ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün595
mod_vvisit_counterDün2791
mod_vvisit_counterBu Hafta5747
mod_vvisit_counterGeçen hafta20243
mod_vvisit_counterBu Ay110377
mod_vvisit_counterGeçen Ay118886
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18327364

IP'niz: 34.239.177.24
Bugün: 22 Eyl 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12768359

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

TÜSİAD'IN TELAŞI, YOKSA İT DALAŞI MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 

Başbakanla TÜSİAD "ateşkes"te anlaştı mı?

Bir yanda Türkiye'de devlet küçülüyor. Ekonomiden elini çekiyor. Ekonomiyi özel sektöre teslim ediyor. Hükümetin yaşaması, başarılı olması, özel sektörün yatırım yapmasına, insanlara iş yaratmasına, üretimi artırmasına, vergi ödemesine bağlanıyor. Hükümet işadamlarıyla iyi geçinmek, iyi ilişkiler içinde olmak zorunda... TÜSİAD, Türkiye'de yerli ve yabancı büyük sermaye gruplarının temsilcisi. (Klasik anlatımıyla), "Kanarya Severler Derneği" değil, "Patronlar (hem de yerli ve yabancı patronlar) Kulübü"!.. Hükümetin yaşaması, başarılı olması (ve hatta iktidarın devamı), küresel dünyanın, (özellikle) AB ve ABD'nin desteğine bağlı bulunuyor.[1] Bu nedenle hükümetle TÜSİAD'ın ağız dalaşı:

  • a) Tayyip Erdoğan'a; patronlara bile fırça atan kahraman kaftanı giydirmeyi
  • b) TÜSİAD'a ise; Refah-Yol'u olduğu gibi AKP'yi de eleştiriyor görüntüsüyle günahını kamufle etmeyi amaçladığı sırıtıyor.


[1] 25.12.2005 / Milliyet / Güngör Uras

 
  • a)

AKP-SERMAYE danışıklı mı dövüşüyor?

"Aşkın davası", "Pamuk davası" gibi gelişmeler yalnız "başımızı ağrıtmakla" kalmayacak, yakında AB yetkililerinin "kapıyı vurup çıkmalarına", yani "müzakerelerin kesilmesine" yol açacak. Büyük sermaye bunu gördü ve çok korktu. Başbakana karşı bir "çıkış" yaparak Onu uyarmak istedi. Yoksa Aşkın'ın da Pamuk'un da ölmesinin ya da kalmasının büyük patronların umurlarında olacağını hiç sanmam! (Sermayeyi korkutacak başka hiçbir güç ya da gelişme yok, çünkü ülkede sol yok.) AKP yönetimi acaba Avrupa Birliği'ne girmeyi gerçekten istiyor da bu yolda tökezlememize yol açacak saçmalıkları "kazara" mı yapıyor, yani kötü niyet değil de çapsızlık ve yetersizlik mi söz konusu, yoksa asıl derdi, Avrupa mavrupa değil de, tepki çekmemek için ve "asıl gündemini yürürlüğe koyacak güce kavuşana kadar" numara mı yapıyor, "takiyye" peşinde mi? Yoksa hem öyle hem böyle mi? İktidar blokunun içindeki çeşitli fraksiyonlar onu bir o yana bir bu yana mı çekiyorlar?[1] Diyen Engin Ardıç bile bazı gerçekleri görür gibi oluyor.

TÜSİAD Tayyip gemisinden niye iniyor?

Aniden ne oldu? Seçildiğinden beri iş adamları içine çıkmayan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, TÜSİAD'ın davetine gidip açık ve kapalı toplantılarda her tür sorularına üstün bir hoşgörüyle cevaplar verirken Başbakan, Ankara'daki toplantıya gitmediği gibi hiçbir bakanı da yollamadı. TÜSİAD'ın hiçbir davetini kaçırmayan yüksek bürokratlar da bu kez gelmedi. Ve sıfır hoşgörü!

Başbakan, kendisine TÜSİAD'ca viplenen otobüsü, minibüsü, helikopteri unutup kendinden geçecek kadar öfkeleniyor ve TÜSİAD'çıları "Anayasa suçu işlemekle" tehdit edip savcılara da "Alın içeri atın... Tutuklayın bunları..." dercesine ihbarda buluyor... TÜSİAD gemiden iniyor. Kaptan öfke içinde."[2] Diyen Necati Doğru da bir şeyler seziyor ama çözemiyor.

"Ya öyle, ya böyle" neler oluyor?

Mustafa Koç, ne ilk'tir, ne son. "Rektöre reva görülenler" tekerlemesi, çok söylendi, çok yazıldı çizildi. Öyle ki... Rektöre destek, laikliğin bir gereği haline geldi... Veya getirildi. Gerçi Koç, yargı aşamasından önceki devreyi kastetti ama hadiseye o kadar müdahale edenler oldu ki, sapla saman zaten birbirine karıştı. Yani, Başbakan için bir sürpriz yok ortada. Lüzumsuz bir gerginlik doğdu... Erken seçim diye tutturanlardan değilim. Ama irtica korkularının bu kadar yaygınlaştırıldığı, içki yasağına bile efsaneler uydurulduğu ülkede "bir de halk'a soralım" demek, daha yakışık almaz mı? Açıkçası, Başbakan, eğer Deniz Baykal'ın üslûbuna özenecekse, bu iş yürümez. Böyle durumlarda köklü çare: Hodri meydan'dır, vesselâm."[3] Diyen Rauf Tamer de mutlak bir değişim gerektiğini ve o yöne doğru gidildiğini fark ediyor.

TÜSİAD-AKP Aşkı neden bitiyor?

SİYASET-TİCARET-İHANET üçgeninde memleketi ‘gül gibi' idare eden AKP-TÜSİAD ikilisinin arasına ‘kara kedi' girdi!.. Öyle görünüyor ki yakında ‘yeni' bir ekonomik kriz daha kapıda!..

Ankara'da bir ‘Yüksek İstişare Kurulu' toplantısı düzenleyen TÜSİAD, ‘tam destek' verdiği hükümeti ‘top atışına' tuttu!.. TÜSİAD baronlarının, geçtiğimiz yıl içerisinde yine Ankara'da düzenledikleri toplantının baş konuğu Tayyip Erdoğan'dı!.. Bu seferki ‘ağır konuk' ise daha önce ‘ciddiye dahi almadıkları' bir isim: Ahmet Necdet Sezer!..

İktidarla ‘kavgalı' olan Sezer ile ‘yeni bir beraberlik' fotoğrafı veren TÜSİAD patronlarının, toplantıya hükümet kanadından bir tek kişiyi dahi çağırmamaları; ‘anlayanlar için' herhalde oldukça önemli bir mesaj olsa gerek!..

TÜSİAD patronları, aleni bir şekilde ‘aba' altından ‘sopa' gösterdikleri Tayyip Erdoğan'ı mealen şöyle uyardılar:

- "Ayağını denk al!.. İktidara gelmende, bizim de büyük payımız olduğunu unutma!.. Seni nasıl o koltuğa oturttuysak, indirmesini de biliriz!.."

Hani memlekette her şey ‘güllük gülistanlık'tı, ekonomide işler ‘iyiye' gidiyordu?..

TÜSİAD patronları, ne oldu da birden ‘cari açıklara' dikkat çekip; yeni ‘acil' ekonomik politikaların devreye sokulmasını istediler?.. ‘Tekelci' sermaye ile ‘teslimiyetçi' iktidarı karşı karşıya getiren ‘önemli' sebep ne ola ki?..

Avrupa Birliği komiserleri ile Helsinki'de yapılan bir toplantı her şeyi değiştirdi!..

‘Terör korkusu' yaşayan ve ‘başörtüsünü' simge olarak gören Avrupa Birliği, Tayyip Erdoğan'ın ‘inançlı kesimlerin' meselelerinin çözümü için herhangi bir adım atmasını istemiyor!.. ‘Teslimiyet' politikalarına direnen ‘milliyetçi kanadın' AKP'den tasfiye edilmesi isteniyor!.. AB komiserleri, Helsinki'de TÜSİAD patronlarına, "Hükümeti baskı altında tutun, geri adım atılmasına izin vermeyin!.." talimatı verdiler!..

Eğer bir aksilik olur da, AB üyeliği tehlikeye girerse, dışarıdan akacak olan ‘sıcak sermayeden' pay alamamaktan korkan TÜSİAD patronlarının yaptıkları beklenmedik çıkış, bu talimatın yerine getirilmesinden ibarettir!..

Peki ya Erdoğan, bir hata yapar da ‘güç odakları' yerine, ‘milletin sesine' kulak verirse?..

İşte o zaman, şimdilik Ahmet Necdet Sezer'i yanlarına alan TÜSİAD patronları, bazı ‘emekli' paşaları ve Deniz Baykal'ı da ‘kutsal ittifaka' dahil etmekten çekinmeyeceklerdir!.."[4] Diyen İsrafil Kumbasar ise yeni bir kriz ve ihtilal ihbarı yapmaktadır.

"Toplumsal Manipülasyon" yapılıyor

Siyaset ile medyanın bugün işbirliği halinde toplumsal manipülasyon tezgâhının içinde oldukları artık iyice görülmektedir.

Siyaset kurumuna atıfta bulunurken öncelikle "siyasal iktidarı" kastediyorum. Halkın sorunlarını çözmek için yetki alan ve işbaşına gelen siyasal iktidarın, sürekli olarak suni gündemlerle kamuoyunu meşgul ettiği, anlamsız tartışmalar açtığı, hiçbir derdimize derman olmayacak çekişmelere meydan verdiği görülmektedir.

Siyasal iktidarın kamuoyunu manipülasyona yönelik bu uygulamaları, planlı programlı olarak yaptığını düşünmek için elimizde pek çok ipucu bulunuyor.

Çünkü kamuoyu, iktidarın açtığı tartışmalarla oyalanırken, ülkenin gerçek gündemini konuşmaya sıra gelmiyor. Türkiye'nin gerçek gündeminin ön sıralarında açlık, yoksulluk, işsizlik, adaletsiz gelir dağılımı ve yolsuzluk bulunuyor.

Ekonomideki iyileşme iddialarının kâğıt üzerinde kaldığını en iyi günlük hayat gösteriyor. Doğu'ya, Güneydoğu'ya gitmeye gerek yok, Büyükşehirlerin varoşlarında insanı insanlığından utandİran yoksulluk ve açlık manzaraları yaşanıyor.

Siyasal iktidarın birinci görevi kendi halkını mutlu etmek, insan gibi yaşatmak değil midir? İktidar, bütün kadrolarıyla gece gündüz açlıkla mücadele etmek, yeni iş alanları açmak, gelir dağılımındaki adaletsizliği düzeltmek için çalışmalıdır.

İktidar bunu yapacağına "alt/üst kimlik" tartışması açmayı tercih ediyor. Sanki Türkiye Cumhuriyeti yeni kuruluyor, yıllardır gündemde olmayan kimlik tartışması ne hikmetse birden bire kamuoyunun gündemini meşgul ediyor.

Türkiye günlerdir yaptığı kimlik tartışmasından hangi sonucu çıkardı, nasıl bir mesafe aldı? Koskoca bir hiç! Aksine bu tür hassas konular üzerinden açılan tartışmalar toplumda derin ayrıkların oluşmasına yol açıyor, kamplaşmalara meydan veriyor, toplumsal barışımızı zedeliyor.

Şimdilerde yeni bir tartışma konusu daha gündemde... Seçim barajını yüksek bulan TÜSİAD, barajın indirilmesini istiyor. Bu talebe Cumhurbaşkanı Sezer de destek veriyor.

Şimdi sormak gerekiyor: Seçim barajı, TÜSİAD'ı niçin bu kadar fazla ilgilendiriyor? Türkiye'de yatırımın önündeki engelleri, işsizliği, verimsizliği, yüksek vergileri konuşmayan TÜSİAD, seçim barajını konuşarak kamuoyunu manipüle etmiyor mu?

Cumhurbaşkanı Sezer'in de Türkiye'nin çok önemli sorunları hakkında kanaat belirtmez, uyarılarda bulunmaz iken, TÜSİAD'ın açtığı bir tartışmada taraf olması da dikkat çekiyor.

Kamuoyunun manipüle edilmesinin faturasını en ağır bir biçimde yine bu ülkenin ödeyeceği unutulmamalıdır.

Suni gündemlerle kamuoyu meşgul edilerek belki bir süre zaman kazanılabilir, halkın gerçekleri görmesi engellenebilir ama sorunlar asla böyle çözülemez.

Halının altına süpürülen sorunlar, bir süre sonra yine karşımıza çıkacaktır.

Türkiye'nin açlık gibi utanç verici bir sorunu vardır. Bu ülkede yüz binlerce ailenin evladı, gece yatağına aç olarak girmektedir. Yiyecek bulabilenler de dengeli ve sağlıklı beslenememekte, hastalık ve bakımsızlığın pençesinde kıvranmaktadır.

Bu ülkenin çocukları iyi eğitim alamamakta, geleceğe hazırlanma imkânı bulamamaktadır.

Bu çocukların babaları işsiz gezmekte, çalışanlar ise evlerini geçindirmekte zorlanmaktadır.

Bu ülkenin suni gündemlere, anlamsız tartışmalara, beylik laflara karnı toktur. Kimse bizi kandırmasın; gerçek sorunlarımızı konuşmadan, onlara çözüm yolları bulmadan insan gibi yaşayamayız."[5]

TÜSİAD payını mı istiyor?

Bu sahiden bir kavga mı? Yani hükümetle TÜSİAD arasında gerçekten bir gerginlik mi var? Yoksa yeni bir paylaşımla ilgili restleşme mi yaşanıyor?

TÜSİAD'ın dile getirdikleri arasında bazı ifadeler hayli dikkat çekici: "Türkiye'nin geleceğinin inşasında aktif olarak yer almakta kararlıyız. Çünkü biz bu ülke için varız."

Bunları dile getirenler, neredeyse yüzyıla yakın bir zamandır bu ülkede para kazanan sermaye sahipleri. "Merkez sermaye" olarak adlandırılan bu yapıları kim hangi mekanizmanın dışında tutuyor ki, "geleceğin inşasında aktif olarak yer almakta kararlıyız" demek durumunda kalıyorlar.

TÜSİAD'ın yaptığı çıkışın ekonomik boyutlarına biraz daha yakından bakalım. Yıllardır gelirlerinin önemli bir bölümünü devlet üzerinden elde etme alışkanlığında olan patronların zihni, ülkeye hızla akan "yeni sermaye" karşısında ciddi bir tedirginlik yaşıyor. Türkiye'ye akan milyarlarca doların, nasıl bir siyaset, nasıl bir ekonomik yapı ve nasıl bir gelecek kurgusu taşıdığını anlamaya çalışıyorlar. Rahmi Koç'un Galataport konusunda yaptığı çıkışın, oğul Mustafa Koç tarafından "düzeltilmesi" de buna işaret.

Şunu söyleyebilirsiniz. Türkiye'ye giren bu büyük paranın, dünyayı yöneten sistemden bağımsız ve kontrolsüz gelmesi mümkün değil. Bu sistemle her türlü irtibata ve devreye sahip olan "büyük sermaye"nin ve dolayısıyla TÜSİAD'ın tedirgin olması için hangi neden olabilir.

Bu önemli bir nokta. Ancak özellikle Cumhuriyet'in kendi döneminde oluşturduğu bu sermaye yapısının gerek zihnen, gerekse yapısal olarak, dünyanın patronlarının yeni hesaplarıyla bire-bir uyumlu olup olmadıkları hayli kuşkulu. Onların 40-50 yılda oluşturdukları sermaye, bakıyorsunuz bir tek özelleştirme üzerinden ülkeye giriyor. Ne kadar haksız bir rekabet değil mi? Cumhuriyet dönemi boyunca "devlet" üzerinden rant elde edenler, şimdi küresel akışın bu güçlerini bir çırpıda yok edeceği ya da kendilerini ikinci sıraya düşüreceği endişesiyle yatıp kalkıyor.

Dün Saddam'ı kullanışlı bulanların, daha sonra tehlike ilan edip onu devirmek için seferber olmalarını, çok daha geniş ölçekte anlamak zorundayız. Bu ülkede dün işe yarar olan, dün çizilen haritalara uyumlu olan ve dün çerçevesi "dünya sistemi"ne uygun olan her şey; bugün tehdit altında olabilir. En azından eskisi kadar önemli olmayabilir.

TÜSİAD'ın hükümete yönelik çağrıları, ülkenin geleceğinde var olmak istediğini söylemesi bu korkunun ürünüdür.

Aralarında kuşkusuz yeni dönemin mimarisine uyum sağlama potansiyeli taşıyanlar var. Ancak yakın gelecekte ekonomide şu ana kadar sahip oldukları iktidarlarını paylaşmaları gereken yeni aktörler olacağını kabullenmek zorundalar. Belki bunu çoktan kabullendiler; ama kendi paylarını yüksek tutmaya çalışıyorlar.

Tüm bunları arayı sulh etme çabasında olanlar üzerinden anlamak da mümkün. İşte Süleyman Demirel'in değerlendirmesi: "Hükümetlerin de alınganlığı tutar, canları sıkılır. Hükümet etmek kolay değil, onların da halinden anlamak gerek."

Bakalım bankaların kasasının dolu olmasıyla, borsanın yüksekliği ile övünüp ekonominin iyiye gittiğini söyleyen hükümet; Türkiye'ye akan yeni sermaye hareketini, TÜSİAD'la birlikte mi yönlendirecek? Yoksa yeni bir alanda, kendi zeminini sağlamlaştıracak farklı bir sınıf oluşturmayı mı deneyecek?

Başbakan'ın sert üslubuna bakarsanız, sanki ikincisi diyebilirsiniz. O zaman bu kavganın bir parça sahici olması lüzum eder.

Lakin "Kavga hükümetle TÜSİAD arasında değil. Tüm bunlar memleketimizi yeniden düzenleyen küresel gücün yürüttüğü operasyonun sarsıntıları" derseniz, işler farklı hale geliyor.[6]

TÜSİAD haddini aşıyor!

Büyük sermayeyi ellerinde tutanların, güçlerini artırmak için, Devlet imkânlarını kullanmak ve daha ziyade parayla para kazanmak gibi, milletimize ve ekonomimize faydadan ziyade zarar getirdikleri de bir gerçektir.

İktidarların hedefi ise, millet ve memleketin kalkınmasıdır. Bu sebepten, her ne pahasına olursa olsun daha çok para kazanmak isteyen büyük sermayenin çabası ile memleketi kalkındırmak hedefinden şaşmak istemeyen iktidarların politikalarının birbirleriyle sürekli olarak çatışması adeta kaçınılmaz olur. Büyük sermaye sahipleri daima iktidarları kendilerine ram ederek işlerini tıkırına koymak isterler. İktidarların bu tuzağa düşmemeleri gerekir.

Bu münasebetle, sizlere siyasî hayatımızda, şahit olduğumuz bazı misaller vermek istiyorum:

1- Yıl 1962. Zamanın başbakan yardımcısı Ekrem Alican beye, mensubu olduğu Yeni Türkiye Partisi İstanbul İl Başkanlığı'ndan çok önemli kaydıyla bir yemekli toplantı daveti geliyor. İl Başkanı düzenli aralıklarla telefon ederek Ekrem beyin bu davete mutlaka katılmasında ısrar ediyor, Ekrem bey soruyor?

- Bu kadar ısrar edişinizin esas sebebi nedir? İl Başkanı:

- Efendim biz bu toplantıya çok zengin bazı işadamlarını davet ettik, partimiz için, bağış toplayacağız. Eğer siz gelirseniz, yapılacak bağışlarda çok para toplanacak, şayet gelmez iseniz bağışlar çok cüz'i olacak.

Ekrem Bey; tabii ki bu teklifi red ediyor. Adamlar gelip benim gözümün içine baka baka, yüklüce bir para verecekler amma bir süre sonra başbakanlığa gelerek, hak etmedikleri kadar astronomik rakamlara ve baliğ olan bir devlet imkânından, ya da bir krediden yararlanmak isteyecekler. Ben ne onların bağışını alır, onlardan gebe kalırım, ne de onlara kıyak çekerek, imkânlar bahşederim.

2- Sene 1975-76 Başbakan yardımcısı, muhterem Prof. Dr. Necmeddin Erbakan Hocamız senede 100.000 motor kapasiteli, Konya Motor fabrikasının, makina ve tezgâhlarını almak için, kırk kişiyi aşkın bir bürokrat heyetiyle İtalya'ya gidiyor. İtalyanlar, Türkiye'de motor sanayi kurulmasından memnun. Çünkü Türkiye ile bu konuda kol kola girerlerse, birlikte dünya pazarlarına açılmak çok daha verimli olacak. Ama bizim böylesine bir büyük sıçrama yapmamızı önlemek için, yurt dışındaki rakiplerimizden önce bizim holdingçilerimizden bazıları, taa İtalya'ya kadar, elemanlarını göndererek, bu girişimi önlemeye çalışıyorlar. Dertleri ne imiş? Niçin Erbakan, bu fabrikayı kurmayı niye kendilerine bırakmamış?

Niçin bırakmamış? Onu da açıklayayım. Çünkü vaktiyle Demirel Başbakan iken, bu işi büyük sermayeye ciro etmiş Perkins marka motorlar yapılsın diye. Hatta âlâyı vâlâ ile temeller bile atılmış. Ama büyük sermayenin keyfi Türkiye'de motor sanayinin kurulmasını istemediği için zamana yayarak girişimi unutturmuş, fabrika arsasının üzerinde dikenler, ısırgan otları bitmiş.

3- 1974'ten sonra başlatılan ve bütün yurt sathına yayılan, Ağır Sanayi hamlesi, işte yukarıdaki tipik misalde olduğu gibi gerek içerden ve gerekse dışardan sabote edilmiştir.

Niçin sabote edilmiştir? Niçin olacak, küresel sermaye sahibi çok uluslu şirketler, eğer Türkiye, bu yurt çapındaki Ağır Sanayi hamlesini nihayete erdirirse, dünya pazarları elimizden gider, Türkiye ekonomik, siyasi, askeri bakımdan dev bir ülke olur.

Bizim kimi holdingçilerimiz ise, o küresel sermayedarların, gölgesinde kendi çıkarlarını sağlamaktan başka bir emel peşinde değildirler. Oysaki sanayi ve teknolojide Türkiye'nin, bir atlama yaparak, en az 100 sene geride kaldığımız batıyı yakalaması, sollayıp geçmesi, ancak devlet ve millet iş ve güç birliğiyle ve süratli ve hummalı bir çalışma hamlesi ile mümkündür. Tabii ki bir iki faizciye bir iki fabrika kurdurmak ile bu dev hamlenin başarılması mümkün değildir.

Uçak sanayii kurulmasında da tablo böyledir. Diğerlerinde de. Uçak sanayiini engellemek için 1970'li yıllarda, önce CHP bize ayak bağı oldu sonra Adalet Partisi. Oysaki uçak sanayii kurulmasına "kendi uçağını kendin yap" kampanyasına katılarak o zamanın sayın generalleri bile, halkımızla bütünleşerek destek vermişti.

Ne demek istiyorum? İktidar milli menfaatlerin gereği olan hamlelerin gerçekleşmesi için şayet TÜSİAD kendine ayak bağı oluyorsa bütün engelleri aşmalıdır. İktidar iktidarlığını bilmeli, bilmek istemeyenlere bildirilmelidir.

Bir çarpıcı ikaz ile bu makaleyi bitirelim: Eğer millet bizi, koalisyon hükümetlerinin kısıtlı imkânlarına mahkûm etmeyip de Millî Görüş'çü olarak tek başına iktidara getirmiş olsaydı, 54'üncü hükümetin kaldığı yerden başlayarak çağın Sanayi ve Teknoloji hareketini yakalayıp en öne geçebilecektik.

Yine de fırsat elden gitmemiştir. Halkımız daha da bilinçlenip tecrübe kazanmıştır. Milli Görüşçüler ise yine sahnededir. İnşaallah, yeniden büyük Türkiye'yi kuracağız, yeniden başarıların ufkuna yelken açacağız."[7]

Bu Gizli Örgütlenme de Ne Oluyor?

TÜSİAD'IN KANKAN DANSÖZLERİ

Sabah gazetesi, ilginç bir gizli örgütlenmeyi deşifre etti. Sır dernek YPO'nun, yılbaşı eğlencesinde 10 sosyetik kadının "kankan şov"uyla gündeme geldiğini duyuran gazete, ünlü sosyetik kadınların Pera Palas'ta yaptığı kankan dansının, Türkiye'deki varlığını ve faaliyetlerini 25 yıldır gizlemeyi başaran YPO (Young President's Organization) adlı derneği ortaya çıkardığını yazdı. YPO (Young President's Organization) 75 yıllık uluslar arası bir dernek ve 25 yıldır Türkiye'de faaliyet göstermesine rağmen adı ilk kez duyuluyor. Haberde YPO şöyle tanıtılıyor: "YPO, 55 yıl önce ABD'de kuruldu. Amacının eğitim çalışmaları yapmak ve bilgi alışverişinde bulunmak olduğu söyleniyor. Dallas'ta "Üniversite" adıyla anılan merkezden yönetilen YPO'nun Türkiye şubesi ise 25 yıl önce faaliyete başladı. YPO'yu Türkiye ile tanıştİran ve şubesini kuranlar ise Musevi işadamları Profilo Holding'in sahibi Jack Kamhi ile Aldo Kavzkowski... YPO Türkiye'nin ilk yıllarında Güler Sabancı ve Cem Boyner ikişer yıl başkanlık yaptı. Şimdi YPO'nun başkanlığını Retro Tekstil'in sahibi Hamdi Onar yürütüyor. YPO'ya üye olmanın birçok koşulu var. Adayın şirketinin belirli bir ciroya sahip olması ve en az 50 kişi çalıştırması koşulu, bunlardan bazıları... YPO'nun Türkiye şubesinin, ülkemizin en büyük en saygın şirketlerinin sahiplerinden oluşan 150 üyesi var. Cem Boyner, Güler Sabancı, Cem Hakko, Esat Edin, Emre Kurttepeli, Özcan Tahincioğlu, Ceylan Pirinçcioğlu, Mehmet Başer, derneğe üye olanlardan sadece birkaçı. Üyeler derneğe yıllık 600 dolar aidat ödüyor."[8]



[1] 25.12.2005 / Akşam / Engin Ardıç

[2] 23.12.2005 / Vatan / Necati Doğru

[3] 23.12.2005 / Bugün / Rauf Tamer

[4] 23.12.2005 / Yeniçağ / İsrafil Kumbasar

[5] 25.12.2005 / Milli Gazete / Dr. Abdullah Özkan

[6] 26.12.2005 / Milli Gazete / Nasuhi Güngör

[7] 27.12.2005 / Milli Gazete / Süleyman Arif Emre

[8] 28.12.2005 / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

DAVA, DÜRÜSTLÜK İSTER!
  Tebliğ ve davet, davanın temelidir ve Müslümana farz olan bir...
Devami
İRAN!A SALDIRI HAZIRLIĞI; 3. DÜNYA SAVAŞI MI? VE AKP SİYONİST MAŞASI MI?
  "Acaba Ortadoğu veya aynı nedenle dünya, nük­leer ırkçılığı normal...
Devami
TÜRKİYE'NİN ÖNÜNÜ AKP TIKIYOR!
  Chicago Sun-Times: "Ermeni Soykırımı Karar Tasarısının Yaratacağı Tepki Irak'taki...
Devami
F.GÜLEN VE S. DEMİREL TÜRKİYE'Yİ AKP'LEŞTİRİYOR,İSRAİL AKP'Yİ İSLAMSIZLAŞTIRIYOR
  AKP'nin zaferi gibi gösterilen bu seçim manipülasyonlarında, Fetullah Gülen...
Devami
ARMAGEDON YAKLAŞIYOR
  Armegedon; Ahir zamanda müminlerle, Yahudiler ve işbirlikçisi emperyalistler arasında...
Devami
BÜLENT ARINÇ'IN TAVRI TUTARLI MI?
  Ülkemizdeki haksızlıkları ve yanlışlıkları düzeltmek vadiyle, temel insan haklarına...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4455

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR