Reklam
Reklam
Reklam

TÜRKLER VE KÜRTLER, İSLAM'SIZ SADECE "KAVİM" OLUR, AMA "MİLLET" OLAMAZ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 10
ZayıfMükemmel 

 

PKK en büyük tahribatını, dinsizlik ve komünistlik temelinde yürütmekte ve kürtçülük ideolojisi önündeki en büyük engel olarak İslamiyeti görmektedir.

İşte terörist başı Apo'nun bazı sözleri:

 

"PKK, Marksizm-Leninizm geleneğine uygun bir gelişme yaşamıştır. Bundan sonrası açık ki, etle tırnak gibi birbirinden ayrılmayan bu miras üzerine şekillenecektir."[1]

"Lenin 1900'de ne ise ben de oyum 21. yüzyıl sosyalizmini temsil ediyorum, reel sosyalizmle savaşarak, emperyalizmle savaşarak yeni sosyalizmi inşaa ediyorum."[2]

Örgüt elebaşı, eli kanlı komünist liderlerden övgü ile bahsetmektedir

"İşte PROLETARYANIN KAHRAMANLARI MARKS VE ENGELS. İşte onun TEORİK, SİYASAL DAHİSİ LENIN ve yine ONUN PRATİK USTALARI STALİN, HO CHİ MİNH VE MAO. Ve bunların önderliğinde yürüyen birçok ulusal ve enternasyonalist kahraman. İnsanlığın özgürlük bilincini ayaklandıran, örgütlendiren ve halk ordusu denilen orduları ortaya çıkaran bu büyük kahramanların insanlık tarihindeki yeri gerçekten büyüktür."[3]

Abdullah Öcalan'ın evrim teorisini savunan bazı darwinist izahları

Örgüt elebaşı, her komünist gibi Darvvinizm'i mutlak bir gerçek olarak benimsemiş ve "örgütün tüm ideolojik alt yapısını bu bilimdışı yanılgı üzerine bina etmiştir:

"İlkel komünal topluluk dönemi, İNSANLIĞIN HAYVANLAR ALEMİNDEN KOPARAK tarih sahnesine çıktığı, son derece geri üretim güçleri ve bu temelde şekillenmiş basit üretim ilişkilerinin hüküm sürdüğü bir aşamayı ifade eder"[4]

"Başlangıçta insanın kendine yakın hayvan türlerinden pek farkı yoktur. Doğada hazır bulduklarını yer, ağaçlar üzerinde ve kavuklarda örgütsüz bir şekilde barınır. Ama düşünme ve konuşma yetisini kazanmasıyla birlikte, yiyecek toplamada, DİĞER HAYVANLARA karşı kendini savunmada, doğal afetlere karşı kendini korumada, bazı ilkel taş araçları geliştirmek ve hemcinsleriyle dayanışma içine girmek kaçınılmaz olur. Bu aşamaya kadar, HAYVANLAR ARASINDA GEÇERLİ OLAN; BİYOLOJİNİN EVRİMLER KANUNU hüküm sürmektedir."[5]

"HAYVANIN EN İLERİ SOSYALLEŞMİŞ BİÇİMİ İNSANDIR. En vahşi hayvandır insan, en acımasız hayvandır."[6]

Ateist ve Komünist Olan Bölücü Örgütün Hapisteki Elebaşının Allah ve Din Hakkındaki Bazı İfadeleri (Yüce Allah'ı Tenzih Ederiz)

Aşağıdaki ifadeler bölücü örgüt elebaşının kitaplarından alınmış kendi ifadeleridir. Bu ifadelerin tümü, örgüt elebaşının dini kendi sığ materyalist anlayışıyla yorumladığını ve ateist olduğunu ortaya koymaktadır:

"Lise dönemlerinde büyük felsefik bunalımı yaşadım. Tanrı ile savaşa karar verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum."[7]

"Tek tanrılı din ideolojileri baştan sona siyaset ideolojileridir. Bütün dini söylem ve uygulamalar Allah, peygamber ve melek gibi kavramlar dönemin siyasî literatürüdür."[8]

"Allah; bir nevi ortaçağın feodal manifestosudur, sömürü ve despotizmin temel yasası ve bildirgesidir."[9]

"Namazın kendisi de genel anlamda bir tiyatrodur."[10]


İşte bu acı gerçekler ve alçaltıcı gelişmeler karşısında, artık Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlık ve bekasını dert edinen herkesin şunu kabul etmesi gerekir.

Bu ülkede Türk-Kürt kardeşliğini, çok farklı köken ve kültürlerin, bir vücudun organları gibi kaynaşmış birlikteliğini kuran ve koruyan ve bizi "etnisite"den Millet şuuruna ve onuruna kavuşturan en önemli etken İslamiyettir. İslam; kum, çakıl, demir, mozaik ve çimento tozunu, sağlam bir betona dönüştüren su yerindedir. Bütün bunların fiziki karışımı, en ufak bir rüzgârda ayrışıp dağılmaya müsaittir. Ama su katınca betona dönüşmektedir.

1973 ve 1977'de CHP milletvekili olarak mecliste bulunan ve o dönemlerde "Türkçü" bir tavır takınan ve "Kürtlerin, kimliksel ve kültürel sorunlarını" hiç hatırlamayan, Ermeni asıllı aşiret ağası Ahmet Türk bugün "Kürtleri imha ve inkâr politikasını onaylamayacaklarını ve PKK'yı asla kınamayacaklarını, gururla açıklayıp durmaktadır. Ve buna rağmen MHP ve Bahçeliyle sıcak kucaklaşmalar ve karşılıklı ılımlı mesajlar yollanmaktadır.

İsveç'ten yazan ve kendisini Kürt olarak tanıtan bir Yahudi olduğu anlaşılan Mevla Benavi Türkiye'nin aynen Kuzey Kıbrıs gibi Kürdistan'ı işgal ettiğini ve kasıtlı olarak Kürtleri köleleştirip fakirleştirdiğini iddia edip şunları zırvalamaktadır.

"Kürdistan'da sürdürülen savaşın bir amacı da zenginleşmeye başlayan Kürt milletinin ekonomik olarak engellemekti. 30 yıllık savaş sadece ekonomik gelişmeyi engellemek ile kalmadı, Kürdistan'ı viraneye çevirdi. Kürdistan'da hayvancılığı tamamen bitirdi ve ziraatı da kârlı olmaktan çıkardı. Milyonlarca Kürt vatanlarından sürgün edildi. 3.5 milyon Kürt çocuğunu "sokak çocuğu" yaptı. Eğer Türkler Kürdistan seması hizasında uzay'da sanayi merkezleri kurmamışsa vallahi Kürdistan'da sanayi yok. Amerikalılar Kürdistan'da gelişmiş sanayi merkezlerini kurmak istediler, Türkler onu da kabul etmedi."[11]


Altan Tan ise AKP'nin zaferine şöyle övünüyor:

"Bu seçimlerin en önemli sonuçlarından biri de bölgedeki aşiret, ağalık, feodalite bitmiştir. Safter Gaydalı Bitlis'ten, Mehmet Tatar Şırnak'tan, Sedat Bucak Urfa'dan, İskender Ertuş Van'dan oy alamamıştır. Hiçbir aile hiçbir partiye binden fazla oy getirememiştir. Bölge artık sınıfsal ve siyasal olarak oturdu. Çünkü bölgede ciddi bir yeni orta sınıf oluşuyor. Medyanın bunda rolü büyük. Her köyde internet ve çanak antenler var. O yüzden bu seçimin bölgedeki en büyük ağası kesinlikle 'internet ağ' olmuştur."

Oysa bunlar yanlış ve yanıltıcı bir değerlendirmedir. Çünkü:

1- Sedat Bucak seçimi kazanamayacak bir partinin adayı idi. Partisinin barajı aşmayacağı kesindi ve sonuç belli idi. Onun için Bucak oy almak için çaba sarf etmemiştir.

2- Şırnak'ta Tatarlar hiçbir zaman etkin değildir. Şırnak aşiretlerin çözülüşüne şahit olan ilk yerlerden bir tanesidir. Tatarlar Hacî Beyran aşiretinin köklü ağaları değil. Terör şartları nedeniyle etkinlik kazanmış küçük bir ailedir. Mehmet Tatar'ın 2002 seçimlerinde seçilmesi DEHAP'ın barajı aşamamasından ileri gelmiştir.

3- Van'daki İskender Ertuş'un durumu da Altan Tan'ın söylediğinin tersidir. İskender Ertuş Ertuşî aşiretinin lideri değildir. Ertuşî aşireti bir derlemedir ve 12 aşiretten meydana gelir. İskender Ertuş bunlardan bir tanesi içerisinde etkili olabilir ve barajı aşması mümkün olmayan bir partiden girmiştir. Onun için kapasitesi altında oy almıştır. Ama eğer o veya onun gibi etkili bir kişi aday olmazsa, DP Komünist parti kadar bile oy alamaz. DP'nin Van'da parti olarak hiçbir dayanağı yok.

4- Safter Gaydalı ise bölgede hiç sevilmeyen ve bu yüzden mitinglere bile gidemeyen bir partinin adayı olarak girmiştir. CHP'nin son dönemdeki icraat ve politikası, CHP adaylarının işini bitirmiştir. Evet önemli bir noktadır: Neden Deniz Baykal bölgeye gitmedi ve seçim mitinglerine katılmadı? Kolaycı cevap, CHP'nin güçlü olmadığı şeklindedir. Ama hakikat çok farklı olabilir. CHP ve DP, AKP'nin oylarını parçalamamak için Güneydoğuda seçim faaliyetlerini gevşetmiştir. Çünkü daha önce benzer şeylerin yapıldığı zaten bilinmekteydi.

Ve aslında ne AKP ne diğer işbirlikçiler, iradeleri kendi ellerinde değildir. Bunlar dış güçlerin ve masonik merkezlerin güdümündedir:

 1. tezkerede olduğu gibi, ara sıra milli ve haysiyetli bir tavır takınan Deniz Baykal bu yüzden CHP'yi tümüyle teslim almak isteyen mahfillerin hedefi haline gelmiştir.

Bunun gibi AKP'de asla Milli Görüşün gizli temsilcisi ve hele İslam düşünceli bir parti değildir ve yuları Yahudi Lobilerinin elindedir.


Daha Doğrusu AKP Parti Bile Değildir!

AKP'nin karar mekanizmasına ve eğer varsa örgüt içi ilişkilerin nasıl çalıştığına bakarak parti olup olmadığını anlamak kolaydır. Zaten Türkiye'de milletle bütünleşen milli ve bağımsız politikalar üreten partilere dış güçler hayat hakkı vermemektedir. Sadece AKP değil diğer organizasyonlar da parti değildir. Ve yine mesela Emine Erdoğan'ın AKP'nin Bursa il örgütü başkanından çok daha yetkili olduğunu kim inkâr edebilir? Erbakan Hoca'yı "Tek adam havası ve lider sultası"yla eleştiren Recep bey bugün ne haldedir? Bir kalemde 160 Milli Görüş kökenli milletvekilini kimin emriyle çizmiştir?

Eğer AKP parti olsaydı, dışardan yaptığı ithalleri bu kadar hızlı ve problemsiz yapamazdı. Hiçbir parti dönüşüme uğratmadan, kendisine benzetmeden ters taraftaki bir partinin yönetici ve kadrolarını ithal edemez. İthal ettiği zaman parti rahatsız olur, kopmalar başlar vs. Parti bir organizma olarak buna muhalefet eder. Halbuki AKP CHP'nin sekreterini ithal etti ve AKP kayda değer bir tepki göstermedi. Daha doğrusu hiçbir tepki göstermedi. AKP; belli koşulların ve birkaç dönek kişinin Milli Görüşçü imajını kullanan odakların meydana getirdiği organizasyon gibi bir şeydir. BOP amacıyla Ortadoğu değişim sürecine girerken, Türk ordusu içerisindeki gizli mücadele'nin yani Milli düşüncelilerle bazı işbirlikçilerin arasındaki çekişmenin bir ürünü durumundadır. AKP 28 Şubat'ın devre dışı bıraktığı Erbakan ve takımının yarattığı boşluğun, başkaları tarafından doldurulamaması üzerine meydana getirilmiş geçici bir yapılanmadır. Hüseyin Kıvrıkoğlu ile Hilmi Özkök ekibi arasındaki derin dengelerin bir yansımasıdır. Kıvrıkoğlu takımının sahne örgütleri vardı. DSP ve kısmen MHP, kısmen DYP ve Kısmen ANAP, Hüseyin Kıvrıkoğlu'nu destekliyordu. Plana göre, Hüseyin Kıvrıkoğlu genelkurmay Başkanı kalacaktı ve Hilmi Özkök tasfiye edilecekti. Dünya, Ortadoğu ve Türkiye'nin yüzleştiği ve yüzleşeceği gelişmeler, Kıvrıkoğlu ve çizgisinin hakimiyetine müsait değildi. Bu ABD ve İsrail'in işine gelmezdi. Sonuç itibari ile Kıvrıkoğlu ve takımı stratejik bir geri adımla meydanı diğerlerine bıraktı. AKP bu koşulların ve siyasi manevraların oluşturduğu parti görünümlü bir aparatifti. Dış güçlerin tezgahladığı 28 Şubatın, Çevik bir gibi bazı komutanların ve mason patronların sahne örgütü olarak meydana gelmişti.

Yani "başkan"ları tarafından değil "başka"ları tarafından kullanılan bir araç yerindeydi. Parti değil "palyatif"ti. Halkı oyalamak ve gözünü oymak için, suni ve sinsi bir girişimdi.


Oysa Mevla Banevi Bu olayı daha tutarlı yorumluyor ve şu acı gerçekleri kusuyor:

"Ama hakikat ise farklıdır. AKP Kürdistan'da etkili yurtsever Kürtleri aday göstererek oy alabildi. Aşiret ve tarikat bağları olan kişileri aday gösterdi. AKP adaylarının Kürtlüklerinde bir eksiklikleri yok. AKP'li adaylar DTP'li adaylardan bir milim daha az Kürt değil ve kişisel talepleri de DTP'lilerden daha aşağı değil.

Önemli olan, Türk kuyruğuna takılı politikanın iflasıdır. Artık DTP ile AKP arasında önemli bir fark yok. DTP'nin Türk meclisine girişi, milliyetçi ve realist Kürt politikasının gelişmesine yol açacaktır."[12]

AKP'nin medya marifetiyle demokrasi havarisi yapılması AKP'nin diğer partilerden farklı olduğunun kabulüne yol açtı.

Özellikle demokrat liberal etiketli yazarlar AKP'nin, seçimde aldığı oyları demokrasinin kazandığı şeklinde yorumluyor. Oldukça garip bir anlayış. Peki eğer AKP yerine CHP, MHP veya başka bir parti oyların çoğunluğunu almış olsaydı Türkiye'de demokrasi kaybetti mi diyeceklerdi? Kesinlikle demez ve gene "demokrasilerini" överlerdi. Halkın iradesine saygı göstermek gerekli diyeceklerdi.

Seçim esnasında ve sonrasında, konuşulan, tartışılan konulara bakılırsa, demokrasi'nin olmadığı çok kolay anlaşılır. İnsanlar askeri müdahale ile korkutuldu. AKP'yi destekleyen kimi yazarlar sanki AKP askere karşı zafer kazanmış havasına giriyor. Oysa AKP asker karşıtlığı rolüyle seçimlere girdi masonların desteğini elde etti.

Çünkü Doğu Anadolu'da ve Güneydoğu'da partilere değil genellikle aday olan kişilere oy verilir.

Ve seçim sonuçları Melih Aşık'a  "Oy halkım oy!" dedirtmekteydi.

Akşam'da seçim öncesi ortaya çıkan yolsuzluk ve yolsuzluk iddialarının sonucu nasıl etkilediğini incelemiş.

Hatay: AKP Hatay Milletvekilleri Fuat Geçen ve Mehmet Eraslan, son üç yılda bu ildeki 300'e yakın ihalenin 271'inin AKP yöneticilerine verildiğini... İhalelerin paylaşımını AKP Grup Başkanvekili Sadullah Ergin'in yaptığını ileri sürdüler. Buna rağmen Sadullah Ergin'e bir şey olmazken Fuat Geçen partiden ihraç edildi. Sonuç: AKP'nin 2002'de yüzde 29.88 olan oyu bu seçimde yüzde 40.8'e yükseldi.

Nevşehir: AKP Nevşehir Milletvekilleri Mehmet Elkatmış ve Osman Seyfi, belediyede ihale yolsuzluğu yapıldığını belgelediler. Her iki milletvekili listeye alınmadı, AKP'nin bu ildeki oy oranı yüzde 43.63'ten yüzde 55.7'e çıktı.

Çorum: İçişleri Bakanlığı müfettişleri, belediyenin rüşvet karşılığı kat artırım hakkı verdiği iddiasıyla soruşturma açtı. Belediye Başkan Yardımcısı Selim Sever'in odasındaki kasada 'AKP İl Başkanlığı' yazılı zarf içinde toplam 372 bin YTL'lik çekler bulundu. AKP'nin bu ildeki oyu yüzde 48.43'ten yüzde 57.3'e yükseldi.

Ağrı: AKP Ağrı Milletvekili Cemal Kaya, yolsuzluk yaptığı, haksız olarak ihale aldığı iddiaları üzerine milletvekilliğinden istifa etmek zorunda kaldı. Yargılandı, mahkûm oldu ancak cezası ertelendi. Kaya bu seçimde yeniden milletvekili seçildi. Partisinin oyu yüzde 17.70'ten 63'e fırladı.

Sinop: AKP Sinop Milletvekili Cahit Can, İl Başkanı Dursun Demirel'i ihale komisyonculuğu yapmakla suçladı. Demirel yeniden il başkanı seçilirken Cahit Can listeye alınmadı. Partinin oyu yüzde 32.46'dan yüzde 44'e çıktı.

Samsun: Ortaya çıkan yolsuzluklardan dolayı çok sayıda üst düzey belediye görevlisi yargılandı, bazıları tutuklandı. AKP'nin bu ildeki oyu yüzde 44.84'ten yüzde 57.9'a fırladı...

AKP'nin oy artışı elbet birebir yolsuzluklara bağlı değildir. Ama sonuç en azından yolsuzlukların oy kaybettirmediğini gösteriyor."

Şimdi Gelelim Asıl Konumuza:

Evet İslamsız Türk halkı, sadece ve sıradan bir kavim seviyesine düşecektir. Bizi Türk milleti yapan İslamiyet'tir.

"Aynı yurtta yaşayan, aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan..." gibi tanım ve tekerlemeler, Batı toplumları için geçerli olsa da, bizim için asla yeterli değildir.

Ve işte, en hızlı Türkçülerimizin karşılarında hem de TBM Meclisi çatısı altında hürmetle eğildikleri Kürtçü DTP'liler:

•a)    Bizim dilimiz Kürtçedir. Türkçe yabancı dilimizdir.

•b)    Vatanımız Türkiye değil Kürdistan'dır. Topraklarımız işgal edilmiştir.

•c)    PKK'yı kınamamız ve terör örgütü saymamız mümkün değildir. Onlar özgürlük mücadelesi vermektedir" demekte ve bu iddialarında inat edilmektedir.

Yani Kürtlerle aramızda: "yurt birliği, dil birliği, kültür birliği"nin bulanmadığı söylenmektedir.

Öyle ise: kardeşliğimizi, beraberliğimizi ve dirliğimizi, ülke bütünlüğümüzü ve birliğimizi kuracak ve koruyacak en önemli unsur, İslamiyet'tir. Ya bu tabii ve tarihi gerçek kabullenilip önemsenecek veya kuru kurusuna ve boş beleş kuruntularla, Türkçülük de yapılsa, Kürtçülük'te yapılsa dış güçlere ve Sevr'in gerçekleşmesine hizmet edilecektir. Ve zaten Atatürk'ün de vurguladığı ve kurmaya çalıştığı "Türk Milleti" ırkçılık temeline değil bu düşünce üzerine inşa edilmiştir.

Son günlerde Karadeniz'de de tırmandırılmaya çalışılan terörün arkasında yine İsrail sırıtıyor!


Kürtçülükten sonra şimdi de; Pontus fitnesi körükleniyor

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde görev yaparken Güneydoğu illerinde sürdürülen terörle mücadele alanında iki kez gazilik unvanına sahip olan emekli Jandarma Kıdemli Binbaşı Yusuf Ziya Çol, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde tırmandırılmaya çalışılan terör hareketlerinin arkasında ‘Pontus' özlemi yattığını söylüyor.

Doğu ve Güneydoğu Bölgesi'nde ‘etnik bölücülük' yapılırken, Doğu Karadeniz Bölgesi'nin ise ‘psikolojik harekâtı' tabi tutulduğunu belirtiyor.

Ordu İli Kültür ve Kalkınma Vakfı tarafından 3 ayda bir yayınlanan ‘Ordu'da Dört Mevsim Dergisi'nde yazdığı makalesinde, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde bir süredir baş gösteren terör hareketlerini değerlendirirken: Dış güçlerin Doğu Karadeniz Bölgesi'nde uygulamak istedikleri politikanın son 10 yılda yoğunlaştığını, bu yaklaşımda bölgenin coğrafi konumunun, tarihi ve kültürel dokusu ile insan ve toplum yapısının etkili olduğunu belirten Em. Binbaşı Çol, "Hedef Doğu ve Güneydoğu illerindeki sürdürülen ‘etnik kökenli bölücülük' gibi aynıdır, ancak yöntem farklıdır. Orada etnik bölücü nitelikli silahlı mücadeleye dayanarak gittikçe siyasallaşan bir hareket sürdürülürken, Karadeniz'de etnik yerine ‘psikolojik' yöntemler denenmektedir" diyor.

"Bölgede bağımsız bir Pontus devleti kurma gayretlerine bağlı olarak soykırımdan söz edilmekte, insanların dinlerini saklamak zorunda bırakıldığı savunulmaktadır. Bu düşünceyi desteklemek adına bilimsel toplantılar, inanç kültür turizmi, festivallere katılım, belediyeler arası karşılıklı girişimler, Yunanistan'a vize kolaylığı, dil öğretimi, burs barındırma, maddi yardım gibi işlemler yapılmaktadır.

Katolik, Protestan, Ortodoks kiliselerinin ‘ev kiliselerinde' Hıristiyanlık propagandası yapması, iş vaatlerinde bulunması, Rize-Hemşin, Çamlıhemşinlilerin Ermeni asıllı olduğunun söylenmesi, diğer taraftan ‘Lazsınız', ‘Gürcüsünüz', ‘Çerkezsiniz', ‘Abazasınız', ‘Rumsunuz' gibi farklılıkların kullanılması. Bu durum gösteriyor ki, bölgede belli kesime ‘Türk değilsiniz', diğer kesime ‘Siz Müslüman değilsiniz' şeklinde yanaşılmaktadır. Bunların dışında aşırı sol örgütlerin Tokat merkezli Doğu Karadeniz'e yönelik çalışmaları, PKK terör örgütünün bu grupla birlikte hareket çabaları, TAYAD üyelerinin 2005 yılında neden olduğu gerilim, Trabzon Santa Maria Katolik Kilise papazı Andre Silvia Santro'nun 2006 yılında, son olarak Ermeni asıllı Hrant Dink'in Trabzonlu bir genç tarafından öldürülmesi, bölgeye yönelik psikolojik harekatın sonucu olarak karşımıza çıkar. Tüm bu gelişmeler, terörle mücadelede 600'ün üzerinde şehit veren Doğu Karadeniz halkının ulusal konulara duyarlılığını arttırmaktadır. Oluşturulan bu havayla bölge halkı, toplum psikolojisine bağlı ateşli yapısının da kullanılmasıyla provokasyonun içine çekilmek istenmekte, birbirini tetikleyen halkalar oluşturulmaya çalışılmaktadır".[13]


Kamil Yeşil bu önemli gerçeği şöyle dile getiriyor:

Adına "Türkiye" denilen bu topraklarda yaşayan insanların en temel niteliği nedir sorusuna verilecek tek bir cevap vardır: Müslümanlık. Çünkü bu toprakları vatan kılan değerdir Müslümanlık. Ders kitaplarında yazan ve sosyolojik bir açıklama olan millet tarifine bakalım bir de. Müslümanlık dışında başka değerlerdir bunlar:  Denildiğine göre dil, ırk, tarih, coğrafya, siyasi hedef ve medeniyet birliği imiş bir topluluğu millet yapan ortak değerler.

Peki, bir de Anadolu'ya bakalım. Kim diyebilir bu ülkede tek bir kan bağı (sıhriyet) anlamında bir ırkın olduğunu? İşte Kürtler, Abazalar, Lazlar, Gürcüler, Arnavutlar vs. Bu çizginin üzerinden yürüdüğümüzde başka bir gerçekle karşılaşıyoruz. O da dil birliğinin olmadığı gerçeği. Çünkü ister sözlü ister yazılı olsun, bu milletleri aynı zamanda dilleri de yok mu? Dil ve ırk farklılığı doğal olarak tarih, gelenek, kültür ve medeniyet birliğini de bozacaktır-bozmuştur. Geriye kalan nedir elimizde? Din birliği. Bu temel değeri elimizden almak isteyen bütün milletler bizim düşmanınızdır. Siz kendinizi ona göre tanımlarsınız, biz Türk'üz dersiniz, biz Müslüman'ız dersiniz. Sen ise gavursun, kafirsin dersiniz. Dikkat edilirse Anadolu Türkünün "öteki"si Kürt, Laz, Abaza, vs. filan değildir; bizim "öteki"miz dalalete sapmış Hıristiyan ve gadaba uğramış Yahudilerdir (Lozan'da bunun adı gayrimüslimdir.). Bu iki inanç grubu aynı zamanda emperyalisttir, ırkçıdır, sömürücüdür. Ancak oluşturdukları teşekküller de din eksenlidir. 

Dikkat edilirse İslam dini bu ülkede hem üst bir çatı hem damarlarda dolaşan bir hayat kaynağıdır. İslam üst çatıdır; çünkü yukarıdaki farklılıkları koruması altına almak ve onları kucaklamakla kalmamış, geleceğini de kendinin varlığına bağlamıştır. Denilebilir ki Anadolu'yu Türkleştiren değer İslam'dır. Bundan dolayı Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli gibi öncülerle ilgili bütün temel kaynaklar onların hizmetlerini sayarken Anadolu'nun Türkleştirilmesinden bahseder ve bunu İslamlaşma karşılığında kullanır. İslam ortak değer olarak ortadan kalksın, geride bir arada yaşamayı gerekli kılacak bir konsensüs de kalmayacaktır. 

Televizyonların gösterdiği...

Türkiye televizyonlarına bakınız. Üç konunun çok konuşulduğunu görürsünüz: Sağlık, aile sorunları ve din.

Hemen her televizyonda hem de birkaç tane sağlık programı var ve insanlar stüdyoya gelerek, telefonla bağlanarak konuk doktora hastalıklarını anlatıyor. Önce teşhis konulsun istiyor hasta. Sonra varsa tedavi yöntemleri açıklansın, doktor ona bazı tavsiyelerde bulunsun. Perhiz yap, desin mesela; şu yiyecek ve içeceklerden, hareketlerden sakın, desin. Bütün bunlarda garip, akla sığmaz, anormal bir şey var mı? Yok.

En az bunun kadar etkili, sık yayımlanan veya söz konusu edilen diğer konu da dindir. Titri, ilmi seviyesi, adı ne olursa olsun, "din adamı"nı görünce bu kez yeni sorular yöneltiyor insanımız. Mesela, şu nesne haram mı yoksa helal mi, diyor? Yaptığım şu iş, söylediğim şu söz günah mı sokar mı beni? Caiz mi değil mi? Günlük hayatın birçok ayrıntısını sadece hukuk açısından suç veya değil kapsamında değerlendirirken, sağlık açısından yararlı veya zararlı değerlendirmesi yapmak gibi; dinimiz bakımından da helal mi yoksa haram mı, Allahın emri (farzı) mi, Peygamberimizin sünnetinde var mı, vacip mi, mübah mı vs. olarak da araştırıyor. Peki, bu soruşturmada var mı bir anormallik? Yok. Çünkü halk Müslüman ve değer yargılarına göre davranmayı istiyor, arıyor. Bunun akıllarda kalan en tipik örneği yılbaşı gecesi kutlaması ile ertesi günün (Ramazan'ın 1.günü) orucu idi. Din denilince akan sular durur bu ülkede. Çünkü resmi nikâhtan önce dini nikâh kıydığı için laikliğe aykırı hareket etmekten yargılanan bir sinema sanatçısı varsa bu ülkenin, iş kadınlarından tutunuz, şarkıcılara, mankenlere, sosyeteye kadar toplumun dikkatini yaşam tarzları ile etkileyen insanların umre ve hac gibi gayet meşakkatli bir ibadete gitmelerine bakarsak hangi değerin belirleyici ve vazgeçilmez olduğunu daha iyi anlarız.

Bu ülke değil mi Avrupa kupalarında hakemin taraf tutması ile iki kez maç yapmak zorunda bırakılan Galatasaray'ın mağduriyetini anlatmak için bütün gazeteleriyle "Haçlı Zihniyeti" diye başlık atan? Ve aynı ülkenin televizyonları değil mi ceza olarak oynadığı maçta Galatasaray 5-0 yenince gökyüzündeki Hilal'i defalarca gösteren? Bu ülkenin gençleri maçlarda niçin acaba "Avrupa, Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesleri" diye bağırır? Bu ülke Dünya Kupasının İran-Amerika maçında acaba niçin İran'ı tutar?

Hangi yerli, milli refleksimiz var bizim İslam Dini'nden bağımsız? Askerlik mi? Onun adı "peygamber ocağı"dır. İktisadımız mı? İşte toplumu ayakta tutan ve toplumsal kargaşayı önleyen en önemli mali ibadetlerimiz: Sadaka, zekât, kurban derisi, vakıf iktisadı. Sanatımız mı? İşte Türk müziğinin esası, kaynağı Tasavvuf Müziği... Mimarimiz mi? İşte dünyanın hayran olduğu, içinde huzur bulduğumuz, Cumaları ve Bayramları doldurduğumuz camilerimiz. Dilimiz mi? Mezar taşlarına, deyimlerimize, atasözlerimize varıncaya kadar İslami zihniyeti taşıyan binlerce eser. Hangi değerimiz var bizim milli olup da İslam dininden beslenmeyen?

Yüzyıllar süren bu tarihi süreç bizde bir gelenek, bir medeniyet oluşturduğuna ve yukarıda sayılan farklılıkları koruyarak din birliği altında topladığına göre siyaset, siyasi tercih bundan bağımsız ele alınabilir mi?

Bütün bunlar ne kadar doğalsa siyasetin de dinden etkilenmesi o kadar doğal değil mi? Türklerin bu topraklarda kalmasının yegâne şartı var: O da İslam'dır. Bugün, yıllarca Maoculuk yapan bir siyaset adamı Avrupa Birliği için Hıristiyan Topluluğu diyor ve AB'ye girerse, Türkiye'nin Hıristiyanlaştırılacağından endişe ettiğini söylüyorsa; başörtülü bir milletvekilini Meclis'te yemin ettirmeyen bir partinin genel başkanından arta kalan eşi, Türkiye'nin, misyonerlerin muhasarası altında olduğunu söylüyorsa; söyler misiniz Anadolu'nun en temel niteliği nedir Müslümanlıktan başka? İşte Erbakan Hoca'nın dediği de tam budur. Erbakan Hoca bunu "Milli Görüş" olarak adlandırıyor. O, 90'lı yıllarda "Türkiye'de iki türlü insan vardır, RP'li (milli görüşçü) ve RP'li (milli görüşçü) olmaya aday insan, derken tam da bunu anlatmak istiyordu. Bundan doğal ne olabilir? Eğer halkınız Müslüman'sa, Müslümanlık sayesinde bir vatan, bir dil, bir medeniyet, bir tarih, bir edebiyat, bir şöhret sahibi olduysa ve her bir şeyi onun değer yargılarından geçirerek bakıyorsa; onun başına gelecek kişiler de öncelikle o değerlere sahip kişiler olacaktır; içinden bu değerleri paylaşmayan kişiler de görünüşte olsun paylaşıyormuş gibi yapacaktır. Asıl garip olan nedir biliyor musunuz? Her şeyini İslam'a borçlu bir toplumda adı sağcılık, solculuk, ne olursa olsun, Hıristiyan değerleri üzerinden siyaset yapmaya kalkmaktır. Anormal olan budur; İslamcılık, Milli Görüş, Yerellik, Yerlilik ise doğaldır, mecburi istikamettir.  Çünkü bu ülkede görüldüğü gibi İslam, hava gibi çepeçevre her şeyi kuşatmıştır. Çünkü İslam, milliyet haline gelmiş en temel belirleyicidir. Tehlike denilince bu milli değerin tehlikede olması anlaşılır.[14]

Birol Ertan "Kıbrıs gerçeği ve bilmediğimiz bazı konular" başlıklı yazısında; Kasıtlı olarak İslam'dan mahrum bırakılan ve Kuru Türkçülük sloganlarıyla avutulan Kıbrıs gençliğinin şimdi nasıl Türkiye'ye düşman, Yunanistan'a hayran hale getirildiğini ortaya koyuyor. 

Türk insanı, KKTC'yi ve Kıbrıs Türkü'nü Yavru Vatan ve kardeş olarak görmeye büyük oranda devam ediyor. Kıbrıs Türkü, her ne pahasına olursa olsun desteklenmesi gereken ve Kıbrıslı Rumların insafına terk edilmemesi gereken kardeşlerimiz olarak her zaman desteklenmiş ve ileride de desteklenmeye devam edilecektir. Bu gerçeklere karşın, Kıbrıs Türkleri içinde bazı kesimler ve siyasal oluşumların "Anavatan Türkiye" söyleminden, KKTC'de Türk askeri varlığından ve kendilerini Yavru Vatan olarak gören samimi duygularımızdan rahatsız olduğunu görmezlikten gelinemez.

Türkiye ile Kıbrıs Türkleri arasındaki ilişkilerin ekonomik ve siyasal boyutlarına kısaca göz attığımızda, iki ülkenin ne kadar iç içe geçmiş olduğu çok daha iyi anlaşılacaktır.

İhracatı Geliştirme Merkezi'nin KKTC Ofisi verilerine göre, 2006 yılı rakamlarına göre, KKTC'nin ithalatı 1.287.571.643 dolardır. İhracat rakamlarına baktığımızda ise 65.021.788 dolar ile karşılaşıyoruz. Bu durumda, KKTC'nin dış ticaret açığı, 1.222.549.855 dolar olarak görülmektedir.

Öylesine bir ekonomi düşünün ki, 65 milyon dolar ihracat rakamına karşılık, 1,3 milyar dolara yakın ithalat yapmaktadır. Bu durum, ihracatın ithalatı karşılama oranının % 5 olduğunu göstermektedir.

Haksız izolasyonlar ve ambargolar nedeniyle KKTC ihracatının yaklaşık yarısı olan 30 milyon dolar ihracat Türkiye'ye yapılırken, ithalatın yaklaşık 900 milyon doları Türkiye'den yapılmaktadır.

KKTC, AB ülkelerine 9,7 milyon dolar ihracat yaparken, AB ülkelerinden 244 milyon dolar da ithalat yapmaktadır. AB ülkeleri açısından ihracatın ithalatı karşılama oranı ise % 4 rakamının altındadır. Uzak Doğu ülkelerine ihracat görünemezken, ithalat ise 82 milyon dolar dolaylarındadır.

Bu rakamlar göstermektedir ki, KKTC ekonomisi, tümüyle bağımlı bir ekonomidir. Yıllık 1,2 milyar dolar dış ticaret açığı ise büyük ölçüde Türkiye tarafından karşılanmaktadır.

KKTC ihracatında en büyük kalemler, 19 milyon dolar ile narenciye ve 16,5 milyon dolar ile süt ürünleri iken, ithalat kalemlerinin başında 144 milyon dolar ile taşıt araçları ve 134 milyon dolar ile yakıt ithalatı bulunmaktadır.

Böylesi bir ekonomik tablodan çıkan sonuç, KKTC'nin Türkiye'nin mali yardımları ile ayakta kalan bir ekonomi olmasıdır.  Buna karşın, KKTC'de kişi başına düşen Milli Gelir 12 bin dolar dolayındadır. Bu rakamın, Türkiye'den oldukça fazla olduğu görülebilir.

Bütün ülkelerin KKTC ekonomisine ambargo uyguladığı, KKTC ürünlerinin doğrudan ticaretinin engellendiği, KKTC'den doğrudan uçuşlarının gerçekleştirilemediği bir ortamda, tersi bir sonuç beklemek doğru olamazdı.

Ortalama ömür beklentisinin 70'in üzerinde olduğu ve okuma yazma oranın %100 olarak verildiği KKTC'de, ortaöğretimde öğretmen başına öğrenci sayısı sekiz civarındadır. Yedi hastanenin bulunduğu KKTC'de doktor başına düşen kişi sayısı 500'ün altındadır. Bin kişiye düşen araba sayısının 500'ün üzerinde olduğu KKTC'de, bin kişiye düşen mobil telefon sayısı da 1300'ün üstündedir. İşsizlik oranının % 2'nin altında olduğu KKTC'de asgari ücret ise 950 Yeni Türk Lirasıdır.

Yukarıdaki tablo, KKTC Devlet Planlama Örgütü rakamları ile ortaya konmuştur.

Ekonomik açıdan Türkiye'ye bağımlı olan KKTC, dünyada yalnızca Türkiye tarafından tanınan bağımsız bir ülkedir. Dünyada yalnızca Türkiye tarafından tanınmasına karşılık, dış politikada temsil edildiği bütün platformlarda da Türkiye tarafından desteklenmektedir.

KKTC'nin demokratik bir Anayasası, Cumhurbaşkanı ve Başbakanı, on Bakanlığı, elli üyeli parlamentosu, parlamentoda temsil edilen beş siyasi partisi, seçilmiş Belediye Başkanları, Anayasa Mahkemesi ve bağımsız mahkemeleri bulunmaktadır.

KKTC'de beş ilçede toplam 187 köy bulunmakta olup 2006'da ekonominin tahmini büyüme hızı % 8 olmuştur. KKTC orijinli beş özel televizyon kanalı, iki üniversite televizyon kanalı ve on radyo bulunan ülkede, dokuz günlük gazete çıkarılmaktadır.

Görüldüğü gibi KKTC, çeyrek milyonluk nüfusuna karşılık çok iyi işleyen bir ekonomi ve demokratik bir ülke olarak varlığını sürdürmektedir.

Bütün bunlara karşın, KKTC'de özellikle öğretmen sendikaları başta olmak üzere Türkiye ile sıkı ilişkilerden rahatsız olan ve bu düşüncelerini seslendirmekten çekinmeyen azımsanmayacak bir kitle bulunmaktadır. Bazı günlük gazetelerde KKTC'deki TSK varlığına yönelik suçlayıcı yazılar ve haberlere de yer verildiği görülmektedir. Bu durumu anlamak için, bazı siyasal analizler yapmak ve KKTC gerçeklerinin korkmadan tartışılmasında yarar bulunmaktadır.

Yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığım KKTC gerçeği, Türk insanınca çok iyi bilinmemesine karşılık, on binlerce Türkiye vatandaşı öğrencinin üniversitelerde eğitim gördüğü ülkede, öğrencilerin bütün bu gerçeklerden büyük ölçüde haberdar olduğu da söylenebilir.

KKTC, Türkiye açısından kapalı bir kutu görünümündedir. Bu kapalı kutunun içindeki bilinmeyenler, Türkiye'ye karşı gelişen haksız tepkilerin anlaşılması bakımından çok yararlı olabilir. KKTC siyasal, kültürel ve sosyal yaşamındaki bu bilinmeyenleri soğukkanlı biçimde tartışmazsak, ileride telafi edilmesi güç sorunlar ile karşı karşıya kalabiliriz.[15]









[1] (Kürdisian'da Halk Kahramanlığı, s. 78)

[2] (Özgür Yaşamla Diyaloglar, s. 201)

[3] (Kürdistanda Halk Kahramanlığı, Çetin Yayınları, İstanbul, Mart 2004, s.87)

[4] (Kürt Hümanizmi ve Yeni İnsan, Mem Yayınlan, İstanbul, Nisan 2001, s.25)

[5] (Kürt Hümanizmi ve Yeni İnsan, Mem Yayınlan, İstanbul, Nisan 2001, s. 13)

[6] (Kürt Hümanizm! ve Yeni İnsan, Mem Yayınları, İstanbul, Nisan 2001, s. 106)

[7] (Özgür Yaşamla Diyaloglar, Çetin Yayınları, Ekim 2002, s. 257)

[8] (Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1, Aralık 2001, s. 204)

[9] (Sümer RahipDevletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1, Aralık 2001, s. 313)

[10] (Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1, Aralık 2001, s. 354

[11] 01.08.2007

[12] Mevla Banevi / 012.08.2007

[13] iha

[14] 02.08.2007 / Milli Gazete

[15] 02.08.2007 / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

Barak'tan barış umanlar, yanılıyordu! Yeni ABD başkanı (Yahudi Lobilerin Kuklası) Barak...
Devami
Ey ehl-i vatan uyanın; namus günüdür Bu gafletle, bil ki yarın;...
Devami
AKP ile cemaat arasında, özellikle başkanlık sistemi ve çözüm süreci...
Devami
Londra'da Arapça olarak yayınlanmakta olan Al Şark al Awsat gazetesi...
Devami
  İFLAS PAZARLIĞI MIYDI, YOKSA KAÇIŞ HAZIRLIĞI MIYDI?        Bakan Berat Albayrak’ın...
Devami
19 Ocak (2017) Perşembe akşamı Kanal-A'da, Tarih ve İrfan programına...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4458

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR