyle teslim edenlere nazaran bir bakıma masum sayılırlar.

Yani egemenliği kendi rızası ile devri ve teslim etmenin farkı SEVR ile LOZAN muahedesinin farkı kadar birbirine aykırıdır.

AKP'lilerin beyan ettiği gibi, Türk yargısı tamamen bağımsız ise, yetkili C. Savcıları, AB'ye egemenliği, kısmen devir etmeyi düşünenler hakkında, görevleri olan soruşturmayı başlatsınlar da milletimiz, bağımsız mıyız yoksa değil miyiz, durumu fiilen test edilerek anlaşılsın...

Kaldı ki, AKP'yi temsil edenler, giderek, Roma'da bir papanın heykeli altında, daha henüz tasarı halindeki Birleşik Avrupa Devleti'nin Anayasasına resmen ve alenen imza atmak suretiyle, Türkiye'nin o birleşik devletin bir eyâleti olmasına yeşil ışık yakmış bulunuyorlar.

Böyleyken, muhtemel bir seçimin yaklaşacağını düşünerek, hiç olmazsa en yakın seçimde de, milletin oyunu bir kere daha alabilmek için, kendileriyle kasten tezada (çelişkiye) düşerek daha şimdiden milleti yanlarına çekmeye çalışıyorlar...

Ama buna güçleri yetmeyecektir. Çünkü yaşanan olaylar milletimizi yeterince bilinçlendirmiştir.[1]

Türkiye'nin gerçek kimliği nedir?

Ülkemizde samimiyetten uzak, o derece yüzeysel,  sadece polemik yapmak,  milletin kimliğinde ve kişiliğinde kaos, inhitat (çözülme) ve bölücülük yaratmaya yönelik konulardan birisi de, şu meşhur alt kimlik ve üst kimlik meselesidir. Zira yazılıp çizilenlerin sosyo-politik ve tarihsel derinliği olmadığı açık ve seçiktir.

Öyle ki, en az bin yıldır hiçbir kimlik endişesi ve problemi yaşamayan milletimizin Fransız Üçüncü Cumhuriyetinden mülhem deli saçması, mistifiye edilmiş (gizemli ve anlaşılmaz hale getirilmiş)  kavramlarla yeniden inşa edilmeye çalışılması, ırkçılığın yükselişe geçişi, Wilson Prensipleri ve 1919 Paris Konferansından sonra Osmanlıya dayatılan self- Determinasyon (Milletlerin kendi kendilerini yönetme hakkı) sürecinde İmparatorluğun bölünmeye tabi tutulması ve nihayetinde Osmanlı coğrafyasında yirmi beşin üzerinde suni devletlerin kurulması bu kimlik tartışmalarının tarihsel, toplumsal ve siyasal zeminini oluşturur. Filhakika, (gerçekte ise) İslam coğrafyasında etnik kökenleri farklı olan toplumları İslam kimliğinden uzaklaştırma, onlara suni, mecazi kimlikler oluşturma çabaları tamamen Batı kaynaklı olan İslam ümmetini parçalamaya yönelik projelerin ürünüdür. Zira, Türkiye dahil, İslam ülkelerinde etnisite kaynaklı milliyetçilik fikirlerinin ilk teorisyenleri  Wambery  ve  Mişel Eflak örneğinde olduğu gibi hepsi gayrimüslimdir. Maalesef bu zevatın başlattıkları fikirler, yerli  garpzade yarım aydınlar üzerinde etkili oldu ve İslam dünyasının her yerinde etnisite kökenli ayrılıkçı hareketler çığ gibi yayılmaya başlamıştır. Uzunca bir tarih diliminden sonra bugün Anadolu coğrafyasında mikro anlamda milliyetçilik fikirleri  tırmandırılarak, Lozan'da Müslüman olduklarından dolayı tek millet sayılan Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Abhaz, Arap ve Boşnak kökenli vatandaşlarımıza suni-sentetik kimlikler giydirilmektedir. Halbuki, bu ayrımların hiç birisi saydığımız bu etnik grupların hakiki, yani ontolojik ve varoluşsal kimlikleri değildir. Bundan dolayıdır ki, Mustafa Kemal 1920'de Meclis'te yaptığı konuşmada; meclisi oluşturan farklı etnik grupların hakiki kimlikleri olan İslam'a vurgu yapmıştır. Şimdi ne demek istediğimizi biraz açalım.

Hakiki kimlik...

Bir bireyin, bir toplumun, hatta bir medeniyetin hakiki kimliği (ontolojik ve varoluşsal) kendisinin üzerine inşa edildiği değerler, yargılar, anlamlar, semboller ve kavramlardan oluşur. Örneğin bir birey veya toplum, son tahlilde, son kertede, "Nerden geldik, nereye gidiyoruz? Yaratılışın gayesi nedir? Allah var mıdır? Varsa, onun insana yüklediği sorumluluklar nelerdir? İnsanın yaratılış gayesi nedir? Alem, evren, insan, ölüm , ölüm ötesi nedir? Cennet, cehennem ve yargı günü var mıdır? Bireysel ve toplumsal ahlak nasıl olur? Ahlak, hukuk, adalet ve insan haklarının kaynağı nedir? Namus ve aile nedir?" gibi sorulara hangi din - inanç, hangi ideoloji ve felsefi kanaate göre cevap veriyorsa; onun hakiki (ontolojik ve varoluşsal kimliği işte odur. Yani, bu sorulara birey Hinduizme, Hıristiyanlığa göre cevap veriyorsa, onun hakiki kimliği Hindu veya Hıristiyan olmaktır. Veyahut, tarihi materyalizme ve Marksizme göre cevap veriyorsa, onun hakiki kimliği de Marksist olmaktır. Başka bir ifadeyle, bireylerin ve toplumların hakiki kimliğini inançlar belirler.

İnsaf ve tarafsızlıkla bakılsa  görülecektir ki, yukarıdaki  sorulara  milletimizin ezici çoğunluğu İslam'ı yaşasın veya yaşamasın, ister mini etekli, ister tesettürlü, hatta alkolik dahi olsa, İslam'a ve onun ön gördüğü anlamlar ve kavramlar çerçevesine göre cevap verecektir. Zira, Türkiye'de yaşayan insanlarımızın ezici çoğunluğu, onun hakiki kimliğine yönelik olarak, "sen nesin" diye bir soru yöneltildiğinde, hiç tereddütsüz "elhamdülillah Müslümanım" diye cevap verecektir. Bundan dolayı, Sayın Başbakan'ın söylediği gibi din, yani İslam, bu milletin sadece çimentosu değil, hakiki (ontolojik) kimliğidir. Elbette milletimizin hakiki kimliği olan İslam'dan başka kimlikleri de vardır. Bunlar  inkar edilemez. Ancak, ünlü Alman filozof Heidigger'in de bütün vukufuyetiyle vurguladığı gibi, bunlar mecazi kimliklerdir. Bireyi eskilerin deyimi ile "efradını cami ağyarını mani" bir şekilde tanımlayamaz. Yani, bir bireyin erkek olması, dişi olması, baba olması, profesör, general, başbakan, Türk, Kürt olması mecazi kimliklerdir. Çünkü saydığımız bu kavramlar medeniyetlerin kurucu çekirdeği olan dinler gibi ontolojik ve varoluşsal anlamda bireye, insana, aileye, topluma, evrene, ölüme, ölüm ötesine anlamlar, semboller, yargılar, değerler ve yükümlülükler yükleyen kavramlar değildir. Bu  nedenle bireyi tanımlamada ikinci, hatta üçüncül kalırlar. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ise yine milletimizin hakiki kimliği değil, sadece hukuksal kimliğidir. Hukuksal kimlikler, sadece bireyin hak ve özgürlüklerini garanti altına alır ve elbette önemlidir. Ancak ona bütün benliğini saracak bir düzeyde kimlik oluşturmaz. Öyleyse herkesin aklını başına devşirmesi gerekir. Bazı marjinal grupları istisna edersek, milletimizin hakiki kimliği ortadayken, onların mecazi, ikincil, hatta sanal kimliklerini ön plana çıkararak bilerek veyahut bilmeyerek bölücülüğe alet olmanın hiç kimseye yararı yoktur. Bu tartışmaların sadece Türkiye'yi bölmek isteyen emperyalistlerin ve onların aramızda dolaşan uşaklarının ekmeğine yağ sürmekten başka bir işlevselliği yoktur.

Öyle ki, Pentagon'a servis yapan ve bizim bazı garpzade (Batı belasına yakalanmış) siyasetçilerimizin akıl hocası olan  Bertnard  Lewis  The Multiple  İdenties of the Middle  East [Ortadoğunun Çoklu Kimliği] adlı eserinde, özellikle etnik, dilsel, kültürel, coğrafi ve mezhepsel farkları akademik-bilimsel kisve altında ön plana çıkararak, İslam'ın birleştirici olamayacağı tezini savunmaktadır. Elbette bütün bunlar tesadüfi çalışmalar değildir. Bunlar, İslam dünyasını ve Türkiye'yi yeniden daha  küçük bölgelere bölmek, buralarda koloni devletçikler oluşturmak isteyen Siyonist-Evangelist cephenin uzun vadeli stratejik planları gereğince yaptırdığı bilimsel kisveli çalışmalardır. Anlaşılan odur ki, bu çalışmalar meyvelerini vermiş ve durup dururken milletimizin kimliği tartışmaya açılmıştır.

Hazin bir durum

Ne hazin bir durum değil mi? Alaska'dan Japonya'ya, Güney Afrika'dan Finlandiya'ya kadar bütün dünya; Türk milletinin gerçek-hakiki kimliğini apaçık bir şekilde bilirken, bir bizim yabancılaşmaya uğramış garpzadelerimiz (Batı kafalı, kendi benliğine yabancı zavallılar) ve laikçilerimiz bu gerçeği hâlâ kavrayamadılar. Bu gidişte de kavrayacakları yok. Çünkü Alinasyona (yabancılaşmaya) uğramış adam, kelimenin Latince tarihsel seyrinden de  anlaşılacağı üzere, cin çarpmış bir adam gibidir. Zira cin,  bireyin gerçek benliğine hakim olduğu için sanal alemde yaşar ve bundan dolayı gerçeklikle, hayatla hakiki anlamda ilişki kuramaz. Kurduğu ilişkiler ise tamamen marazidir.  İşte milletimizle kurduğu ilişkileri bu marazi  durumdan öteye geçemeyen bazı siyasilerimiz, akademisyen, yazar, sanatçı ve edebiyatçılarımız farkında olmadan, suni kimlik tartışmaları yaratarak toplumun detabilize (istikrarsızlaştırma) olmasına neden olmaktadırlar. Bu yolunu ve kıblesini şaşırmış zevat, kutsal kitapları değil, sadece M. Weber, A. P. Sorokin, G. Gurvitsch gibi ciddi sosyologların, W. Durant gibi medeniyet tarihçilerinin kitaplarına bir göz gezdirseler; bırakın bireyi ve aileyi, dinler olmadan medeniyetlerin var olamayacağını anlayacaklardı.

Koskoca İslam ümmetini ve Osmanlı'yı parçalayan suni-sentetik kimlik tartışmalarını bırakarak, milletimizin gerçek, hakiki kimliğini ön plana çıkararak, ona göre toplumsal barışı sağlamak gerekir. Şüphesiz meşru düzeyde ilahi ve tabii hukuk çerçevesinde farklılıklarımızı koruyacağız, ama bu farklılıklarımızı tek ortak noktamız olan hakiki kimliğimizin önüne geçirmek, birbirimiz üzerine hakimiyet kurmak için kullanmak,  bizimle aynı statüyü paylaşmayanlara ikinci sınıf muamelesi yapmak, çatışma ortamı yaratmak kimseye fayda sağlamaz.

Merhum Akif'in söylediği gibi: "Düşmanıdır ruhi nebi tefrikanın/Adı batsın onu İslam'a sokan kaltabanın, / Müslümanlıkta anasır mı olurmuş ne gezer / Fikri kavmiyeti telin ediyor peygamber."[2]



[1] 21.12.2005 / Milli Gazete / Süleyman Arif Emre

[2] 21.12.2005 / Milli Gazete / Dr.Lütfü Özşahin

Mehmet DENİZ -

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

İRAN VİRAN OLURSA?
  Son zamanlarda marazlı medyada "ABD İran'a vurdu, vuracak" manşetlerine...
Devami
GELDİKLERİ GİBİ GİDECEKLER !..
  İşte Manzaramız Ermeni konferansı mahkeme kararıyla durduruldu ama Bilgi Üniversitesine...
Devami
İRAN'A İNTİKAM SALDIRISI Veya İSRAİL'İN İNTİHARI
             İncirlik'teki nükleer bombalar Irak'taki üsse mi taşındı?            ...
Devami
BU ÜLKE SAHİPSİZ Mİ?
  Bu Neyin Gerginliği?! Kaos gelip birdenbire üzerimize yıkılmadı. Türkiye...
Devami
ŞAHSİYET VE SAMİMİYET ANALİZİ
  Etiket ve etkinlik sahibi bir kişinin veya ekibin, çeşitli...
Devami
SAĞ-SOL BİTTİ.MİLLİ ÇİZGİDE MİSİN, İŞBİRLİKÇİ MİSİN?
  Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan yaz tatili...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5044

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR