Reklam
Reklam
Reklam

SÖMÜRGECİLİK VE İŞBİRLİKÇİLİK BERABER ÇÖKÜYOR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

ABD'li işçiler ve işsizler: Savaşa, Borsa'ya para varsa, bize de olmalı.!. diye başkaldırıyor!

ABD'de otomotiv sektörüne destek planının kabul edilmemesine tepki gösteren işçiler "Savaşa, Wall Street'e milyarlarca dolar harcayabiliyorlarsa, bize de yardımcı olabilirler" diye konuşmaya ve başkaldırmaya başladı.


ABD'de üç büyük otomotiv şirketini kurtarmak için hazırlanan 14 milyar dolarlık paketin Senato'da Cumhuriyetçilerin karşı çıkması nedeniyle kabul edilmemesi bütün dünyada borsaların düşmesine ve durgunluğun derinleşebileceği endişelerine yol açmıştı. Senato Çoğunluk Lideri Demokrat Harry Reid, planın kabul edilmemesi üzerine yaptığı açıklamada, ''artık bitti, yolun sonuna gelindi'' diye sızlanmıştı. Planın reddinin ''ülke için kayıp olduğu'' yorumunu yapan Reid, ''yarın Wall Street'in halini görmekten çekiniyorum. Hoş bir manzara olmayacak. Sadece otomotiv işçileri, araba satan insanlar, araba galerileri, arabalarda çalışan insanlar değil milyonlarca Amerikalı bu durumdan etkilenecek'' diye uyarmıştı. Bu arada Beyaz Saray yaptığı açıklamada, Kongre'den bir sonuç çıkmamasını başarısızlık olarak tanımlamış ve bütün seçeneklerin değerlendireceğini hatırlatmıştı. Reid ve Temsilciler Meclisi Başkanı Demokrat Partili Nancy Pelosi, Bush'a, finans sektörü için Ekim ayında hazırlanan 700 milyar dolarlık kurtarma paketi dahil, derhal kısa vadeli finansal yardım için çalışması çağrısını yapmıştı. Bush yönetimi Demokratların bu yönde bir adım atılması çağrılarını yanıtsız bırakmıştı.. Hazine Bakanlığından bir sözcü de planın reddinden sonra yaptığı açıklamada, 700 milyar dolarlık kurtarma planının sadece finans sektörüne yardım için kullanılacağı yönündeki tavırlarının değişmediğini vurgulamıştı.

Cumhuriyetçiler, Birleşik Otomotiv İşçileri Sendikasının (UAW) üyelerinin ücretlerinin gelecek yıl ABD'deki Japon otomotiv şirketlerinde çalışan işçilerin ücretleri seviyesine çekilmesini kabul etmemesi üzerine sektörü kurtarma planına yanaşmamıştı.

İşçilerin kızgınlığı artıyor

Öte yandan sektörü kurtarma planının Senato'da kabul edilmemesi bu sektörde çalışan işçileri kızdırmıştı. Detroit'te Chrysler fabrikasındaki işinden çıkarılan işçiler, siyasi çekişmenin kendilerini değil sermaye sahiplerini kurtarmaya yönelik olduğundan yakınmıştı. İşçiler: ''Eğer onlar savaşa ve Wall Street'e milyarlarca dolar harcayabiliyorlarsa, o zaman bizim ekmek kapımız olan fabrikalara da yardımcı olabilir. Buna ihtiyacımız var.'' Sektörün yönetici tabakasının ve onların süper lüks yaşamlarının, üç nesildir insanlığa iş olanağı yaratan endüstri kurumlarının iflasa sürüklenmesinin hayal kırıklığına yol açtığını söyleyerek ''Hiçbir zaman hayatımızda bu şirketlerin çakılacağını göreceğimizi düşünmemiştik'' diye şaşkınlıklarını aktarmışlardı. Ohio eyaletinde Lordstown bölgesinde GM fabrikasındaki işçileri temsil eden UAW'ın Bölge Başkanı David Gren ise: işçilerin, geleceklerini büyük bankaların kurtarılmasına destek veren milletvekillerinin tartışmasına kızgın olduklarını ve büyük patlamaların yaklaştığını vurgulamıştı.

GM, Chrysler ve Ford gibi devler yıkılıyor

GM, Chrysler ve Ford, hükümetten önce 25 milyar dolar ve sonra 34 milyar dolar yardım istemek zorunda kalmışlardı.

Mehmet Doğan Üçok'un önemli tespitleriyle:

Küresel Tefecilik batıyor:

John Perkins, Bir Ekonomik Tetikçinin itirafları isimli kitabında Ekonomik Tetikçilerin ne iş yaptığını açıklamaktadır:

"Ekonomik Tetikçiler (ET'ler), yerküre üzerindeki ülkeleri trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Dünya Bankası, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve diğer yabancı "yardım" kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin doğal kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet bulunmaktadır. Oynadıkları oyun imparatorluklar kadar eski olmasına rağmen, günümüzdeki küreselleşme sürecinde yeni ve korkutucu bir boyuta ulaşmıştır. Nereden mi biliyorum; ben de bir ET idim.

Perkins'in kitabı bir komplo teorisi değildir; bir itirafnamedir. Bu makale, yukarıdaki alıntıda geçen "sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet" kısımlarıyla ilgili değildir ve bunlarla ilgilenmemektedir. Bu makalenin Perkins'in kitabıyla ilgilenmesinin ana nedeni küreselleşme sürecinde Üçüncü Dünya'ya dayatılan yöntemdir; borçlandırma ve bağımlı hale getirme yöntemi. Aşağıda, bu yöntemin üçüncü dünya ülkelerine gerçekten hiç yabancı olmadığı görülecektir.

Bu makalenin işaret ettiği en temel nokta; 'Üçüncü Dünya' olarak adlandırılan ülkelerin, başka bir deyişle "Çevre'nin" borçlandırılarak 'Merkez'e bağımlı hale getirilmesi ve borç batağına (borç sarmalına) çekilmesidir. Bağımlı hale getirilecek ve sonra sömürülecek olan hedef ülkelere, sadece altyapı değil, enerji ihtiyaçları için de (hidroelektrik santralleri, nükleer santral vb.) milyarlarca dolarlık borçlar verilir. Bunun için (yabancı) özel danışmanlar, devlet yöneticilerine ekonomik büyüme öngörü raporları hazırlarlar ve bir yandan milyonlarca dolar alırlarken, bir yandan da son derece abartılmış enerji gerekliliği raporları ortaya koyarlar.

John Perkins, kitabında, kendisinin geçmişte bu işleri yaptığını itiraf etmektedir ve 'hedef ülkelere yapılanları birer birer sıralamaktadır. Örneğin bir ülkenin enerji ihtiyacı bir yılda hiçbir zaman yüzde 7 ilâ 9'dan fazla artmamış olmasına rağmen, kendileri birer Ekonomik Tetikçi (ET) olan özel danışmanların yüzde 17 ilâ 19 gibi rakamlar öngördüklerini anlatmaktadır. Böylece hedef ülkeler aşırı derecede borçlandırılmaktadırlar. Yapılan tahminlerin abartılı olmasının ET'ler için sorun olmadığını söyleyen John Perkins'in Şefi kitapta şöyle ifade ediyor: Yirmi beş yıl ilerisini kim görebilir ki. ET'lerin şefi, John Perkins'e, bir Ekonomik Tetikçi'nin işinde iki amacı olduğunu söylüyor. Perkins, geçmişte kendi vazifesi olarak icra ettiği bu iki amacı şöyle özetliyor:

Birincisi, devasa mühendislik ve inşaat projeleri aracılığıyla, parayı MAIN ve diğer Amerikan şirketlerine (Bechtel, Halliburton, Stone&Webster ve Brown&Root gibi) geri döndürecek büyük uluslararası kredileri haklı gösterecektim. İkincisi bu kredileri alan ülkeleri iflâs ettirmek için (tabii ki, MAIN ve diğer Amerikan şirketlerine olan borçlarını ödedikten sonra) uğraşacak, böylece alacaklılarına sonsuza kadar borçlu kalıp, askeri üsler, BM oyları veya petrol ve diğer doğal kaynaklara erişim gibi bir yardıma ihtiyacımız olduğunda kolay birer hedef olmalarını sağlayacaktım.

Fransız Araştırmacı Jaques Adda da ülkelerin nasıl borç batağına çekildikleriyle ilgili olarak şunları yazmaktadır:

Büyük ölçüde devlet borçlanmasıyla alınan yardımlardan oluşan yabancı sermaye, en iyi durumda, ihraç edilecek hammaddeleri (maden ya da tarımsal) merkeze ulaştıracak yolu sağlamak için kurulacak altyapıyı (demiryolu, yol, liman) finanse eder.

Bu alıntı, Çevre'den Merkez'e değer aktarımının nasıl gerçekleştiğini göstermektedir. "Verilen borç ne kadar büyük olursa o kadar iyiydi. Bir ülkenin omuzlarına binen borç yükünün o ülkenin en fakir vatandaşlarını onlarca yıl sağlık, eğitim ve diğer sosyal hizmetlerden yoksun bırakacağı ise dikkate alınmazdı" şeklinde ekliyor Perkins. Örneğin, "bu borç yükünden kurtulmak için Ekvador'un tek şansı yağmur ormanlarını petrol şirketlerine satmaktır". 'BORÇ TUZAĞI' SARMALI bu şekilde işlemektedir.

Ülkeler, özel danışmanların hazırladıkları aşırı derecede abartılmış öngörü raporlarına inandırılarak veya o ülkelerin devlet adamları 'satın alınarak' borçlandırılıyorlar. Daha sonra, Merkez 'diyetini istiyor': "Eğer bir ET gerçekten başarılı ise, verilen borç miktarı o kadar fazla olur ki, borçlu ülke birkaç sene sonra ödemelerini yapamaz hale gelir. İşte o zaman da biz, aynen mafya gibi, diyetimizi isteriz. Fransız araştırmacı Jaques Adda, 'diyet istemenin' nasıl gerçekleştiğini anlatıyor:

Borç kasaları kurulur ve Avrupalı devlet memurları tarafından yönetilir. Bunlar himaye altına giren devletin kaynaklarının tahsisatını kontrol ederler, bu da günümüzde IMF ve Dünya Bankası'nın dayattığı şartnamelerin habercisi olan bir düzendir.

Günümüzün 'küreselleşen dünyasında' burada anlatılanlar gerçekleşmektedir. Önemle bir kez daha belirtmek gerekir ki; Perkins'in kitabı bir kurgu veya komplo teorisi değildir. Perkins'in kitabı, kendisi bizzat bir ET olarak, özel danışmanlık görevini yıllarca yapmış bir kişinin itiraflardır. Perkins'in kitabı, Joseph Stiglitz'in   "Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı" kitabında, kendisinin de bir zamanlar Başkan Yardımcılığı görevini yapmış olduğu Dünya Bankası'nın iç yüzünü açığa çıkarmasının 'bir adım ötesidir'.

İkiz kuruluşlar olarak nitelendirilen Dünya Bankası ve IMF'nin "faaliyetleri gittikçe daha çok birbiri içine girmeye" başlamıştır: "1980'lerde, Dünya Bankası sadece projelere (yol, baraj projeleri gibi) kredi vermekten öteye geçti ve yapısal uyum kredileri altında daha geniş kapsamlı destek sağlamaya başladı; ama bunu yalnızca IMF onay verince yapıyordu; tabii bu onayla birlikte IMF'nin ülkeye dayattığı şartlar geliyordu".

Şimdiye kadar bu makalede yazılan ve yazılacak olan belki de hiçbir şey, gerçeği, Nelson A. Rockefeller'in ABD Başkanı EISENHOWER'a yazdığı mektuptaki (1956) kadar açık ve net olarak ortaya koyamaz:

Biz askeri paktlarımızı kurmayı ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz... Büyük ölçüde politik ve askeri nüfuzu garantileyecek genişlikte bir ekonomik yayılma planını Asya, Afrika ve diğer azgelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız... Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur.

Türkiye ekonomisi ve borç sarmalı

Milli gelir hesaplarında yeni seriye geçilmesiyle Türkiye ekonomisi dünya sıralamasında on dokuzunculuktan on beşinciliğe yükselmiştir. 2008'de 941.6 milyar dolarlık satın alma gücü paritesiyle gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) ulaşacak olan Türkiye, dünya ekonomileri sıralamasında 15. büyük ekonomidir. Ancak, bununla birlikte Türkiye "Borç Tuzağı Sarmalı" içindedir.

2008 yılı için bütçe görüşmelerinin son günü CHP adına konuşan İlhan Kesici, TBMM'deki konuşmasında çok çarpıcı bilgiler vermiştir. 1975 den 1999'a ödenen faiz toplamı: 127 milyar dolardır. 2002-2007 arasında Türkiye'nin ödediği faiz tam 184 milyar dolardır. (184 milyar dolar = 60 adet Atatürk Barajı). Son 25 yılda 127 milyar dolar, son 5 yılda 184 milyar dolar faiz ödenmiştir. 2002'de toplam borç 218 milyar dolarken bu oran 2007'de 436 milyar dolar olmuştur. Artış tam olarak iki kat olarak gerçekleşmiştir.

Özellikle "24 Ocak Kararları" sonrasında yoğun olarak dış kaynak temin edilmiş ve dövize dayalı borçlanma gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, bu dönemde döviz fiyatı da sürekli olarak artmıştır.

"Türkiye'de 2004 yılında, Orta Gelirli Ülkeler ortalamasından 2 kat, düşük gelirli ülkeler ortalamasından 5 kat, Avrupa ve Merkez Asya Ülkeleri ortalamasından 1.6 kat, Latin Amerika ve Pasifik ülkeleri ortalamasından 1.5 kat, Doğu Asya ve Pasifik ülkeleri ortalamasından 3.7 kat, Ortadoğu ve Pasifik Ülkeleri ortalamasından 2.7 kat kadar daha yüksek bir gelirin, borç ödemesinin yerine getirilmesi için kullanılmış olduğunu göstermektedir. Bu, Türkiye'de dış borçlanma sürecinin dünyadaki diğer dış borç sorunu yaşayan ülkelere göre daha yüksek oranlı bir kaynağı ülke dışına transfer etmek suretiyle borç veren ülkeler lehine, daha yüksek oranda fakirleşme süreci yaşadığını ortaya koymaktadır".

Ekonomist Yiğit Bulut'un bugünkü kur üzerinden hesapladığı şu saptaması da önemlidir: "Son beş yıl içinde rekor 2004 yılına ait. 150 katrilyonluk 2004 yılı konsolide bütçesinin 66 katrilyonu faiz ödemesine ayrıldı. Bugün gördüğümüz kur ile hesapladığımızda basit faizini dahi koymadan ödediğimiz miktar tam olarak 52 milyar dolar. 52 milyarı 52 haftaya bölersek bulduğumuz sonuç; haftada 1 milyar dolar, günde 166 milyon dolar" ve "1999-2007 başı arasında ödediğimiz faiz haftalık 700 milyon dolar ile 1 milyar dolar arasında değişti ve 2004 yılında 1 milyar doları dahi geçerek tepe noktasına ulaştı".

Bu tablo neden bu şekildedir? Yukarıda gördüğümüz (son 5 yılda 184 milyar dolar) borç faizi ödemeleri, Türkiye de borç tuzağı sarmalı içinde olduğundan dolayı böyledir.

Dibe çeken bir sarmal: borç tuzağı

Harry Magdoff yabancı borçlara sürekli bağımlılığa yol açan 'Borç Tuzağı'nı şöyle açıklamaktadır: "Eğer bir ülke, diyelim ki, yılda 1.000 dolar borç alırsa... çok geçmeden borç faizlerinin ödemesi her yıl para akışından daha yüksek olacaktır". "Yıllık 1.000 dolarlık bir borcun, yüzde 5 faizle "20 yıl içinde eşit taksitlerle ödenmesi" basit örneğini varsaydığımızda, beşinci yılda yıllık borcun aşağı yukarı yüzde 50'sinin borç faizine gideceği; onuncu yılda borcun aşağı yukarı yüzde 90'ının borç faizine gideceği; on beşinci yılda... borcun kendisinden büyük olacağı..." Bu durum, Türkiye'nin ve diğer birçok ülkenin içinde bulunduğu 'Borç Tuzağı Sarmalı'dır. Bu tuzak, borç alan her ülkeyi sürekli olarak daha fazla borç faizi ödemeye mahkûm etmektedir.

Bu sırada söz konusu borcu olan ülke, eğer bütçe açığı da veriyorsa, ekonomik durum tamamen bir 'harabeye' dönüşmektedir: "Bütçe açığı verdiğiniz sürece, faiz harcamalarından daha düşük faiz dışı fazla verseniz dahi, borcunuzun vadesi geldiğinde, hâlâ hem anapara hem de faizin bir bölümü için borçlanmak durumunda kalıyorsunuz".

Yukarıdaki iki paragraftaki ekonomik durumu birleştirdiğimizde şöyle bir son durum ortaya çıkmaktadır: Bütçe açığı veriliyor, böylece hem anapara (ilk borç aldığınız miktar) hem de (ödemek durumunda olduğunuz) borç faizinin bir bölümü için borçlanılıyor. Ayrıca, eğer her yıl anaparanın dışında da 1000 dolar borç alıyorsanız, bunun için de on beşinci yıldan sonra her yıl borç olarak aldığınız miktardan daha fazla bir miktarı her yıl borç faizi olarak ödüyorsunuz.

Acı sonuç:

Türkiye, içinde bulunduğu "borç tuzağı sarmalından" dolayı sürekli olarak borçlanmaktadır. Bununla birlikte ürettiği artı-değeri ve kaynakları, faiz ödemeleri olarak yurt dışına akmakta, transfer edilmektedir. Sistem borç-verenler lehine kurulmuştur ve Çevre borç tuzağına çekilmektedir. Rockefeller'in ABD Başkanı EISENHOWER'a yazdığı mektupta net olarak ortaya konulduğu gibi "oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur". Buradaki olta, borç tuzağı sarmalıdır.

Neoliberal dönemde, kaynakların ve üretilen artı-değerin Çevre'den Merkez'e çekilmesi gerçekleşmektedir. Değer aktarımı Çevre'den Merkez'e gerçekleştiği için ortada bir kaybeden ve bir kazanan vardır; Wallerstein bu durumu şu cümlelerle ifade etmektedir:

"Gerçekte olup biten, üretilmekte olan kârın (ya da artığın) bir kısmının bir bölgeden diğerine aktarılmasıdır. Bu tür bir ilişki merkez-çevre oluş ilişkisidir. Genişletirsek, yitiren bölgeye "çevre", kazanan bölgeye de "merkez" diyebiliriz. Bu adlar gerçekte iktisâdi akışların coğrafi yapısını yansıtmaktadır".

Merkez'e sürekli olarak akan artı-değer ve kaynak transferi ile daha da kuvvetlenen yabancı sermaye, artık ulus-devletlerin sanayilerini ve ekonomilerinin kilit noktalarını (örneğin bankalar ve sermaye piyasaları), kıyılarını, limanlarını, telekomlarını, tekellerini ve artı-değer üretebilecek tüm potansiyelini satın almaktadır. Açıkça görülmektedir ki Merkez, sadece 'artı-değer transferi' yapmakla kalmamaktadır, sermaye-birikimleri ile artık Çevre'yi satın almaktadır!

"Bunun adı hacizdir!"

Bugün Türkiye'de sermaye piyasalarının %72'si ve bankacılık sektörünün %51'i yabancıların elindedir. 'Özelleştirmeler' adı altında en stratejik sanayi noktaları 'yabancıya' satılmaktadır. Sanayici Dr. Nevzat Demir'in ifadesiyle "Türkiye haczedilmektedir". 'Gelişmiş' ülkeler ve ülke toplulukları (örneğin AB) bu derecede 'neo-liberal politikaları' kendi iç pazarlarına kesinlikle uygulamamakta, uygulattırmamakta ve kendi iç pazarlarını korumaktadırlar..

Sistem, eğer tam olarak küresel anlamda kurulabilirse -ki bu gerçekleşme aşamasındadır-, "Dünyanın Efendileri" oturdukları koltuklarından rahatlıkla tüm dünyayı yönetebilecek ve dünyanın her köşesinde üretilen artı-değer'i kendi ülkelerine çekebileceklerdir, artan sermayeleri ile de çevre'nin varlıklarına tek tek sahip olacaklar ve kaynaklara daha da kolay ve ucuz olarak el koyabileceklerdir. Bu bağlamda, 'Küreselleşme', özü itibariyle bu sistemin oturtulmasıdır; bu düzenin tam bir hegemonya ile kurulması ve işler hale getirilmesidir.

Bugünün dünyası hakkında Blair'in Dış Politika Başdanışmanı Robert Cooper'in şu sözleri "Neoliberal dönemde", Merkez'in Çevre'ye bakış mantığını ortaya koymaktadır:

Biz kendi aramızda, hukuk ve açık işbirliğine dayanan güvenlik prensipleriyle iş görüyoruz; ama postmodern Avrupa kıtasının dışından eski moda devletlerle iştigal edecek olduğumuzda, daha önceki bir dönemin katı yöntemlerine geri dönmemiz gerekir. Güç kullanımına, önleyici saldırılara, hileye, hâlâ 19'uncu yüzyılın her devlet kendisi içindir dünyasında yaşayanlarla ilgilenmek için gereken her neyse ona başvurmalıyız. Kendi aramızda hukuku koruyoruz, ama yolumuz ormana düştüğünde, orman kanunlarını da kullanabilmeliyiz.

Bir başka kişi, "Harvard Üniversitesi, Kennedy School of Government'ta İnsan Hakları Profesörü olan Michael Ignatieffin, 28 Temmuz 2002'de, New York Times Magazine'de yazdığına göre":

Emperyalizm beyaz adamın yükü olmuştur. Bu da ona kötü bir ün kazandırmıştır. Ama emperyalizm politik olarak doğru olmaması nedeniyle gerekli olmaktan çıkmamıştır.

Bu noktada emperyalizmin bitip bitmediğini tekrar sormak gerekmektedir. Emperyalizm günümüzde askerleriyle değil, "Emperyal Kasalara" daha fazla değer yollamakla görevlendirilmiş, devletin ve özel sektörün kaynaklarının tahsisatını kontrol eden "Haciz Memurlarıyla" gelmektedir. Borçlar acilen kapatılmadığı veya azaltılmadığı takdirde, borç tuzağına yakalanan ülke, borç bataklığına her geçen gün daha fazla saplanır. Bundan dolayı, "Emperyal Haciz"in boyutları da büyür ve ekonomik anlamda bağımsızlık tamamen yok olur. Bu, aynı zamanda, otomatik olarak diğer alanlardaki (siyasi, kültürel vb.) bağımsızlıkların da erimesi anlamına gelir. Bu noktada, Türkiye'nin ekonomisini yönetenler, Atatürk'ün sözlerini ivediyetle hatırlamak zorundadır; "Bu ülkenin halkı üzerinde kimsenin egemenlik kurma hakkı yoktur; ama bu ülkeyi başkalarına el açmadan geçindirmek ve yaşatmak da size düşen bir ödevdir".[1]

Altı yılın özelleştirmesi bir yıllık borca yetmedi

Milli ve stratejik varlıklarımızı satmak, borçları kapatmadı!

Türkiye'nin borç çilesi bitmek bilmiyor. Rakamlar, yıllardır biriken borçların varlıklarımızı nasıl bir çırpıda yuttuğunu gözler önüne seriyor. Sayıştay'ın raporuna göre, 2002-2007 aralığında özelleştirmeden gelen 18 milyar 387 milyon dolarlık gelir, 2007 yılındaki diğerleri hariç sadece 19 milyar 31 milyon dolarlık dış borcu ödemeye bile yetmedi. Devletin borçları dipsiz kuyu gibi. Yılların birikimi olan kamu kurumlarının özelleştirilmesinden elde edilen gelirler sadece borçlara gidiyor ama altı yıllık özelleştirme geliri tek bir yılın sadece dış borcunu bile karşılayamıyor.

Sayıştay'ın "Kamu İşletmeleri Raporu" verileri, borçlardaki kısır döngüyü ortaya koyuyor. Rapora göre, Türkiye 2002-2007 yılları arasında sırasıyla 451, 281, 1.309, 3.090, 8.307 ve 4.949 milyon dolar özelleştirme geliri elde etti. Böylece devletin kasasına 2002 yılı başından 2008 yılı başına kadar toplam 18 milyar 387 milyon dolar girmiş oldu. Özleştirme İdaresi Başkanlığı bu geliri, "özelleştirme tahsilatı, blok satış, işletme ve tesis satışı, halka arz, İMKB'de satışlar, varlık satışları, bedelli devirler" gibi özelleştirme yöntemlerinden sağladı.

Tek bir yıl gelirleri yutuverdi

Buna karşılık, Merkez Bankası'nın verilerine göre Türkiye sadece 2007 yılında ve sadece dış borç olarak 19 milyar 31 milyon dolarlık ödeme gerçekleştirdi. Geçen yılki ödemelerin 11 milyar 374.4 milyon dolarını Hazine, 794.9 milyon dolarını ise Merkez Bankası gerçekleştirdi. Diğer kamu kesimi 1 milyar 138.2 milyon dolarlık dış borç ödemesinde bulunurken, IMF'ye de toplam 5 milyar 723.3 milyon dolar ödeme yapıldı. Bu verilere göre, çoğu Cumhuriyet'le yaşıt olan kamu kurumlarının yıllara yayılan özelleştirme uygulamalarından sağlanan 18 milyar 387 milyon dolarlık gelir, 19 milyar 31 milyon dolarlık 2007 yılı dış borç ödemelerini karşılayamadı. Devlet, özelleştirme gelirlerine kıyasla 2007 dış borç ödemesinde 644 milyon dolarlık açık vermiş oldu. Sayıştay raporunda, özelleştirme gelirlerinin borç ödemelerinde kullanılmak üzere Hazine hesaplarına kaydedildiği hatırlatılarak, "Özelleştirme gelirleri özellikle 2006 ve 2007 yıllarında merkezî yönetim bütçesinin finansmanında önemli bir paya sahip olmuştur" denildi.

Devlet, gayrimenkulünü Körfez ülkelerine satacak; kendi binasında kiracı olacak

Ekonomi yönetiminin küresel krize karşı aldığı tedbirlere her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Birçok önlemi devreye sokan hükümet, şimdi de rotayı Körfez sermayesine çevirdi.

Kira sertifikası ve gayrimenkul ortaklığı senetlerine ilişkin taslak Başbakanlık'a gönderildi. Hazine yönetimi tarafından hazırlanan çalışmaya göre kamu kendi binasında kiracı olacak. Bina, arsa, otoyol, köprü ve baraj gibi gayrimenkuller karşılığında çıkarılacak kira sertifikaları ve yatırım ortaklığı senetleri Körfez ve Asya ülkeleri başta olmak üzere satışa çıkarılacak. Körfez sermayesinin faiz çekincesini ortadan kaldıracak düzenleme kapsamında ilk etapta 1 milyar TL'lik kâğıt çıkarılması planlanıyor.

Hazine yönetimi tarafından hazırlanan çalışmaya göre kamu kuruluşları her yıl oturduğu bina için belirli miktarda kira ödeyecek. Örneğin, Maliye Bakanlığı'nın binası için 100 milyon TL'lik değer belirlenmesi halinde bu miktarda kira sertifikası çıkarılacak. Binaların kâğıt üzerindeki sahibi yatırımcılar olurken, kamu kuruluşları için belirli miktarda kira ödenecek. Bakanlar Kurulu tarafından kapsama alınan kuruluşların, bedeli Hazine'ye irat kaydedilmek üzere, taşınmaz mallar ile kamu mallarına ilişkin imtiyazlar ve işletme hakları için ödemeleri gerekecek kira ve geri alım bedelleri, Hazine Müsteşarlığı'nın veya kiracı kurum ve kuruluşların ilgili mali bütçesine konulacak ödenek ile karşılanacak. İşlemleri yürütmek için Hazine Müsteşarlığı'na bağlı olarak çalışacak Kamu Varlıkları Yönetimi A.Ş. adında bir şirket kurulacak. Personel sayısı 5'i geçmeyecek olan bu şirket kamu taşınmazlarının kira işlemlerini takip edecek. İlgili bakan, lüzumu halinde kanun kapsamında alınan kamu varlıklarının ve bu varlıklara ilişkin kira bedellerinin değerlemesini bağımsız gayrimenkul ekspertiz şirketlerine yaptıracak. Bu kapsamda çıkarılacak kâğıtlar Kurumlar Vergisi haricinde her türlü vergi, resim, harç, fon ve diğer mali yükümlülüklerden muaf olacak.




[1] Jeopolitik / Kasım 2008


Bu yazarin diger makaleleri

  BM; ABD VE İSRAİL’İN “KARA SİYASETİNİ AKLAMA” TEŞKİLATIYDI        ABD, işgale BM’yi...
Devami
  AMERİKAN BOP’UNA FİGÜRANLIKTAN RUS BOP'UNA TAŞERONLUĞA MI?          Öncelikle Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan'a...
Devami
Uçak fabrikası Atatürk’le kuruluyor, İnönü köstekliyor, 1950’de ise hepten kapatılıyordu. Sultan...
Devami
  Uludere faciası yaşandığı günlerde, yani üç ay kadar önce Milli...
Devami
  HAREKÂTLA İLGİLİ KUŞKULARIMIZ MAALESEF HAKLI ÇIKMAYA BAŞLAMIŞTI          “DEAŞ’la mücadele ediyor” bahanesiyle,...
Devami
  Önce Şam'da, ardından Diyarbakır'da bombalı saldırılar yapıldı. Yine masumların...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1748

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR