Reklam
Reklam

MANEVİ DERİN DEVLET VE RUHANİ GÖREVLİLER: Hz. Hızır Gerçeği ve İşlevi

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 56
ZayıfMükemmel 

 

MANEVİ DERİN DEVLET VE RUHANİ GÖREVLİLER:

Hz. Hızır Gerçeği ve İşlevi

      

“Göklerin ve yerin (içindeki gizli ve özel) orduları Allah’ındır.” (Fetih: 7) gibi pek çok ayette, Yüce Rabbimizin “görülmeyen askerleri”, gizli servisleri, cinlerden, ifritlerden, ruhanilerden (velilerden) oluşan özel ekipleri bulunduğu haber verilmektedir ve mü’minler gaybe iman edenlerdir. (Bakara: 3) Bazı hikmet ehli bilginler; Allah’ın bu özel askerlerinden ve gizli servislerinden bir ekibin başında ise Hz. HIZIR Aleyhisselam’ın bulunduğunu haber vermektedir. Ayetlerde geçen “Cünd”, itaatkâr asker demektir ve “Cüneyd” ismi bizdeki Mehmetçik gibi “askercik” anlamına gelir.

“Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir:” (Sâffât: 171)

“Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır.” (Sâffât: 172)

“Ve hiç şüphesiz; Bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır.” (Sâffât: 173) ayetleri Allah’ın özel nusreti ve gizli askerleri sayesinde Mü’min mücahitlerin zafer bulacağını bildirmektedir.

“Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti; böylece biz de onların üzerine, bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görendir. Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi; gözler kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı ve siz Allah hakkında (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada, iman edenler sınanmış ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratılmışlardı.” (Ahzâb: 9-11) ayetlerinde ise, zahiri ve çok kuvvetli düşman ordularına karşı, Allah’ın görünmeyen ordularının imdada yetiştiği belirtilmektedir.

Hem Rahman’ın, hem de şeytanın özel orduları vardır!

Allah’ın orduları:

“Siz Ona (Peygambere ve Hakk Dava Önderine) yardım etmezseniz (zararlı çıkan siz olacaksınız, çünkü) Allah Ona zaten ve kesinlikle yardım etti (ve edecektir). Hani o zaman kâfirler, (Hz. Ebubekir’le) ikiden biri (Kelime-i Tevhidin ikinci iman gereği ve ‘Muhammedün Resulüllah’ gerçeği) olarak Onu (Mekke'den) çıkarmışlardı da; o ikisi mağarada (ve kıstırılmış durumda) oldukları sırada arkadaşına şöyle diyordu: ‘Hüzne kapılma (ve sakın endişe duyma, çünkü), elbette Allah bizimle beraberdir!’ Böylece Allah Ona 'huzur ve güvenlik duygusunu' indirmişti, Onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini (inkâr sözlerini ve küfür-sömürü sistemlerini) ise aşağı ve bayağı (konuma) getirmişti. Allah'ın kelimesi (Kur’an kelâmı ve ahkâmı) ise, en yücedir (ve kıyamete kadar geçerlidir). Allah Üstün ve Güçlüdür, Hüküm ve Hikmet sahibidir.” (Tevbe: 40) ayetinde bildirilmektedir.

“Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı.” (Neml: 17) ayeti ise Nebilerin ve velilerin emrine verilen manevi güçlerden bahsetmektedir.

Şeytan’ın orduları:

"Ve İblis'in bütün orduları da…" (Şuarâ: 95) ayeti şeytanın özel ordularına işaret olduğunu

“O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar.” (Kasas: 39) ayeti ise Firavun gibi zalimlerin ve Deccal gibi hainlerin özel şeytani güçleri bulunduğunu haber vermektedir.

Hz. Süleyman’ın ve Mehdi Aleyhisselam’ın manevi yardımcıları ve görünmez orduları!

“Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı.” (Neml: 17)

“Derken uzun zaman geçmeden geldi ve dedi ki: "Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi, ben kuşattım ve sana Saba'dan kesin bir haber getirdim." (Neml: 22)

 “Cinlerden bir ifrit: ‘Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim’ dedi.” (Neml: 39)

“Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: ‘Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim.’ Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: ‘Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim de nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Ğaniy (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır.’” (Neml: 40)

Bu Neml 40. ayetinde geçen zatın Hz. Hızır Aleyhisselam olduğuna dair işaret ve rivayetler münasiptir.

Bir hikmet ehli ve istikamet sahibi dostumun şu tespitleri (belki de keşfi) oldukça önemlidir.

Günümüzde insi şeytanların çoğu:

1- Milyonları etkileyip bir nevi kendilerini perestiş ettiren kadın ve erkek rock şarkıcıları,

2- Siyonist sömürü sistemini ve kapitalizmi ayakta tutan ekonomist ve finans sihirbazları,

3- Mucit ve kâşif bilim adamlarıdır.

Hızır Aleyhisselam’ın hakikati!

Hızır aleyhisselam Zülkarneyn aleyhisselamın askerinin kumandanı ve teyzesinin oğlu olduğu rivayet edilmektedir. Musa aleyhisselam ile görüşüp yolculuk ettiğini ve ona kader-hikmet dersleri verdiği bilinmektedir. Hz. Muhammed aleyhisselamın ümmetinden değildir. Fakat vefatından sonra ruhu insan şeklinde gözüküp gariplere, kimsesizlere yardım etmektedir. Musa aleyhisselam ile karşılaşmaları ve birlikte yolculuk yapmaları Kur'an-ı Kerim’in Kehf Suresi 60-82. ayetlerinde haber verilmektedir. (Râzî, İbn-i Hacer, Süyûtî, İmâm-ı Rabbânî)

Sahabe-i Kiramdan Ebu'd-Derdâ (RA) bir gün Mekke-i Mükerreme’de bir dağın üzerine çıktığı, orada halinden ve tavrından salihlerden olduğu anlaşılan birisine rastladığı ve yanına giderek "Bana nasihat et" deyince; "Nasihat olarak ölüm sana kâfidir" yanıtını aldığı, Ebü'd-Derdâ; "Daha fazla nasihat et" deyince, o da; "Gam, tasa bakımından kabri düşünmek kâfidir" öğüdünde bulundukları, bunun üzerine Ebu'd-Derdâ, Resulüllah Efendimizin (SAV) huzuruna gelerek bu durumu anlatınca, Peygamber Efendimizin; "O zât, kardeşim Hızır'dır" buyurdukları nakledilmektedir. (Mevlânâ Abdurrahmân Câmi)

Tasavvuf kutuplarından Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine, “Lâ ilâhe illallah”, zikrini Hızır aleyhisselam’ın öğrettiği söylenmektedir. (Hüseyn Vâiz-i Kâşifî)

İmam Rabbani şunları nakletmiştir. “Bir gün sabah vakti toplanmıştık. İlyas aleyhisselam ile Hızır aleyhisselam ruhani şekillerde geldiler. Hızır aleyhisselam bize dedi ki; ‘Biz ruhlar âlemindeniz. Allah-u Teâlâ bizim ruhlarımıza öyle bir kuvvet vermiştir ki, insan şeklini alırız. İnsanların yaptığı işleri bizim ruhlarımız da yapar. İnsanların yaptığı gibi yürürüz, dururuz, ibadet ederiz.’”

İlginç video görüntüleri:

Kütahya’da hızla geçmekte olan bir TIR’ın altında kalan motosikletli şahsı, o anda ve ışık hızıyla ortaya çıkan bir zatın kucaklayıp kurtarması ve sonra ağır adımlarla oradan uzaklaşması.

Mısır’daki Arap Baharı ayaklanmalarında, beyaz atlı ve nurani bir görüntünün üç yerde kameralara yakalanıp, çağdaş Firavunların zalim asker ve polislerine karşı mazlum ve mücahit gençleri koruması.

Ve yine Japonya’yı vuran Tsunami öncesi, yine nurani bir zatın halkı yükseklere kaçması için uyaran görüntülerinin sokak kameralarına yansıması oldukça ilginç ve hayret verici tespitlerdir.

Zahir-Bâtın arasında Musa aleyhisselam ile Hz. Hızır aleyhisselam kıssası!

Firavun Kızıldeniz'de boğulduktan sonra Hazret-i Musa -aleyhisselam-, kavmine çok açık, dokunaklı ve heyecanlı vaazlar vermeye başlamıştı. Kavmi, Hazret-i Musa’nın ilim ve marifetteki derinliğine hayran kalmıştı. İçlerinden biri:

“Ey Allah’ın peygamberi! Şu yeryüzünde Sen'den daha âlim bir kimse var mı?” diye sorunca, Hazreti Musa’nın: “Böyle bir kimse bilmiyorum!” yanıtı üzerine, o esnada kendisine vahiy gelerek:

“İki denizin birleştiği yerde bir kulum var ki, ona has bir ilim (ledünnî ilim) vermişimdir. Ümmetinin seçkinlerinden biri ile ona git!” emrini alıp uyarıldığı rivayet edilmektedir ki, bazı hadis-i şeriflere göre kendisine işaret edilen O zat, Hızır aleyhisselam’dı. Hazret-i Musa’nın: “O zatı nasıl bulabilirim ya Rabbi?” diye niyaz etmesi üzerine: Allah Celle Celâlühû, zembiline tuzlanmış ölü bir balık koymasını, bu balığın canlanıp denize atladığı, iki denizin birleşip karıştığı yerde Hızır'ı bulacağını bildirmişti. Musa aleyhisselam, rivayete göre kız kardeşinin oğlu olan Yuşa bin Nûn ile Hızır'ı bulmak için derhal harekete geçmişti.

Kur’an-ı Kerim’de bu hâdise şöyle bildirilir:

Hani, bir vakitler (Hz.) Musa (hizmetindeki) genç adamına (ki isminin Yuşa bin Nun olduğu rivayet edilir.) demişti ki: “(İlmi Ledün sahibi, kader ve hikmet ilmine vakıf Hz. Hızır’ı buluncaya kadar) Hiç durmayıp, ta iki denizin birleştiği (şeriat ve hakikat ilminin kendisine verildiği, müspet ilimlerle manevi ilimlerin birlikte öğretildiği Zat’a da işaret olunabilir) yere ulaşacağım veya bu yolda uzun bir zaman yürüyüp (onu arayıp bulmaya çalışacağım)!” (Kehf: 60)

 Derken (yola çıkıp yürüdüler ve) iki denizin kavşağına vardıklarında (pişirmek üzere tuttukları balığı kokmasın diye, bir su birikintisine bıraktılar). Ancak bu balığı orada unuttular ve balık (sıyrılıp bir iz bırakarak) denizde yolunu tutup (kaçmıştı). (Kehf: 61)

 Vaktâki (varmaları gereken yere gelip) geçtiklerinde (Musa) genç yardımcısına dedi ki: "Yemeğimizi getir bize (karnımızı doyuralım), andolsun bu yaptığımız yolculuktan gerçekten yorulduk (ve iyice acıktık)." (Kehf: 62)

(Asistanı) Dedi ki: “(Eyvah!) Gördün mü? (Dinlenmek ve yağmurdan korunmak üzere) Kayaya sığındığımız vakit, ben balığı (koyduğumuz yerde) unutmuşum. Onu hatırlamamı (veya sana söylememi) gerçekten şeytan bana unutturdu. (Ve balık) Şaşılacak biçimde denizde yolunu bulup sıvışmıştı.” (Kehf: 63)

(Bu itirafı duyan Hz. Musa) Dedi ki: “Tamam, işte (zaten) aradığımız da buydu!” (Çünkü ulaşmaya çalıştıkları Zat’ı, balığın denize kaçtığı yerde bulacakları kendilerine vahyolunmuştu.) Bunun üzerine (kendi) izlerini takip ederek tekrar (dinlendikleri ve balığı unutuverdikleri) yere geri dönüp (araştırmaya başlamışlardı). (Kehf: 64)

 (Derken orada) Kullarımızdan bir (seçkin ve erişkin) kul buldular ki, Biz ona katımızdan (üstün bir) rahmet (nimet ve fazilet) vermiştik ve Kendi tarafımızdan (çok özel) bir ilim (gayb ve kader bilgisi: İlmi Ledün) öğretmiştik. (Hadis-i Şeriflerde bu Zat’ın Hz. Hızır olduğu anlatılmaktadır.) (Kehf: 65)

 (Hz.) Musa, ona (Hızır’a): “Sana öğretilen ilimden; rüşdüme kavuşmam (ve tam olgunlaşıp gerçeğe ulaşmam) için, bana da öğretmek üzere, size tâbi (ve talebe) olabilir miyim?” diye (sormuşlardı). (Kehf: 66)

 O (Zat, Hızır AS) ise: “Doğrusu, sen benimle birlikte kalmaya ve (yaptıklarıma katlanmaya) asla sabredip dayanamazsın!” (Kehf: 67)

“(Bu halini de pek yadırgamam ve kınamam) Çünkü iç yüzünü bilmediğin (hikmet ve hakikati öğretilmediğin) bir şeye, nasıl sabredip dayanacaksın?” diye (hatırlatmıştı). (Kehf: 68)

 (Hz. Musa cevaben:) “İnşaallah beni sabredici (bir öğrenci) olarak bulursun ve hiçbir konuda senin emrine ve işine karşı gelmeyeceğime (söz veriyorum)” diyerek (ricasını tekrarlamıştı). (Kehf: 69)

(Bunun üzerine Hızır da:) “Eğer sen bana tâbi (ve talebe) olacaksan, o halde ben herhangi bir konuda açıklama yapmadıkça da, sen bana hiçbir şey sormayacaksın (ve karşı çıkmayacaksın)” diye (uyarmıştı). (Kehf: 70)

Böylece (anlaşınca) kalkıp birlikte yürüyüp gittiler. Nihayet (bir nehir, boğaz veya denizden karşıya geçmek üzere ve kendilerini parasız aldıkları halde) gemiye bindikleri vakit (Hz. Hızır) gemiyi (bir tarafından) delip hasar bıraktı. (Bunu gören ve sabredemeyen Hz. Musa: “Ne kötü ve tehlikeli) Hayret verici bir iş yaptın. İçindekileri batırıp boğmak için mi gemiyi yaralayıp delik açtın?!” diye (itiraza kalkıştı.) (Kehf: 71)

 (Hz. Hızır:) “Sen benimle olmaya asla sabredip dayanamazsın, dememiş miydim?” diye (ikazını tekrarlamıştı). (Kehf: 72)

 (Hz. Musa:) “Beni, unutarak (bozduğum bir ahdimden) dolayı kınama ve sana (talebe olup bazı gaybi gerçekleri ve hikmet bilgilerini öğrenmem) konusunda (lütfen) güçlük çıkarma!” diyerek (özür beyanında bulunmuşlardı.) (Kehf: 73)

Yine yürüyüp (hikmet ve ibret) yolculuğuna devam ettiler. Derken (arkadaşlarıyla oynayan) bir erkek çocuğuna rast geldiler. O vakit, (Hz. Hızır) o çocuğu (kenara çekip) öldürüverdi. (Bu sefer yine dayanamayan Hz. Musa: “İşlediği cinayetten dolayı) Bir cana karşılık olmadan (ve hiçbir suçu ve sorumluluğu bulunmadan, böyle masum bir çocuğu) öldürdün ha!.. (Hayıf ve hayret!) Gerçekten, çok çirkin (ve cezası çetin) bir iş yaptın!” diye (kızgınlıkla karşılamıştı). (Kehf: 74)

 (Hz. Hızır:) “Eh, ben sana; doğrusu sen benimle (birlikteliğe) sabredemezsin demedim mi?” diye (yeniden uyardı). (Kehf: 75)

(Hz. Musa: “Ne olur bağışla ve beni bırakma) Eğer bundan sonra bir daha (işine karışır ve) sana (itiraz yollu) bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlığını (sohbet ve irtibatını) kes… Çünkü o takdirde, beni (sahabelik ve talebelikten) azletmeye geçerli bir mazeretin olacak” diye (son bir fırsat talebinde bulunmuşlardı). (Kehf: 76)

Tekrar yola koyulup yürüdüler. Derken bir belde halkına uğrayıp, onlardan yiyecek istediler. Ama onlar, kendilerini misafir etmekten çekindiler. (Oradan ayrılırken yol üstünde) Yıkılmak üzere olan harabe bir duvara rast geldiler, (Hz. Hızır hemen işe koyulup o duvarı tamir etti ve) düzeltti. (Hz. Musa ise:) “Eğer isteseydin, bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin! (Bizi misafir etmekten çekinen böylesine cimri bir topluma bu iyiliğin ne gereği vardı?” diye sormuşlardı.) (Kehf: 77)

 (Bunun üzerine Hz. Hızır:) “İşte bu (son itirazın) artık ikimizin arasının açılmasının ve ayrılmamızın (sebebidir). Ama şimdi sana, (o itiraz ve isyan ettiğin ve) sabredemediğin şeylerin te’vilini (iç yüzünü, kader ve gayb hikmetini) haber vereyim” buyurmuşlardı. (Kehf: 78)

“O (deldiğim) gemi var ya; denizde çalışan bazı yoksulların (geçim kaynağı) idi. Ben onu (kasıtlı olarak) yaralayıp deldim. Çünkü onların ötesinde (peşlerinde), her sağlam gemiyi zorla gasp eden bir hükümdar (fırsat beklemekteydi. Hasar verdim ki, bu gemiye tenezzül etmesin. Onun yoksul olan sahipleri de, kolayca tamir edip işlerine devam etsin.)” (Kehf: 79)

“(O öldürdüğüm) Oğlan çocuğuna gelince: Anne ve babası mü’min (ve hayırlı) kimselerdi. Bu çocuğun ileride bunları azdırması ve küfre kaydırması (yolundaki İlahi ikaz ve işaretle) duyduğum haşyet ve endişe (üzerine, onu öldürüverdik.)” (Kehf: 80)

 “Ve böylece: Rablerinin bunun (oğlan çocuğunun) yerine, onlara (ahlâki ve akli) temizlik (ve seçkinlik)te daha hayırlısını, merhamet ve şefkate daha yakın (İslamiyet’e ve insaniyete daha yatkın) olanını vermesini diledik.” (Öldürülen çocuk da, cehennemden kurtulup cennete gidecekti.) (Kehf: 81)

“(O ücretsiz tamir ettiğimiz) Duvara gelince: (Burası,) O kasabadaki iki yetim oğlanın (malıy)dı. (O duvarın) Altında, onlara ait olan (kendilerine miras ve emanet bırakılan) bir define-hazine vardı. Babaları da salih (bir insandı). İşte bu yüzden, Rabbin diledi ki, o çocuklar rüşdlerine erişinceye ve kendi hakları olan hazineye sahiplik edinceye kadar (bu duvar yıkılmasın ve hazine başkalarınca kapışılmasındı). Bu, Rabbinden bir rahmet (inayet ve hikmet sebebi ve sonucu) idi… Ben bunların hiçbirini kendiliğimden (nefsi heves ve hedefimden) yapmış değilim. İşte senin sabredemediğin bu işlerin te’vili (gerçek nedeni, hikmet ve hakikati ve kader bilgisi) bu idi” demişti. [Not: Bu kıssada, Hz. Musa şeriat ve adalet ölçülerini takip etmekte, Hz. Hızır ise İlahi Kader ve Hikmet Gizemini temsil ve tebliğ etmekteydi. Yani Mevlâ’mız bizlere Hz. Musa ile Hz. Hızır hadisesiyle bazı musibet ve felaketler sürecinde zahiri hükümlerle amel etmeyi, ama gizli kader hikmetiyle düşünüp değerlendirmeyi öğretmekteydi.] (Kehf: 82)

Demek ki, kâinatta aklın hudutları dâhilinde kavranamayacak hakikatlerin varlığını da kabul etmelidir. O hâlde hakikat arayışında sırf akla istinâd etmek doğru değildir. Gözün bir mesafeye kadar görebilmesi, kulağın da yine belli bir mesafeye kadar işitebilmesi gibi, aklımızın da hâdiseleri ve hakikatleri bir dereceye kadar kavrayabilme yeteneği verilmiştir. Aklın hududu aşılınca, idrak mutlak bir acze düşmektedir ve bu durumda gönlün Hakka teslim edilmesi gerekmektedir. Nitekim İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de, akılla İlahî sırlara lâyıkıyla vasıl olunamayacağı kanaatine vararak, aklın ötesine kalbî hayatla geçmenin zaruretini görmüş, ancak bu şekilde mutlak hakikate vasıl olunabileceğini belirtmiştir. Gazâlî Hazretleri, büyük eseri “Tehâfütü'l-Felâsife”de, feylesofların felsefelerini çürüterek aklın acizliğini göstermiş ve kendi manevi hâlini de şu şekilde ifadelendirmiştir:

“Aklımı gerdim; yırtılacak dereceye geldi ve onun bir noktadan sonra mutlak acizliği ile karşılaştım. İdrak ettim ki, İlahî sırları kavramak için, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem'in- rûhânî füyûzâtına nail olmaktan başka çare yoktur! Hak Teâlâ'ya duâ ve ilticalarda bulundum. Tefekkür, riyâzât ve zikir gibi manevi terbiye neticesinde rûhâniyet-i Rasûlullâh'a kavuştum ve kurtuldum.”

Nitekim Hızır kıssasındaki hâdiseler, akılla tahlil edilirse;

Geminin delinmesi, zahiren sahiplerine karşı haksızlık ve zulümdür. Hakikatte ise fukaranın geçim vasıtası olan geminin zalimler tarafından gaspına mâni olmaktır.

Yine zahiren, gencin öldürülmesi, bir cinayettir; hakikatte ise, salih ve saliha olan ebeveynin ve hatta öldürülen gencin ahiret hayatlarının kurtarılmasıdır.

Yine zahiren kendilerini tardeden bir köydeki yıkılmak üzere olan duvarın tamir edilmesi, mantığa terstir; hakikatte ise, iki mazlum yetime ait emanetin muhafazasıdır.

Bu hâllerin sırları, ancak ledünnî (kalbî) bir ilimle ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple kaderin sırrını, sırf akılla idrak etmek imkânsızdır. Çünkü kaderi tam olarak kavramak, beşer idrakinin üzerinde bir hakikattir.

Buhârî'de bu kıssa ile alâkalı olarak şu mealde bir hadis-i şerif bulunmaktadır:

Allah İmran oğlu Musa’ya rahmet etsin! Eğer sabredebilseydi, daha nice acâib ve garâib hâdiseleri Hızır, ona öğretecekti.” (Buhârî, Enbiyâ, 27; Ahmed bin Hanbel, V, 118)

Mevlânâ -kuddise sirruh-, ledünnî ilmin bir nasip işi olduğunu ve bunun ancak kalbî istîdâdı olanlara lütfedildiğini bir misal ile ne güzel anlatmaktadır:

“Ya'kûb'un, Yusuf’un yüzünde gördüğü fevkalâdelik, kendine mahsus idi. O nuru görmek, Yusuf’un biraderlerine nasip olmamıştı. Kardeşlerinin gönül âlemi, Yusuf’un hakikatini görmekten ve anlamaktan uzak idi.” “Ruhun gıdası aşktır. Canlarınki ise açlıktır.” “Ya'kûb'da Yusuf’un bir cazibesi vardı. Bundan dolayı, Yusuf’un gömleğinin kokusu, O'na çok uzak bir yerden dahî ulaştı. Gömleği taşıyan kardeşi ise, o kokuyu duymaktan mahrum idi.”

“Çok âlim vardır ki, irfandan nasibi yoktur. İlim hafızı olmuştur da, Allah’ın habîbi olamamıştır...” (Bkz. Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana TASAVVUF, s. 341-368.)

Ebû Zer radıyallâhu anh'dan rivayete göre duvar altındaki hazineyle alâkalı olarak Resulüllah (SAV) şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ'nın kitabında zikrettiği “kenz: hazîne” altından yapılmış düz, pürüzsüz bir levhadır ve orada şunlar yazılıdır: “Kadere inandığı hâlde üzüntü ve bitkinlik içinde olana şaşarım. Cehennemi hatırladığı hâlde gülen kişiye de niçin güldü diye şaşarım. Ölümü andığı hâlde gaflette olana da şaşarım. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullâh.” (İbn-i Kesîr, Kısasu'l-Enbiyâ, s. 424)

Demek ki, başka ilimlerde “öğrenmenin yarısını oluşturan” sual sormak, bu ledün ilminde yasaktır. Burada talebenin nefsi, faaliyetten çok kabiliyette hazırlanacaktır. Çünkü Ledün İlminde akılla değil, kalp ve ruhla yol alınacaktır. Meselâ, Mimar Sinan'ın ilmî kudret ve kabiliyeti, Süleymaniye Camii inşasında çalışan bütün sanatkârlardan üstün durumdadır. Bununla birlikte Sinan'ın, o camideki bir mermerci kadar mermer işleme sanatını bilmemesi, onun için bir kusur sayılmayacaktır. Çünkü o sanatkârlar da Sinan'ın talimatı altındadır. Mermer sanatını işleme inceliklerini ondan öğrenmek lazımdır.

Hz. Hızır, kader-i İlahinin ve gaybi ilimlerin bir temessül ve temsilcisidir!

Gerçekten, ulü'l-azm bir peygamber olan Hazret-i Musa’nın, Hızır'a ledünnî ilmi tahsil için gönderilmesi, çok câlib-i dikkattir. Önce Musa aleyhisselam için, ledünnî ilmi bilen bir kişiden bu ilmi tahsil etmek bir nakîse değildir. Bununla, Hazret-i Musa’nın her şeyi bilen bir peygamber olmadığı, Allah’ın ilminden kendisine verilmeyen ilimlerin de bulunduğu anlatılmış olmaktadır. Ayrıca bu ilmin, kendisinden daha aşağı mertebedeki Hızır vasıtası ile verilmesi de, peygamberlerin dahi İlahî ilim karşısında acz içinde bulunduklarını bildirmektedir. Hz. Hızır kader-i İlahinin ve gaybi ilimlerin temsilcisi ve Rabbani kudretin temessül etmiş şekli gibidir. Diğer bir hikmet de şudur ki, Hazret-i Musa’nın ve Hızır'ın sahip oldukları müşterek ilim, gelecek olan “Zü'l-Cenâhayn”in, yani dünya ve ahiret ilmine sahip olan Hazret-i Muhammed Mustafa Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem'in kadrinin yüceliğini ve makamının en mükemmel makam olduğunu telkin etmektedir. Hızır aleyhisselam kıssası; aklın, hâdiseleri ve hikmetleri, ancak sebeplerle düşünüp kavrayabildiği gerçeğini de çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Sebepler ve bahaneler kaldırılınca, akıl, acz içinde kalmakta ve hikmeti kavrayamamaktadır.

Öte yandan, Hazret-i Musa aleyhisselam şeriat sahibi bir peygamberdir ve onu tatbik ile mükelleftir. Hızır aleyhisselam da, Allah’ın kendisine vermiş olduğu ledünnî bir ilimle hareket etmektedir. Musa aleyhisselam'ın, Hızır aleyhisselam'a itirazı, şer'i hudutları gözetme hassasiyetinden kaynaklanmaktaydı. Zira zahirle mükellef olan Musa -aleyhisselam-, hâlin, yani içinde bulunduğu zamanın ilmine vâkıftı ve hâdiseleri bu ilme göre muhakeme ediyordu. Ledünnî ilme sahip olan ve kaderin temsilcisi olarak ortaya çıkan Hızır aleyhisselam ise, istikbale vâkıf olduğu için Musa aleyhisselam'a kader tecellilerini seyrettiriyordu. Dolayısıyla Hızır aleyhisselam'ın davranışlarıyla, ona itiraz eden Musa aleyhisselam'ın davranışları, ilm-i İlahide herhangi bir çelişki oluşturmuyordu. Hızır aleyhisselam, aklın muhakeme şartlarını ve şeriat-imtihan sınırlarını aşan özel bir ilmin icaplarına göre hareket ediyordu.

Hz. Hızır insan değil, “TİMSAL”dir!

Başta Kur’an-ı Kerim ayetlerinin öğretilerinden ve hadis rivayetlerinden anladığımız, Hz. Hızır’ın “insan” değil, “timsal” olmasıdır. Timsal; Cenab-ı Hakkın kudret ve hikmetinin temessül ve tecelli etmesi ve insan suretine girmesi anlamındadır. Yoksa, özel hikmet ve keramet sahibi de olsa, herhangi bir velinin, Hz. Musa gibi ulü’l-azim bir nebi’ye hocalık yapması pek uygun bulunmamaktadır.

Bediüzzaman Saidi Nursi Hz.leri de farklı hayat tabakalarını anlatırken, “Makam-ı Hızır” denilen bir manevi olgunluk derecesi bulunduğunu, bazı evliya ve ulemanın, cihat ve takva ehli insanların bu makamda Hz. Hızır’dan ders aldıklarını ve bunların bazılarının halk arasında Hz. Hızır sanıldıklarını” aktarmaktadır. (Bak. Mektubat. 1. Mektup. 1. Sual)

Ve yine, yüksek velayet, Kutbiyet ve Mehdiyet gibi görevlerdeki zatların, “Makam-ı Hızır” gibi bir maneviyat kaynağı ile desteklendiklerini, hatta bazılarının bu yüzden kendilerini Hz. Hızır zannettiklerini” (Bak. 29. Mektup. 4. Telvih) açıklamaktadır.

ABD derin devleti sayılan Yahudi Lobilerinin; Siyonist ve kabalist hahamlarından oluşan: “üç yüzler, yetmişler ve otuz üçler konseyi (Sanhadrin), on üçler meclisi, üç baş haham komitesi ve şeytanın şakirtleri ABD, AB, İsrail’le irtibat kuran şeytanın vekili şeklindeki özel ve gizli ekibi, İslam Tasavvufundaki “kırklar, yediler, üçler ve kutuptan oluşan manevi merkezin bir kopyası ve benzer yapılanmasıdır ki, çoğu zaman bu manevi derin devletin, insanlar arasındaki temsilcisi olarak Hz. Hızır ortaya çıkmaktadır. Ve zaten, bâtıl da olsa, şeytanın ve taraftarlarının orijinal bir sistem kurabilme kapasite ve kabiliyetleri olmadığından, Hak din İslam’ı ve onun kurumlarını taklit edip yozlaştırmak suretiyle ancak bozuk bir düzen oluşturulmaktadır.

“Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: "Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim" Böylece oradan korku içinde (çevreyi) gözetleyerek çıkıp gitti: "Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar" dedi.” (Kasas: 20-21) ayetlerinde koşarak yanına gelip Hz. Musa’nın kaçıp kurtulmasını öğütleyen zatın da Hz. Hızır olduğu ve Firavun’un derin devletine sızıp gizli kararlarından haberi bulunduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Mehdi ile Hz. Hızır irtibatı!

Bazı haberlerde, Hz. Mehdi Aleyhisselamın büyük devrim programlarını ve altyapısını hazırlayıp bu dünyadan ayrıldıktan sonra, Deccalizmin–Siyonizm’in (ABD ve İsrail’in) yıkılışıyla tamamlanacak olan ara dönemde, Milli Derin devletin temsilcisi olarak, Hz. Hızır’ın görev alacağı rivayet olunmaktadır. Bu durum hem Kur’an kıssalarına, hem çağın ihtiyaçlarına hem de derin devlet mantığına uygun bulunmaktadır. Bu konuyu kavramak için, Hz. Hızır’ın şu özelliklerini hatırlatmak lazımdır:

1- Hz. Hızır, farklı boyutlara geçme ve insan suretinde görünme özelliği ile donatılmıştır.

2- Hz. Hızır, bir anda onlarca ayrı makam ve ortamda bulunabilecek şekilde yaratılmıştır.

3- Cinler gibi, hatta daha süratli bir seyahat hızına ulaşmaktadır.

4- Yeryüzündeki bütün kavim ve kabilelerin rengini – şeklini alma, onların dil ve lehçelerini konuşma ve özel kültür ve gelenekleriyle karşılarına çıkma yetki ve yeteneği vardır. Yani aynı anda ve farklı kıta ve coğrafyalarda, hem Çinli ve Japon, hem Amerikalı ve Avrupalı, hem Türk ve Arap olarak bulunma imkânındadır.

5- Bilgisayar ve internet teknolojisinden daha üstün bilgi kaynaklarıyla, her türlü planlarından haberdar olmakta ve mü’min idarecileri vaktinde uyarıp, şeytani kesimlerin sinsi proje girişimlerini boşa çıkarmaktadır.

Şimdi, farz edelim; Siyonist ve emperyalist odaklarca yıkılmaya çalışılan ve büyük Mehdiyet ve Medeniyet inkılabının merkezi olan bir ülkede, başbakandan Genelkurmay Başkanına, sivil ve asker stratejik kurumlara ve komutanlara, tüm etkili ve yetkili konumdaki insanların karşısına çıkan ve kendisini Milli derin devletin temsilcisi olarak tanıtan bir şahıs; onların yanlışlık ve yamukluklarını, gizli ve kirli irtibatlarını, bunların acı ve alçaltıcı sonuçlarını defalarca hatırlatıp, dış güçlerin ve masonik çevrelerin kıskacından kurtuluş yollarını, politik, ekonomik ve stratejik manevralarını kendilerine anlattığını ve onların itimat ve itibarını kazandığını ve manevi etki alanına aldığını düşünün… Bu durumda işbirlikçi iktidarların, çaresizliğe ve ümitsizliğe kapılan komutanların nasıl manipüle edildiğini ve tüm hıyanet girişimlerinin nasıl tersine çevrildiğini düşünün... Kur’an’da haber verilen, Allah’ın mücahit mü’minlere, manevi güçlerle, cinlerle, ifritlerle, meleklerle nasıl yardım ettiğini ve bu müjdenin bugün bizim için de hâlâ geçerli ve gerekli olduğunu düşünün… Bu anlattığımızın en azından bir ihtimal olarak, aklen ve manen mümkün ve münasip olduğunu düşünün… Kulluk şuuru ve cihat sorumluluğuyla; ilmi, siyasi, askeri ve teknolojik hazırlık ve hizmetlerimizi yaptıktan sonra, ABD ve AB gibi süper güçleri güdümüne alan Siyonist emperyalizmin zahiri üstünlüğünden asla korkmamak, bu şeytani odakların himayesine sığınmak zilletine asla başvurmamak ve sadece Hakka güvenip Hakkı konuşmak gayretinin bize neler kazandıracağını düşünün… Düşünün de bir saatlik tefekkür sonucu elde edilecek Allah’a tevekkül’ün, 70 yıllık nafile ibadetten hayırlı olduğu gerçeğine erişin.. Ve bu iman ve heyecanla yeniden dirilip derlenin…

Hayat imtihanını kazanmamızın, Hak-Bâtıl mücadelesindeki tarafımıza ve performansımıza bağlı bulunduğunu ve cihadsız cennetin hayal olduğunu unutmayalım. Bir hadis-i şerifte:

“Cihad kıyamete kadar devam edecek bir farzdır” buyrulmaktadır. (Ebu Davud, Cihad,33)

“Mekke’nin fethinden sonra artık hicret yoktur, fakat cihad ve niyet vardır…” (Buhari, Cihad, 34) buyrulmaktadır.

Ebu Hureyre (RA) şöyle dedi: “Resulüllah (SAV) ashabından bir kişi, içinde tatlı su gözesi bulunan bir dağ yolundan geçmişti. Burası çok hoşuma gitti ve: “Keşke insanlardan ayrılıp şu dağ kısığında otursam. Ama Resulüllah (SAV)’den izin almadan bunu asla yapmam.” diye içinden geçirmişti. Sonra arzusunu Resulüllah’a anlattı. Hz. Peygamberimiz: “Böyle bir şey yapma. Çünkü sizden birinizin Allah yolunda cihad etmesi/çalışıp gayret sarf etmesi, evinde oturup yetmiş sene namaz kılmasından daha faziletlidir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennetine koymasını istemez misiniz? O halde Allah yolunda (İslam hâkim olsun ve insanlık kurtulsun diye) cihad ediniz. Kim devenin sağılacağı kadar bir süre olsun Allah yolunda cihad ederse (ve bu istikamet ve gayret üzere hayatını sürdürüp, ölürse) mutlaka cennete girer. Buyurdu” (Tirmizi, Fezailu’l Cihad, C.4, S.181)

“Çünkü O (Allah) Peygamberlerini hidayetle ve Hak din ile gönderdi ki, (İslam) bütün (Bâtıl) dinlere (ve şeytani düzenlere) galip ve hâkim olsun…” (Fetih: 28)

“Ben Müslümanım!” demek, Kur’an’ın ve Resulüllah’ın bütün haber ve hükümlerine razı oldum demektir. “Efendim, bu devirde hiç Kur’an hukuk kaynağı yapılır mı?” diye soran İslam düşmanı dinsizlere ve bunları bilgiç zanneden densizlere açıkça ilan ediyoruz: “Evet, Kur’an en mükemmel ve en adil İlahi ve evrensel hukukun en değerli ve değişmez kaynağıdır. Allah’tan daha akıllı ve daha vicdanlı hiçbir varlık olamayacağına göre, Kur’an’dan daha adil ve kâmil bir hukuk ve ahlâk kaynağı da asla bulunamayacaktır.

Hatta kâfirler, müşrikler ve tüm zalimler ve münafık kesimler istemese de; Allah mutlaka nurunu tamamlayacak, yeryüzünde adil bir Kur’an düzeni kurulacaktır. Hem katı ulusalcı İslam düşmanlarının, hem de ılımlı İslamcı ve din istismarcısı Amerikan uşaklarının, “şeriatsız İslam” istemelerine şaşırmamak lazımdır. Çünkü her iki takım da şeytanın taraftarlarıdır ve asıl korkuları Kur’an nizamıdır. Çünkü: “İman edenler Allah yolunda (Kur’an nizamı kurulsun diye) çarpışır; inkâr edenler ise tağut yolunda (şeriat dışı sistemler yürüsün diye) çalışır.” (Nisa: 76)

Hızır Aleyhisselamın Şeyh Haydar Baba’yı (Rh.A.) ziyaretleri

Manevi üstadımız, Mürşid-i Kâmil şeyh Haydar Baba Hz.lerinin, müstakim ve mücahit torunu Süleyman Evliyaoğlu nakletmişti:

Henüz Palu’da, karşı bahçelerin üst ve uzak kısmında bulunduğumuz sırada, mevsimlik takım elbiseli, kravatlı ve fötr şapkalı, ama asil tavırlı bir zat, evimize gelip, “Dedeniz nerede?” diye sormuştu. Kendisine içeri buyurup dinlenmesi, biraz sonra dedemizin aşağı ineceği söylenince de: “Hayır, teşekkür ederim maalesef benim vaktim yok, önemli bir iş için buraya kadar gelmişken, kardeşim Hacı Haydar Efendi’yi de görmek istemiştim. Kendisine selamlarımı iletin!..” deyip gitmiş ve gözden kaybolmuştu. Biz bu durumu dedemiz Şeyh Haydar Baba Hz.lerine aktarınca, bize dönüp: “O zatın kim olduğunu tanıdınız mı? O Hz. Hızır Aleyhisselamdı!” buyurmuştu.

Bu olay, Hz. Hızır’ın Rabbani işlevi ve derin ilişkileri nedeniyle çok farklı ve aykırı kılıklara girebileceğini göstermesi bakımından da oldukça ilginç ve anlamlıdır. Ve tabii: “Her geceyi Kadir bil, her garibi Hızır bil” özdeyişini de haklı çıkarmaktadır. ABD Yahudi Lobilerinin ve gizli servislerinin bazı çok özel (kripto) kararlarının Aziz Hocamız’a nasıl ulaştırıldığı konusu da böylece biraz olsun aydınlığa kavuşmaktadır.

“…Fısıldaşmakta (gizli ve tehlikeli tuzaklar kurmakta) olan üç kişiden dördüncüsü mutlaka O’dur (Allah’tır); beşin altıncısı da mutlaka O'dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar (ve ne kötülük planlasalar) mutlaka O kendileriyle beraberdir” (Mücadele: 7) ayetinde haber verilen, elbette en başta Cenab-ı Hak olmakla beraber, Hz. Hızır gibi manevi ve ruhani görevlilere de işaret vardır. Ve hayret verici şekilde Mücadele Suresi: 7-8-9-10-12 ve 13. ayetleri ısrarla “gizli fısıldaşma ve özel komplolar hazırlama” konusuyla alâkalıdır.

Akevler ekibinden Harun Özdemir kardeşimizin rahmetli babası anlatmıştı.

Çok yakın bir ahbabından nakletmişti. Son dönem Osmanlı subaylarından, Çanakkale ve İstiklal Harbi gazisi gönül ehli bir emekli Albay arkadaşımız vardı. Tek çocuğu olan 15-16 yaşlarındaki kızını ve hanımını da alarak Hacca gitmişlerdi. Vazifelerini bitirip dönüş hazırlığı yaparlarken uğradığı manevi haller, değişimler sonucu hanımına şunları söylemişti.

“Ben artık Medine’den ayrılmayacağım ve Resulüllah’ın yanında kalacağım. Sana üç teklifim olacak: Ya benimle buraya yerleşirsin. Ya gönül hoşluğu ile, emekli maaşım, evim ve emvalim senin olmak üzere benden boşanıp Türkiye’ye dönersin. Ya da evliliğimiz devam etmek üzere memlekete gidersin, fırsat buldukça birbirimizi ziyarete gelir gideriz, zaten ilerlemiş olan ömrümüzün son demlerini böyle değerlendiririz!?”

Hanımı üçüncü teklifi kabul etmiş, kızı ise annesinin bütün ısrarına rağmen o da babasıyla Medine’de kalmaya karar vermişti. Yıllar sonra biz de nasip olup Hacca gidince, Medine’de yerleştiğini bildiğimiz bu dostumuzu merak edip araştırmış ve bulmuştuk. Çok sade ve fakirane basit bir evde yaşıyordu. Kızını Medine Üniversitesi’nde okuyan bir Türk genciyle evlendirdiğini söylüyordu. “Yıllardır Hz. Peygamber Aleyhisselam Efendimize komşuluk yapıyorsun, manevi âlemde nelerle karşılaştın?” diye sorunca ağlamaya başlıyor ve şunları anlatıyordu.

“Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, rüyada teşrif etseler dahi, Onunla rahat konuşmaktan ve bazı konuları sormaktan hayâ ettiğim için, bir gece ‘Keşke aracı olarak Hz. Hızır’la karşılaşsak!’ diye bir arzu içime doğdu… İşte o günün sabah namazı için yine Mescid-i Nebevi’ye gitmeye koyuldum. Yolda pejmürde kıyafetli bir bedevi (Arap köylüsü) sanki beni takip ediyordu. Subaylık yıllarımda da görevli olarak Arabistan’da bulunduğum için, bu bedevilerin kirli ve ‘bit’li olmaları benim canımı sıkıyordu. İçimden ‘Yahu bende şans yoktur, bu bitli bedevi, namazda da yanımda durup bana bulaştırmasın!’ diye geçirip bu vesveselerle boğuşurken tam farza durduğumuz anda aynı adamı yanımda görünce, huzurum iyice bozulmuş ve vücuduma bitler üşüşmüş gibi kaşıntı tutmuştu… O vaziyette namaz bitip selam verildiğinde, o bedevi çok tatlı bir İstanbul Türkçesiyle kulağıma: ‘Hacı Albay, hakkımda suizan ettiğiniz o pis böceklerden bizde bulunmaz. Bulunsa bile, bizim bitlerimiz tenezzül edip sana bulaşmaz!..’ deyip gözden kaybolmuştu. Bin pişman ve perişan vaziyette o zatı aramaya koyulmuş, ama rastlayamamıştım. O gece rüyamda: ‘Hem Hz. Hızır’ı görmek istiyorsun, hem de ziyaretine gelince rahatsız oluyorsun!’” ikazıyla karşılaşmıştım.

Bir özel sohbetimizde Ahmet Hocamız aktarmıştı:

1980’lerin başlarıydı. Bir Hac mevsiminde, Beytullah’ta yatıp kalkıyorduk. Zaten otelde kalacak paramız da yoktu. Rahmetullah Hacı Cevdet amcamın tavsiyesiyle de, hem hasta olmamak, hem de gereksiz meşguliyetlerle uğraşmamak için, üç-beş hurma ve biraz ekmekle oruç tutuyordum. Erbakan Hocamız da, hiç hatırımızdan çıkmıyor, sanki devamlı yanımızdaymış gibi dua ve tavafımızda kalbi rabıtamız sürüyor ve bu durum bize ayrı bir sürur ve huzur veriyordu.

Bir gün tavaftan yorulup, karşıdan Beytullah’ı seyrettiğim bir sırada birden üstat Bediüzzaman Hazretlerinin “Hz. Hızır aleyhisselam genellikle hac esnasında ve tavaf edenler arasında bulunur” sözü hatırıma geliyordu. O anda, iri yapılı, yakışıklı, beyaz sakallı ve orta yaşlı bir Pakistanlı, onların bembeyaz ve temiz özel kıyafetleriyle karşıma gelip:

“Selamün aleyküm Ahmet Hoca!..” deyince şaşırmış ve “herhalde bizi konferanslarımızdan tanıyan bir Türk hacısıdır, ama hoşuna gittiği için Pakistan kıyafeti almıştır” diye düşünmeye başlamıştım ki, o zat:

“Devamlı Beytullah’ta yatıp kalkman ve Rabbimizin misafiri gibi davranman iyi oldu. Ve hele oruçlu olman hizmet ve ibadetini kolaylaştırdı. Özellikle Erbakan Hocamızı sürekli hatırlaman ve rabıtanı sağlam tutman, Allah’ın özel bir ikramıydı!..”

Deyince hiç kimsenin bilmediği bu özel hallerimi haber verip takdir eden zatın Hz. Hızır Aleyhisselam olacağı kanaati kalbime doğmuş ve elini tutmak üzere doğrulmuştum ki, aniden gözden kaybolmuştu.

 

 

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

 Cenabı Hakkın değil, halkın ve iktidarın rızasını aramak, şirktir! Radyoya, televizyona...
Devami
Bugün Müslümanlar olarak, belki de en büyük gafletimiz; Kur’an’ın ısrarla...
Devami
  Sünnet metodunu iyi anlamalı:             Efendimiz (sav) hayatının her...
Devami
  Diyanetin ve İlahiyat Fakültelerinin KUR’ANİ GERÇEKLERİ GİZLEMELERİ [1]      Çukurova Üniversitesi İlahiyat...
Devami
  İnsanlığın benimsediği ve ümit beslediği bazı çağdaş kurum ve...
Devami
  Londra saldırıları sonrası anlaşıldı ki İngiltere'de de farklı dinler,...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 477

SON YORUMLAR