Reklam
Reklam
Reklam

İMTİHAN SAHALARIMIZ VE SABIR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfMükemmel 

 

"Siz Ba'al'e  tapıp, yaratanların en güzelini mi bırakıyorsunuz?"[1]

Ayetinde geçen "Ba'al" kelimesi, bu gün pek çok Müslümanın müptela olduğu ruhi bir hastalığı anlatan bir kavram içermektedir.

Ba'al: Dört yüzlü, altından yapılmış, büyük ve görkemli bir put ismidir.[2]

Hasan Basri Çantay: Ba'al: İlyas As.'ın gönderildiği Şam-Filistin iklimindeki Ba'albek beldesindeki büyük put'a alemdir."[3] demektedir.

Kur'anda bu kelime, Nisa:128 ve Hud:72 ayetlerde "Kadın'ların dirayetli kocası" anlamında geçmektedir.

Ba'al: Herhangi bir şeyin hakimi, sahibi, ve kendini müstağni (ihtiyaçsız) gören Rabbi anlamlarına da gelmektedir.[4]



[1] Saffat:125

[2] Bak: Ali Bulaç Kur'an meali Sözlük kısmı

[3] Saffat: 83

[4] Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi C.4, Sh:553

 

Ba'al: Kökleri çok derine inip, kendi ihtiyacı olan suyu topraktan çekebilen, hurma ağacına da denir.[1]

Ve yine Ba'al: Hırs ve heyacanla sahip olmak istediği makam ve menfaatlere erişememek veya elindeki nimet ve faziletleri yitirmek endişesiyle duyulan korku ve bunun doğurduğu ruhi sefalet, hıyanet ve rezalet halidir.[2]

Şimdi günümüzde de:

Hem iktidar partisini, hem kendi cemaatini; hem özel ve samimi hizmet ekibini, hem de gizli hıyanet şebekesini ayrı ayrı idare etmeye heveslenen... Böylece Ba'al gibi dört yüzlülükle, çıkar umduğu her kesimi idare ettiğini zanneden kimseler bulunabilmektedir. Bu tipler, zahiren manevi ve uhrevi hizmetler içinde gözükseler de, asıl gayeleri dünyevi ve nefsanidir. Bu yüzden, önünde sonunda, çok haklı ve hayırlı hizmet ekibinden kopmaya yöneldikleri acı bir gerçektir. Sadık insanların ve üstatlarından kendilerinden yararlanmak istediklerini vehmettikleri ve kendilerini vaz geçilmez hissettikleri görülmektedir.

Halbuki, Allah'ın rızasını ve ahiret hayatını gözetseler ve şeytanların vesvesesini değil, vicdanlarının sesini dinleseler, hizmet ve baskılara biraz daha sabır ve dirayet gösterseler, elbette Allah onları hidayete ve muvaffakiyete erdirecektir.

Maraton yarışını tam bitirmek ve dereceye girmek üzereyken, tükenip ayrılmak ne kadar acı ve fecidir. Böylesi kötü akibetten, hepimizin Allah'a sığınması gerekir.

Çünkü, marifet haklı ve hayırlı bir işi bitirmek ve sabır, bir girişim ve gayretin sonun getirmektir.

Asla unutmayalım ve hiç kimseyi suçlamaya kalkışmayalım ki:

Bizim bize ettiğimizi hiç kimse etmeyecektir. İyiliğimiz de, kötülüğümüz de, sadece kendimizedir. Birileri, bizi aldatmak ve yararlanmak istese bile, bize yine kendi niyet ve gayretimizin karşılığı verilecek, o kötü niyetli kişiler de, kendi kazdığı kuyuya düşecektir.

İmtihan Sahalarımız ve Sabır

"Andolsun, biz sizi; biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve semerat (ürün ve evlatlardan) eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır (sükunet ve teslimet) gösterenleri müjdele"[3]

Ayetinde geçen

Havf: Korkmak, emin olmamak, savaş ve saldırı stresi yaşamak anlamındadır.[4]

Ayrıca:

"Eğer bir kadın kocasının nüşuzundan (kıskançlık ve kabalığından) korkarsa.."[5]

"Kim vasiyet edenin haksızlığa meyletmesinden korkarsa..."[6] gibi ayetlerdeki anlamıyla;

Havf: Başına gelecekleri bilmek, sezmek ve yerine göre dirayet ve direnç göstermek manalarını da taşır.

Arapça Lügat Ahteri Kebir'e göre, havf: Başına gelmesini istemediği, ama endişe ve şüphe ile beklediği kötü durum ve sonuçlardan dolayı kuşku ve korku içinde bulunmaktır.[7]

Böyle olunca, "Havf", daha çok siyasi baskı ve beklentilerden ve sosyal statüsündeki olumsuz değişiklik ve mahrumiyetlerden kaynaklanan bir psikolojik huzursuzluk ve korkuyu hatırlatmaktadır.

Cü'i: Açlık ve sefalet içinde kıvranmak ve herhangi bir şeye, şiddetli bir ihtiyaç ve iştiyak duymak manasınadır.[8]

Aynı atette geçen ;

"Naks": ise, bir kimsenin nasibini ve hissesini eksiltmek,

Bir insanın şeref ve haysiyetine zarar verecek isnat ve iddialar ortaya sürmek.[9]

Bir kimseye onu hor ve hakir düşürücü kötü lakaplar takmak veya gelir ve kısmetini kesmek, payını vermemek gibi anlamlarda kullanılmaktadır.[10]


Bu ayeti kerimede; bizleri bir imtihan vesilesi, bir deneme eleme süreci olarak anlatan:

Havf (Korku): Siyasi baskıları ve politik stres ve sıkıntıları

Cu'i (Açlık): Sefalet durumlarını, ailevi ve sosyolojik sorunları

Naksin minel emval (mallardan eksiltme): Ekonomik zararları, iflasları ve perişanlıkları

Naksin minel enfüs (Bedendeki noksanlık): Çeşitli hastalıkları, kazaları ve biyolojik belaları

Naksin mines semerat (Ürün, üretim ve evlatlardaki kayıplar); ise, daha çok psikolojik sarsıntıları ve ruhi dayanıklık gerektiren imtihanları öne çıkarmaktadır.

Bütün bu; politik, sosyolojik, ekonomik, biyolojik ve psikolojik sıkıntı ve sarsıntılar karşısında:

  • Kadere rıza ve teslimiyetle
  • Rabbine itimat ve tevekkülle
  • Kurtuluş için her türlü meşru tedbire tevessül edip, ümit ve metanetle
  • Bunların hakkında hayırlı olduğunu bilip, samimi dua ve temenni ile, sabır, sebat ve sükunet gösterenler, bu imtihanı kazanacak, ilahi müjde ve mağfirete uğrayacak ve mutlu sona müstehak olacaktır.

Sabretmeyenler, itiraz ve isyan edenler veya kerhen ve mecburen tahammül göstertenler ise, çektikleriyle baş başa kalacaklardır.

Amerika korkusu, AB arzusu, Süper Güç tabusu, Yahudi Lobileri korkusu, Mason Locaları, Sermaye Patronları ve Marazlı Medya korkusu, ille de milletvekili, bakan ve bürokrat olma duygusu, seçilememe ve tayin edilememe kaygısı, sıraya konulamama, görevden alınma ve sürgüne yollanma korkusu... Evet bunların hepsi, nefsani kurgular ve şeytani kuşkulardır.

Çünkü bizim için takdir edilenden başkası olmayacaktır. Bize tayin ve taksim buyrulan her şey, mutlaka ulaşacaktır.

Öyleyse, korkmak, kuşkulanmak, kaygılanmak boşunadır. Ve hele; böylesi dünyevi endişeler ve nefsani beklentiler için dinimizi ve manevi değerlerimizi feda etmek; şeref ve haysiyetimizi rüşvet vermek, davamıza ve dostlarımıza sırt çevirmek, hem ahmaklık hem de alçaklıktır. Dini ve şerefi karşılığı kazanılan dünyalık, zehir zıkkımdır ve yüz karasıdır.


R. Nuri Erol'un Konuyla ilgili tespitleri oldukça önemli ve yerindedir:

Havf, Cû', Naks..."

Kur'an'a göre, insanlar imtihan olunurlar, müslimler de imtihan olunurlar;

"Havf/Korku, Cû'/Açlık, Naks/Malda Eksiklik"[11]  İle İmtihan Olunurlar.

İmtihan olunurlar ve imtihanı kazanan müslimler mü'min olurlar.

"Havf" siyasi baskıdır, "Cû'" ise ekonomik baskıdır. Gelirlerin az olması, hattâ bazen insanın işsiz kalıp yiyecek dahi bulamamasıdır. Kur'an'ın bu haberi inananları sevindirecek bir haberdir. Çünkü mü'minler arasında zengin olana pek rastlayamazsınız. Rastlasanız bile onlar müslim seviyesindedirler. İnananların pek çoğu günlük giderlerini zor karşılamaktadır. Hele gerçekten "mü'min" olacaklar için bu durum çok daha ileri safhada olabilir. Buradaki "Bi Şey'in/ Bir şeyle" den anlayacağız ki, bazen o duruma düşerler demektir. Yoksa her zaman aç olurlar anlamında değildir. O duruma düştükleri zaman imtihanı kazanmışlardır, sınıfı geçmişlerdir. Artık imtihan korkusu kalmamıştır. Bunlar çok zengin hâle de gelebilirler. Çünkü sınıflarını geçtiler.

"Havf/Korku, Cû'/Açlık, Naks/Malda Eksiklik"[12] yani üçlü sistem kullanılmıştır. Aslında havf cû'u da kapsamaktadır, cû' da naksı kapsamaktadır. Fakat bunlar farklıdır.

"Havf" psikolojiktir. Olmamışlardan korkmadır. "Cû'" ise fiilen yaşamadır, bedenîdir. Üçüncü olarak da "mal" yani "malda eksiklik" gelmiş oluyor. Psikolojik imtihan, biyolojik imtihan, mâli imtihan budur işte.

İmtihanı beklememiz gerekir. Korkunun en ağırı siyasi baskıdır, tehdittir. Açlık ondan sonra gelir. Mal ise en hafif olanıdır. Kaideye göre, hafiften başlayıp şiddetlisine gitme sözkonusu iken, Kur'an'da ters sıra takip edilmiştir. İlk bakışta bu belagata aykırı gibi görünür. Oysa insanlar siyasetten en az korkarlar. Açlıktan daha çok korkarlar. Hele eğer malları varsa, onu kaybetmekten canını kaybetmekten çok korkarlar.

Allah burada bize insan psikolojisini anlatmaktadır. Bunun böyle olduğu, bundan sonra gelen mal ile ilgili imtihanda üçlemenin yapılmasından anlaşılmaktadır. Böylece bu âyette üçlü sistem uygulanmıştır. Aslında bu da ikilidir. Çünkü siyasi baskı ve açlık bedene ârız olan imtihandır. Diğeri ise mala ârız olmaktadır. Hakeza, mala ârız olanlarda da üçlü değil ikili sistem vardır.

Emvâl ve enfüste noksanlık mevcut olanların kaybıdır.

Halbuki semerâttaki noksanlık kazançta noksanlıktır.

Bu da, insanların en az üzülecekleri bir şey olması gerekirken, en şiddetli olarak Kur'an'da yer almaktadır. Çünkü insan sosyal varlıktır, ekonomik varlıktır, dolayısıyla insan sosyal ve ekonomik seviyesini düşürmek istemez. İntiharların çoğu bun[lar]dan dolayı olmaktadır.

 "Emvâlde Noksanlık."[13]

Zengin iken fakir olabilirsiniz, elinizdeki servet gidebilir. Hiç umulmadık bir zarara uğrayabilirsiniz. Günümüzde darbe hiç beklemediğiniz bir yerden gelebilir. Hiç borcunuz olmadığı halde sahte senet ile borçlu kılınabilirsiniz. Mahkemeye verir, rüşvet kullanır, sizden alacakları paranın yarısını avukatlara verir, sonunda mahkum olur ve ödeme yapabilirsiniz. Yahut vergi borcunuz olmadığı halde, birden size bir vergi tahakkuk eder, altında ezilip gidersiniz. Sigorta cezaları gelebilir. Makineniz çalınabilir. Kaza geçirebilirsiniz. Bütün bunlar beklemediğiniz mal noksanlığı olabilir. İmtihandasınız...

Bakalım ne yapacaksınız? Bu durumları nasıl karşılayacaksınız?

 "Nefislerinize Bir Şey Gelebilir."[14]

Kolunuz kırılır, hasta olursunuz, kör olursunuz, beklenmedik hastalık gelebilir, aranızda ölenler olur. Bunların yanında en önemlisi aynı partide, aynı cemaatte birlikte çalışırken, bir de bakarsınız ki bir arkadaş[lar]ınız sizi terk edip gider. Bütün çalışmalarınız, gayretleriniz, ümitleriniz birden yıkılır. İşte bu da nefislerde eksilmedir.

Cemaatleşmek zordur ama dağılmak kolaydır.

III. bin yılın başında, aramızda bir peygamber olmadan, sadece Kur'an'a dayanarak bir uygarlık/ yeni bir uygarlık kurulacaktır. Bunu kuracak olanlar bizim gibi sade insanlardır. Bizim hâlimiz de işte böyle olacaktır. Ama bu uygarlık kurulacaktır. Çünkü onu biz kurmayacağız, O kuracaktır, O'nun kaderinde vardır.

Biz sadece bu kuruluşta görev almak için okula devam ediyoruz, imtihanlara giriyoruz. Sınıfta kalabiliriz ama Allah hiçbir zaman amellerimizi zayi etmez. Üst sınıfa geçemesek de, mü'min olamayıp müslim olarak kalsak da, yine de kazançlı olacağız. Çünkü bir şeyler öğreniyoruz.

"Semerelerin noksanlığı ile sizi imtihan eder."[15]

"Semere" meyve demektir, ama aynı zamanda kazanç demektir. Yani, mallardaki artmadır. Hattâ nüfustaki artma da semeredir. Bunun için enfüsten/ nefislerden sonra getirilmiştir.

Yeryüzü insanlarındır, çalışır ve yaşarlar. Nüfus artar. Kişi başına üretim de artarsa uygarlaşma olur.

Mesela, bir kimse günde bir kilo şey ile geçinir. Bunu iki kilo kabul edelim. Bu iki kiloyu yemek için kaç saat çalışılmalıdır? Hayvanlar bunun için tam gün çalışırlar. Bu sebeple onlarda uygarlaşma yoktur. Oysa insan kullandığı araçların yardımı sayesinde bu geçinme için çalışma saatini çok azaltmış, belki bir saate, belki yarım saate indirmiştir. Kalan saatlerini nüfusu artırmak ve daha fazla nüfus besleyebilmek için  kullanmaktadır.

İşte bu "Semere" olmaktadır.

Bir başka gözle bakacak olursak, bir insanın yaşaması için belli büyüklükte yere ihtiyaç vardır.

Mesela, buğdaydan hareket edelim. Acaba insan bu buğdayı kaç metrekarede yetiştirmekte, bir dönümden kaç kilo buğday alabilmektedir? Ne kadar az yerde o miktarda buğday elde ederseniz, semereniz o kadar geniş olur. Çünkü o yer o kadar fazla nüfusu besler hâle gelir. Bununla beraber yeni yerler keşfetmek de semeredir.

Eskiden susuzluktan ekilmeyen yerler şimdi sulama ile ekilir hâle gelmiştir. Eskiden soğuk sebebiyle ekilmeyen yerler şimdi sera sayesinde ekilir hâle gelmiştir.

İşte bu semeredir.

Deniz tarımına henüz başlanmamıştır. Başlansa bile, henüz yeterli büyüklüğe ve verimliliğe ulaşılamamıştır. III. bin yıl deniz tarımının yapıldığı bir uygarlık olabilir.

Henüz göklere gidilip oralarda kentler oluşturulmamıştır. Bir gün gelecek, insanlar hidrojen enerjisini doğrudan kullanacaklar, böylece uzaya yayılma imkânını bulacaklardır.

İnsanlar her zaman semerelerini artırabilir, yeni üretim yerleri üretebilirler. İnsanlardaki bu genişleme ve yayılma hırsı o kadar fazladır ki, aç kalmaktan daha çok bu konudaki başarısızlıklarına üzülürler. Nitekim Allah da insanları bu duyguları ile imtihan eder.

Bu arada başarı gösterenler sınıfı geçmiş olurlar.

 "Sabredenleri Tebşir Et/ Sabredenleri Müjdele."[16]

Daha önceki bir âyette, "Sabır ve salâtla istiane edin. Allah sabredenlerle beraberdir." denmişti. Burada ise "Sabredenleri Müjdele"[17] denmektedir. Böylece sabır üç defa teyid edilmiştir.

Her üç yerde de topluca sabırdan söz edilmektedir. En zor sabır arkadaşların, dava arkadaşlarının birbirine sabretmesidir. İnsanlar birbirine yaklaştıkça dikenler daha çok batmaya başlar. Ancak o dikenleri söküp atabilmek için yakınlığımız devam etmelidir. Canımız sıkılınca hemen canımızı sıkanın çekip gitmesini isteriz.

Onun gitmeyeceğini anladığımızda biz çekip gitmeye kalkışırız. İşte sabır burada biter. Oysa, öyle topluluk oluşturmalıyız ki, birbirimize sabretmeliyiz, sabırlı olmalıyız. Cemaatimiz, topluluğumuz, partimiz sabır ve sebat üzerine oturmalıdır. Arkadaşımızdan gelen üzücü bir durumla karşılaştığımızda sevinmeliyiz. İmtihana alındık demektir.

Sabredebiliyorsak, o zaman mü'minlerden olacağız demektir. Yaşadıklarınızı düşünün; olaylar sizi bu konularda imtihan etmektedir.

Sabredenler kazanacaktır.[18]

Şirk Koşmadan İman Edenler Eliyle Allah Dinini Hakim Edecaktir

Bir Müslümanın, dünya hayatında ulaşmak istediği en önemli hedeflerinden biri Kuran ahlakının dünyaya hakim olması, insanların Allah'a gereği gibi kulluk etmeleridir. Allah, Kuran'da müminlere bu hedeflerine ulaşmanın yolunu göstermiş ve şöyle buyurmuştur:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır.[19]


Allah'ın müminlere verdiği sırra göre, müminler yalnızca Allah'a ibadet ederek şirk koşmadıkları takdirde Allah Kuran ahlakını yeryüzünde yerleşik kılacaktır. Bu çok önemli bir sırdır. Çünkü bu, Kuran ahlakının tüm insanlar arasında yayılmasının sorumluluğunun tek tek her müminin üzerinde olduğunu gösterir. Öyle ise vicdan sahibi her mümin, şirk koşmaktan şiddetle sakınmalı ve yalnızca Allah'a ibadet etmelidir. Her şeyden önce şirk Allah'ın bağışlamadığı bir günahtır ve insanı cehennem azabına götürür. Ancak, şirk dendiğinde, birçok insan sadece putlara tapan putperestleri düşünüyor olabilir. Oysa insanların dikkat etmeleri ve sakınmaları gereken gizli şirktir.

Gizli şirkte, insan Allah'a iman ettiğini, tek ilah ve yaratıcı olarak Allah'ı kabul ettiğini ve sadece O'na uyduğunu söyleyebilir. Ancak, bu insan eğer Allah'tan başka varlıklardan korkuyorsa, insanların takdirini, desteğini önemsiyorsa, dünya hayatında malına veya canına gelebilecek tehlikelerden endişe duyuyorsa, ticaretini, ailesini, soyunu Allah'tan ve Allah yolunda çaba göstermekten daha üstün tutuyor, onlara öncelik veriyorsa şirk içindedir.

Allah'ın gösterdiği gerçek imanda, Allah'ın hoşnutluğu her şeyin üstündedir. Allah dışındaki tüm varlıklar, tüm ilgi, sevgi ve yakınlıklar, ancak Allah'ın hoşnutluğunu kazanmada bir aracı olabilirler. Veya kendisine verilen bir nimet için insanlara karşı minnettarlık duyan, onları kendisinin koruyucusu olarak görenler de Allah'a şirk koşmuş olurlar. Çünkü her insanın rızkını veren, onu doyuran, koruyan, barındıran, ona şifa veren Allah'tır. Allah elbette ki bunları bir insanın eliyle gerçekleştirebilir. Örneğin Allah bir insana şifa vermeyi dilediğinde bunu bir doktorun eliyle yapar. Ancak insan doktordan medet umamaz. Çünkü Allah dilemedikçe hiçbir doktor insana şifa veremez.

Şifa bulan bir insan, doktora Allah'ın şifasına aracı kıldığı bir insan olarak bakar ve elbette ki sevgi ve hürmet gösterir. Ancak, şifayı verenin Allah olduğunu bilir ve O'na şükreder. Aksi takdirde insanları Allah'a ortak koşmuş, Allah'ın bir sıfatını insanlara vermiş olur. Her Müslümanın gizli şirkten şiddetle sakınması, daima kendi içinde samimi bir muhasebe yaparak, Allah'tan başka dostlar, sırdaş veya vekiller edinmemesi gerekir.



İzzet Allah Katından Verilir

Ahirete inanmayan ve tek hayatının dünya hayatı olduğunu zanneden insanların büyük bir kısmı, dünyada güç, kudret ve üstünlük bulmaya çalışırlar. Hayatları boyunca bunun hırsı ile çabalarlar. Kendileri için gücün, üstünlüğün ve onurlu olmanın ölçüleri ve değerleri vardır. Buna göre zengin olmak, yönetici olmak, sözü geçen olmak, ün sahibi olmak gerekir. Bunlardan birini kaybettiklerinde ise tüm itibarlarının, onur ve izzetlerinin yerle bir olduğunu düşünürler. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır ve Allah onların bu yanılgılarını Kuran'da şöyle açıklar:

Kendilerine güç (izzet) sağlasınlar diye, Allah'tan başka ilahlar edindiler. Hayır; (o yalancı ilahlar) onların tapınışlarını inkar edecekler ve onlara karşı çelişkiye düşecekler."[20]

Tek güç ve izzet sahibi olan Allah'tır ve Allah gücü ve izzeti dilediğine verir. Dolayısıyla, güç ve üstünlük sağlamak için Allah'tan istemek dışında sebepler ve aracılar arayanlar, bunları Allah'a ortak koşmuş olurlar. Çünkü ne malın, ne itibarın, ne de mevkinin insana güç sağlamaya yetecek bir iradesi yoktur. Ayrıca, Allah her insandan tüm bunları bir anda çekip alabilir. Örneğin en üst mevkideki bir insan bir anda mevkisiz, malsız ve itibarsız kalabilir. Çünkü her şeyin tek ve gerçek sahibi olan Allah'tır.

Allah, izzet ve onuru, Kendisi'ne dost olan, gönülden bağlı, Kuran'a uyan kullarına verir. Kuran'a uyan bir insan, hiçbir zaman kendisini ahirette Allah'ın karşısında küçük düşürecek, onu utandırıp, pişmanlığa sevk edecek bir ahlaka ve tavra yaklaşmaz. Hiçbir insandan korkup çekinmez, kimseye yaranmaz, kimsenin güç ya da zalimliğinden korkup çekinmez. Sadece Allah'ı razı etmek ister ve sadece Allah'tan korkup sakınır. Bu nedenle hiçbir zayıflığı, insanlar karşısında ezikliği yoktur. Mala, zenginliğe, makam ve mevkiye sahip olmasa dahi Allah onu Kendi Katından yardımıyla güç ve şeref sahibi yapar. Böyle bir insan aynı zamanda Kuran ahlakını yaşamanın ve imanın getirdiği üstünlüğü ve şerefi üzerinde taşır. Allah bunu bir ayetinde şöyle bildirir:

... Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Resûlü'nün ve mü'minlerindir...[21]






[1] Ahteri Kebir Sh:105

[2] Kamusu Okyanus. C.3 Sh:143

[3] Bakara:155

[4] Kamusu Okyanus C.2 Sh:758

[5] Nisa:128

[6] Bakara:182

[7] Bak: C.2 Sh: 293

[8] Kamusu Okyanus C.2 Sh: 561

[9] Kamusu Okyanus C.2 Sh:406

[10] Ahteri Kebir Sh:398

[11] Bakara, 2/155

[12] Bakara, 2/155

[13] Bakara, 2/155

[14] Bakara, 2/155

[15] Bakara, 2/155

[16] Bakara, 2/155

[17] Bakara, 2/155

[18] 22.11.2006  Milli Gazete

[19] Nur: 55

[20] Meryem: 81-82

[21] Münafikun: 8


Bu yazarin diger makaleleri

Sabancı Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Tosun Terzioğlu hikmet yumurtlamış: “Darwin’e...
Devami
  D-8'ler; son birkaç asırdır, Siyonist merkezlere ve emperyalist güçlere...
Devami
Alışkanlık tutsaklıktır Alışkanlık ve davranışlar insanın kendisini tanımasına imkân veren...
Devami
İmam Şafii Hazretlerinin: “Kur’an’ı Kerim hiç indirilmeseydi, Cenabı Hak sadece ASR...
Devami
  Ahlak; insanın hayvanlardan farkı ve faziletidir. Ahlak; insaniyetin terazisi, İslamiyet’in...
Devami
 Fethullah Gülen Wall Street Journal'dan sonra New York Times'da da:...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4472

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR