Reklam
Reklam
Reklam

İSLAM DÜŞMANI BATI UYGARLIĞI ÇÖKÜYOR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

Batı'nın maskesi indirildi

Geçtiğimiz aylar İstanbul'da iki önemli buluşma ve tartışma gözlerden kaçırıldı. Birisi, Grand Cevahir Hotel'de çok geniş kapsamlı, yerli ve yabancı onlarca akademisyen, entelektüel ve siyasinin katıldığı konferansta, batı dünyasının  "Amerika'nın kirli sicilinin" anlatıldığı konuşmalar yapıldı.

Artık, Batı dünyasının maskesi çok farklı kesimler tarafından düşürülüyor. Batı dünyası, uydurduğu yalanlarla, kendi dışındaki kamuoylarını dilediği bir biçimde aldatamıyor. Geçmişte olduğu gibi demokrasi, insan hakları, evrensel hukuk gibi kavram ve tanımlarla toplumları kandıramıyor. Uluslarararası İslamofobya Konferansı'nda İslam alemine karşı körüklenmeye çalışılan duygular masaya yatırılıp, İslam karşıtı önyargılar tartışmaya açıldı ve bu karşıtlığının  nedenleri sorgulandı.

"İslamofobya" insanlık suçu işlendi

Konferansı düzenleyen İDSB Genel Sekreteri Necmi Sadıkoğlu, islamofobya'nın dünya barışına açık bir tehdit ve bir düşünce olmaktan öte, açık bir ayrımcılık ve insanlık suçu olduğunu belirterek, "İslamofobya, antisemitizm gibi suç sayılmalı, terör ve ırkçılıktan beslenen bu tehlikeli ayrımcılığa karşı yasalar çıkartılmalıdır. Terörü İslam'la özdeş gösterme gayretleri kesinlikle kötü niyetli bir söylemdir ve İslamofobya'yı artırmaya dönük karanlık bir propagandanın ürünüdür. 'İslami terör', 'İslamofaşizm' gibi tabirlerin kullanılması ise İslam düşmanlığının yaygınlaşmasına yönelik topyekün bir saldırı planının parçasıdır" demişti.

Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı Başkanı (TGTV) Necati Ceylan ise (İslamofobya'nın gelişmesinde bir düşman algısı olmadan var olamayan küresel güç ABD'nin baş sorumluluğunun bulunduğuna) işaret ederek "ABD İslamofobya'yı küresel talanının bir aracı ve parçası haline getirmiştir. Onun batılı yandaşları da bu sofraya onunla beraber oturmuşlardır. Kamuoyunu da istilaları konusunda tatmin etmek için İslamofobya korkusunu oluşturup, geliştirmektedirler" gerçeğine dikkat çekmişti.

Konferansın organizatörleri gibi, yerli ve yabancı bütün katılımcılar, Batı'nın maskesini parçalayan açıklamalar yapmış: Adil ve yeni bir medeniyet ihtiyacını dile getirmişti.

Konferansın sonuç bildirisi

Dünyamız,  bilinçli ve kasıtlı olarak, korkuların hâkim olduğu, güvenlik bunalımının yaşandığı, bir arada yaşama kültürünün törpülendiği bir dünya haline getirilmek istenmektedir. Hegomonik güçlerin, çıkar odaklı, hukuk ve insan haklarını hiçe sayan politikaları, insanlığın huzur ve barışını tehdit etmektedir. Afganistan, Irak ve Filistin'in işgali, Irak'ta yüz binlerce masum insanın haksızca katledilmesi, milyonlarca Filistinlinin mülteci hayatına mahkûm edilmesi, Balkanlar, Keşmir ve Kafkasya halklarının on yıllarca dehşetli zulümlere maruz bırakılması ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarından mahrum edilmesi ve benzeri hadiseler hep aynı anlayışın ürünüdür. Bu politikalar ve uygulamalar özellikle Doğu Blokunun çöküşünden sonra İslam karşıtlığından ve İslamofobyadan beslenmektedir. Korku temelli politikalar ve uygulamalar tarihte pek çok insanlık dramına sebebiyet vermiştir; şayet geçmişten ders almaz isek ve bugünden gerekli tedbirler alınmazsa gelecekte de İslamofobyanın benzer sonuçları olabilir.

Müslümanların maruz kaldıkları ayrımcı uygulamalar; dindar kişi ve gruplara, ibâdet mekânlarına yönelik sözlü ve fiili saldırılar; Müslümanların temel haklardan mahrum bırakılmaları; İslami değerler ve mukaddesler hakkında yapılan tahkir edici, incitici, rencide edici yayınlar ve ifadeler; dini değerlerin yaşanmaması için yapılan siyasi, sosyolojik ve psikolojik baskı ve uygulamalar; siyaset, eğitim, sağlık, iş sektörlerinde, hizmet alırken veya hizmet sunarken, Müslüman'ın dininden dolayı maruz kaldığı her türlü kötü muamele İslamofobyanın kapsamı içerisinde değerlendirilmelidir. Hiçbir insan, dininin gereklerini yaşamasından dolayı kınanamaz, hakarete uğrayamaz, rencide edilemez. Hiç kimse dinini yaşamaktan men edilemez, tercihlerini yaşaması için zorluklar çıkartılamaz, dini yaşantısından dolayı ayrımcılığa maruz bırakılamaz.

İslamofobya, küresel bir bunalımın karanlık ve kirli bir aletidir. İslamofobya, çok kültürlülüğe, çoğulculuğa, bir arada yaşama anlayışına en çok ihtiyacımız olduğu günümüzde, dünya barışına karşı yapılabilecek en büyük ihanettir. İslamofobya, açık bir ayrımcılık ve insan hakları ihlalidir. Bunun için İslamofobya, antisemitizm gibi suç sayılmalı; İslamofobyaya karşı ulusal ve uluslararası hukuk mekanizmalarında yasalar çıkartılmalı, kararlar alınmalıdır.

Son yüzyılda tüm dünyada dine ve maneviyata karşı büyük bir yöneliş olmuştur. İnsanlık, ruhundaki açlığı manevi kaynaklarla gidermeye ve dünyevileşmeyi ve sekülerleşmeyi sorgulamaya başlamıştır.

Özellikle, İslam ülkelerinin Batılı ülkelere nispeten ekonomik olarak gelişmemiş olmasına rağmen, Batı'da İslam'a karşı ilginin yüksek olması, İslam'ın en hızlı yayılan din olması ve İslam ülkelerinde de dindarlaşmanın artması, bazı çevreleri ürkütmüştür. İslamofobya, maneviyata ve dinî her türlü değere karşı İslam üzerinden açılan global bir savaşın adıdır.

Basın-yayın kuruluşları İslamofobyanın oluşmasında ve yayılmasında en etkili araçlar olarak kullanılmaktadır. İslam ve Müslümanlar hakkında bilgisizlik sebebiyle veya kasıtlı olarak yapılan şiddetli ve sürekli yayınlar, toplumlarda yanlış anlama ve algılamalara sebep olmakta, bu yanlış anlama ve algılamalar tüm toplumlarda İslamofobyanın kökleşmesine sebep olmaktadır. Özellikle, İslam ile 'terör' ve 'şiddet' gibi kelimelerin ısrarla yan yana zikredilmesi, İslamofaşizm, 'kökten dincilik', 'irtica' gibi tabirlerin İslam'la veya Müslümanlarla birlikte anılması, dindarların eleştirilmesi, inancı sebebiyle kılık kıyafetlerinde dolayı eğitim, öğretim ve çalışma hayatında engellenmesi ve ayrımcılık yapılması toplum vicdanını derinden yaralamakta, toplumların ve özellikle Müslümanların ruh dünyasında onarılmaz kırılganlıklara sebep olmaktadır.

İslamofobyanın oluşmasının ve yayılmasının en önemli sebebi, başta basın-yayın kuruluşları ve eğitim kurumlarındaki programlar olmak üzere çeşitli vasıtalarla gerçekleştirilen sistematik dezenformasyon faaliyetleridir.

İslamofobyaya karşı mücadeleler siyasi, hukuki, ekonomik olarak, ulusal ve uluslararası zeminlerde, medya ve eğitim temelli olarak, profesyonel araçlarla, sistematik ve stratejik olarak sürdürülmelidir. Sistematik dezenformasyon ve manüplasyon faaliyetlerine karşı, sistematik enformasyon çalışmaları kuvvetlendirilmelidir. Konferansımız gayr-ı müslim din adamlarının da İslamofobyayla mücadelede katkısını desteklemekte ve önemsemektedir.

İslam dünyası birlik ve dayanışma şuurunu artırmalı, "doğru söylem ve iletişim" ve etkili temsil prensibini hayata geçirmelidir. Gerektiğinde cesaretle özeleştiri yapabilmeli; inandığı ve güvendiği değerleri değil, bu değerleri uygulamadaki ve kendi insanına ve başkalarına anlatmaktaki başarısızlığını cesaretle masaya yatırmalıdır.

Müslüman milletler, ne zaman İslam'ın değerlerine uygun yaşamışlarsa ekonomik, siyasi ve sosyolojik olarak ilerlemişler; İslam'ın değerlerinden uzaklaştıklarında ise gerilemişlerdir. İslam ülkelerinin dünya standartlarının altındaki hayat standartlarına sahip olmasının en mühim sebebi, İslam'ın gerçeklerinden uzak oluşları ve İslam'ın ruhunu, özünü ve gerçek yüzünü hayatlarına aksettirememeleridir.

İslam ülkelerinin özellikle sosyo-ekonomik azgelişmişliği İslam'ın ve Müslümanların yanlış anlaşılmasına ve algılanmasına zemin hazırlamaktadır. Bu durum da İslamofobik politika, yayın ve yaklaşımlara fırsat vermektedir. Bu sebeple, İslam ülkelerinin sosyo-ekonomik gelişme süreçleri ve kalkınma planları hayati öneme sahiptir.


Amerika'da Müslümanlar, potansiyel suçlu olarak gösterildi

Belki de bir rastlantıydı. Ama ertesi gün BM Dünya İnsan Hakları Günü'ydü. İşte o gün İHH Genel Merkezi'nde kameraların karşısına Amerika'daki siyahların haklarını savunan " Kara Panterlerin" lideriyken tutuklanan ve 19 yıl sonra suçsuzluğu anlaşılarak serbest bırakılan Dhoruba bin Vahad geçti.

Vahad'ın yaşadığı zulme ilişkin sözleri adeta Uluslar arası İslamofobya Konferası'nda yapılan açıklamaların kanıtı gibiydi.

Çocukluk ve gençlik yılları Harlem'de geçen bin Vahad'ın koşullar dolayısıyla kendisini beyaz-siyah çatışmasının ortasında bulduğunu anlatan Bin Vahad, "Siyahlar, Amerikan hapishanelerinde yıllardır işkence görüyor. Savaş gibi suç da ABD hükümeti için kârlı bir sektör. Bu iğrenç çarkı döndürmeleri için siyah bedenlere ihtiyaçları var. Bu yüzden, Müslümanlar ile siyahlar, Amerika'da halen potansiyel suçlu olarak görülüyor." 60'lı yıllarda siyahlara karşı yürütülen ırkçı hareketlere karşı mücadele eden liderliğine yükselince, iki beyaz polisin öldürülmesinden sorumlu tutularak cezaevine konulan, 19 yıl sonra da suçsuzluğu ispat edilen Bin Vahad, "ABD, 11 Eylül saldırılarını fırsat bilerek siyah ırkın yanı sıra Müslümanlara karşı da bir kontr-gerilla programı yürütüyor. Bu program, bazı yeni kanuni düzenlemelerle daha da güçlendirildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Müslümanların suçlu, sayısız insan hakları grubu da terörist ilan edildi. ABD'nin elinde sayısız grubun terörist olarak tanımlandığı bir liste var. ABD'de artık bir ifade ve örgütlenme özgürlüğü kalmamıştır. Amerika, sanıldığı kadar güçlü olmayan bir korku imparatorluğudur. Onun için sürekli kitle imha silahları üretiyor. Dünya kamuoyunu yanıltmak için dezenformasyon planlarını devreye sokuyor. Rice ile Colin Powel'ın dışişleri bakanı olmaları sizi yanıltmasın. Amerika beyaz ırkçılığı temsil ediyor. Irkçılığın yapıldığı her yerde insanların özgürlükleri tehdit altındadır. ABD'nin bir hürriyet ve demokrasi ülkesi olarak görülmesi Nazi Almanya'sının bir işçi sınıfı devleti olarak görülmesidir. İsrail demokrasinin ne kadar kalesiyse Amerika da özgürlüklerin o kadar kalesidir. Tüm kibirli sistemlerde olduğu gibi herkesten ve her şeyden korkuyorlar. Fikirlerden ve özgürlüklerden korkuyorlar."

"Türkiye asla AB üyesi olamaz" diyen ve Zaman zaman sesinin tonunu yükselten Vahad,  "Batı'nın öfkesi, nefreti çok eskilere dayanıyor. Onlar, Müslümanlara karşı Haçlı Seferi yürütüyorlar. Dolayısıyla hiç kimse Türkiye'nin AB'ye üye olacağını sanmasın. Bu kesinlikle olmayacak. Çünkü onlar, sizden yani Müslümanlardan nefret ediyorlar" dedi.

ABD başkanlarının başdanışmanı Buchanan: "Ulus olarak kurtuluşumuz mümkün görünmüyor" diyerek, emperyalizmin yıkılışına dikkat çekti

Nıxon, Ford ve Reagan in başdanışmanlarından Buchanan'in yeni kitabında, "Amerika Balkanlaşmaya ve sınıfsal, kültürel, etnik, ırksal olarak ayrışmaya başladı" saptamasını yapıyor. "Ulusal intihara gittiklerini" savunan Buchanan, günümüz serbest ticaretinin Amerika'yı sanayisizleştirdiğini belirtiyor.

ABD eski başkanları Richard Nixon, Gerald Ford ve Ronald Reagan'ın başdanışmanlarından, 2000 yılında yapılan başkanlık seçiminde Reform Partisi'nin başkan adayı, "The American Conservative" (Amerikan Muhafazakarı) dergisinin kurucularından, siyasetçi, yazar, yayıncı Patrick J. Buchanan, yeni kitabı "Day Of Reckoning: How Hubris, Ideology and Greed are Tearing America Apart" (Hesap Günü: Kibir, İdeoloji ve Açgözlülük Amerika'yı Nasıl Parçalıyor)'da ABD'nin sonunun geldiğini saptadı. Kitabında, Neo-Con (yeni muhafazakar) akımının ve George W. Bush siyasetlerinin Amerika'yı yok etme noktasına getirdiğini ve dış politika, ekonomi ve göç konularında acil önlemler alınması gerektiğini savunan Buchanan, "Amerika kopma noktasında ve bir ulus olarak kurtuluşu mümkün görünmüyor", "Ulusal intihara doğru gidiyoruz" ifadelerini kullandı.

ABD'nin varoluş krizi

"Batı'nın Ölümü" adlı kitabıyla en çok satanlar listesinde yerini alan Buchanan, yeni kitabıyla da tartışma yarattı. Yeni kitabında, ABD'nin ciddi bir var oluş kriziyle karşı karşıya olduğunu belirten Buchanan, "Görünen o ki bölünüyoruz" dedi ve ekledi: "Pax Ameri-cana (Amerikan barışı) ve Amerika'm küresel hakimiyet çağı sona ermiştir."

Buchanan, Bush Doktrini'ni "demokratik emperyalizm" olarak tanımladı ve bu doktrinin Amerika'ya kan kaybettirdiğini, ülkeyi iflas ettirdiğini, yalnızlığa mahkum ettiğini belirtti. 11 Eylül sonrasında, bir Neocon komplosunun Bush yönetimini ele geçirdiğini ve Amerikan kanının, enerjisinin ve parasının, Ortadoğu'da Müslüman ülkelere saldırmak için kullanıldığını belirten Buchanan, uygulanan "demokratizm" ideolojisinin "dışarıda stratejik bir felaket ve içerde kıyasıya bir sosyal ve siyasal bölünmeye" sebep olduğunu savundu. Buchanan'a göre, "Tüm gezegene polis gücü yerleştirmek ve 'dünya demokratik devrimini' himaye etmeye çalışmak, Irak'ta görüldüğü gibi emperyal bir ahmaklıktır ve ülkenin yıkımını beraberinde getirir."

Buchanan, Amerika'nın Ortadoğu'da felakete doğru gidebileceği ve bu felaketin sonuçlarının Vietnam'ı gölgede bırakacağı tespitini yaptı.

ABD, Çin, Rusya ve Cihatçı İslam arasında dünya egemenliği için yaşanan mücadelenin, Amerika'nın egemenliği ve bağımsızlığını tehdit ettiğini söyleyen Buchanan, "Amerika Balkanlaşmaya ve sınıfsal, kültürel, etnik, ırksal olarak ayrışmaya başladı. Şimdi önümüzde duran soru şu, bir millet olarak devam mı edeceğiz yoksa Roosevelt'in tanımıyla 'kavga eden ulusların münakaşası'nı yaşayıp, parçalanıp millet olmaktan vaz mı geçeceğiz?" ve "Bildiğimiz ve sevdiğimiz Amerika neden daha fazla yaşayamayabilir ve bu yıkımı önlemek için ne yapmalıyız?" sorularını ortaya attı.

"Ekonomik bağımsızlığımız Siyonist sermayeye devredildi"

İç siyasette de ABD'nin hiç de iyiye gitmediğini belirten Buchanan, serbest piyasanın ideal olduğunu ancak günümüz serbest ticaretinin doları yok ettiğini, Amerika'yı sanayisizleştirdiğini ve ekonomik bağımsızlığını sona erdirdiğini savundu. 20. Yüzyıl ticaretinin ulusal kimlikleri ve sadakati ortadan kaldırdığını ve kendilerine "küresel şirketler" diyenlerin evrenin yeni sahibi olduklarını da anlattı.

Çarpıcı tespitlerin ve ABD'li siyasetçilerin söylemeye ve sormaya cesaret edemedikleri noktaların yer aldığı kitapta Buchanan, "Vergi yasasının baştan yapılması ve hiçbir ülkeye 'vatan' demeyen Davos elitinin değil Amerika'nın çıkarlarının göz önünde bulundurulması gerektiğini" söyleyerek geleneksel muhafazakarların sesi oldu.

AB REZALETİ

Fransa'nın girişimleriyle AB Genel İşler Konseyi'nde alınan karar bugüne kadar AB konusuna ihtiyatlı bir yaklaşım sergileyen bizleri haklı çıkardı. Genel İşler Konseyi (GİK) aldığı kararla Türkiye'nin 'müzakere' etmediğini; Türkiye ile yapılan görüşmelerin 'hükümetlerarası konferans' olduğunu ve Türkiye'nin AB'ye 'katılımı'nı amaçlamadığını teyit etti.

Yeminli AB'ciler ve hükümet, alınan bu kararı geçiştirmeye çalışıp, görmezden gelseler de güneş balçıkla sıvanmıyor. Karar tapu gibi ortada ve bugüne kadar, AB'nin Türkiye'yi tam ve eşit bir üye alma niyetiyle hareket etmediğini ve bu niyetini de belgelere koyduğunu haklı olduklarını bir kez daha gösterdi.

Aslında AB'nin Türkiye hakkında hazırladığı temel belgeler dikkatle incelendiğinde ve başka ülkelerinkilerle karşılaştırıldığında AB'nin bize bir üyelik teklifi dahi yapmamış olduğu açıkça görülmekteydi. Örneğin 17 Aralık 2004 günü AB zirvesi tarafından alınan kararlar Türkiye'nin nasıl ve ne zaman üye yapılacağını değil; nasıl ve niçin üye yapılmaması gerektiğini izah eden bir belgeydi.

Türkiye'nin müzakerelerinin 'katılımı' amaçlamakla birlikte 'ucu açık' olacağı ve sürecin her hangi bir aşamasında bu amacın baştan garanti edilemeyeceği; ayrıca Türkiye'nin üyeliğin gereklerini yerine getirememesi halinde 'Avrupa' kurumlarına sıkı bir şekilde demirleneceği gibi ifadeler yer almaktaydı.

Bu ifadelerin hiç birisi aynı zamanda müzakerelere başlaması istenilen Hırvatistan'ın belgesinde yoktu. Daha önce müzakerelere başlamış olan hiç bir ülkenin belgesinde bu tür satırlara rastlamak söz konusu bile değildi. Üstelik belgede Türkiye'den istenenler sıralanmıştı. Kıbrıs davasından vazgeçilecek; Ege konusunda Atina'yı tatmin eden bir çözüme razı olunacak; Ermeni soykırımı iftiraları kabul edilecek; içerde Türkiye'nin çok etnikli ve çok uluslu bir yapıya dönüştürülmesi için ne gerekiyorsa yapılacak ve Rum Patrikhanesi uluslararası bir statüye kavuşturulacaktı.

3 Ekim 2005 tarihinde Abdullah Gül'ün büyük bir medya ordusuyla giderek altına imza koyduğu Müzakere Çerçeve Belgesi ise tam bir felaketti. 17 Aralık belgesinin de gerisine gidiyor; Türkiye hakkında Avrupa Parlamentosu'nun aldığı bütün kararları bağlayıcı hale getiriyordu. O kararlarda Türkiye'nin Ermeni iftiralarını kabul etmesinden; Kıbrıs'tan askerlerini çekmesine ve PKK'yı meşru bir taraf olarak görmesine kadar bir dizi tehlikeli unsur vardı.

Daha sonraki aylarda Türkiye'nin üye olmak için müzakere etmediği iyice ortaya çıktı. Ek Protokol üzerine inşa edilen mazeretlerin ardından, 2006 yılında zaten doğru dürüst başlamamış olan AB müzakereleri bu defa askıya alındı ve aynı yılın sonunda bu durum iyice sertleştirildi.

Şimdi GİK'in aldığı karar bu gidişatın yeniden teyidi ve Türkiye'de bir grup gazeteci, eski diplomat ve akademisyen kılıklı insanın ne kadar yalan yanlış şeylerle halkı kandırmaya çalıştıklarının bir göstergesi. Kısaca özetlemek gerekirse, 1999 yılından bu yana AB hiç bir zaman Türkiye'yi üye almaya çalışmadı. Yalnızca, Türkiye'den dış politika tavizi koparmak için 'mış' gibi yaptı. Ama artık mızrağın çuvala saklanamayacağı bir noktaya geldik.

Pekiyi, AKP'ye ne demeli? Bu parti değil miydi, AB konusunu hayat-memat meselesi yapan? Başbakan Erdoğan değil miydi, içi üyelik açısından boş ve tehlikelerle dolu 17 Aralık 2004 belgesini Ankara'ya altmış yılın en büyük diplomatik başarısı diye getirip, Kızılay'da kutlamalar yaptıran? Şimdi hepsinin Türk milletine özür borcu yok mu? Eğer hala milletten özür dilemiyorlarsa, bunun iyi niyetle izah edilir bir tarafı olabilir mi? Durum bu merkezdeyken hükümet sözcüsünün çıkıp, 'biz kendi yolumuza devam edeceğiz' demesi ne anlama geliyor...69



69 13.12.2007 /  Hasan Ünal / Milli Gazete


Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Devletin kıymetli varlıkları, yeni borçlanmalara teminat mı olacaktı? Geçtiğimiz gün...
Devami
  ABD, Somali'yi Irak yapmaya hazırlanıyor ABD'nin soğuk savaş sonrasında...
Devami
  Bugünkü vahşet ve dehşet medeniyetinin merkezi ve Siyonizm'in kalesi olan...
Devami
Atatürk'ün 1922 senesinde, Büyük Millet Meclisinde, Saltanatı Milliye'nin tahakkukuna (yani...
Devami
  İnsanlığın benimsediği ve ümit beslediği bazı çağdaş kurum ve...
Devami
  Yıllardır dile getirdiğimiz ve dikkat çektiğimiz bir gerçek var: Kendi sinsi...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3634

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR