Reklam
Reklam
Reklam

MAHALLE BASKISI MI, PSİKOLOJİK SALDIRI MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

Binnaz Toprak'ın bilimsellikten ve milli sorumluluk bilincinden uzak kasıtlı ve kışkırtıcı, sözde araştırmasının sinsi amaçları da, seçilen araçları da, kurgulanan siyasi sonuçları da, herkesin fark edeceği şekilde sırıtıyor.

Atatürk'ten sonra, uyduruk Kemalizm adına oluşturulan bir mutlu azınlık hükümranlığının çökmesi, dindar halkımızı dışlama ve horlama zevkinden giderek mahrum hale gelmesi, anlaşılan bazı çevreleri çıldırtıyor.


Ama insaflı olalım ve önce iğneyi kendimize batıralım.

Binnaz Hanımların hiç mi haklı yönü bulunmuyor?

Dindarlık adına hiç mi kabalıklar, katı ve kışkırtıcı tavırlar sergilenmiyor?

Taklitçi, şekilci ve şuursuz gelenekçi bir Müslümanlık görüntüsüyle bağnazlığa hatta bazen barbarlığa varan yaklaşım ve yanlışlıklarımız niçin sorgulanmıyor?

Sağ olsun, Milli Gazeteden Mine Alpay Gün Hanım, takdir edilecek bir cesaretle işte bu yaraya parmak basıyor.

Araştırmanın mahallelisi...

Hemen itiraz ediyoruz ama Binnaz Toprak fazla da haksız değil.

Bu iş Müslümanlıktan kaynaklanmayan yerel bir lümpenlikle o kadar alakalı ki.

İstanbul'un göbeğinde bile turist kadınları fahişe sanan bir görüş, erkek dünyasında o kadar egemen ki.

Yanında eşi ya da erkek arkadaşı olsa bile, "bunlar var ya her an zina etmeye hazırlar!" düşüncesi değil mi zavallı Pippa'yı tecavüz edip öldürecek kadar insanlıktan çıkaran.

Gurbetçilerin yarım yüzyıl öncesinde işçi olarak gittikleri Avrupa'da bazılarının kendilerine yardım eden Alman ailelerin hanımlarına çirkin tekliflerde bulunmaları da, bu hastalıklı düşünceden kaynaklanmakta idi.

Velev ki senin ülkene macera arayan yabancı kadın da gelmiş olsun. Sana ne. Sen doğru ol, beyefendiliğini, namusunu koru.

Anadolu'da başı açık memur kadınlara bile iyi gözle bakmayan, az da olsa böyle belli bir karanlık kafa var.

Sözün özü: Dindar kesimlerin insandan sayılmama haksızlığını, Anadolu'da ya da büyük şehirlerin muhafazakâr muhitlerinde laik hemcinslerimizin yaşadığı da acı bir vakıadır.

Hatta örtülü örtüsüz kadınların araba kullanmaları; kimi erkek sürücüler için yol vermeme gibi nezaketsizlikleri için iyi bir gerekçe sayılmaktadır. Bir de bağırtılar, "kadın başınla pısırıkça sürüp, ne işin var trafikte" akıl vermeleri de cabasıdır.

Araştırmadan bu iktidar döneminde muhafazakârların şımarıklığın boyutlarını artırdığı sonucu çıkmakta, ne ki Binnaz hanım da bilmekte ki annelerimiz zamanındaki zarafetten eser yok. A iktidar döneminde kabalıkta bir artış oldu mu, neden olmasın; her iktidarın kamplaşmaları insanlardan birbirlerine olan nezaketi o kadar uzaklaştırdı ki.

Ne yazık ki kimi muhafazakârlar da laiklerden fazlası ile nezaketsizliği öğrenip kabalaşmışlardır.

Ancak bu çelebi ruhundan yoksul kaba muhafazakârlar, İslami ve insani anlayıştan da çok uzaklar.

Onların saygı duydukları: başı örtülü olsun da; kafa yapıları, İslami duyarlılıkları, ahlaki vasıfları, safları ve taraftarlıkları hiç araştırılmamaktadır.

Oysa, baştaki örtü kimi yerde bütün değerler üzerine çıkıp özdeki eksikleri de kapattığı için bir hayli sakınca doğurmaktadır.[1]

Şimdi gelelim işin aslına:

Mahalle baskısı mı, yoksa psikolojik saldırı mı?

Ömer Akgül'ün: "Bilimsel dille yalan söylüyorlar" tespiti her şeyi özetliyor

Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Binnaz Toprak'ın sorumluluğunda; İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener isimli gazetecilerin yönetiminde; Soros'un Açık Toplum Enstitüsü Direktörü Hakan Altınay, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Yeşim Arat, Prof. Dr. Hakan Yılmaz, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel'in de katkılarıyla yürütülen "Türkiye'de Farklı Olmak-Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler" adlı araştırmada sosyolog ve siyaset bilimci Şerif Mardin'in gündeme getirdiği "mahalle baskısı" kavramından yola çıkılarak, Türkiye'de din, muhafazakârlık ve toplumsal baskı arasındaki ilişkinin incelendiği iddia ediliyor.

"İstatistik, yalan söylemenin bilimsel yoludur" maharetiyle aşağıdaki iddiaların toplumsal huzursuzluğun arttırılması yönünde kışkırtıcı bir unsur olarak kullanıldığı söylenebilir. Huzur bozmak diyemiyorum. Çünkü inançlı insanların kaçırılmış huzurunun çok derinlere gömülü olduğu kanaatindeyim. Geçmişte yaşananlar için özür beklenirken, maalesef özür başkalarından dileniyor sopa aba altından gene inançlı insanlara gösteriliyor.

İddialar şöyle: "AKP iktidarı, cemaatlerin güçlenmesi gibi etkilerle laikler yalnızlaştırıldı. Mahalle baskısından uzak bir yaşam alanı kurmak oldukça zor... Sünni-Türkler diğer kesimlerin taleplerine duyarsız İslami kesimin şikâyetleri azaldı, laik kesimin şikâyetleri arttı. Artık, cuma namazına giden, başı açık olan eşlerin örtündüklerini, hacca-umreye gitmenin ya da iftar daveti vermenin ‘moda' olduğu, oruçlu olunmasa bile oruçluymuş gibi davranıldığı yeni bir tip belirdi. AKP iktidarının kadrolaşması, dini cemaatlerin ekonomik gücü ve yaygın örgütlenmesi sonucunda laik kimliği olan kişiler yalnızlaştırılıyor, ötekileştiriliyor ya da iktidar kaynaklı baskıya maruz bırakılıyor".

Araştırmada Milli Görüşün iktidara talip olması ve dünya siyasetine soyunmasına denk gelen 1999 yılına kadar yapılan birçok ankette "laik" kesimin dindarları baskı altında tuttuğu yönündeki saptamaların bugün yön değiştirdiği iddia ediliyor. 1999 yılında halkın yüzde 42'sinin "Türkiye'de dindar insanlara baskı yapıldığı" yönündeki kanısının, 2006'da yüzde 17'ye düşmesiyle desteklenen iddia "aman inmesin tekrar yüzde 50'lere çıksın" edasında. Tüm dünya islamiafobia'nın düşmesi için gayret ederken ülkemizde korkunun azalması, hastalıklı zihinlerde maalesef kaygıya sebep oluyor. Ayrıca dindarlara baskı yapıldığına dair kanaatlerin yüzde 17'ye düşmesi baskıların azaldığının göstergesi olarak kabul edilebileceği gibi dindarların sindirildiği olarak da yorumlanabilir. Bu durum araştırmanın operasyonel bir amacı olduğuna işaret edebilir.

Araştırmada inançlı insanların şikâyetlerinin azaldığına, laik kesimin şikâyetlerinde artış olduğuna dikkat çekiliyor. Bugün malzeme olarak kullanmak için inançlı insanların şikâyetleri azaldı diyenler o şikâyetlerin yaşandığında nasıl duymadılar içli ağıtları. İnsaflı insanların dışında hangileri yayınladı, araştırdı bu konuları. Bilim ne zaman ilmi silah gibi kullanmaktan vazgeçtiğinde, tıpkı aslanların kendi tarihlerini yazmadan önce tarihin hep avcıları övmesi yanılgısındaki gibi bir hatadan kurtulur.

"Hastanede başını açmadığı için tedavi edilmeyerek geri gönderilen hastaların cenazesini nereye gömdü bu araştırmacılar. Kamusal yalanın sonucu lise de namaz, okulda başörtüsü tamtamlıkları ne kadar çabuk unutuldu. İçki masasında personel seçmenin hala en geçerli yöntem olmadığı kim söyleyebilir. Sağ elde yüzük hele de alyanssa ne anlam ifade ediyor, hâlâ" diye düşünemeden edemiyor insan.

Bu gerçekler hâlâ yaşanıyorken araştırmanın şu iddiaları gerçekten ironik değil mi? "Mülakatlarda, esnafından, işadamından, memuruna kadar iş yaşamında yer alan çoğu kişinin, ‘Ben de sizdenim' mesajını vermek üzere cuma namazına gitmeye, ya da kılıyor görünmek için kepenk kapatmaya başladığını, o tarihe kadar başı açık olan eşlerin örtündüklerini, selamlaşmanın ‘merhaba' ya da ‘günaydın'dan ‘selamünaleyküm'e dönüştüğünü, içki içenlerin kamuya açık yerlerde içmekten imtina ettiklerini, hacca-umreye gitmenin ya da iftar daveti vermenin ‘moda' olduğunu, ramazanda oruçlu olunmasa bile oruçluymuş gibi davranıldığını, İslami neşriyat bulundurmanın ya da dini cemaat toplantılarına katılmanın zorunlu hale geldiğini, laik ya da sol sendikalardan istifa edilip iktidar yanlısı sendikalara üye olunduğuna" dair iddiaların hepsi dün ters istikamette yaşanmıyor muydu? Özür dilemedeki beceriksizliğine mi saymalı bu itirafları. Peki sahiden bugün özür dilenildiği hüsnü zannı beslenen o baskı uygulamaları devam etmiyor mu? Yoksa sadece herkes kendi yarasına mı merhem arama telaşında inançlı insanlardan başka yarası açıkta kalmış olan varsa tabi.

"Liseli bir erkek öğrenci, başı açık kızları daha güzel buluyor, ancak, evlendiğinde karısının örtülü olmasını istiyordu" iddiası liseli çocuğun lisede okuyan başı kapalı hiçbir kız arkadaş görememesiyle alakalı olabilir mi acaba? Çocuğun evlilik tercihinin toplumsal baskı ile ilişkilendirilmesi, aslında gerçek baskı, zorlama ve yasakçı zihniyetten kaynaklanan başörtüsü yasağını gizleyebilir mi? Liseli çocuk aslında baskı yaşıyor ama bunun farkında değil. Liseli kızlar başörtüsü yasağının farkında mı peki? Ya bu yorumu yapan araştırmacılar... Oruca birbirini teşvik eden öğrencilerden de bahsedilmiş araştırma da. Oruç insanın ruhunu ve zihnini kötülükten arındıran bir ibadettir. Bu çağrıdan esrar, eroin, fuhuş partilerine teşvik ediliyormuş gibi ürktükçe, gaspçı, tecavüzcü, testere dişlilerine davet ediliyormuş gibi korktukça, uygunsuz şekilde kardeşine yakalandığı için genç yaşta kardeş katil olup kireçli ve naftalinli bir sandığı kardeşine mezar kendisine de döşek yapan zihniyetlerin peydahlamaya devam edeceği kanaatindeyim.

Yandaş araştırma

Araştırmanın taraflı olduğuna dair tüm bu kanaatlerimiz bir yana araştırmanın yöntemleri de bilimsel olarak nitelendirilemeyecek niteliktedir. Bu mızrak bu çuvala sığmaz.

Bu put diş kırar.

Araştırma, Aralık 2007-Temmuz 2008 tarihleri arasında Erzurum, Kayseri, Konya, Malatya, Sivas, Batman, Trabzon, Denizli, Aydın, Eskişehir, Adapazarı (Sakarya) ve Balıkesir olmak üzere 12 Anadolu kenti ile büyük göç alan İstanbul Sultanbeyli ve Bağcılar ilçelerinde yüz yüze mülakat yöntemiyle yapılmış. Her ilde 3-4 gün süreyle 265'i erkek, 136'sı kadın olmak üzere toplam 401 kişi ile görüşülmüş.

Amaçlı örneklem (deneklerin CHP İl Örgütleri, ADD, Eğitim-Sen, Pir Sultan Abdal Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Dernekleri, Cem Vakfı gibi kuruluşlardan ve dindar insanlara muhalif olarak bilinen eczane, mimarlık bürosu, doktor muayenehanesi işyerlerinden seçilmesi-28 şubat sonrasında mağdur edilen başörtülü öğrenci derneklerin, imam hatiplerin, milli görüş kurumları ve kurmaylarının örnekleme dahil edilmemesi) neticesinde arzulanan sonuç alınabilir. Soruların yönlendiriciliği de açık. Tamamen bir kurgu ve kasır üzerine inşa edilmiş.

İçerik analizine baktığımız zaman AKP ve İslamcı kavramlarının çok sık geçtiğini görebiliriz. Bu da provakatif maksatlı amacın nereye yönelik olduğunun göstergesi olarak düşünülebilir. Toplumda Laik-antilaik ayrımcılığı yaptığı için araştırma toplumsal etik kodlara sahip değil. Bilimsel etikten yoksun olduğu yukarıda izah edildi.

Biz bu perdeyi daha öncede izlemiştik

Bu araştırma alanında tek değildir. TESEV desteği ile 2006 yılında Prof. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarkoğlu, "Değişen Türkiye'de Din, Toplum ve Siyaset" başlıklı bir rapor hazırlamıştı. Buna göre, Türkiye'de şeriat düzeni isteyenlerin sayısı azalırken, laikliğin tehdit altında olmadığını düşünenlerin sayısının arttığı belirtilmişti. 1999 yılında, "Türkiye'de şeriata dayalı bir din devleti ister miydiniz?" sorusuna "Evet" cevabını verenlerin oranı yüzde 21 iken, bu rakam 2006 yılında yüzde 9'a gerilemişti. Aynı dönemde, "Türkiye'de son 10-15 yıl içinde köktendinciliğin yükseldiği görüşüne katılıyor musunuz?" sorusuna "Hayır" diyenlerin oranı ise yüzde 61.3 olarak belirlenmişti. Araştırmaya katılanların yüzde 83'ü ise Türkiye'de dindar çevrelerin laik çevrelere baskı yapmadığı görüşünde birleşmişti. Araştırma, Türkiye'de türban, başörtüsü veya çarşaf kullananların sayısında da bir azalma olduğunu ortaya koymuştu.

Şimdi bu iki araştırma sonuçlarını bir araya getirdiğimizde büyük bir tutarsızlık göze çarpmaktadır. TESEV'in sonucuna bakarak AKP ile gelen süreçte inançlı insanların iddialarından vazgeçtikleri, liberalleşme gayreti içine girdikleri, taleplerinden vazgeçtikleri, sekülerleştiklerine dair ipuçları elde edilebilirken bu çok yakın tarihli yeni araştırma tam ters yönde bir iddia ortaya atmaktadır. Gene 2007 de benim tarafımdan yapılan "Din karşıtı propaganda ve dindarlık" yüksek lisans tezinde Müslümanların son beş yıl içindeki dini inanç, tutum ve davranışlarındaki değişime dair kanaatleri ölçülmüş, neticede din karşıtı algılanan her propagandanın savunmacı dindarlığı geliştirerek insanların inançlarını daha da içselleştirdiklerine vesile olduğu yönünde bulgular elde edilmiştir. Tüm bu sonuçlar bir araya getirildiğinde aslında din karşıtı algılan her süreç ve propagandanın (28 şubat, 11 eylül, Türkiye'de Farklı Olmak-Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler ...) inançlı bireylerin dinlerini daha çok özümsediklerine dair neticeler vereceği beklenmektedir.

Belki bu beklentiyi keşfedenler mağdur psikolojisinden yağ çıkarmak maksadıyla üretilen provokatif araştırmada niyetlerini de ele vermektedir. İnançlı insanların var oluşlarını anlamlandırdıkları kodların varlığına olan bir hıncın bir göstergesi olarak algılanabilen bu saldırganlık "var oluşun varlığına tahammülsüzlük" olarak adlandırılabilir.  Yarın kendi araştırmamızdan daha ayrıntılı bahsederek sizin şer bildiğinizde hayır vardır ilkesinin geçerliliğine bir kez daha şahit olabiliriz. Çalışma evrenimiz küresel düzeyde yürütülen 11 Eylül sonrasında yoğunlaştırılan İslam karşıtı propagandanın etkilerini incelemek üzerine kurgulanmıştı. Ön okuma yapmak isteyenler için www.dinpsikolojisi.wordpress.com adresinden tez indirilip incelenebilir.

Sonuç Olarak:

Türkiye'de, sosyal bir ünite olarak -bizim geleneğimizde bulunan- mahalle diye bir şey zaten kalmamış iken "mahalle"den dem vurdular.

Mahallede değil, çeşitli mahallerde, farklı kesimlerin kimi zaman birinin kimi zaman diğerinin karşı tarafa baskısını (veya onların normal davranışlarının karşı taraftan baskı şeklinde algılanmasını) mahalle baskısı diye adlandırdılar.

Bu da yetmedi, mahalle baskısının yalnızca Sünni Müslümanlar tarafından, farklı olanlara yönelik olduğuna insanları ve özellikle de etkili çevreleri inandırabilmek için amaca göre kurgulanmış araştırmalar yaptılar, yaptırdılar ve bunları kamu önünde tartışmaya açtılar. Muhafazakâr dindar bir kimse cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, milletvekili, genel müdür, müsteşar... Olmadan önce de namaz kılıyor, içki içmiyor, eşi başını örtüyor idiyse daha sonra da bunlara devam etmesinin siyasetle, istismarla, kasıtlı davranışla bir alakası olamazdı. Eşi açık, içki içen, fırsat düştükçe dindarlaşmanın aleyhinde konuşan ve tavır alan siyasilere dindarlar nasıl tahammül ediyorlarsa, bunu baskı sayarak meydanlara çıkmıyorlarsa dindar olmayanların da dindar yöneticilere tahammül etmeleri lazımdı...

Sözün özü:

Türkiye'de 1950'den bu yana, özellikle Milli Görüş'ün ortaya çıkmasından sonra dindarlaşmaya karşı devlet baskısı biraz hafiflediği için dini hayat canlanmış, toplumda din ve dindarlar görünür hale gelmişlerdir. Hürriyet ve demokrasi devam ettiği sürece de bu tabii gelişme devam edecektir. Cumhuriyet tarihi boyunca devlet, laiklik ve modernleşme adına (lehine) dindarlara ve dindarlaşmaya karşı baskı uyguladı, uyguluyor. Eğer konuşulacaksa asıl bu baskı konuşulmalıdır.



[1] Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

Beşaret İsa’sı doğsun istiyorsan Hazreti Meryem misali Mihnet ve musibet yasasına katlanacaksın… Çünkü...
Devami
  HER DAİM ALLAH!.. (CC)         Ahed ma’budum Samed maksudum Rahmet matlubum Hünkârım1 Allah Efkârım Allah…       ...
Devami
Kimi eşekten düşer, perişan olur Allah rüsvay ederse, attan düşersin!... İbreti alem...
Devami
NEFSİME NASİHAT   “Lime tekulune, ma-la tef’alün”[1] Kendin yapmadığın, niçin yazarsın… Münafık sahtekâr, Kur’an’da...
Devami
  BAHAR GELDİ, ERBAKAN GEÇTİ!    Karakış gibi Kara bir devir, dondurdu yüreklerimizi… Tufana...
Devami
  ERBAKAN'I ANARKEN      Emri Hak gelip de, gittin gideli Halimiz perişan, hep...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1774

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR