Reklam
Reklam
Reklam

AB'NİN TÜKENİŞİ VE TÜRKİYE'NİN AVRASYA'DAKİ YERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

AB macerası ülkemize çok pahalıya patlamıştır ve şimdi Türkiye parçalanma noktasına taşınmıştır.

Oysa Batı emperyalizmi (Haçlı ve Siyonist birlikteliği), Müslüman halkımıza ve Anadolumuza düşmandır.

Osmanlı I. dünya savaşında ve yedi cephede bunlara karşı savaşmış ve sonunda 2 milyon kilometrekarelik vatan topraklarından, elinde sadece 750 bin km2 kalmıştır, o da işgale uğramıştır. Savaş öncesi 30 milyon civarındaki nüfusu, 8 milyonlara kadar düşmüş ve dağıtılmıştır.

Şanlı Kurtuluş Mücadelesiyle kurtarılan ve kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise bugün tarihinin en sinsi ve tehlikeli girdabında çırpınmaktadır. Ülkemiz Büyük İsrail'e katılmak üzere Kürdistan ve Ermenistan ile kuşatılmıştır.

AB Türkiye Temsilcisi Kretshmer görevini devrederken; "AKP hükümetiyle çok uyumlu çalıştık. Ama maalesef askerlerden bir randevu bile alamadık. Ordu, inadından ve gizli iktidarından vazgeçmez ve Türkiye limanlarını Kıbrıs Rum kesimine açıvermezse, AB hevesiniz hayalde kalır" diyerek içini kusmaktan sakınmamıştır.

Yılmaz Özdil'in dediği gibi bu AB dedikleri, Tarihimizin değil, Cumhuriyetimizin bile yanında çocuk kalmaktadır:     

 

Cumhuriyet 83 yaşında... AB kaç yaşında?

Cumhuriyet 83 yaşında. AB kaç yaşında? Milletlerin ömrüne bakacaksak eğer... Bizim devletimiz varken, bunlar mağarada yaşıyordu, mağarada. Sen kime akıl öğretiyorsun? Hıyarağası!

AB için referandum yapalım" dedik... Ali Kemaller çok kızdı. "Bu iş yanlışmış" demeyi yediremiyorlar. İnsanın, yanıldığını kendisine bile itiraf etmesi zordur. Ama yanıldıkları nokta, AB değil. "Türkiye'yi adam edecek" bütün güzelliklerin, ancak ve sadece, "dışardan gelebileceğini" sanıyorlar. "Bizi kurtarsa kurtarsa, yabancılar kurtarır" zannediyorlar.

Yanıldıkları nokta bu. Zihniyetlerinin dedeleri de, İngiliz Muhipleri Cemiyeti'ydi... Amerikan mandacılarıydı. Hatta başka versiyonlarını da yaşadık yakın geçmişte... Hatırlayın... Sovyet'e sarılmıştı çoğu. Kendi devrimine dudak büküp, elalemin devrimini alkışlıyorlardı. Gorbaçov çıktı, pardon dedi... Harç bitti, yapı paydos, herkes yoluna... Ayazda kalakaldılar! Savruldular. Kimi "eşitlik meşitlik" falan derken, en vahşi patrondan daha kapitalist oldu...

Kimi daha düne kadar Allah'a bile inanmazken, takke taktı kafasına. Cumhuriyet 83 yaşında. AB kaç yaşında? Milletlerin ömrüne bakacaksak eğer... Bizim devletimiz varken, bunlar mağarada yaşıyordu, mağarada. Sen kime akıl öğretiyorsun?[1]

Avrupa Birliği Yahudi Lobilerinin Kuşatması Altındadır

Avrupa'daki Yahudi lobisi Türkiye'nin yanında olsaydı, Roj Tv İsveç'te barınamaz, Fransa'da böyle bir yasa asla gündeme gelmezdi. Türkiye'nin İsrail'den zayıf ve ona muhtaç hale getirilmesi Amerika, Fransa ve İsveç'teki Yahudi lobisinin istediği bir şeydi...

ABD'deki Yahudi lobisinin Türkiye için çalıştığı söylenir, bu yalandır. Avrupa'daki Yahudi lobisinin de Türkiye'nin yanında olduğu propagandası yapılır, bu da kuyruklu bir yalandır. ABD'yi, henüz devlet bile olamamış İsrail'in peşine takmayı başaran Yahudi lobisinin bu ülkede Türkiye için hiçbir şey yapmadığı, Amerika'nın Kıbrıs bahsinde Türkiye'ye uyguladığı ambargodan ve Irak'ın kuzeyinde Türkiye'nin başına çuval geçirmesinden artık iyice belli olmuştur... Yahudi Wallenberg ailesi İsveçli kızları Nane'yi, Kofi'ye gelin vermişler, Nane de Wallenberg'lerin desteği ile Kofi'yi BM Genel Sekreterliği koltuğuna oturtmuştu. Yani Kofi Annan'a o koltuk Wallenberg'lerin hediyesiydi. Wallenberg'ler İsveç ekonomisinin yüzde 65'ini ellerine geçirdi, İsveç de Türkiye'ye sırtını döndü... Avrupa'daki Yahudi lobisi Türkiye'nin yanında olsaydı meşhur Yahudi Wallenberg ailesi devreye girer, Roj Tv İsveç'te barınamaz, İsveç basınında, "Biz de, Ermeni soykırımı yoktur demeyi suç sayalım" çığlıkları kopmaz, Fransa'da böyle bir yasa asla gündeme gelmezdi. Amma Irak'ın kuzeyinde bir Yahudi Kürdistan kurulması, Türkiye'nin İsrail'den zayıf ve ona muhtaç hale getirilmesi Amerika, Fransa ve İsveç'teki Yahudi lobisinin istediği, bir şeydi.. Onlar da İsrail'in bu isteğini hayata geçirdiler, geçiriyorlar.. Yakında Norveç'ten de benzer kokular çıkar, hazırlıklı olun... Çünkü Norveç de MOSSAD'ın Avrupa'daki üssüdür...[2]

Papa ve Lübnan Gözümüzü Açmalıdır

Boşuna uğraşmayın; Papa Müslümanlar'dan asla özür dilemeyecektir. Hatta daha da fazlasını yapacaklardır. Dinlerarası diyalog peşinde olanlar da yakında nasıl bir monologla karşı karşıya kalacaklarını görecekler.

Alman vatandaşı Papa, Sevgili Peygamberimize yönelik söylemlerini Almanya'da dillendirirken Alman Başbakan Merkel bakın ne diyordu:

"Alman askerleri, İsrail devletini koruma misyonunu üstlenerek tarihsel bir görev yapmaktadır. Bu bizim için bir övünç kaynağıdır..."

İtalyan Başbakanı Prodi de "Uluslararası gücün görevi İsrail'i korumaktır" demişti.

Bush ise 11 Eylül sonrasında İslam alemine yönelik bildik Haçlı Savaşı'nı başlatmış, sonra da hızını alamayarak Müslümanları faşistlikle suçlamıştı.

İngiliz Başbakanı Blair ve İtalyan meslektaşı Berlusconi'nin de İslam'ı ve Müslümanları hedef alan demeçleri olmuştu.

Sonra da Afganistan ve Irak işgal edildi, Filistin'de ise 39 yıldır devam eden katliamlar hızlandırıldı ve Lübnan'a yönelik saldırı gerçekleşti.

Bazılarının farklı yorumlamasına rağmen Papa bilerek, sonuçlarını düşünüp hesaplayarak bilinçli olarak konuşmuştur. Aynı Papa hazretleri, ülkesi Almanya'ya yaptığı ilk ziyarette tarihte ilk kez bir Yahudi Sinagogu'nu ziyaret ederek ve 60 kadar Haham ile yaptığı gizli bir toplantıda İslam'a karşı birlikte nelerin yapılacağını konuşmuştu. Boşuna uğraşmayın; Papa Müslümanlar'dan asla özür dilemeyecektir. Hatta bu Papa ve yandaşı tüm Haçlılar daha da fazlasını yapacaklardır. Dinler, kültürler ve uygarlıklar arası diyalog peşinde olanlar da yakında nasıl bir monologla karşı karşıya kalacaklarını görecekler. Katliam onlar için genetik bir alışkanlık. Haçlı Seferleri'nde milyonlarca Müslüman'ı akıl almaz bir şekilde katledenler, Latin Amerika'yı top ve tüfekli katliamlarla Hıristiyan yapanlardır. Öncesinde ve sonrasında da benzer şekilde milyonlarca Afrikalı'yı önce köle, sonra da Hıristiyan yapanlar emperyalizm ve sömürgecilik dönemlerinde bizim coğrafyamıza yönelik akıl almaz oyunlar oynamışlardır.

Haçlı ülke ve güçlerin komplo ve saldırganlığı ile yeniden karşı karşıyayız... ABD, İsrail ve Haçlı mantıklı Avrupalılar hiçbir şekilde Müslüman yandaşlarının durumunu düşünmez ve onlardan kolayca vazgeçerler. Böyle bir duruma düşmek istemeyenler yol yakın iken dönsünler yoksa gerçekten perişan olacaklar. O zaman da ne Bush, Blair, Chirac, Şaron ve benzerlerinin parası ve pulu işe yarayacak, ne de Papa'nın kutsaması onları dünya ve ahiret cehenneminden kurtarmayacaktır![3]

Bu Kilise mi Ders Verecek?

Kilise'nin tarihte şiddet yanlısı kararlar verdiği bilinirken, İslam'a barış dersi verecek kişi Papa değil. İslam, kılıç gücüne indirgenemez.

Benediktus'un son kışkırtması kasti miydi değil miydi? Bu Bavyeralı, iflah olmaz bir gericidir. Papalığa giden yolda potansiyel hasımlarını acımasızca bertaraf eden ve Kardinallerin seçimini kılı kırk yaran bir dikkatle ayarlayan bir adamın, o sözleri kazara sarf etmesi muhtemel değil. Bence ne dediğini ve niye dediğini gayet iyi biliyordu.

Bizans muktedirlerinin en akıllısı sayılamayacak 2. Manuel Paleologos'tan, bilhassa da Türkiye ziyaretinin arifesinde alıntı yapmayı tercih etmesi ikiyüzlüceydi.

Yoksulluk, açlık ve zulmün pençesinde kıvranan, bir ‘varoşlar gezegeni' haline gelen neo-liberal bir dünyada Papa, hasım inancın kurucusunu küçük düşürmeyi tercih ediyor.

İslam medeniyeti kılıcın gücüne indirgenemez. İslam medeniyeti, antik dünyayla Rönesans arasındaki hayati köprüydü. İber Yarımadası ve Sicilya'da İslam'a karşı savaş açan, Katolik Kilisesi'nin ta kendisiydi. Kitlesel sürgünler, cinayetler, zorla din değiştirme ve reformcu Protestan düşmanı kontrolde tutmayı amaçlayan kötücül bir Engizisyon... ‘Kafir'lere karşı infial, Güney Fransa'daki Kathar köylerinin yakılmasına vardı. Osmanlılar ayrım yapmadan Yahudilere ve Protestanlara kucak açtı; İstanbul Konstantinopolis olarak kalsa o kucak açılmazdı.[4]

Irak ve Afganistan, Batının Aynasıdır:

Irak'ı İşgal Parasıyla Dünyanın Tüm Açları Doyardı

Irak konusunda deruni bir bilgiye sahip olan Patrick Cockburn'un yeni kitabı "İşgal'inde de anlatıldığı gibi, 40 aydır işgalin başarısızlığını solukluyoruz. Bu başarısızlık, temel hizmetlerle başlıyor.

Irak'a milyarlarca dolar aktarılmasına rağmen, ABD hükümeti yetkilileri Senato'nun dış ilişkiler komitesine bu yıl başında Irak'ın elektrik, su, kanalizasyon ve petrol sektörlerinde hala işgal öncesi seviyede olduğunu söyledi. Ekonomi, öncekine oranla çok daha berbat bir halde. Saddam'ın gizli polisi ve işkenceleri korkusunun yerini, gangsterler, militanlar, suçlular ve fanatikler aldı. Bir tiranlığı yok edip yerine anarşiyi koymak, bir cehennemden diğerine geçişten başka bir şey değildir. Son zamanlarda bir Iraklının da ifade ettiği gibi: Saddam yönetimi altında kötü de olsa bir devletimiz vardı, oysa şimdi kötü bir devletimiz yok. John Hopkins Üniversitesi, savaşta 600 bin Iraklının öldüğünü tahmin etse bile, gerçekte ölü sayısı tüyler ürpertici. Ülke çoktan sivil savaş çukuruna yuvarlandı. Yabancı askerlerin terk edip gitmesi meselesine gelince; Belki de durum öncekinden daha da kötü, belki de daha iyi bir hal alacaktır.

Şia, Kürt ve Sünni liderler ve onların yabancı patronları, daha az parçalanmış konfederatif bir devlet üzerinde anlaşmaya varabilir. Ve bu sadece Irak'taki durumu. Bir de dünya ölçeğindeki bilanço var, o daha da kötü" olduğunu açıkladı.[5]


Batı, Gardı Düşen Boksör Durumundadır

Önce ABD'nin yana yakıla gizlemeye çalıştığı hadiseyi vitrine koyalım... 10 Ekim gecesi, ABD Irak'ta savaşın başladığı andan bu yana en büyük darbeyi aldı... Saat 23.45'te Bağdat'taki Falcon Askerî Üssü, Iraklı direnişçiler tarafından dört koldan saldırıya uğradı... O gece tam 67 Amerikan askeri öldü: Daha sonra bu sayı 75'e çıktı! Falcon'daki can pazarında 100'den fazla da yaralı vardı... Üsteki Irak'lı askerlerden hayatını kaybedenlerin sayısı ise 120 idi! Falcon, ABD'nin bölgedeki en büyük mühimmat deposuydu: Saldırıda büyük kısmı imha edilen üs kullanılamaz hale geldi... Falcon'da olup bitenleri sansür mekanizmasını kullanarak kamuoyundan saklıyorlar... ABD'nin Irak Batağı öyle bir hale geldi ki, İşgalciler artık "dönüşü olmayan nokta"dalar... Bush ve Adamları'nın Irak politikası tümüyle iflas etmiş durumda... Irak Savaşı'nın ABD'deki, İngiltere'deki ve tabii Türkiye'deki işbirlikçileri ve de şakşakçıları bu muhteşem bozgun karşısında süt dökmüş kedi gibiler! ABD, Irak'ta gardı düşmüş boksör gibi... Ring hakemi, Sam Amca'nın Askerleri için saymaya başladı!

El-Kaide Bahanesiyle Mazlum Müslümanlar Vurulmaktadır

Pakistan'ın kuzeybatısındaki aşiret bölgesi Bajur'da El Kaide kampı iddiasıyla bombalanan yer, çocukların eğitim yaptığı bir Kur'an okuluydu. Yani elifba okunan bir mektep. Büyük çoğunluğu çocuk 80 kişi hayatını kaybetti...

ABD kaynaklarına göre burası El Kaide'nin üst düzey yetkililerinin bulunduğu bir kamptı. Pakistan kaynakları da aynı fikirde. İki ülkenin saldırıdan sonraki açıklamaları birbirinin aynısıydı. Pakistan ordusuna bağlı helikopterler bir El Kaide kampını bombalamıştı. Ancak olayın hiç de açıklandığı gibi olmadığı çok erken belirginleşti.

Kur'an okulu aslında NATO birlikleri tarafından bombalanmıştı. Bu da, cinayetin hem ABD hem NATO hem de Pakistan tarafından işlendiğini ortaya koyuyor. Çünkü Pakistan ile ABD arasında varolan ortak operasyon anlaşması, kısa zaman önce Pakistan ile NATO arasında da imzalandı. Bu anlaşmaya göre NATO güçleri, Afganistan'dan Pakistan'a geçebilecek, sınır ötesi operasyon yapabilecek. Bölgeye yönelik saldırı işte bu çerçevede yapıldı. Çoğu çocuk, 80 kişinin ölümüne hem Pakistan hem ABD hem de NATO imza atmış oldu...

Bejur saldırısı Müşerref'in çöküşünün başlangıcı. Afganistan'da çok tehlikeli bir savaşın içine sürüklenen NATO'nun da büyük yara alacağını şimdiden söyleyelim. Kitlelere karşı yürütülen bu savaş ve tekrarlanan hatalar devam ederse, Taliban devleti de kurulur, El Kaide devleti de. Çünkü iki örgüt, küresel savaşın ve yeni bloklaşmanın çok önemli iki unsuru haline geldi.[6]

ABD, Çin'e ve Tüm Mazlum Direnişe Savaş Açmıştır

Enerjideki İşbirliğine Tepki - ABD, Çin'e Karşı Sertleşti

ABD, "İran gibi iyi gözle bakılmayan" ülkelerle enerji işbirliğini derinleştirmemesi için Çin'i uyardı. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Zoellick, "Çin, İran gibi ülkelerle enerji anlaşmaları imzalamaya devam ederse, ABD ile artan biçimde anlaşmazlığa düşecektir ve aradığı enerji güvenliği hedefine de muhtemelen ulaşamayacaktır" dedi.

Pekin'in ABD'nin "mesele çıkarabilecek, belalı" ülkeler olarak gördüğü İran, Burma ve Zimbabve ile ilişkilerinin "başka yerlerde ters tepebileceği" ifadesini kullanan ABD'li yetkili, Çin'e "ya biz ya onlar" restini de çekti.

Zoellick, "Çin ya ‘bu arada kendi enerji önceliklerini de korumaya devam ederek' bu ülkelerin yarattığı problemlerin giderilmesi için ABD ile birlikte çalışır ya da bize ve belki de bizimle birlikte uluslararası sistemde yer alan başka ülkelere karşı çıkmayı tercih eder" diye konuştu.

Siyasi ve iktisadi gözlemciler, Çin'in enerji kaynaklarını güvenceye almak için giriştiği atağın ABD'de giderek artan bir kaygıyla karşılandığına dikkat çekiyorlar.

Batı Ahlaki Bir Çöküş Yaşamaktadır

İngiliz Araştırma Enstitüsü, ahlaki ve ailevi yozlaşmışlık, içki ve uyuşturucu alışkanlığı, sex ve cinsel sapıklık, nemelazımcılık ve eyyamcılık konusunda Avrupa gençliğinin çürüdüğünü ve özellikle İngiliz gençliğinin bu yozlaşmada 1. sırada görüldüğünü; çok geniş, uzun ve ciddi bir araştırma sonucunda rapor halinde yayınlamıştır. 

ABD ve İsrail'in Battığı Adres: Iraktır

Irak direnişi ABD ve Britanya'yı öyle bir yenilgiye uğrattı ki, Britanya kamuoyundan bile Saddam rejimine rahmet okuyan sesler yükselmeye başladı. Irak medeniyetlerin sığınağı, imparatorlukların beşiği idi; Bundan sonraysa Amerikan şer imparatorluğunun ve müttefiki İsrail'in 'battığı adres' olacak.

Washington ve Londra'da, Irak'taki şartların kötüleşmesi hakkında benzeri görülmemiş bir tartışma yaşanıyor. Bellibaşlı gazeteler ve dergiler ABD Başkanı George W. Bush'un ve müttefiki Britanya Başbakanı Tony Blair'in terörle savaşı kaybettiğini ve içinden çıkılması zorlaşan kanlı bir bataklığa saplandığını teyit eden araştırma, makale ve anketlerle dolu.

Bush'un kendisi işlerin Irak'ta istendiği gibi gitmediğini ve bu ülkenin kendi yönetimi açısından 'yeni bir Vietnam'a dönüştüğünü itiraf edip, bu trajediden çıkmak veya en azından kayıpların sayısını azaltmak için yeni bir politika bulmak amacıyla askeri yetkililerle bir toplantı yaptı.

Cambridge Üniversitesi'nde öğretim görevlisi Corelli Barnett'e göre, "Saddam Halepçe'de kimyasal silah kullandıysa, ABD de Kaim ve Felluce'de beyaz fosfor kullandı. Saddam Enfal operasyonunu gerçekleştirdiyse, Amerikalılar ve müttefiklerinin de Felluce, Bağdat, Samarra ve başka yerlerde Enfalleri var." Barnett sözlerine şöyle son veriyordu: "Saddam yönetimde olsaydı 655 bin Iraklı, 3 bin Amerikalı ve 120 Britanyalı öldürülmez, bir milyon Iraklı ve en az 20 bin Amerikalı yaralanmazdı."

Orta sınıftan her gün 1000 Iraklı, Şam ve Amman'a kaçıyor. Nüfusun yüzde 96'sını oluşturan yoksullarsa 500 dolarlık taksi ücretini bulamadıkları için kaçamıyor ve ölmek dışında seçenekleri yok. Bazı istatistikler, iki yılda 650 bin Iraklının göç ettiğini ortaya koyuyor...


Direniş dengeleri altüst etti, ABD'nin burnunu sürttü, işgal projesi ve yalancı propagandalarla işbirliği yapanları ifşa etti. Irak için en iyi gelecek, sahibine iadesi, mezhep ayrımcılığının giderilmesi ve ülkeyi kanlı bataklığa gömenlerin yargılanmasından geçiyor. [7]

Irak Sendromu Vietnam'dan da Beter Durumdadır!

Amerikan ve İngiliz basını Irak'ın işgali ile ilgili haber ve yorumlarında "Vietnam benzetmesi"ni artık rahatlıkla yapıyorlar.

Çünkü işgal sonrası Amerikan ve müttefik kayıpları Vietnam savaşı ile kıyaslandığında ortaya "Vietnam'dan da beter" bir manzara çıkıyor.

Oysa ABD'nin Körfez Savaşı'nı başlatırken ABD tarihinin tek savaş yeniligisi olan "Vietnam Sendromu'nun izlerini silmek" gibi bir hedefi olduğu da biliniyordu. Gelinen ortam, ABD'nin Vietnam'dan sonra artık bir de "Irak sendromu" olacağını gösteriyor. "ABD gibi süper bir güç nasıl o yıllarda Vietnam gibi dördüncü sınıf bir ülkeye yenilmiş ve itibar kaybetmişse", şimdilerde de Irak'ta ölen her Amerikan askeri, doğmakta olan "Irak sendromu"nun habercisi oluyor.

ABD süper güç olması vehmiyle Irak konusunda erken bir geri adım atacağa benzemiyor. Ancak Washington'da sızan bir CIA raporu hiç de öyle demiyordu. CIA Başkanı George Tenet'in emriyle Bağdat'taki CIA istasyon şefi tarafından hazırlanan rapor, direnişin Iraklılar arasında yayıldığını ve bir askeri değerlendirmeye göre direnişçi sayısının 50 bine ulaştığını bildiriyor.

Irak'ın ABD için Vietnam'dan da beter olduğunu söylemek için rakamlara bakmak da yeterli. Mesela, Vietnam'da toplamda 50 binden fazla Irak askeri öldü. Ancak Vietnam'da çatışmalarda ölen Amerikan askeri sayısının bu rakamı bulması için iki yıl geçmişti. O halde Vietnam'a bak Irak'ı anla![8]

Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Fevzi USLUBAŞ'ın Aşağıdaki Tesbitleri Oldukça Önem Taşımaktadır:

Başkan Putin'in 20. yüzyılın en büyük siyasi trajedisi olarak tanımladığı SSCB'nin Aralık 1991'de tarih sahnesinden çekil­mesinden sonra Doğu Avrupa, Balkan­lar, Kafkasya, Hazar Havzası ve Merkezi (Orta) Asya'da oluşan stratejik boşlukların doldurulma­sı gündeme geldiğinde; birçok ülke gibi Türkiye de, Sovyet coğrafyasındaki gelişmeleri tam o­larak okuyamadığı ve ilişkilerini uzun yıllar sadece Moskova üzerinden yürütmekle yetindiğin­den, bu yeni duruma hazırlıksız yakalanmıştır.

Nitekim, SB'nin yıkılmasının kaçınılmaz olduğunun anlaşıldığı, başarısız 19 Ağustos 1991 darbesinden hemen sonra Eylül ve Aralık ayla­rında ülkemize ziyarette bulunan Kazakis­tan, Özbekistan ve Kırgızistan liderleri Nazarbayev, Kerimov ve Akayev ile yapılan görüşmelerde; "21. yüzyıl Türklerin olacak - Adriyatik'ten Çin Seddine kadar Türk Dünyası" gibi gereksiz ve Türkiye'nin gücünü aşan slo­ganlarla Ankara, SSCB'nin Orta Asya ve Kafkaslardaki mirasına konmaya çalışan bir aday görünümünü vermiş ve Türki Cumhuriyetler için bir "ağabey" rolüne soyunmuştur.

Yaklaşık 150-200 sene sonra kardeşlerin yeniden buluşması ve tarihe artık damgalarını vurmalarının vakti geldiği şeklinde lanse edilen bu aşırı iyimser ve hayallerin egemen olduğu 1994-95'lere kadar devam eden dönem zarfında Ankara; imkanlarını çok aşan vaatlerle gereksiz beklentilere yol açmış ve bu yeni ülkelerin ihti­yaçlarının devasa boyutları ile Moskova'ya yö­nelik bağımlılıklarının derinliğini, gerektiği şekilde tahlil edememiştir. Neticede, bu yeni ülkelerin bağımsızlıklarının güçlendirilmesi ve Soğuk Sa­vaş sonrası uluslararası siyasi düzendeki yerleri­ni almaları ile ekonomilerinin tedricen Mosko­va'nın yörüngesinden uzaklaştırılmasını sağlaya­cak gerçekçi stratejiler yerine, ayakları yere basmayan, günlük ve bölge gerçeklerine uygun olmayan politikalar izlendiğinden, beklenti ve hayaller, yerini karşılıklı hayal kırıklığına bırakmış ve Türkiye bölgede önemli bir fırsatı kaçır­dığı gibi prestij kaybına da maruz kalmıştır.

Bu gelişmeler üzerine Ankara, dış politi­kada tüm öncelik ve ağırlığı yeniden Batı dünya­sı ile bütünleşmeye vermiş ve Türki Cumhuri­yetlere açılımda Washington'un dümen suyuna girerek, ABD'nin özellikle enerji politikasındaki parametreler doğrultusunda girişimlerde bu­lunmak, mütevazı ticari açılımlar yapmak ve bazı kültürel başarılar ile yetinmek şeklinde "düşük profilli" bir strateji izlemeye başlamıştır.

Dış çemberindeki tampon ülkelerin kay­bolması ile yeniden "kuşatılma" vehmine kapılan Moskova ise, etrafındaki güvenlik halkasını ye­niden oluşturmak ve SSCB'nin yıkılmasıyla hasıl olan stratejik boşluğun doğrudan kendisince doldurulması amacıyla arayışa başlamış ve neti­cede Savunma Bakanı General Gracev ve Rus Genelkurmayı'nın baskısıyla Başkan Yeltsin, Ni­san 1993'de "Yakın Kuşak" doktrinini ilan etmiş­tir. Ankara'nın da, "pantürkist-turancı" söylev­lerden vazgeçerek, Türki Cumhuriyetler ile iliş­kilerini Washington eksenine çekmesi ve Rus­ya'nın bölge üzerinde nüfuzunu bir anlamda kabullenerek, bu ülke ile bilhassa ekonomik ilişkilerin gelişmesine öncelik vermesi Moskova'yı oldukça rahatlatmıştır.

Bununla birlikte, Ekim 1993'te Duma'da yaptığı bir konuşmada "Rusya'nın artık eski gücünde ve bölgesindeki gelişmeleri doğrudan etkileyebilecek konumda olmadığını"[9] teslim eden, bu nedenle de en kısa zamanda radikal reformların gerçekleştirilmesinin zorunluluğunu öne süren Başkan Yeltsin'in bu gözlem ve itirafı, SB'nin mirasında gözü olan siyasi mahfel ve güç odaklarını cesaretlendirmiştir. Bu doğrultuda herkes özellikle Merkezi Asya'da ABD, Türkiye ve İran arasında çetin bir mücadele beklerken, "model olmak-ağabeylik yapmak" söylevi ile yola çıkan Türkiye, büyük ölçüde kendi irrealist politikasından kaynaklanan nedenlerle yarıştan kopmuş, İran ise, daha fazla ekonomik yardım ve finans sağlamak imkanlarına sahip olmasına rağmen, dini mesaj ve beklentilerini ön plana çıkartması sebebiyle, Sovyet Nomenklaturasında yetişmiş bölge liderlerini ürkütmüş ve bu yüz­den Tahran da Tajikistan dışında bölgede nüfu­zunu arttıramamıştır.


Esasen, Orta Asya'da eskiden beri varolan Cedidistler (Yenilikçiler) ve Kadimciler (Gelenekçiler) arasındaki çekişme nedeniyle, İslamcı ve milliyetçi söylevlerin ön plana çıkması ilk bakışta Ankara veya Tahran'ın işini kolaylaştırmakla birlikte; bağımsızlıklarını yeni kazanan bu ülkelerin yöneticilerinin, evvelemirde siyasi istikrarı sağlamak ve ekonomik kalkınma öncelikleri doğrultusunda, pantürkist ve İslamcı açılımlar­dan uzak durmayı tercih ettikleri, bu paralelde ihtiyaçlarına uygun karma ekonomik model sunan Çin, önemli meblağlarda krediler açan Japonya, Güney Kore ve Almanya ile SSCB'nin bırak­tığı stratejik boşluğu tek başına doldurmak suretiyle Avrasya'ya hakim olmak isteyen Was­hington'a yöneldikleri gözlenmiştir.

Straejist Mc. Kinder'in öne sürdüğü gibi "Asya'ya hakim olan dünyaya hakim olur" ve "Asya'ya hakimiyette en önemli kıstas enerji üretim ve dağıtım kanallarını kontrol etmektir" görüşlerinden hareket eden Washington'daki bazı siyasi ve askeri çevreler ile, daha ziyade Cumhuriyetçi Partiyi desteklemekte olan büyük enerji holdingleri, silah sanayisinin önde gelen firmaları, "SB'nin yıkılmasıyla Avrasya'da oluşan" boşluğun, başka rakip güçler ortaya çıkmadan derhal ABD tarafından doldurulması için Clinton yönetimine baskı yapmalarına rağmen, Clinton döneminde (1992-2000) ana hatlarıyla ulusla­rarası ilişkilerde gerekmemesi halinde kuvvet kullanımından sarfınazar edilmesi, pro-aktif ve yayılmacı bir dış politika yerine, müttefiklerle işbirliği ile meşruiyeti ön plana çıkartan ve ge­nelde "soft power"a dayalı bir diplomasinin tercih edilmesi sebebiyle, tek süper güç olmakla yetinmek istemeyen ve ABD'yi imparatorluk kulvarına taşımak arzusundaki Neo-Con'lar, Bush'un iktidara gelmesini beklemek mecburiyetinde kalmıştır. 

Washington'un, Rusya'yı zayıftatmak, askeri bir tehdit olmaktan uzaklaştırmak ve mümkün mertebe Batı yörüngesine çekebilmek için 1992'den beri iki aşamalı bir plan izlediği gözlenmektedir: Kontrollü bir demilitarizasyon, ekonomide enerji gibi hayati sektörleri ele geçirmek ve Batı yanlısı politikacıları iktidara taşımak şeklindeki bu planın, bilhassa Yeltsin döneminde oldukça başarılı olduğu görülmüştür.

Öte yandan, bu planın tamamlayıcı un­suru olarak Washington'un, ayrıca NATO ve AB mekanizmalarını devreye sokmak suretiyle, 1988 yılından itibaren Sovyet bloğundan ayrılan Doğu Avrupa ülkelerinin -Beyaz Rusya, Moldova ve Ukrayna dışında- tamamına NATO üyeliği ver­mek ve AB'ye üye yapmak veya üyelik perspektifi sağlamak yoluyla, Moskova'nın yörüngesinden uzaklaştırdığı gözlenmiştir. Bu bağlamda Rus­ya'nın, bir anlamda bu bölgedeki stratejik denklemde "Slav ve Ortodoks" dünyasının lider­liğine veya Roma'nın varisliğine oynamak imka­nının büyük ölçüde imkansızlaştığını söylemek mümkündür.

SSCB'den ağır bir siyasi ve ekonomik mi­ras devir alan Rusya'da, başkan Yeltsin'in "erratik" politikaları, liberal ekonomiye ve de­mokratik düzene yapılan sancılı geçiş ve Çecenistan Savaşı ile diğer ayrılıkçı akımların güçlenmesi nedeniyle, ülkenin Yugoslavya'nın akibetine uğramasının kaçınılmaz olduğu ve bu bağlamda SB'nin dağılma sürecinin henüz ta­mamlanmadığının öne sürüldüğü bir ortamda, Moskova sahip olduğu 30 bin civarında çekirdek silah ve roketin yanısıra, kimyasal ve biyolojik stoklar, gelişmiş konvansiyonel silahlar ve 2 milyon ordusu ile stratejik denklemde nazari dikkate alınması gereken bir askeri güç oldu­ğundan, ilk öncelik "Ayının pençelerinin sökül­mesi" için START ve AKKA mekanizmalarıyla Rusya'nın kontrollü bir demilitarizasyona tabi tutulması ve BİO/AGİT çerçevesinde de Batı blokuyla işbirliği yapmasının sağlanmasına ve­rilmiştir.

Bilahare, ülkenin SB'den kalan 56,5 mil­yar Dolar dış borcunun hızla tırmanarak 1998 krizinde 178 milyar Dolara ulaşması, ekonomide makro dengelerin tamamen bozulması ve kamu finansmanı için IMF'den 22 milyar Dolar tutarında kredi talep edilmesi, fert başına milli gelirin 1700 Dolara gerilemesi ve kamu firmalarının talan edilmesi şeklinde gerçekleşen özelleştir­meler gibi ekonominin kaosa sürüklendiği bir sırada Batı'nın dev şirketleri; özellikle enerji piyasası ve bankacılık sektörünü şaibeli özelleş­tirmeler yoluyla ele geçirmeye ve Hadarkovsky, Gosinsky, Berezovsky gibi Batı ile organik bağlar içinde olan oligarhlar aracılığıyla ekonomiyi kısmen denetimleri altına almaya muvaffak olmuşlardır.

Rusya'nın askeri gücünün zayıflatılması ve ekonomisinin denetim altına alınmasından sonra sıra ülkenin dış çemberi veya "yakın ku­şağı"nın dağıtılmasına gelmiş ve bu doğrultuda, Afganistan'da askeri müdahale sonrası iktidara taşınan Karzai istisna tutulursa, genelde "kadi­fe" veya "renkli" devrimler diye tanımlanan Amerikan Soros Vakfı gibi hükümet destekli STÖ'lerinin tezgahladığı halk hareketleri tetik­lenmek suretiyle, Sovyet Nomenklatura'sında yetişmiş, Moskova yanlısı liderlerin devrilmesiyle yerlerine Batı'ya müzahir politikacıların iktidara getirilmesine başlanmış ve bunda Gürcistan (2003), Ukrayna (2004) ve Kırgızistan'da (2005) muvaffak olunmuş, ancak Özbekistan (2005) ile Beyaz Rusya'da (2006) başarı sağlanamamıştır.

Gorbaçov'un SSCB'nin yıkılmasına sebebi­yet veren naif politikalarından sonra Yeltsin döneminde de (1991-2000) Rusya'nın yapısına ve ihtiyaçlarına uygun olmayan "erratik" uygulama ve reformlara devam edilmesi, Batı ve özellikle Washington için önemli fırsatların ortaya çıkma­sına vesile olmuştur. Bu yıllarda, Amerikan şir­ketlerinin enerji sektöründe önemli avantajlar elde etmelerinin yanısıra, bilhassa NATO; Doğu Avrupa'da hasıl olan stratejik boşluğu başarıyla doldurduğu gibi, Washington, Rusya'nın denetiminden kurtulmak arayışındaki Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbaycan ve Moldova'nın katılımıyla GUUAM'ı 1997'de (Özbe­kistan çekilmesiyle Mayıs 2005'de önce GUAM'a, Haziran 2006'da ise Demokrasi ve Ekonomik Kalkınma Örgütü'ne dönüşmüştür) oluşturarak, BDT 'yi zayıflatmayı başarmıştır.

Ancak, "yeniden güçlü" bir Rusya sloganı ve ülkenin parçalanma sürecine son vermek "tarihi misyonuyla" Putin'in göreve gelmesinden sonra, Moskova'nın Batı'ya yönelik zafiyetlerinde hızla azalma görülmeye başlanmış ve Was­hington'un, Rusya ve dış çemberini kontrol et­meye matuf politikasında gerilemeler olduğu görülmüştür.

Ülke bütünlüğü için önceliği Çeçenistan meselesine veren Putin; Ağustos-Ekim 1999 dönemindeki 2. Çeçen Savaşı'yla, askerlerin istediği gibi savaşı lokalize etmeyi ve buradaki özünde milli olan direnişi, "küresel terörün cihadi uzantısı" olarak lanse etmek suretiyle, dış dünyanın zımni muvafakatini almayı başardıktan sonra, doğrudan ülkenin enerji kaynaklarının kontrol edilmesi ve devletin yeniden yapılanma­sına yönelmiştir.

Bu çerçevede, Brejnev döneminin dikey devlet yapılanmasına derhal dönülerek, bazı cumhuriyetler ve özerk bölgelerden gelen ayrı­lıkçı akımların susturulması, böylece SSCB'den miras etnik ihtilaf ve taleplerin dış güçler (Batı) tarafından kullanılmasının engellenmesi ve ülke bütünlüğünün korunması hedeflenmiştir. "SB yeniden canlanıyor" şeklinde özellikle AB ülke­lerinden kaynaklanan bu reformlara ilişkin eleş­tirileri Putin, ülke bütünlüğünün muhafazası için gerekli adımlar olarak geri çevirmektedir.

Yeltsin döneminin "vahşi kapitalizmi" ve "talan ekonomisi" yerine, Rusya'nın ihtiyaçlarına uygun, uzun erimli ve devletin kontrolünde bir ekonomik kalkınma modelinin Putin yönetimince benimsenmesinden sonra, ilk iş olarak devletin enerji sektörüne el koyduğu ve Batı ile organik bağları bulunan oligarhları süratle tasfiye etmek suretiyle, ülke ekonomisinin tam denetim altına alınmasına başlandığı görülmüştür. Bu önlem­lerle, yılda 20 milyar Doları aşan meblağlardaki ülke dışına para kaçırma operasyonlarının kıs­men engellendiği, ülke ekonomisinin %25'ine ulaşan kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin aşağı çekildiği, devletin vergi gelirlerinin arttığı ve artan enerji fiyatlarının sağladığı girdilerin de katkısıyla ekonomide makro dengelerin tuttu­rulmaya başlandığı görülmüştür.

Devletin ekonomide dizginleri ele geçir­mesinin doğal bir sonucu olarak, ihracat ve bütçe gelirleri hızla artmış, bu sayede dış borç­lar büyük ölçüde eritilmiş ve Merkez Bankasında 180 milyar Dolar gibi önemli miktarda döviz rezervi oluşmuştur. Bu gelişmeler tahtında, Rus ekonomisinin enerji sektöründeki hakim pozis­yonu da nazari dikkate alınarak, Haziran 2006'da gerçekleştirilen ŞİÖ Zirve toplantısında Ruble, Yuan gibi kuvvetli para birimlerinin yanısıra, Japon Yenin'in de katılımıyla Asya'da Dolar, Euro gibi uluslararası bir para biriminin ihdası veya Ruble'nin rezerv para olarak kulla­nılması gündeme gelmiştir.[10]


Ancak, ABD ve özellikle AB'yi en çok ra­hatsız eden gelişme, Moskova'nın sadece kendi enerji sektörünü kontrol altına alması değil, dünya enerji denkleminde de hakim bir aktör olarak ön plana çıkmasıdır. Nitekim, Rusya'dan sonra Avrasya pazarında da Batılı şirketlerin büyük ölçüde tasfiye edilmesinden sonra iyice güçlenen Gazprom, Rusneft, Lukoil gibi Rus şirketleri, Kremlin'in yönlendirmesiyle, Hazar Havzasındaki diğer ülkelerin de petrol ve doğal gaz üretim, taşınma ve pazarlanmasını tekelle­rine almıştır. Bu çerçevede, örneğin Türkme­nistan doğal gazının 2024 ve Kazakistan doğal gazının 2010 yılına kadar sadece Gazprom tara­fından satın alınması ve dünya pazarlarına dağı­tımı söz konusudur.

Ortadoğu bölgesinden sonra dünyanın en zengin petrol ve doğal gaz yataklarına haiz Ha­zar Havzası kaynaklarının dünya pazarlarına ulaştırılmasında Moskova tam hakim konumda­dır. 2005 yılında devreye giren ve yılda 50 mil­yon ton petrol taşıma kapasiteli (dünya petrol ihracatının 80/1'ne tekabül etmektedir) BTC hattı, Moskova'nın bu tekel durumunu mevcut şartlarda fazla tehdit etmemektedir. Rusya top­raklarından geçmeyen 2. alternatif konumunda­ki kazak petrolünü Doğu Türkistan'a ulaştırmak üzere 2004'de yapımına başlanan yılda 10 mil­yon ton taşıma kapasiteli Atirau-Dushanzi hattı ise, halen günlük petrol tüketimi 6 milyon varile ulaşan Çin'in ihtiyacının çok kısıtlı bir kısmını karşılayabilecektir.

Türkmen gazının Afganistan-Pakistan ü­zerinden Hint Okyanusu'na ulaştırılması için planlanan Devletabad-Herat-Karaçi hattı projesi, gerekli anlaşmaların Taraflarca imzalanmasına rağmen, Afganistan'da siyasi istikrarın sağlana­maması nedeniyle hayata geçirilememekte, İran güzergahı ise, Washington'un siyasi muhalefe­tinden dolayı doğrudan ekarte edilmektedir.

Öte yandan, Hazar Havzası kaynaklarının yanısıra, Batı Sibirya ve Yakutistan'daki Tashet ve Kovyta'daki petrol ve doğalgazın, ikiz hat ile Çin'in Nadanq şehrine veya Japonya'nın tercih ettiği Vladivostok'un kuzeyindeki Primorzkoi'a taşınması şeklindeki güzergah seçimi meselesi; Moskova-Pekin ve Moskova-Tokyo. arasında, Kuril Adalarının nihai statüsünün belirlenmesin­den, ŞİÖ'nün geleceğine kadar uzanan geniş bir yelpazede siyasi-ekonomik pazarlıklara vesile olmaktadır.

Halen günde 80 milyon varil olan dünya petrol tüketiminin, 19-20 milyon varil ile yakla­şık 4/1'ni tek başına gerçekleştiren ve bunun 12 milyon varilini ithal etmekte olan ABD ise, Asya'daki enerji pazarlıklarını yakinen izlemekte ve Barents Denizi ile Murmansk yakınındaki Shtokman doğal gaz yataklarının işletilmesi ve Amerika'nın Pasifik Sahiline ulaştırılması hususunda Moskova ile görüşmelerde bulunmaktadır.[11]

Başkan Putin, Asya ülkelerinin artan enerji ihtiyacının güvenle karşılanabilmesi için ŞİÖ bünyesinde bir "Enerji Kulübü'nün" oluştu­rulması ve burada tüm sorunların ele alınmasını 12 Haziran 2006 günü Zirve toplantısında gündeme getirmiş ve gözlemci statüsünde toplantıya katılan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat ise, ŞİÖ enerji bakanlarının bu amaçla en kısa zamanda Tahran'da buluşmaları için davette bulunmuştur[12]

Dünyanın bilinen doğal gaz rezervlerinin %28'ine (dünya 1.) ve petrol kaynaklarının %7'ne (dünya 8.) haiz olan ve 2005 yılında 156 milyar metreküp doğal gaz ile 230 milyon ton petrol ihracatı ile doğal gazda en büyük satıcı ve petrolde ise hemen Suudi Arabistan'ın ardında yer alan Rusya, Avrupa'nın doğal gaz ihtiyacının tek başına dörtte birini karşılamakta olduğundan ve önümüzdeki yıllarda enerjide Moskova'ya yöne­lik bağımlılığın artması beklendiğinden, AB ül­kelerinde, özellikle Ocak 2006 başında Mosko­va'nın Ukrayna'ya gaz sevkini geçici olarak dur­durması da nazari dikkate alınarak, Rusya'nın enerji temininde ne kadar güvenilebilir bir satıcı olduğu hususunda tereddütler hasıl olmuş ve Moskova'dan bu konuda garanti istenmesinin yanısıra, alternatif güzergah ve satıcı ülkeler bulunması gündeme gelmiştir. Kuzey Denizi kaynaklarının hızla azalması ve Avrupa'ya en yakın üretici ülke olan Ceza­yir'in de Gazprom ile gaz üretim ve pazarlanmasında işbirliği yapmaya başlamış olması, Moskova'nın AB karşısında elini oldukça kuvvetlendirmektedir.Mayıs 2006'da Soçi'de yapılan görüşme­lerde Başkan Putin, J. M. Barroso başkanlığın­daki AB heyetine doğal gaz sevkiyatı konusunda garanti vermekle birlikte, bazı Avrupa ülkelerinin (İngiltere/Centrica, Fransa/Gaz de France gibi) liberal ekonomi ve küreselleşmenin gereği ola­rak, "ekonomik - milliyetçi" reflekslerle iç piyasa­larını/dağıtım kanallarını Rus firmalarına (Gazprom) açmamalarından hasıl olan bazı tereddütler nedeniyle, Avrupa Enerji Şartı'nın imzalanmasına yanaşmamıştır.[13] Dolayısıyla, 15­-16 Temmuz'da St-Petersburg'da yapılacak olan G-8 Zirvesinin, büyük ölçüde enerji konusunda müzakere ve üretici-satıcı ülkeler arasında sevk-fiyat garantisi gibi konularda karşılıklı beklentilerin sağlanmasına yönelik pazarlıklara sahne olacağı anlaşılmaktadır.





[1] Yılmaz Özdil / Sabah / 29.10.2006

[2] Hasan Demir / Yeniçağ / 18.10.2006

[3] Hüsnü Mahalli / Akşam / 19.9.2006 

[4] Tarık Ali / Radikal / 19.09.2006 

[5] T. Garton Ash / The Guardian / Zaman / 01.11.2006


[6] İbrahim Karagül / Yeni Şafak / 01.11.2006


[7] A. Atwan / Kudsel Arabi / Radikal / 30.10.2006

[8] Nuh Gönültaş / Bugün / 30.10.2006

1 M. Baturin, Epoha Yeltsina (Yeltsin Dönemi) 2001 Moskova, Vagrius.

[10] Kommersant ve Moscow Times 12.6.2006.

[11] Moscow Times 26.10.2005 ve IHT 21. L2. 2005.

[12] Guardian 12.6.2006.

[13] Financial Times ve Pravda 26.5.2006.

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  UKRAYNA KARGAŞASI VE DÜNYANIN YENİDEN KURGULANMASI            NATO’nun ve AB’nin, Rusya’nın saldırısı...
Devami
  Suriye’de Arap Baharı ve HALKIN TÜRKİYE’YE GÖÇE ZORLANMASI BİR İSRAİL (SİYONİZM) PROJESİYDİ!        Önce...
Devami
  AB üyeliği, sadece ekonomik ve ticari bir işbirliği değil,...
Devami
  Başbakan Recep T. Erdoğan "ateşkes sağlamadan bölgeye birlik yollamayız....
Devami
  "Dinsizin hakkından imansız geliyordu!" Bu çok bilinen atasözümüze bakınca karşımıza şöyle...
Devami
  Türkiye çok yönlü bir kaos ve kriz ortamında iken...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4548

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR