ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2046
mod_vvisit_counterDün5792
mod_vvisit_counterBu Hafta2046
mod_vvisit_counterGeçen hafta35024
mod_vvisit_counterBu Ay7838
mod_vvisit_counterGeçen Ay183380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18105939

IP'niz: 44.192.22.242
Bugün: 02 Ağu 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12686815

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

YAŞAM İÇİN ÖZEL TASARLANMIŞ “KARBON” ELEMENTİ BİR MUCİZEDİR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 40
ZayıfMükemmel 

 

YAŞAM İÇİN ÖZEL TASARLANMIŞ

“KARBON” ELEMENTİ BİR MUCİZEDİR!

          

İçinde yaşadığımız evrenin zerrelerden kürrelere tüm fiziksel dengeleri bizim yaşamımız için özel olarak ayarlanmıştır. Evrenin genel düzeninin, Dünyamızın bu evren içindeki yerinin, yerkürenin fiziksel özelliklerinin, havanın, ışığın ve suyun, tam olarak bizim ihtiyaç duyduğumuz özelliklere sahip olmaları birer yaratılış harikasıdır. Ancak bir de tüm bunların ötesinde, sahip olduğumuz bedenimizi oluşturan elementleri de incelememiz lazımdır. Elimizi, gözlerimizi, saçımızı, ciğerlerimizi oluşturan ya da bize besin sağlayan tüm canlıları, bitkileri, hayvanları, ağaçları, kuşları oluşturan elementler de, özel yaratılmış yapı taşlarıdır. Dünya çapında saygın fizikçi Robert E. D. Clark'ın: "Yaratıcı, yaşamın inşası için kullanılmak üzere özel parçalar yaratmıştır" şeklindeki sözüyle ifade ettiği gibi, Allah’ın canlılığın yapı taşlarını çok özel ve üstün birer tasarımla var ettiği açıktır. İşte bu yapı taşlarının en önemlisi ise, “karbon” olmaktadır.

Karbondaki Olağanüstü Tasarım Bir Yaratılış San’atıdır!

Periyodik tabloda altıncı sırayı işgal eden karbonun, ‘kırmızı dev’ adı verilen büyük yıldızların içinde ne denli olağanüstü bir süreç sonucunda üretildiği bilimsel olarak ispatlanmıştır. Karbonun bu olağanüstü oluşumunu keşfeden Fred Hoyle: "Fizik kanunlarının, yıldızların içinde gerçekleştirdikleri sonuçlara bakılırsa, bunlar bilinçli olarak yapılandırılmışlardır" itirafında bulunmuşlardır. Karbonu incelediğimizde bu atomun sadece oluşumunun değil, kimyasal özelliklerinin de bilinçli olarak düzenlendiği açıktır.

Karbon doğada saf olarak iki ayrı formda bulunur; grafit ya da elmas olarak. Ama yaptığı bileşikler ortaya çok farklı maddeler çıkarır. Hücre zarından ağaç kabuğuna, göz merceğinden bir geyiğin boynuzlarına, yumurta beyazından yılan zehrine kadar son derece farklı organik yapıların hepsi, karbon temelli bileşiklerden oluşmaktadır. Karbon; hidrojen, oksijen ve azot atomlarıyla çok farklı geometrik şekil ve sıralamalarda birleşerek, son derece farklı maddeler meydana çıkarmaktadır. Karbon bileşiklerinin bazıları sadece birkaç atomdan oluşurken, bazılarında binlerce hatta milyonlarca atom vardır. Sadece karbon atomları bu denli uzun ve kalıcı bileşikler oluşturabilecek şekilde tasarlanmıştır. David Burnie'nin Life adlı kitabında belirtildiği gibi, "Karbon, çok olağan dışı bir element konumundadır... Karbon ve onun bu olağan dışı özellikleri olmasaydı, Dünya'da yaşam olması imkânsızdı."

Evet, canlılığın karbon yerine bir başka elemente dayanması ise, fiziksel ve kimyasal özellikler nedeniyle, imkânsızdır. Bir zamanlar karbona alternatif olarak ortaya atılan silikonun geçersiz bir aday olduğu ise anlaşılmış bulunmaktadır. Sidgwick’e göre: "Yaşamın temeli olarak, silikonun karbonun yerini alacağı bir dünya düşüncesinin imkânsız olduğundan artık emin olacak kadar bilgiye sahip durumdayız."

“Kovalent Bağlar” Harikası!

Karbon, organik bileşikleri oluşturmak üzere başka atomlarla birleştiğinde, atomlar arasında kurulan bağa "kovalent bağ" adı takılmıştır. Kovalent bağ, iki atomun elektronlarını paylaşmaları ile kurulmaktadır. Elektronlar atom çekirdeklerinin etrafında belirli yörüngeler içinde yer alırlar. Çekirdeğe en yakın yörüngede sadece iki elektron yer alabilir. Bir sonraki yörünge sekiz elektron alır. Daha sonraki 18 elektron alır ve böylece devam eder. İlginç olan, atomların, yörüngelerindeki elektron sayılarını tamamlamaya yönelik bir eğilimleri olmasıdır. Örneğin ikinci yörüngesinde 6 elektron bulunan oksijen, bu yörüngeye iki tane daha elektron ekleyerek sayıyı 8'e çıkarmak çabasındadır. Atomların neden böyle bir eğilimi olduğu sorusu cevaplanamamaktadır, ama bu eğilim olmasa, canlı organizmaların var olamayacağı açıktır. Evet işte bu doğal eğilim Allah’ın özel ilhamıdır!.. Kovalent bağlar, atomların bu "yörünge tamamlama" isteği sayesinde kurulmaktadır. Her ikisi de yörüngelerini tamamlamak isteyen iki farklı atom, elektronlarını paylaşarak bu tamamlamayı gerçekleştirmiş olmaktadır. Örneğin suyu (H2O) oluşturan iki hidrojen ve bir oksijen atomu, kovalent bağ yapmaktadır. Oksijen, iki hidrojendeki birer elektronu paylaşarak ikinci yörüngesini 8'e tamamlamaktadır. Hidrojenlerin her biri de, oksijenin elektronlarından birer tanesini kullanarak kendi yörüngelerini ikiye tamamlamaktadırlar.

Karbon da işte bu tür kovalent bağlar kurarak çok farklı maddeler oluşturmaktadır. Metan, bunlardan bir tanesidir. Metanın oluşumu, dört ayrı hidrojen atomunun karbonla kovalent bağ yapmasıyla alâkalıdır. Karbonun atom sayısı (6) oksijeninkinden (8) iki eksik olduğu için, karbon iki yerine dört hidrojenle bağ kurmaktadır. Ancak karbonun kurduğu bağlar, başta belirttiğimiz gibi çok geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Karbonun sadece hidrojen ile kurduğu farklı bağlar, "hidrokarbonlar" olarak bilinen büyük aileyi meydana çıkarmaktadır. Bu aile içinde; doğalgaz, sıvı petrol, gaz yağı, kerosen ve çeşitli makine yağları vardır. Etilen ve propilen olarak bilinen hidrokarbonlar ise petrokimya endüstrisinin temel taşlarıdır. Başka hidrokarbonlar benzen, toluen ve turpentin gibi bileşikler yapmaktadır. Giysilerimizi güvelenmekten koruması için dolaplara konan naftalin ise bir başka tür hidrokarbondur. Klor veya florla birleşen hidrokarbonlar ise anestezi maddeleri, yangın söndürücüler ve buzdolaplarında kullanılan freonlar gibi farklı maddeler oluşturmaktadır.

Karbonun hidrojen ve oksijenle yaptığı kovalent bağlar ise, bir başka geniş yelpazeyi ortaya çıkarır. Bunlar arasında etanol ve propanol gibi alkoller, aldehitler, ketonlar ve yağlı asitler vardır. Yine karbon, hidrojen ve oksijen bileşiklerinden oluşan çok önemli iki madde ise, yediğimiz besinlerin içindeki enerjiyi sağlayan glukoz ve fruktozdur. Ağacın sert maddesini ve kâğıdın hammaddesini oluşturan selüloz, bal mumu, sirke ve formik asit gibi maddelerin her biri, yine karbonun hidrojen ve oksijenle yaptığı kovalent bağlarla oluşmaktadır. Karbon; hidrojen, oksijen ve azot atomları ile bağlar kurduğunda ise, bu kez ortaya yine çok önemli bileşikler çıkmaktadır. Bu bileşiklerin başında, vücudumuzun temel yapı taşı olan proteinleri oluşturan amino asitler vardır. DNA'yı oluşturan nükleotidler de yine karbon, hidrojen, oksijen ve azot bileşiminden oluşan moleküller sınıfındandır. Kısacası, karbon atomunun kurduğu kovalent bağlar, canlılığın var olabilmesi için mutlaka gereken şartların başındadır. Eğer karbon; oksijen, azot ve hidrojenle kovalent bağlar kuramayacak olsa, yaşamdan söz etmek de mümkün olmayacaktır.

Karbonun bu bağları kurabilmesini sağlayan şey ise, kimyacıların "metastabilite" dedikleri özelliğinden kaynaklanmaktadır. Ünlü biyokimyacı J. B. S. Haldane, bu özelliği şöyle açıklamaktadır: “Bir molekülün metastabil olması demek, bir dönüşüm sırasında serbest enerji açığa çıkarabilmesi, ama ısı, radyasyon ya da bir katalizörle birleşme durumları hariç istikrarlı olarak kalabilmesi anlamını taşır.”

Bu teknik tanım, karbon atomunun çok özgün bir yapıya sahip olduğunu açıklamaktadır. Bu özgün yapı sayesinde karbon normal şartlar altında çok kolay kovalent bağlar kurmaktadır. Ancak burada çok ilginç bir nokta vardır. Karbonun yaşam için zorunlu olan söz konusu "metastabilite" özelliği, sadece çok dar bir ısı aralığı için geçerli olmaktadır. 100°C'nin üzerine çıkıldığında, karbon bileşikleri son derece kararsız bir hal almaktadır.

Bunu hepimiz günlük yaşamımızda gözlemleyip durmaktayız. Eti pişirirken yaptığımız şey, aslında karbon bileşiklerinin yapısını değiştirme olayıdır. Ancak önemli bir noktaya dikkat etmek lazımdır: pişen et, artık tamamen "ölü" hale gelir, yani canlı organizmalarda kullanılan yapısından farklılaşır. Nitekim çoğu karbon bileşikleri 100°C'nin üzerinde bozulurlar. Vitaminlerin büyük bölümü hemen parçalanır. Şekerler aynı şekilde yapı değişikliğine uğrar ve besin değerlerini yitirirler. Biraz daha yüksek bir ısıda, örneğin 150°C'de, karbon bileşikleri yanmaya başlar. Yani karbon bileşiklerinin kovalent bağlar kurup bu bağları kararlı olarak koruyabilecekleri ısı aralığının üst sınırı, 100°C'yi aşmaz. Alt sınır ise 0°C civarındadır. 0°C'nin altındaki bir ısıda da organik biyokimyanın varlığı imkânsızlaşır. Ama diğer bileşikler böyle değildir. Organik olmayan maddelerin çoğu ısı değişimlerinden bu şekilde etkilenmezler. Bunu görmek için bir parça etin yanında, biraz metal, cam ya da taş koyup bu karışımı ısıtabilirsiniz. Isı arttıkça etin yapı değiştirdiğini, karardığını ve sonunda yandığını görürsünüz. Ama metale, cama ya da taşa, ısıyı yüzlerce derece daha artırsanız bile bir şey olmaz.

Dikkat ederseniz, karbon bileşiklerinin kovalent bağları kurmak ve korumak için ihtiyaç duydukları ısı aralığı, tam da Dünya üzerinde var olan ısı aralığıdır. Oysa daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, evrenin içindeki ısılar, en sıcak yıldızların içindeki milyarlarca derecelik korkunç sıcaklıklardan, "mutlak sıfır" noktası olan -273.15°C'ye kadar değişebilmektedir. Ama insan için yaratılmış olan Dünya, tam da hayatın yapı taşı olan karbon bileşiklerinin ihtiyaç duyduğu daracık ısı aralığına sahip bulunmaktadır. İşin daha da ilginç bir yönü, aynı ısı aralığının suyun sıvı olduğu yegâne ısı aralığı olmasıdır. Yaşamın temel şartlarından biri olan su, tam da karbon bileşiklerinin ihtiyaç duyduğu ısıya ihtiyaç duymaktadır. Böyle bir uyumu zorunlu kılan bir doğa kanunu ise yoktur. Bu durum, suyun, karbonun ve Dünya'nın özelliklerinin birbirlerine uygun olarak yaratıldığının açık bir kanıtıdır.

Zayıf Bağlar ve Hayati Yararları!

Canlı bedenlerindeki atomları bir arada tutan yegâne bağlar, kovalent bağlardan ibaret sanılmamalıdır. Bir ikinci bağ sınıfı daha vardır. Farklı türleri olan bu bağların hepsine birden "zayıf bağlar" adı takılmıştır. Bu zayıf bağlar, kovalent bağlardan yaklaşık yirmi kat daha güçsüz durumdadır. Ama bunlar organik kimya için çok büyük bir önem taşımaktadır. Canlı bedenlerinin temel yapı taşı olan proteinler, kompleks üç boyutlu formlarına zayıf bağlar sayesinde sahip olmaktadır.

Bunu açıklamak için proteinlerin yapısını bilmek lazımdır. Proteinler genellikle "amino asit zincirleri" olarak anılır. Bu doğru bir tanımdır, ancak yetersiz kalır. Çünkü "amino asit zinciri" tanımı, bir kolyedeki inci taneleri gibi art arda dizilmiş iki boyutlu bir diziyi çağrıştırmaktadır. Ama proteinleri oluşturan amino asitler, bir ağacın farklı dallarındaki yaprakların konumu gibi, üç boyutlu bir şekle sahip bulunmaktadır. Kovalent bağlar, aminoasitleri oluşturan atomları bir arada tutarlar. Zayıf bağlar ise aminoasitleri gerekli üç boyutlu şekil içinde birleştirmeye yararlar. Eğer zayıf bağlar olmasaydı, proteinlerin var olması imkânsızdı. Proteinlerin olmadığı bir ortamda ise canlılık oluşmayacaktı. İşin ilginç yanı ise, zayıf bağların da ihtiyaç duydukları ısı aralığının, aynı kovalent bağlar gibi yine Dünya üzerinde var olan ısı aralığı olmasıdır. Oysa zayıf bağlar ile kovalent bağların yapıları birbirinden tamamen farklıdır, aynı ısıya ihtiyaç duymalarını gerektirecek hiçbir doğal sebep yoktur. Buna rağmen her iki bağ sınıfı da, aynı ısı aralığı içinde kurulmaktadır. Eğer kovalent bağlar ile zayıf bağlar farklı ısı aralıklarında kararlılık gösterselerdi, protein inşası yine imkânsız olacaktı. Karbon atomunun olağanüstü özelikleri ile ilgili olarak incelediğimiz tüm bu bilgiler, yaşamın temel malzemesi olan bu atom ile yaşamın diğer temel malzemesi olan su ve yaşamın barınağı olan Dünya gezegeni arasında çok büyük bir uyum olduğunu kanıtlamaktadır. Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında bu gerçeği şöyle vurgulamaktadır: “Evrendeki dev ısı yelpazesi içinde, tek bir daracık ısı aralığı vardır ki; bu aralıkta 1- Sıvı suya, 2- Metastabilite özelliğine sahip çok bol ve farklı organik bileşiklere ve 3- Kompleks moleküllerin üç boyutlu şekillerini kararlı kılan zayıf bağlara sahibiz.”

Bu daracık ısı aralığı ise, az önce belirttiğimiz gibi, bilinen bütün gök cisimleri arasında sadece Dünya'da vardır. Dahası, hayatın iki önemli temel taşı olan karbon ve su, Dünya'da son derece bol miktarlarda bulunmaktadır. Tüm bunlar, karbon atomunun ve onun olağanüstü özelliklerinin yaşam için özel olarak tasarlandığının, Dünya gezegeninin ise karbon-temelli bir yaşam için özel olarak yaratıldığının kanıtlarıdır.

Oksijendeki Tasarım Programı ve Allah’ın Kudret ve Rahmet Kanıtı!

Karbonun, canlı bedenlerinin en önemli yapı taşı olduğunu ve bu işlev için çok özel bir tasarımla yaratıldığı açıktır. Ama karbon temelli tüm canlıların varlığı, ikinci bir şarta daha bağlıdır ki bu da enerji olmaktadır. Enerji, yaşamın vazgeçilemez ihtiyacıdır. Yeşil bitkiler enerjiyi Güneş ışığından alırlar. Ama hayvanlar ve bizim için enerjinin kaynağı "oksidasyon"; yani yanmadır. Bizler bitkilerden aldığımız besinleri "yakarak" enerji elde ederiz. Yakma ise, oksidasyon teriminden anlaşıldığı gibi, oksitleyerek, yani oksijenle reaksiyona sokarak gerçekleşir. İşte bu nedenle oksijen de, kompleks yaşamın su ve karbon gibi temel bir şartıdır.

Bize enerji veren "yakma" reaksiyonunun formülü şudur: karbon bileşikleri+oksijen--> su+karbondioksit+enerji

Bu reaksiyon sonucunda, su ve karbondioksit yanında büyük miktarda enerji de açığa çıkmaktadır. Reaksiyonda belirtilen karbon bileşiklerinin başında, hidrojen ve karbon atomlarından oluşan hidrokarbonlar vardır. Örneğin glikoz (yani şeker), vücudumuzda sürekli olarak yakılarak enerji sağlanan temel bir hidrokarbondur. İşin ilginç yanı, hidrokarbonları oluşturan hidrojen ve karbon atomlarının, oksidasyon için olabilecek en uygun atomlar olmalarıdır. Hidrojen, diğer tüm atomlar içinde, oksidasyona uğradığında en çok enerji açığa çıkaran atomdur. Bir başka deyişle oksijenin yakabileceği en iyi "yakıt"tır. Karbon ise "yakıt değeri" yönünden, hidrojen ve borondan sonra üçüncü sırada yer alır. The Fitness of the Environment (Çevrenin Uygunluğu) kitabının yazarı Henderson, bu "olağanüstü derecede faydalı uyum" karşısında şaşkına düştüğünü belirtmiş ve şöyle yazmıştır: "Fizyoloji için olabilecek en uygun sonuçları veren kimyasal reaksiyonlar, aynı zamanda yaşama en iyi enerji aktaran reaksiyonlardır."

Ateşteki Tasarım Mucizesi Hayret ve Hayranlık Uyandırıcıdır: İşte (Neden Bir Anda Yanmıyoruz?) Sorusunun Yanıtı:

Üstte incelediğimiz gibi, canlılara enerji sağlayan en temel reaksiyon, karbon ve hidrojen bileşiklerinin oksitlenmesi, yani yanmasıdır. Ancak bu noktada ilginç bir soru ortaya çıkmaktadır: Bizim vücudumuz da temelde karbon ve hidrojen bileşiklerinden oluşmaktadır. Peki neden vücudumuz da okside olmamaktadır? Ya da daha açık bir ifadeyle, neden vücudumuz bir anda kibrit çöpü gibi tutuşup yanmamaktadır? Evet; Vücudumuzun oksijenle temas ettiği halde yanmaması, gerçekten şaşırılacak bir durumdur ve bir harikadır.

Bu şaşılacak durumun nedeni, oksijenin normal ısılardaki moleküler formu olan “O2” molekülünün büyük ölçüde "asal", yani reaksiyona girmeyen bir yapıya sahip olmasındandır. Ama bu durumda bir başka soru ortaya çıkar; madem O2 kolay kolay reaksiyona girmeyen bir moleküldür, o halde bu molekül bizim vücudumuzun içinde nasıl reaksiyona sokulmaktadır? 19. yüzyıldan beri merak edilen bu sorunun cevabı, son yarım yüzyıl içindeki gelişmeler sonucunda anlaşılmıştır. Biyokimyasal gözlemler, insan vücudundaki bazı özel enzimlerin, sadece oksijenin atmosferde bulunan formu olan O2'yi reaksiyona sokmakla görevli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hücrelerimizdeki bu özel enzimler, son derece karmaşık işlemler sonucunda, vücudumuzdaki demir ve bakır atomlarını katalizör (hızlandırıcı) olarak kullanmakta ve böylece oksijeni reaktif hale sokmaktadır.

Yani ortada çok ilginç bir durum vardır: Oksijen yakıcı bir elementtir ve normalde bizim bedenimizi de yakması lazımdır. Bunu engellemek için, oksijenin atmosferdeki formu olan O2 ilginç bir biçimde "asal" kılınmıştır, yani kolay kolay reaksiyona girmemesi sağlanmıştır. Ama bedenimizin enerji elde etmesi için de, oksijenin yakıcılığına ihtiyacı vardır. Onun için hücrelerimizin içine, bu asal gazı son derece reaktif hale getiren karmaşık bir enzim sistemi yerleştirilmiş durumdadır. Bu arada yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, söz konusu enzim sistemi, canlılığın rastlantılarla oluştuğunu iddia eden evrim teorisinin asla açıklayamadığı bir tasarım harikasıdır. Bedenimizin aniden tutuşmasını engellemek için alınmış bir başka tedbir daha vardır. Bu, İngiliz kimyager Nevil Sidgwick'in ifadesiyle: "Karbonun karakteristik asallığı"dır. Bir başka deyişle, karbon atomu da normal ısılarda kolay kolay oksijenle reaksiyona girmez durumdadır. Kimyasal dille ifade edilen bu özelliği, aslında hepimiz günlük hayatta çok yakından yaşamışızdır. Soğuk bir havada odun ya da kömür kullanarak ateş yakmaya çalıştığımızda yaşadığımız zorluk, karbonun söz konusu "karakteristik asallığı"dır. Ateşi yakabilmek için bir hayli uğraşmamız, odunun ya da kömürün ısısını iyice yükseltmemiz lazımdır. Ama ateş bir kez alev aldıktan sonra da, karbon hızla reaksiyona girer ve büyük bir enerji açığa çıkar. Bu yüzden bir yangını başlatmak (kibrit vs. gibi özel ateş kaynakları olmadıkça) son derece zordur. Ama yangın bir kez başladıktan sonra da çok büyük bir ısı oluşur ve bu ısı etraftaki diğer karbon bileşiklerini de tutuşturur.

Bu durum incelendiğinde, aslında ateşte de çok ilginç bir tasarım olduğu anlaşılır. Oksijenin ve karbonun kimyasal özellikleri öyle ayarlanmıştır ki, bunlar sadece çok yüksek bir ısıda reaksiyona girip ateş oluştururlar. Eğer böyle olmasaydı, Dünya üzerindeki yaşam imkânsız olacaktı. Eğer oksijenin ve karbonun reaksiyona girme eğilimleri biraz daha fazla olsaydı, o zaman da hava sıcaklığı biraz arttığında insanların, ağaçların, hayvanların bir anda tutuşup yanmaları kaçınılmazdı. Örneğin çölde yürüyen bir insan, sıcaklık gün ortasında en yüksek dereceye çıktığı anda, bir kibrit çöpü gibi bir anda alevlere boğulacaktı. Bitkiler ve hayvanlar da aynı tehlikeyle yüz yüze kalırdı. Elbette böyle bir Dünya'da yaşamdan söz etmek imkânsızdı. Eğer oksijenin ve karbonun karakteristik asallıkları daha fazla olsaydı, bu sefer de Dünya üzerinde ateş yakmak çok zor, belki de imkânsız olacaktı. Ateşin olmadığı bir ortamda ise, insanların ısınması ve teknoloji geliştirmesi mümkün olamazdı. Çünkü bilindiği gibi teknoloji metallere dayanır ve metaller de ancak çok yüksek ısılarda yumuşayıp şekillendirilebilir konumdadır. Bu durum, karbon ve oksijenin kimyasal özelliklerinin de yine insan yaşamı için en uygun biçimde olduğunun kanıtıdır.

Bir başka deyişle, karbon da oksijen de, bizim yaşamımıza en uygun olacak biçimde yaratılmışlardır. Bu iki elementin özellikleri, bizlere ateş yakabilme ve bu ateşi en uygun biçimde kullanma imkânı sağlamaktadır. Dahası, Dünya'nın her bir yanı, çok bol miktarda karbon içeren, dolayısıyla ateş yakmak için kolaylıkla kullanabildiğimiz ağaçlarla doldurulmuştur. Tüm bunlar, ateşin ve malzemelerinin de insan yaşamına en uygun biçimde yaratıldığını ortaya koymaktadır. Nitekim Allah, Kur’an'da şöyle buyurmaktadır: “Ki O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılıp çıkarandır; siz de ondan yakıyorsunuz (hâlâ düşünmez misiniz?).” (Yasin Suresi, 80)

Oksijenin İdeal Çözünürlüğü Bir Mucize Tasarımdır!

Vücudumuzun oksijeni kullanabilmesi, bu gazın suyun içinde çözünebilirlik özelliğinden kaynaklanır. Nefes aldığımızda ciğerlerimize giren oksijen, hemen çözünerek kana karışır. Kandaki hemoglobin adlı protein çözünmüş olan bu oksijen moleküllerini yakalayarak hücrelere taşır. Hücrelerde ise, az önce belirttiğimiz özel enzim sistemleri sayesinde, bu oksijen kullanılarak ATP adı verilen karbon bileşikleri yakılmakla açığa çıkmaktadır. Tüm kompleks canlılar bu sistemle enerjiye ulaşırlar. Ama elbette bu sistemin işleyebilmesi, öncelikle oksijenin çözünürlük özelliğine bağlıdır. Eğer oksijen yeterli derecede çözünür olmasa, kana çok az miktarda oksijen girecek ve bu da hücrelerin enerji ihtiyacının karşılanmasına yeterli olmayacaktı. Oksijenin fazla çözünmesi ise, kandaki oksijen oranını aşırı derecede artıracak ve "oksidasyon zehirlenmesi"ne sebep olacaktı.

İşin ilginç yanı, farklı gazların su içinde çözünebilirlik oranlarının, birbirlerinden bir milyon kat farklı olmalarıydı. Yani en çok çözünen gaz ile en az çözünen gaz arasında, bir milyon katlık bir çözünebilirlik farkı vardır. Hemen hemen hiçbir gazın da çözünebilirlik oranının aynı olmadığı anlaşılmıştır. Örneğin karbondioksit, oksijene göre su içinde yirmi kat daha fazla çözünür durumdadır. Bu kadar farklı çözünebilirlik değerleri içinde oksijenin sahip olduğu değer ise tam bizim için en uygun olan orandadır. Bütün bunların asla bir tesadüf olamayacağı da açıktır.

Oksijenin çözünürlüğü acaba biraz daha az ya da fazla olsaydı neler olacaktı?

Önce birinci ihtimale bakalım. Eğer oksijen suyun (ve dolayısıyla kanın) içinde biraz daha az çözünecek olsaydı, kana daha az oksijen karışacak ve hücreler yeterince oksijen alamayacaktı. Bu durumda insan gibi yüksek metabolizmalı canlıların yaşaması çok zorlaşacaktı. Böyle bir durumda ne kadar çok nefes alırsak alalım, havadaki oksijen hücrelere yeterince ulaşmadığı için, kademeli bir biçimde boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalırız. Eğer oksijenin çözünürlüğü daha fazla olursa, bu kez az önce belirttiğimiz "oksidasyon zehirlenmesi" ortaya çıkacaktı. Oksijen aslında çok tehlikeli bir gazdır ve normal sınırların üstünde alındığında canlılar için öldürücü bir etkisi bulunmaktadır. Kanda oksijen oranı arttığında, bu oksijen su ile reaksiyona girerek son derece reaktif ve tahrip edici yan ürünler ortaya çıkarır. Vücutta, oksijenin bu etkisini gideren son derece kompleks enzim sistemleri vardır. Ama eğer oksijen oranı biraz daha fazlalaşsa, bu enzim sistemleri işe yaramayacak ve aldığımız her nefes vücudu biraz daha zehirleyerek bizi kısa sürede ölüme sürükleyecektir. Dünyaca ünlü kimyacı Irwin Fridovich, bu konuda şunları aktarmıştır: “Solunum yapan bütün organizmalar ilginç bir tuzağa yakalanmış durumdadırlar. Yaşamlarını destekleyen oksijen, aynı zamanda onlar için zehirleyici (toksik) özelliktedir ve bu tehlikeden sadece çok hassas bazı özel savunma mekanizmaları sayesinde korunurlar.”

İşte bizi söz konusu tuzaktan, yani oksijenle zehirlenme ya da oksijensiz kalarak boğulma tehlikelerinden koruyan şey, oksijenin çözünürlük oranının ve vücuttaki karmaşık enzim sistemlerinin tam gerektiği biçimde belirlenmiş ve yaratılmış olmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, Allah, soluduğumuz havayı da, bu havayı kullanmamızı sağlayan sistemlerimizi de kusursuz bir uyumla yaratmıştır.

Diğer Elementlerin Mucize Yapıları

Kuşkusuz yaşam için özel olarak yaratılmış elementler karbon ve oksijenle sınırlı değildir. Canlı bedenlerinin yine büyük kısmını oluşturan hidrojen, azot gibi elementler de canlı yaşamına imkân verecek belirli özelliklere sahiptir. Bunun dışında, periyodik tabloda bulunan tüm elementlere, aslında şu ya da bu şekilde, yaşama destek olmak üzere özel görevler verilmiştir. Periyodik tabloda hidrojenden uranyuma kadar 92 tane element olduğu bilinir. (Uranyum sonrası elementler doğada bulunmazlar, çağımızda laboratuvarda üretilmektedirler ve zaten kararlı değildirler.) Bu 92 elementin 25 tanesi, yaşam için doğrudan gereklidir. Bunların 11 tanesi, yani; hidrojen, karbon, oksijen, azot, sodyum, magnezyum, fosfor, kükürt, klor, potasyum ve kalsiyum, canlı organizmaların yaklaşık %99.9'unu oluşturan temel elementlerdir. Bunların dışındaki 14 element, yani: vanadyum, krom, mangan, demir, kobalt, nikel, bakır, çinko, molibden, bor, silikon, selenyum, flor ve iyot ise canlı bedenlerinde çok az miktarda bulunur, ama önemli işlevler üstlenirler. Bunların dışında arsenik, kalay ve tungsten de bazı organizmalarda yer alır ve bir kısmı tam çözülememiş işlevler yürütürler. Brom, stronsiyum ve baryum gibi üç elementin daha canlı organizmaların çoğunda bulunduğu bilinmektedir ama işlevleri henüz anlaşılmış değildir.

Bu geniş yelpaze, periyodik tablonun farklı gruplarına bağlı atomları içermektedir. (Periyodik tabloda atomları özelliklerine göre ayıran gruplar vardır.) Bu durum ise, periyodik tablodaki farklı element gruplarının hepsinin bir şekilde yaşam için kullanıldığını göstermektedir. J. J. R. Fraústo da Silva ve R. J. P. Williams, The Biological Chemistry of the Elements (Elementlerin Biyolojik Kimyası) adlı kitaplarında şunları belirtmektedir: “Biyolojik elementler, periyodik tablonun her grubundan ve alt grubundan özenle seçilmiş gibi görünmektedirler ve bu da her türlü kimyasal özelliğin, çevre şartlarının koyduğu sınırlar içinde, yaşam işlevleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir.”

Periyodik tablonun en sonunda yer alan radyoaktif elementler ise daha dolaylı da olsa, yine insan yaşamına hizmet etmektedir. Michael Denton'ın Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, söz konusu radyoaktif elementler, örneğin uranyum, Dünya'nın jeolojik yapısının şekillenmesinde büyük rol oynamaya müsaittir. Dünya'nın çekirdeğindeki ısının saklanması radyoaktivite ile yakından ilişkilidir. Bu ısı sayesinde Dünya'nın çekirdeğinde sıvı demir birikimi mutlaka gereklidir ve Dünya'nın manyetik alanı bu sayede muhafaza edilir. Periyodik tablo içinde yaşam için etkisiz gibi görünen asal gazlar ve nadir toprak metalleri ise, atom üretme işleminin uranyuma kadar uzanabilmesi için geçilmesi gereken zorunlu basamaklar gibidir. Kısacası evrende var olduğunu bildiğimiz tüm elementler, insan yaşamına bir şekilde hizmet etmektedirler. Hiçbiri boşuna ve amaçsız değildir. Bu durum, evrenin Allah tarafından insan için yaratıldığını ortaya koyan bir başka delildir.

Sonuç olarak:

Evrenin incelenen her fiziksel ya da kimyasal özelliği, yaşam için tam olması gerektiği gibi çıkmaktadır. İnceleme ne kadar artırılırsa artırılsın bu genel kural aynı kalmaktadır. Evrenin her parçasında insan yaşamını gözeten bir amaç ve bu amaca yönelik kusursuz bir uyum, tasarım ve denge vardır. Ve elbette bu durum, evreni bu amaçla yaratmış olan üstün bir Yaratıcı'nın varlığının ispatıdır. Maddenin hangi özelliğini incelersek inceleyelim, maddeyi yoktan yaratmış olan Allah'ın sonsuz bilgi, akıl ve kudreti ortaya çıkmaktadır. Her şey O'nun iradesine boyun eğmiş durumdadır ve dolayısıyla her şey kusursuz bir uyum içinde bulunmaktadır.

20. yy biliminin varmış olduğu bu sonuç ise, yine, insanlara Kur’an'da bildirilmiş olan bir gerçeğin ispatıdır. Allah, evrenin her detayının Kendi yaratışının mükemmelliğini gösterdiğini, Kur’an'da insanlara şu şekilde hatırlatır:

“Mülk (bütün kâinat ve hükümranlığı) elinde bulunan (Allah) ne Mübarektir ve Şanı ne Yücedir. O, her şeye Kâdir ve Muktedir olandır. O, slam’a ve insanlığa uygun davranış, ahlâk ve anlayışta) amel bakımından hanginizin daha iyi (daha güzel ve daha verimli) olacağını denemek (ve hak ettiği karşılığı vermek) için, (dünyada yaşatıp) ölümü ve (ahirete kaldırıp sonsuz) hayatı yaratmıştır. O, Üstün ve Güçlü olandır, çok Bağışlayandır. O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutabakat) içinde yedi (tabaka) gök yaratmıştır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin (bulamazsın). İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görebiliyor musun? (Kâinatta ve tabiatta bir kusur ve noksanlık var mıdır?) Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; (göreceksin ki) o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde ve bitkin olarak sana dönecektir. ünkü Allah’ın yaratışında ve harika sanatında hiçbir hata bulunamayacaktır.)” (Mülk Suresi, 1-4)

Makale Paylaşım Sayısı: 295

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR