ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün622
mod_vvisit_counterDün2791
mod_vvisit_counterBu Hafta5774
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay110404
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18327391

IP'niz: 34.239.177.24
Bugün: 22 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12768368

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

ONURLU VE ŞUURLU AYDINLARIMIZIN TARİHİ TEPKİSİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Prof. Dr. Erol MANİSALI, Prof. Dr. Şükrü Sina GÜREL, Prof Dr. Anıl ÇEÇEN, Doç. Dr. Yaşar HACISALİHOĞLU, Doç. Dr. Emin GÜRSES, (E) Korg. Suat İLHAN, Sağlık İş Sendikası Gn. Başkanı Mustafa BAŞOĞLU, Dr. Barış DOSTER, Rahmeter Atilla İLHAN, ATO Gen. Bşk. Sinan AYGÜN ve Selim SOMÇAĞ gibi milli düşünceli ve çok değerli bilim ve fikir erbabımızın hazırlayıp imzaladığı ve Jeopolitik Dergisinin yayınladığı "ULUSA ÇAĞRI" bildirisini parantez içinde kendi kanaat ve katkılarımızı da ekleyerek gerekli gördüğümüz bazı küçük düzeltmelerle birlikte dergimize almayı ve okurlarımızın istifadesine sunmayı yararlı buluyoruz:

 

ULUSA ÇAĞRI

I. HEDEF:

Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını, egemenliğini ve ulus esasına dayalı üniter yapının bütünlüğünü koruyarak, Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış, güçlü ve müreffeh bir ülke yapmak.

II. DURUM TESPİTİ:

Politika ve Ulusal Güvenlik

Türkiye'de iç politika, Atatürk'ün ölümüyle başlayan süreçte, hızla dış yönlendirmelerin etkilerine açılmıştır. Soğuk Savaş sonrasının yeni koşullarına rağmen dış koşullandırmanın yörüngesinden kurtulamamıştır. Son dönemde özellikle küreselleşme çerçevesinde Türkiye'ye dayatılan ekonomi politikaları sonucunda, iç siyasal yapı gittikçe halktan koparılmıştır. Bu tablo, Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye'nin iç politikaya mirası olan halkçılık unsurunu ve bağımsızlığı ortadan kaldırmıştır.Gelinen bu noktada (maalesef iktidarlar ve devlet kurumları bile)dış dayatmaları ve Batı emperyalizminin taleplerini karşılayan iç unsurlar halini almıştır.

İç politikada bu görünümü derinleştiren ve süreklileştiren temel etken, dış politika ve yeni ekonomi-politik etkileşimdir. Nitekim soğuk Savaş sonrasında Türkiye'nin iç politikası geçmişin bağımlılık çizgisini sürdürürcesine bir yandan Avrupa Birliği sürecine kilitlenmiş, öte yandan ABD'nin Avrasya stratejisinin etkilerine ve yönlendirmelerine açılmıştır.

Türkiye'nin Batı'yla Soğuk Savaş yıllarında süren ittifakıyla çelişen bir dizi yeni gelişmeler ortaya çıkmıştır. Gerek Avrupa Birliği, gerekse ABD, Soğuk Savaş döneminde görülmeyen bir ısrarla; ayrılıkçı hareket, sözde Ermeni soykırımı, Kıbrıs, Ege, Ruhban Okulu, Patrikhane, Irak'ın kuzeyinde kukla devlet, Pontus gibi konuları Türkiye'nin gündemine taşımışlardır. Bütün bunlara rağmen Türkiye, soğuk Savaş bitmemiş gibi davranarak, AB ve ABD ile ilişkilerini tek taraflı dayatmalar ve bağımlılıktan uzak, yeni bir eksene oturtabilme becerisini gösterememiştir.

Dar ve azınlıktaki bir çevre, Türkiye'yi AB(ve Batı) güdümüne sokmak için gümrük birliğini imzalamış böylece tam üye olmadan AB'ye tek taraflı bağlanın ortamı yaratılmıştır.

Türkiye, tam üye olmadan çok olumsuz koşullarla Gümrük Birliği'ne girmeyi kabullenmiş, daha sonra da diğer aday ülkelere dayatılmayan koşulları içine sindirmiştir.

Bu durum AB'nin Türkiye'yi içine almadan, kendine bağımlı kılmasının zeminini hazırlamıştır. Böylece Türkiye, Gümrük Birliği nedeniyle sadece ekonomik olarak değil, siyasi ve hukuki yönden de tek yanlı olarak AB'ye bağlanmıştır. Nitekim bugün AB süreci, Türkiye'yi Kıbrıs'ta Türk varlığının yok edilmesine, 2004'te Ege'nin kaybedilmesine doğru sürüklemektedir. Bu durum, Türkiye'nin milli reflekslerinin köreltilmesinin, dengeleyici yeni ilişkiler kuramamasının, öncelikle bölgesinde kişilikli bir aktif bölge gücü gibi davranamamasının hem nedeni, hem de sonucudur.

Üstelik bütün bu yaşananlar Türk halkından gizlenmiştir. Gerçeklerle halkın arasına perde çekilmiştir. Büyük sermaye ve güdümündeki medya yanlış bilgilendirme ve yönlendirmelerle bu zeminin yaratılmasına neden olmuştur. AB Türk halkına, bir zenginleşme projesi olarak sunulmuş; tek kurtuluş yolu olarak gösterilmiştir. Üstelik bu süreç halka, AB'nin Türkiye'yi bugün olmasa da yarın içine alacağı şeklinde yansıtılmıştır. AB fikri sürekli olarak canlı tutulmaya çalışılmıştır. Tek taraflı bağlanmanın (Dış güçlere danışma ve dayanışma içinde bulunma) kalıcılaştırılması için yoğun çaba harcanmıştır ve harcanmaya da devam edilmektedir. Dar bir çevrenin; siyasal ve ekonomik gücü tekelinde tutması, gerçeklerin halktan gizlenmesine olanak tanımıştır. Bu noktaya gelinmesinin ana nedeni, sivil siyasetin; bütün Türkiye yerine bu dar çevreyi temsil etmesidir. Oysa gerçek Türkiye, geniş halk kitleleridir. Ne yazık ki, bugün gerçek Türkiye dağınıktır ve toplumsal demokrasiden yoksun bırakılmıştır. Bu dağınıklık sayesinde bu "dar çevre" ulusallığı köreltmeye yönelebilmiştir. Ayrıca Soğuk Savaş koşullarının etkisi ile Türkiye bağımsız politikalar üretme alışkanlığını yitirmiştir. Türk toplumunun ve devletinin bağımsızlık bilincini güçlendirecek politikalar hayata geçmemiştir. Böylece hedefleri ve özgüveni olmayan bir toplum yaratılmaya çalışılmıştır.

Dünyadaki gelişmeler ulus devletin önemini artırırken, "ulus devletin tüm dünyada meşruiyet krizi yaşadığı" iddiası bir gerçekmiş gibi zihinlere yerleştirilmeye çalışılmıştır. Halkın ortak çıkarlarının bütünleştirilmesi, devletin etkin ve sistemli bir organ olarak çalışması engellenmiştir.

Ekonomiden kültüre, hukuktan siyasete; kapsamlı ve etkin (biçimde) Türkiye'nin kendi tehdit algılamasıyla şekillenmiş bir ulusal güvenlik stratejisi geliştirilememiştir.

Ekonomi

Türkiye sanayileşmede ilk adımları attığından bu yana, Batı ülkeleri bu alandaki gelişmeleri engellemeye çalışmışlardır. Batı sermayesinin denetimindeki Dünya Bankası,1950'den itibaren her zaman Türkiye'ye ağır sanayi sevdasından vazgeçmesini, Avrupa'nın kasabı ve manavı olmasını önermiştir. Türkiye uzun süre bu önerileri dinlememiş ve özellikle 1960'larda başlayan planlı kalkınma döneminde sanayileşmede anlamlı mesafeler almıştır. (Ne var ki gerçek ve örnek bir ağır sanayi hamlesi başlatan milli siyaset ve şahsiyetler sürekli karalanmış ve kıskaca alınmıştır.)

Ancak 1980'lerden itibaren ekonomi yönetimi büyük çapta Dünya Bankası ve IMF'nin güdümüne bırakılmıştır. Buna bağlı olarak ekonomide ülkemizin ve halkımızın çıkarları doğrultusunda kalkınma, sanayileşme, ekonomik bağımsızlık hedefleri terk edilmiş; bu hedeflerin yerini, ekonomide güçlünün zayıfı, büyük sermayenin küçük sermayeyi, gelişmiş ülkenin azgelişmiş ülkeyi ezmesi anlamına gelen liberalizm, serbest piyasacılık ve finansal operasyonlar yolu ile rant sağlama düzenlemeleri almıştır.

Planlı kalkınmanın terk edilmesi, ithalatın kolaylaştırılmasıyla ekonomik kalkınmanın temeli olan sanayileşme tökezlemeye başlamıştır. 1996'da Gümrük Birliği'ne girilmesi ise Türkiye sanayini gerileme sürecine sokmuştur. Bu süreç üç yönlüdür: Birincisi, mevcut sanayi tesisleri, özellikle KOBİ'ler kapanmaktadır; ikincisi, üretimine devam eden sanayi kuruluşlarında ithal girdi kullanımı çok yükselmekte, böylece Türkiye ucuz emek sömürüsüne dayalı, düşük katma değerle çalışan bir fason imalat ülkesine dönüşmektedir; üçüncüsü, Gelişmiş ülkelerin dev Çok Uluslu Şirketlerinin rekabeti karşısında Türk sanayi şirketleri ortaklıklar ve satın almalar yoluyla yabancı sermayenin eline geçmektedir. Bütün bunlar, hem sanayileşme hamlesinin durması, hem de mevcut sanayi varlığının Batı sermayesinin eline geçmesi anlamında Türkiye'nin sanayisizleşmesi demektir.

Türk sanayinin ağırlıklı bölümünü hâlâ sanayileşmede ancak ilk basamağı ifade eden tekstil sektörü oluşturmaktadır. Sanayileşmenin ikinci aşamasında iki önemli sektörden biri olan beyaz eşyada kısmi bir başarı sağlanmış, diğer sektör olan otomotivde 25 yıllık çaba başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Sanayileşmenin üçüncü aşaması olan elektronik teknolojisi ise sıfır noktasındadır. Türkiye sanayileşme düzeyi olarak son 20 yılda yerinde saymıştır. Sanayideki bu manzara son 20 yılın liberal, küreselleşmeci ekonomi politikalarının iflasını tescil etmektedir.

Sanayi ve hatta perakendecilik dâhil büyük ölçekli ticaretin Batı sermayesinin eline geçmesinin toplumsal ve siyasal sonuçları da son dönemde çok belirginleşmiştir. 1980 sonrasında, Türk büyük sermayesi,, yalnız ekonomik faaliyetlerinde Batı büyük sermayesinin dümen suyuna girmekle kalmayıp, aynı zamanda kültürel, ideolojik ve siyasî olarak da hızla Batı'nın bir acentesine dönüşmüştür. Özellikle 1990'lardan itibaren büyük işadamlarının, büyük sermaye örgütlerinin, Kıbrıs konusu, Türk-Yunan ilişkileri başta olmak üzere hemen hemen her "millî davada" Türk Devleti ve Türk Milleti'nin görüşlerinden farklı görüşler savunması, hatta Brüksel veya Washington ağzıyla Türkiye'yi itham etmesi rutin bir olay haline gelmiştir. Türkiye'nin ve Batı'nın taraf oldukları herhangi bir uluslararası sorunda Türk büyük sermayesinin Türk tezini savunmasına ise adeta rastlanmaz olmuştur. Bütün bu gelişmeler, Atatürk'ün "ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın olamayacağı" şeklindeki tespitinin yaşayan birer örneğidir.

Cumhuriyet'in ilânından sonra on beş yıl içinde Türkiye'nin dünyada gıdada kendine yeterli yedi ülke arasına girmesi, Cumhuriyet'in en büyük başarılarından biri olmuştur. 1980 sonrasının liberalizmi ise on yıldan da kısa sürede Türk tarımını çökme noktasına getirmiştir. IMF ve Dünya Bankası'nın yönlendirmesiyle Türk tarımı yavaş yavaş her türlü devlet desteğinden yoksun bırakılmıştır. Oysa hem AB, hem de ABD kendi tarım sektörlerini yüksek düzeyde korumaktadırlar. Tarım sübvansiyonları AB'de yılda 50 milyar dolara, ABD'de ise yılda 30 milyar dolara ulaşmıştır. AB ve ABD Türk tarımını çökertme politikaları, kendi ülkelerinde uyguladıkları büyük tarımsal destekleme sonucunda ortaya çıkmış olan dev gıda stoklarının eritilmesine yönelik genel bir stratejinin Türkiye'ye yansımasıdır. Tütünde "kaçakçılığa son verme" yaftası altında iç piyasanın dış tröstlere açılması sonucunda tütün ürünlerinde 1990'da % 20 olan yabancı menşeli ürün payı, 2001'de % 60'a yükselmiştir. Tarım ıslah istasyonları gerekçesiz olarak kapatılmış, devlet üretme çiftlikleri büyük ölçüde işlevsizleştirilmiş, Et Balık Kurumu ve Süt Endüstrisi Kurumu tasfiye edilmiştir. Sonuçta Türkiye kendini besleyemeyen, tahıl, et ve süt ürünlerinde ithalatçı bir ülke haline gelmiştir. Son dönemdeki IMF programları içerisinde yer alan şeker fabrikalarının ve Tekel'in özelleştirilmesine, tarım birliklerinden kamu desteğinin çekilmesine yönelik düzenlemeler de Türk tarımının tasfiyesine yönelik son adımlardır.

1980'lerde Türk ekonomisinin liberalizme geçiş adı altında IMF ve Dünya Bankası'na teslim edilmesi, Türk bankacılık sistemini de çökertirken, kamu maliyesini de borç batağına sürüklemiştir. Üstelik Türk ekonomisini müzmin borç batağına sürükleyen politikalardan hesap sorulmamıştır.1980'lerde ABD ve AB, ekonomilerindeki yapısal tıkanmayı aşmak için, dünyanın geri kalan ekonomilerinin mal ve finans piyasalarında egemenlik kurma kararını vermiştir. Küreselleşme adıyla sunulan bu strateji, gelişmekte olan ülkelere IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılmıştır. Türkiye de, 1980'lerin sonuna doğru bu yönlendirme doğrultusunda bütçe açığını iç borçlanmayla karşılamaya başlamış, sermaye hareketlerine serbestlik tanımış, döviz cinsi mevduata izin vermiş, faizler ve bankacılık üzerindeki denetimi gevşetmiştir.

Bu uygulamalarla 12 yıl içinde,

-   Bütçe vergi gelirleri, bütçenin faiz ödemelerini bile zorlukla karşılar durumdadır.

-   Türkiye'nin dış finansman bulmasını güçleştirecek boyutta bir kamu borç stoku yığılmıştır.

-   Ekonomi büyük ölçüde dolarize olmuş; banka mevduatlarının yarıdan fazlası döviz hesabı olarak kemikleşmiştir. Dolarizasyonla sermaye serbestîsinin bir araya gelmesi ekonomik bir saatli bomba yaratmıştır.

-   Sermaye serbestisi ve kamunun aşırı borçlanması sonucu bankacılık gerçek bankacılığı terk ederek, büyük ölçüde spekülatif faaliyetlere kaymıştır. Bu yönelim çerçevesinde bankacılık; gittikçe artan boyutta kur ve faiz riski almış ve bunun sonucunda her krizde dalga dalga gelen iflâslarla batık bir sektör halini almıştır.

Son dönemde Türk ekonomisine vurulan büyük bir darbe de, 1996'da başlayan Türkiye-AB arasındaki Gümrük Birliği'dir. Altı yıl içinde Türkiye'nin Gümrük Birliği sebebiyle uğradığı dış ticaret kaybı 70 milyar doları aşmış, üçüncü ülkelerle yapacağı dış ticarette manevra imkânlarını tamamen kaybetmiştir. Türkiye Makedonya ve Azerbaycan ile AB izin vermediği için serbest ticaret anlaşması yapamamıştır. Böylece Gümrük Birliği nedeniyle Türkiye, üçüncü ülkelerle ticaretini ve mevzuatını Avrupa'nın denetimine bırakmıştır. Türkiye'nin sanayi ve ticaret sektörlerinin perakendecilik dâhil önemli bir bölümü AB sermayesinin eline geçmiştir. Gümrük Birliği öncesinde 5 ila 10 milyar dolar arasında seyreden Türkiye'nin dış ticaret açığı, Gümrük Birliği sonrasında yıllık 15 ila 20 milyar dolar seviyesine çıkmıştır. 2000 yılında Gümrük Birliği yüzünden ortaya çıkan rekor dış ticaret açığı IMF'nin yanlış reçetesiyle birleşince, Türkiye 2001'de devalüasyona ve ekonomik krize sürüklenmiştir. Türkiye'nin Gümrük Birliği içinde geçirdiği yedi yıla sanayileşme, teknolojik gelişim, sermaye birikimi, gelir dağılımı, dış ticaret ve döviz kurları gibi çeşitli açılardan bakıldığında, Gümrük Birliği'nin Türkiye için herhangi bir faydasını saptamak olanaksızdır.

Bu gün Türkiye ekonomisinin çöküşünü hızlandıracak bir başka olumsuz gelişme özelleştirme adı altında yapılamaktadır.  Türkiye'nin yüz akı kar eden, istihdam yaratan, yabancı tekellerle rekabet edebilen, ciddi oranlarla uluslar arası Pazar ve Piyasa payı olan, üretim ve verimlilik sorunu olamayan tesisler ve işletmeler birer birer satılmaktadır. Yapılan satışlar özelleştirme adı altında "yabacılaştırmadır". Erdemir, Seydişehir Alüminyum, THY, Tüpraş, Pektim,  Türk Telekom ve diğerleri, çok uluslu şirketlere satılarak, ekonomik işgalin alt yapısı hazırlanmaktadır.

Yani Türkiye'nin elde avuçtaki en önemli "stratejik değerleri" satılıyor. Ülkenin üretim dokusu dağıtılıyor. Türkiye'nin son kaleleri düşürülüyor. Dışa avuç açmanın temelleri güçlendiriliyor. Yabancılara kar transferi olanağının alanı genişletiliyor. Türkiye'nin geleceğe ilişkin kalkınma umutları ve heyecanı köreltiliyor. Sanayileşme sürecini bütünüyle tamamlayamamış ülkenin başarı öyküleri yok ediliyor. Dışa açılan yüzü, birikimi kör ediliyor.

Kültür-Eğitim

Özellikle 1980'lerden sonra gerek ekonomide gerekse politikada derinleşen dışa bağımlı yapının bir yansıması da kültür alanındadır. Küreselleşmenin belki de en yıkıcı etkisi kültürel alanda hissedilmiştir.

Milli kültür unsurları ve mili kimliğimiz, küreselleşmenin yok edici kültürel etkileri karşısında adeta savunmasız bırakılmış, kültür ticari kalıplara sokularak, tüketimin bir parçası haline getirilmiştir. Milli değerler zaafa uğratılmış, genç nesil milli değerlerden koparılmış, benlikli ve kimlikli, milli değerlerine sahip çıkan, evrenselliğe milli kimliğiyle katılabilen bir neslin yetişmesinin önüne set çekilmiştir. (Milli kimliğimizi ve tarihi birikimimizi oluşturan en önemli unsurların başındaki İslam Dinimiz ve manevi değerlerimiz; kültür yozlaşmasından şikâyet edenler tarafından bile dile getirilmez ve sahiplenilmez vaziyettedir.)

Bu yıkıcı süreçte, özellikle küreselleşme merkezlerinin denetimine giren medya ve gittikçe ağırlık kazanan yabancı dille eğitim veren öğretim kurumları büyük rol oynamıştır.

Bu sürecin önemli bir parçası da, Türkçenin Türkiye'nin toplumsal hayatındaki ağırlığının azalarak, buradan doğan boşluğun başta İngilizce olmak üzere Batı dilleri tarafından doldurulmasıdır. Bu durum Türkçenin gelişme sürecini sekteye uğratmış, Türk milli kültürünün temeli olan Türkçe, bir yozlaşma dönemine itilmiştir. Tüm bu yaşananlar karşısında, Avrasya'nın ve özellikle Anadolu'nun yüzyıllardır biriktirdiği değerlerle yoğrulmuş, Türkiye'nin bugününe ve yarınına yanıt verebilen, milli dayanışmayı ve milli birliği sağlayan ve Cumhuriyetin yarattığı ulusal kültür bileşimi, Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra devamlılığını ve etkinliğini kaybetmiştir.

Ulusal kültür değerleri, yabancı kültürlerin tahrip edici etkilerine ve dayatmalarına karşı korunmasız bırakılmış, gelinen bu noktada halkından ve toplumsal değerlerinden kopuk aydın kimliği de rol oynamıştır.

III. NE YAPMALI?

Politika ve Ulusal Güvenlik

İç siyasal sistemde yaratılmış olan bozulmayı, toplumsal demokrasiyi egemen kılarak aşmak, demokrasi adı altında "dar bir çevrenin" (sömürü sermaye tekelinin, münafık ve Masonik şebekenin ) güce ve ekonomik kaynaklara hakim olmasını engellemek, siyasi sistemi insana, halka, topluma odaklamak, öncelikli hedef olmalıdır. Esasen demokrasi; insanlığa, insana, halka hizmet ettiği, "toplumsal mutluluğu" yükselttiği oranda işlevini görmüş olur. Bu yönüyle toplumsal demokrasi, halkın ve milletin ortak çıkarlarına dayalı sistemin adıdır, iç dengeleri bozan "dışarıdaki güç odaklarına" karşı mücadelenin adıdır. Toplumsal demokrasi, geniş halk kitlelerinin çıkarlarını koruyacak siyasal örgütlenmenin yaratıldığı, bu örgütlenmenin kaynak dağılımını ve kullanımını yönetebildiği gerçek şeffaflaşmanın adıdır. Toplumsal demokrasi, toplumsal kalkınmanın, toplumdaki üretimin, paylaşımın ve siyasetin şeffaflaştırılmasının ve dengelenmesinin adıdır. Toplumsal demokrasi, siyasi temsilde, ekonomide ve kültürel yaşamda toplumsal çıkarları korumanın adıdır.

Türkiye, dış güdümlü çıkar odakları tarafından yönlendirilen siyasal koşullandırmadan koparılmalıdır. Bugün Türkiye'nin dış politikasını, iç siyasal yapısını, çelişkilerini ve sorunlarını sağ-sol ayrımlarıyla algılamak ve anlamlandırmak artık imkânsız hale gelmiştir. Türkiye'de günümüzde, ekonomiden siyasete, kültürden eğitime, birçok alanda temel çelişki, "Milli-Gayri Milli" ayrımına odaklanmıştır. Sorun, Türkiye'ye ve Türkiye'nin meselelerine nereden bakıldığıyla ilgilidir. Özellikle Avrupa Birliği-Türkiye ve ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan bazı gelişmelerle (Örneğin Karen Fogg olayı ve Irak gibi ) milli cephe ile gayri milliler, siyah ile beyaz gibi ayrılmıştır. Tıpkı Kurtuluş Savaşı sırasında olduğu gibi...

Milli/Ulusal olmanın iki temel unsuru vardır. Birincisi, ulusun büyük çoğunluğunun yararına olması gerekir. İkincisi, ulusun geniş katılımıyla ortaya çıkması gerekir. Türkiye'de ulusallığın temelleri bu çerçevede ele alınarak etkin kılınmalıdır. Ekonomik, siyasal, kültürel kararlar ulusun geniş katılımı sağlanarak, ülkenin milli çıkarları doğrultusunda alınabilmelidir (tıpkı demokrasinin iyi işlediği ülkelerde olduğu gibi). Bu yapı egemen kılınırsa meclisler ve hükümetler, reel ücretleri düşüren politikalar izleyemezler. Çünkü halkın kararlara geniş katılımı bu tür politikalara izin vermez. Kısacası ulusallık, geniş halk kitlelerine daha fazla refah, daha fazla mutluluk demektir.

Politikada ulusallık, ulusun çıkarlarını dış dünya karşısında koruyabilmek demektir. Ezmemeyi, ama kendini de ezdirmemeyi egemen kılmak demektir. Dış dünya ile ilişkileri, karşılıklı çıkarları koruyarak dengelemek demektir.

Türkiye'nin vakit kaybetmeksizin ulusal bağımsızlığını kazanması, toplumsal demokrasiyi işletmesi ve böylece ulusallığı egemen kılması bir zorunluluktur. İçeride ve dışarıda belirli güç odaklarının kendi çıkarları doğrultusunda kararlar vermesi durdurulmalıdır. İşçi, memur, esnaf, çiftçi, küçük ve orta işletmeler karar mekanizmalarına sokulmalıdır.

Ulusal çıkarlarını koruyamayan gayri milli durumdaki Türkiye görüntüsüne son verilmelidir. Bunun için çözüm milli/ulusal politikaları hakim kılacak siyasal örgütlenmelerdir. Gerçek Türkiye'nin iradesini egemen kılmak için, bütün milli güçlerin ve bugünkü durumdan zarar görmekte olan çevrelerin toplumsal demokrasi için örgütlenmeleri gerekmektedir. Halk gerçeklerle buluşturulmalıdır. Bilinçli bir şekilde çekilen sis perdesi, halkın önünden kaldırılmalıdır. Bilginin bilince dönüşmesi için yoğun çaba harcanmalıdır. (Artık) gerçek Türkiye'nin ayağa kalkması, bu gidişe son verilmesi gerekmektedir. İşçinin, çiftçinin, memurun, esnafın, ayağı ve kafası bu topraklarda olan iş çevrelerinin, üniversitelinin, öğretmenin, yani halkın, yani gerçek Türkiye'nin iktidar olması gerekmektedir. Dar bir çevrenin, kendi çıkarları doğrultusunda temsil ettiği Türkiye'nin, gerçek Türkiye'ye karşı dışarıdaki güç odaklarıyla yaptığı işbirliğini etkisiz kılmak, dayanışmayı sağlamak, gerçek demokrasiyi, cumhuriyeti, bağımsızlığı, milli devleti, halkın çıkarını, gerçek uygarlığı savunmak esas olmalıdır.

Gerçek Türkiye'nin iradesini hakim kılacak, politik bütünleşme sağlanmalıdır. İç politik yapılanmanın dışa bağımlı ve yapay bölünmelerden beslenen mekanizmasına karşılık, milli dayanışma, milli çıkarda ortaklaşma sağlanmalıdır. Bunun yanı sıra geniş halk kitlelerinin ulusal çıkarlar doğrultusunda aydınların ve halk önderleriyle el ele bilinçlendirilmesi önemlidir. Bu alanda başarı için görsel ve basılı kitle iletişim araçlarının oluşumu hedeflenmelidir.

Türkiye, çok seçenekli dış politika anlayışını egemen kılarak, Avrupalı kimliğini Asyalı kimliğiyle dengeleyerek, coğrafi konumunun zorunlu kıldığı çok boyutlu ilişki zeminini aktifleştirerek, orta ve uzun dönemli stratejik öngörüye zenginlik ve derinlik kazandırarak, bugün içine düştüğü dış politika çıkmazından kurtulmalıdır. (D-8 gibi tarihi ve talihli oluşumlara sahip çıkmalı, işlerlik ve etkinlik kazandırılmalı Batı ile Doğunun dayanışma ve hayırda yarışma dinamikleri devreye sokulmalıdır.)

Türkiye coğrafi konumunu doğru okumalıdır. Türkiye, Doğu ile Batı arasında edilgen bir köprü konumundan çok, üst ölçekte kıtalar arasında (Avrasya ve Afrika), alt ölçekte havzalar ve bölgeler (Karadeniz, Akdeniz, Hazar, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu) arasında bir merkez konumundadır. Bu konum, dünya adasının (Asya-Avrupa-Afrika) menteşesi, kilidi ve anahtarı değerindedir. Bu özelliği öne çıkartılmalıdır. Buna göre;

Türkiye, bölgesinde barış kuşağı yaratmayı öncelikli hedef sayan, yeni işbirliği ve ilişkiler zemini kurabilen, kalıcı, köklü, dengeleyici, çok boyutlu ve seçenekli ilişkiler üretebilen, sözü dinlenen, kendine güvenen ve sorunlara ulusal çıkarları temelinde ödünsüz bakabilen "aktif bir bölge gücü" olmalıdır. Türkiye bu kimliği taşıyarak, değerlerini tüketerek değil, üreterek, yeni sentezler yaparak, günü yaşayan değil, geleceği tasarlayabilen bir stratejik zenginlik ve derinlik kazanmalıdır. "Ulusal Bağımsızlık" ve "Ulusal Egemenlik" temeline dayalı bir Türkiye tasarımının gelecek öngörüsü, ulusal bilgi, bilinç, strateji ve politikanın üretilmesinden geçmektedir. Bu boyut, Türkiye'nin evrensellikle kimlikli, benlikli ve eşit olarak buluşmasının temel koşuludur.

Bu şartlar altında Türkiye, "içe kapanarak değil, dışa açılarak", ulusal çıkarlarını öncelikli kılarak evrensel buluşmayı olanaklı kılabilmelidir. Ancak, bunu başarabilmesi için Türkiye'nin, bugünkü görüntüsünü oluşturan "dış güdümle kendini dışa açan" ülke konumundan uzaklaşması gerekmektedir. Bunun yerini "kendi iradesiyle dışa açılan" bir Türkiye görüntüsü almalıdır.

Bütün bunların başarılabilmesi için Türkiye, AB'ye ve ABD'ye tek yanlı bağımlılıktan kurtulmalıdır. Yeni işbirliği ve dayanışma zemininin oluşmasını engelleyen, kendisini tek seçenekli dış ticaret ve dış politika zeminine sıkıştİran Gümrük Birliği belgesinin giderek ekonomik temelli bir ulusal güvenlik sorunu olduğunu kabul etmeli ve gereğini yapmalıdır.

AB süreci içinde bugün statükoya dönüştürülmeye çalışılan tek yanlı bağlanmanın, üstelik yeni bedeller karşılığında sürdürülmesi kabul edilemez. Bugün Kıbrıs'ın, yarın Ege'nin ve diğerlerinin (Ermeni Tasarısı, Ruhban Okulu, Patrikhane, azınlıklar konusu ve hatta Pontus) Türkiye'ye dayatılması, tüm bunlara karşı AB'nin çeşitli yöntemlerle oyalayarak, adaylık statüsünü kalıcı bir bağımlılığa, hatta siyasi tutsaklığa dönüştürmek istemesi, kabul edilemez. Bugün olduğu gibi, ileride de içine almayacağı Türkiye'yi kendisine bağımlı bir pazar, hammadde, güvenlikli turizm alanı olarak denetimi altında tutması, kabul edilemez.

Türkiye, ABD'nin Avrasya stratejisinin zorunlu kıldığı dayatmalara, kimlikli ve benlikli, bağımsız bir ülke niteliğiyle, Batı'nın taleplerini dengeleyecek bir Avrasya işbirliği zemini yaratarak ve ulusal çıkarlarını ödün vermeden savunarak cevap vermelidir. Soğuk Savaş döneminin edilgen, bağımlılığı yansıtan görüntüsünden kurtulmalıdır. Unutmamak gerekir ki, Soğuk Savaş sonrasında bütün dünyada ulusal çıkarlar ve ulusallık öne çıkmıştır. Ortak diplomasiye, stratejiye ve politikaya dayanmayan "stratejik ortaklık" yakıştırmalarına bağlanarak, bugün ve gelecek adına ulusal çıkarla ve arzulanan stratejik ve politik konumla çelişen tercihlerden uzak durulmalıdır. Türkiye, Irak ‘a saldırı gibi görünen, ama kendisini de hedef aldığı açıkça belli olan bu süreci tersine çevirebilmelidir.

Türkiye, ulusal güvenlik stratejisini ekonomiden kültüre, hukuktan siyasete geniş bir çerçevede yeniden ele almalıdır ve buna dayanarak kendi tehdit algılamasını somutlaştırmalıdır. Türkiye merkezli (barış ve berekete dayalı yeni bir medeniyete endeksli) bir dünya algılamasıyla tüm gelişmeleri ve yönelişleri derinlemesine irdelemelidir. (Kendi halkının dinini ve değerlerini bir tehdit ve tehlike görme saplantı ve safsatasından kurtulmalıdır.)

Ekonomi

Türkiye, spekülatif finans sermayesinin, sıcak paranın oyun alanı olmaktan çıkarılmalıdır. Spekülasyon amaçlı para hareketleri, yasal denetim altına alınmalı, finans sektöründe yapılacak köklü bir reformla, sektörün sıcak paracı olmaktan çıkıp, Türkiye'nin kalkınmasını finanse edecek yapıya kavuşması sağlanmalıdır.

Ekonominin bütün kaynaklarını rantiyelere ve ülke dışına yönlendiren, ekonomik büyümenin, kalkınmanın ve adil gelir dağılımının önünde büyük bir engel oluşturan kamu iç ve dış borç ödemeleri yeniden yapılandırılmalıdır. Temel amacı Türk ekonomisini borç tahsilâtına yönlendirmek olan IMF programının kamu maliyesi için öngördüğü, dünyanın hiç bir ülkesinde görülmemiş ağırlıktaki faiz dışı fazla hedefinden uzak durulmalıdır. Türkiye,IMF ve Dünya Bankası politikalarından yakasını kurtarmalıdır.

Türk ekonomisine zararları giderek boyutlanan Gümrük Birliği konusunda Avrupa Birliği'yle yeniden görüşmeler başlatılmalı,Türkiye'nin karar mekanizmasında yer alması gibi ulusal çıkarları doğrultusunda yeni bir düzenleme yapılmalı,sonuç alınamazsa Gümrük Birliği'nden çıkılmalıdır.Dış ticarette komşu ülkelerin ve Asya'nın payı arttırılmalı, AB'nin bu alandaki ağırlığı dengelenmelidir.

Türkiye, kalkınmasının finansmanı için iç kaynaklara yönelmeli, özellikle kamunun borç ödemek için yeni dış borçlanma yapmasına son verilmelidir. Aksi takdirde milli gelirin % 67'sine ulaşmış olan dış borç stokunun artışı frenlenemeyecek, bu da IMF'nin yeni bir Düyun-u Umumiye İdaresi olarak Türkiye'nin mali yönetimini doğrudan ele alınmasının ve yabancılara imtiyazlar sağlanmasının önünü açacaktır. Zaten Gümrük Birliği sorununun çözülmesi ve sıcak paranın denetim altına alınmasıyla Türk ekonomisinin dış finansman ihtiyacı çok azalacak, hatta ortadan kalkacaktır.

Türkiye, terk ettiği planlı kalkınma sürecine DPT'nin teknik öncülüğünde geri dönmeli, sanayileşme ve çöken tarımın yeniden canlandırılması hamleleri başlatılmalı, kaynaklar finansal spekülasyon ve rant ekonomisinden, sanayi ve tarıma kaydırılmalıdır.

IMF ve Dünya Bankası'nın reçetelerine göre belirlenmiş olan özelleştirme stratejisinden

Türkiye'nin sanayi ve tarımda güçlü olma hedefi ve millî güvenlik ihtiyaçları dikkate alınarak, uzak durulmalıdır. Kamu işletmelerinin ne pahasına olursa olsun satılması anlayışı terk edilmelidir. IMF ve Dünya Bankası politikalarına derhal son verilmelidir.

Stratejik nitelikli, bütünleşmiş ve büyük katma değerler yaratan kamusal nitelikli sanayi, finans, tarım kuruluşları ile yeraltı zenginliklerimizin işletmeleri Türk ulusunun ekonomik kaleleridir. Küresel ortamda direnç gücüdür. Bugün içinde bulunduğumuz borç sarmalından kurtuluşumuzu sağlayacak kaynaklardır. Bunların özelleştirilmeleri, hele yabancılara satılmaları Türkiye'nin gelecekte dışa bağımlılığını arttıracaktır. Dış baskılara karşı direncini azaltacaktır. Bu kuruluşlar ve kaynaklar özelleştirileceğine, geliştirilmeli ve sağladıkları olanaklar tüm ulusun çıkarlarına tahsis edilmelidir.

Ulusal teknoloji üretiminin öncelik kazanması, buna ilişkin araştırma-geliştirme çalışmalarının ulusal planlama kapsamında desteklenmesi ve ulusal savunma sanayinin geliştirilmesi vazgeçilmez hedefler arasında yer almalıdır.

Ulusal enerji politikası ve stratejisi geliştirerek, bu alandaki yanlış yönlendirmelerden sıyrılmalı, öz kaynaklar önceliğinde dengeli bir enerji üretimini etkin kılmalıdır. Özellikle sahip olunan değerli madenlerin (Bor, Toryum gibi) gerçek kıymetini bilerek, ulusal çıkarlar doğrultusunda kullanılması sağlanmalıdır.

Sonuç olarak Türkiye; ulusal bir iktisat politikası çerçevesi içinde ulusal sanayi, ulusal tarım, ulusal ticaret ve ulusal teknoloji politika ve stratejilerini süratle geliştirerek yaşama geçirmelidir.

Kültür-Eğitim

Öncelikle Mustafa Kemal Atatürk'ün hedeflediği ve ısrarla savunduğu "ulusal kültür bileşiminin", toplumsal yaşamımızın vazgeçilmez unsuru olduğu hatırlanmalıdır. Yabancı kültürlerin tahrip edici etkilerinden uzak, kendi tarih ve coğrafya birikiminin bir eseri olarak, ekonomiden siyasete tam bağımsızlık ilkesine dayanan "ulusal kültür bileşimi", yabancı kültür dayatmaları karşısında etkinliğini yeniden kurmalıdır. Unutulmamalıdır ki tarih boyunca Anadolu, uygarlıkların birikim mekanı olmuş, kaynaşmanın, iç içe geçmenin, karışımın oluşmasına tanıklık etmiştir. Bu boyutuyla Türkiye, toplumsal değerler açısından bir mozaik değil alaşım ülkesidir. Cumhuriyet, bu birikimin harmanlandığı, kimliklendirildiği nihai noktadır. Esas olan bu bilinci yansıtan ve Anadolu'nun özü olan "ulusal kültür bileşiminin" halkla bütünleşebilmesidir. (Bunun en önemli çarelerinden birisi ve en etkin reçetesi de: Şuursuz taklitçilikten ve istismarcıların tekelinden uzak, saf İslam düşüncesiyle ve Atatürk'ün ifadesiyle "halkımızın daha dindar olmasını sağlayacak tedbirleri almak ve bundan asla korkmamak ve rahatsız olmamaktır.")

Bu çaba; ülkenin toplumsal değerleriyle barışık, halkına tepeden bakmayan, Batı hayranlığını tek varlık nedeni saymayan, benlikli ve kimlikli, eşit koşullu evrensel buluşmadan yana bir aydın kimliğiyle başarılmalıdır. Bu kimlik halkla bütünleşerek yaşamalı ve halkın uçlar arasında savrulmasını, ülkenin tarihsel ve kültürel değerlerinden uzaklaşmasını engelleyecek düzeyde etkin olmalıdır.

Ticarileşmiş, egemen ve kozmopolit bir kültürün sürekli baskısı karşısında milli kültürün yıkıma uğratılması engellenmelidir. Zihinleri tutsak ederek, egemen imajlar yaratarak (tüket ve mutlu ol), milli değerlere ve onun kültür ürünlerine yaşama hakkı tanımayarak, öncelikle çocuk ve gençleri tutkulu ve bağımlı kılarak, tüketerek mutluluğun yakalanabileceğini (sürekli satın alarak ya da almaya çalışarak yakalanan mutluluğu da süratle tüketerek) aşılayarak yaratılan egemen kültür ortamına, milli kültürle dur demek gerekmektedir.

Ulusal bilincin gelişmesi, "ulusal kültür bileşiminin" etkin kılınması için eğitim sistemi milli karakterini köklü ve etkin biçimde yeniden kazanmalıdır. Yabancı dille eğitim yanlışından vazgeçilmelidir. Türk dilinin ve kültürünün gelişimini sağlayarak, yaygın ve etkin bir eğitim sistemi kalıcılaştırılmalıdır. Kültür alanında kendi ürettiklerinin değerini bilen, onu yücelten ve gelecek kuşaklara aktarma bilincini taşıyan nesiller yetiştirecek bir eğitim sistemi yeniden egemen kılınmalıdır. Vatan ve millet bağlılığını sarsılmaz biçimde oluşturabilecek, coğrafya, tarih ve kültür bilinci kazandıracak bir milli eğitim sistemi oluşturulmalıdır. Evrenselliğe, milli değerlerine sahip çıkarak, milli kimliğiyle katılabilen bir neslin yetiştirilmesi temel hedef olmalıdır. Bu hedefin temel dayanağı, "Ulusal Kültür Bileşimi"dir.

"Ulusal Kültür Bileşimi"; bağımsız, kimlikli ve benlikli olmanın, ortak tasada, ortak hedefte birlikte olmanın, buluşmanın adıdır. Bu amaç, bu ülkenin tüm değerleriyle yoğrulmuş her bireyin arzusudur.

Zaman, Türkiye'nin aleyhine işlemektedir. Bir an önce harekete geçilmesi, bütün milli/ulusal güçlerin, her türlü görüş ayrılıklarını geride bırakarak, güçlerini birleştirmeleri, bütün varlığını bir noktada toplamaları zorunluluk haline gelmiştir. Kuvayı Milliye ruhuyla yeniden top yekün bir Milli Kurtuluş duyarlılığı ve stratejisi yaratılmalıdır. Ve Cumhuriyet yeniden "bilhassa kimsesizlerin kimsesi olmalıdır."

Bizim Kanaatimiz ve Katkımız İse Şunlardır

Tarihin takdirle anacağı sizin gibi onurlu ve sorumlu şahsiyetler ve bu şuurlu girişimler, her türlü tebrik ve teşekkürü hak etmektedir. Ama kanaatimce yeterli değildir. Türkiye'miz Endülüs'ün ve Osmanlı'nın son dönemlerinden daha beter bir vaziyettedir. Atatürk'ün Nutku'nun 1. cildinin 1. meselesi ve Gençliğe Hitabesi; sanki özellikle bu günlere hem işaret etmektedir, hem yol göstermektedir.

Vatani ve vicdani sorumluluk düşüncesiyle, Milli siyaset bilinciyle, haklı ve hayırlı bir cephede, Kuvayı Milliyecilerin güç ve gönül birliği yapması ve halkımızın derlenip toparlanması elbette en büyük dileğimizdir.

Ama maalesef, dileklerle realiteler, her zaman uyumlu değildir.

Bazen acil müdahaleler ve köklü tedbirler; kör çıkmazların tek çaresi haline gelmektedir. Önemli olan müdahale ve tedbirleri, mümkün olan en yumuşak ve yasal yöntemlerle gerçekleştirebilmektir.

Ülkesini, milletini ve devletini seven, sağcı, solcu, Mili görüşçü herkesin ve her kesimin, Yeni bir Kuvayı Milliye ruhuyla, bu tehlikeli gidişe artık dur demesi gerekir. Çünkü yarınlar çok geç olabilir.

Türkiye'yi AKP iktidarı yönetmemektedir.

Dış politika ABD'nin güdümündedir.

İç politikayı AB belirlemektedir.

Ekonomi IMF'nin denetimindedir.

Kanunlar Brüksel'den gönderilmektedir.

İstihbarat işlerini CIA-MOSSAD yürütmektedir.

Talabani ve Barzani gibi iki aşiret reisi bile bölgede, bu iktidardan daha etkin ve yekindir.

Ülkemiz parçalanma, Avrupa'ya eyalet yapılma ve BOP tuzağıyla İsrail'e katılma aşamasına gelmiştir. Ama, ne yazık ki;

Ne hükümetten, ne Meclisten ne de muhalefetten, bu tehdit ve tehlikeleri algılayacak ve yeterli önlemleri alacak bir umut ışığı da maalesef görülmemektedir.

Üstelik, Milli çıkarlarımıza yönelik tehditler karşısında; halkımızın değişik kesimlerinin ortak bir tepki ve tavır göstermesine karşılık, eski görüşlerini ve partilerini bırakıp farklı ve aykırı bir siyasi oluşum bünyesinde toplanmalarının pekte mümkün olmadığı sosyal bir gerçekliktir.

Daha da üzücü olanı, uzun yıllara dayanan kültür emperyalizmi ve marazlı medyanın uyuşturucu etkisiyle, toplum milli konulara ilgisiz ve duyarsız hale getirilmiş, kafalar TV. Kutusuna çevrilmiş ve uzaktan kumandalı manipülasyona uyarlanmış vaziyettedir.

Bu nedenle; yeni bir seçimin, yerli ve milli bir değişim ve dönüşüme imkan verecek bir partiyi iktidara taşıma olasılığı, şu ortamda maalesef çok zayıf görülmektedir.

Üstelik: Hem aklen, hem vicdanen, hem de dinen; şu 6 şeyin partisi olamaz, yanlıştır ve yasaklanmıştır.

•1-  Din Partisi; (İslam Partisi, Hıristiyan Partisi gibi..): İstismarcı ve kayırımcıdır.

•2-  Mezhep ve Meşrep Partisi; (Alevi Partisi, Sünni Partisi, Nurcu, Tarikatçı Partisi gibi): Kışkırtıcı ve karıştırıcıdır.

•3-  Irk Partisi; (Kürt Partisi, Türk Partisi, Laz Partisi gibi..): Yıkıcı ve dağıtıcıdır.

•4-  Bölge Partisi; (Ege Partisi, Güneydoğu Partisi gibi): Ayrıcalıklı ve ayırımcıdır.

•5-  Meslek Partisi; (Memur Partisi, Esnaf Partisi, Köylü Partisi gibi..): Dışlayıcı ve neme lazımcıdır.

•6-  Ortak Değerler Partisi; (Türkiye Partisi, Atatürk Partisi, Cumhuriyet Partisi gibi): Yıpratıcı ve yozlaştırıcıdır.

O halde ne yapılabilir?

Önerimiz, Kuvayı Milliyecilerin bütün gücünü toplayarak: Etkili ve yetkili kişi ve kesimlere anayasal yükümlülüklerini yine anayasal yöntemlerle yerine getirmeyi hatırlatıcı, kapsamlı ve kuşatıcı bir baskı cephesi oluşturmaya yönelmesi, bizce en geçerli ve gerekli yol olarak değerlendirilebilir.

İşte bu vaziyette anayasamızın Sn. Cumhurbaşkanına görev olarak yüklediği "Meclisi Feshetme"  yetkisini kullanmasının zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Kaldı ki;

Bu demokratik bir tepki ve anayasal bir davettir...

Hemen ardından bir kurucu meclis seçilmeli ve yeni , yeterli, milli ve çağdaş bir anayasa hazırlanıp Millete arz edilmelidir. Bu anayasa:

  • Temel insan haklarına ve Evrensel hukuk kurallarına bağlı
  • Milli ve manevi yapımıza, kendi kültür ve kimlik potamıza saygılı
  • Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerinin amaçlarına, demokratik ve laik esaslara duyarlı,
  • İlmi ve ahlaki doğrulara dayalı, Devlet- Millet barışını sağlayıcı

Tüm önyargılardan ve dış baskılardan uzak olarak düzenlenmelidir.

Bu tür ortak eylemler ve girişimler, en azından, Milli diriliş ve direniş şuurunu güçlendirecektir ve arzu edilen siyasi birlikteliğe de zemin hazırlayıcı niteliktedir.

Evet, Türkiye'miz için, acilen yeni ve köklü bir devrim ve değişim gerekmektedir.

Şunu özellikle ve kesinlikle belirtelim ki:

Ne demokrasi demagojileri, ne Kopenhag kriterleri... Ne küreselleşme kem-kümleri, bunların hiç birisi;

  • Ülkemizin bütünlüğünden, Milletimizin birlik ve beraberliğinden
  • Devletimizin güvenliğinden ve geleceğimizden, asla daha önemli ve öncelikli değildir.

Milletçe; huzur, refah, hürriyet ve haysiyetimiz her şeyin üstündedir.

Tarih: "Boş ver, bana ne, bekleyip görelim" diyenlerin alçaltıcı akibetlerinin, acı hikayeleridir.

                                                         

                                                                                                                                       Saygılarımla..                                                                       

 


Bu yazarin diger makaleleri

Osman Kabaktepe’yi Sn. Erdoğan’a, OĞUZHAN ASİLTÜRK MÜ TAVSİYE BUYURMUŞLARDI?
  Osman Kabaktepe’yi Sn. Erdoğan’a, OĞUZHAN ASİLTÜRK MÜ TAVSİYE BUYURMUŞLARDI?        1 Mart...
Devami
FETÖ’DEN KURTULALIM DERKEN KÜRDİSTAN KURULMAKTAYDI!
FETÖ’cü piyonların yuları, ABD'li patronlarınızın avucundadır! Sadece FETÖ’nün değil, bölgemizde faaliyet...
Devami
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’DAN İNTİKAM ALIŞI MIYDI?
  OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’DAN İNTİKAM ALIŞI MIYDI?          Bismillahirrahmanirrahîm. “Böylece helak olacak kişi apaçık...
Devami
REFERANDUMA "EVET", AMERİKA'YA "EVET" ANLAMI TAŞIRDI!
Başkandan: “Fon'un borçlanma yetkisi var” itirafı! Devletin başta gelen kurumlarının birer...
Devami
BAŞKANLIK (Kum)PASI (*) VE Kendi Kalemize GOL KRALLIĞI
Ülkemizin 2015 yılı itibariyle külçe altın rezervlerinin yüzde 76’sı İngiltere’ye...
Devami
ERDOĞAN’A GÜVENMENİN FATURASI!
Herhalde Rıfat Ilgaz’ın bir fıkrasıydı: Aldatıp kışkırtarak cinayet işlettiği ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4340

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR