Reklam
Reklam
Reklam

ÇOK GİZLİ VE ÖZEL BİR SOHBETE KATILDIK

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 13
ZayıfMükemmel 

 

Milli Çözüm yazarları ve yakın çalışma arkadaşları olarak özel bir değerlendirme ve istişare toplantısına katıldık.

Gerek Milli Çözüme yönelik operasyon ve sonuçları, gerek Kafkasya'daki olaylar ve İran'a saldırı hazırlığı konularında önemli sohbetler yapıldı.

Hem katılamayan arkadaşlarımıza bu bilgileri iletmek, hem de ihtiyaç duydukça kendimiz de okuyup istifade etmek niyetiyle not tutmaya uğraşırken, bir arkadaşımızın Ahmet Akgül Hocamızın sohbetini teyp kasetine kaydetmesi bizleri oldukça ferahlandırmıştı.

Sonunda Hocamızın da izni alınarak, bu bant çözümünün yayınlanması, hatta isteyenlere kasetin, çoğaltılıp yollanması kararlaştırıldı.

İşte Milli Çözüm ekibinin en gizli ve en özel toplantılarında konuşulanlar:

Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hakka Hamd olsun Milli Çözüm ekibi olarak bu gün hem bir durum değerlendirmesi yapmak, hem bir istişare toplantısı olarak görüşlerinizi almak, hem de bazı konuları birlikte tartışmak için bir kez daha bir aradayız.

Yakın süreçte bir imtihan geçirdik, bir sıkıntı, bir sarsıntı dönemini geride bıraktık. Hepimize geçmiş olsun.

Bu olay elbette bizleri ilk anda sarstı, üzerimizde bir ürküntü meydana getirdi, bu gayet normaldi. Çünkü birimiz dese ki ben hiç sıkıntıya düşmedim, hiç aldırmadım bu çok yanlıştır. Biz robot değiliz, insanız. Elbette bu gibi şeylerden etkileneceğiz.

Ama, Erbakan Hocamız insanlarla, hayvanların farkını anlatırken ne diyordu? Şu dört özellik, dört meziyet insanları hayvanlardan ayıran farklılıklar, faziletlerdir.

  • 1. İnsanlar doğruyla yanlışı ayırabilir. Hayvanlar bunu yapamaz.
  • 2. İnsanlar iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini ayırabilir. Hayvanlarda böyle bir özellik de yoktur.
  • 3. İnsanlar faydalı ile zararlıyı ayırabilir birbirinden. Hayvanlarda böyle bir meziyet de yoktur.
  • 4. Ve yine İnsanlar zulüm ile adaleti birbirinden ayırabilecek yetenektedir. Böyle yaratılmıştır.

Bu dört özellik ve dört fazilet insanları hayvanlardan ayıran farklılıktır. Yani 2 kere 2, 4'mü eder, 5'mi eder? Bir ilkokul çocuğu bile bunun doğru cevabını verebilir ama bir kedi'den bunu sormak abestir. Bir tavuk, bir gül bahçesine girdiğinde şu çiçek şundan güzeldir diyemez, böyle bir ayrımı, kabiliyeti yoktur. Koyunu salarsın tarlaya, gündelik ihtiyacından fazla tane yer ve ölür değil mi, çatlar öylece kalır. O fark edemez, bunları belli bir oranda yemem lazım, fazlası zarardır diyemez. Böyle bir kabiliyeti ve yeteneği yoktur.

Ve yine, af edersiniz, ağıldan çıkan keçi, gider komşusunun tarlasındaki şeyleri yer; bu haramdır, haksızdır, benim sahibime ait olmayandır, diye düşünmez. Başkasının emeği geçmiş bu sebze bahçesine, ben zarar vermeyeyim demez, diyemez.

Ama insanların bir özelliği daha var ki, o özellik insanları meleklerden de üstün kılar. Nedir o? İrade-i cüziye! İnsanlar hem kötülük yapmaya, hem de iyilik yapmaya müsait fıtrattadır.

İnsanlar sadece iyilik yapmaya müsait yaratılsaydı, kendisine ait hiçbir şerefi kazanamayacaktı. Robot gibi olacaktı. Ve insanlar melekler gibi sadece hayır işlemek, bazı görevleri yerine getirmek üzere yaratılmış, donatılmış varlıklar olacaktı. Hâlbuki insanın kötülük yapma kabiliyeti de var, ama onunla mücadele ediyor. Aklını, vicdanını, sabrını kullanıyor, nefsiyle mücadele ediyor. Şeytani dürtülerle savaşıyor ve o kötü, yanlış, haksız davranışlarını terk ediyor. Hayra yöneliyor, doğruyu yapıyor ve bundan dolayı şeref ve sevap kazanıp meleklerinde de üstünde bir makam sahibi oluyor.

  Onun için, böyle bir imtihan geçirdik. Haksız, dayanaksız, bir kısım iddialara ve ithamlara muhatap kaldık, Milli Çözüm ekibi olarak.  Elbette yakalanma sırasında, taşınma sırasında, sorgulanma sırasında bir kısım vesveseler, endişeler, şüpheler bizi sardı ve sarstı. Bu gayet normaldir. Bizler insanız, robot değiliz ki! Ama hamd olsun, onlara karşı tekrar vicdanımız, inancımız, aklımız devreye girdi. Ve biz bu imtihanı, inşallah alnımızın akı ile kazanacak bir tavır sergiledik.

Şimdi bu durumda, bazıları "pekiyi" alır girdiği imtihandan sonra, bazıları "iyi" alır, bazıları "orta", bazıları "zayıf" alır. Peşinen söylüyorum zayıf almak demek, ille de her şey bitti, tükendi anlamına gelmez. İnşallah bir zaafiyet neticesi o yanlışı yapmıştır ve telafi imkânı vardır. Bundan kurtulmak, bunu tedaviye çalışmak lazımdır.

Bu imtihan sürecinde;

"Oh Allah'ım sana şükürler olsun! Demek hizmet ve gayretlerimiz katında makbul olmuş ve Siyonist merkezlere bu yaptığımız hizmetler dokunmuş ki bize hücum ediyorlar, bize tuzak hazırlıyorlar, mesnetsiz, ilgisiz bir takım suçlamalarla bizi gözaltına alıyorlar. Tabi medyalarıyla, basın organlarıyla günlerce, aleyhimize suizan oluşturacak yayınlar yaptılar, yaptırdılar veya. Ama sonunda hamdolsun kendileri rezil oldular. Çünkü bizim gizli işlerimiz yoktu, kirli ilişkilerimiz yoktu, bir kısım böyle şeytani hesaplar peşindeki oluşumlarla herhangi bir işbirliğimiz de yoktu. Ve Rabbimizin lütfuyla ve tabi adalet sahibi, insaf ve vicdan sahibi organların da dikkatinden kaçmayan bu durumla, şükür şerefimizle salıverildik.

Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerini hep Hocamız misal verir... İbadet ve hizmetlerinde, insanlığa hayırlı gayretlerinde işleri zorlaşınca, sıkıntılara uğrayınca ne diyormuş O zat? " Hamd olsun ya Rabbi, demek ibadet ve hizmetim katında kabul olunmuş ki, bana bu zorluklarla sevabımı arttırmak istiyorsun" dermiş ve şükür secdesine kapanırmış. Bu kanaati taşıyanlar inşallah pekiyi aldılar.

Ama; biz haklı ve hayırlı bir yoldayız, Rabbimiz bizi zalimlere ezdirmeyecektir, bu yolda zahmet bize rahmettir, diye teselli bulanlar. Tutuklama, sorgulama sırasında ufak bir sarsıntı geçirse de, hemen kendini toparlayanlar, elhamdülillah onlar da imtihanı kazandılar ve iyi puan aldılar... İnşallah böyle olduğuna dua ediyoruz.

Bir kısım arkadaşlar da, ilk anda belki telaşa kapıldılar. "Ne haddimize bu işlere kalkıştık, bu zaman da acı gerçeği söylemek bize mi kalmıştı, biraz da aşırı davrandık, keşke böyle sıkıntılara uğramasaydık", gibi bir kısım yanlış vesveseler etkisinde kaldılar. Ama sonunda yine toparlandılar, "yok bu vesvese şeytandadır, ben haklı ve hayırlı bildiğim, inancıma, insanlığıma uygun bir gayret içindeydim ve o gayrete devam edeceğim" deyip tutarlı davrandı, bu da imtihanı kazandı. Belki orta aldı, ama olsun bir imtihandan alnının akı ile çıktı.

Bir kısmımız da bu şeytani vesveselerin, tabi üzerimize gelen bu kadar yoğun tepkilerin arkasından maalesef: " ya hu nerden de bunlara bulaştık, bu zamanda doğruları söylemek bize mi kalmıştı, kendi kendimizi tehlikeye attık, hem AKP ile, hem Sadet partisi ile, hem de sistemle ilişkilerimiz bozulacak, ticari ilişkilerimiz, siyasi ilişkilerimiz, kültürel ilişkilerimiz de zarara uğrayacak"  gibi vesveselerle, sanki Milli Çözüm ekibi yanlış yoldaymış veya zorla katılmış, katıldığına pişman olmuş gibi bir tavır sergilediler. Zayıf aldılar. Ama bunu zaafiyetten yaptılar diye değerlendiriyoruz, çünkü hıyaneten yapmadılar diye dua ediyoruz. Hıyanet olsa Allah korusun, bütün bu emeklerini, bu kadar yıllık gayretlerini boşa çıkaran bir neticedir. Biz umuyoruz ki,  bunu da zaafiyetlerinden yaptılar, zayıf ta olsa davayı bırakmadılar. Çünkü biz bu yola dünyalık bir maksatla girmedik. Milli Çözüm ekibi olarak biz bir kısım nefsani hesaplar için, hâşâ, birbirimizden yararlanmak, birbirimizi kullanmak, birbirimizin sırtından bir yerlere varmak için oluşmuş bir cemaat, bir hareket, hizmet ekibi değiliz.

Herkesin şu veya bu bahane ile dile getiremediği, getirmekten çekindiği veya akıl erdiremediği bir kısım gerçekleri, madem Rabbimiz bize nasip edip bildirmiş. O gerçekleri topluma duyurmak; ülkemizi, devletimizi, gençliğimizi, geleceğimizi tehdit eden sıkıntılara karşı sorumluluklarımızın gereğini kuşanmak gayretiyle bu dergiyi çıkarıyoruz.

Biliyorsunuz, bazı işaretler de, veya bir kısım haberlerde müjdelenen, ahir zamanla ilgili, büyük fitne fesat döneminde, inşallah Türkiye merkezli büyük bir değişim, bir medeniyet değişimi hizmetinde birlikte hareket eden mutlu kişiler, vasıflı kişiler diye geçiyor,  bir kısmı hadis olarak rivayet edilen haberlerde; "Onlar aralarına katılanlara sevinmezler, ayrılanlara da üzülmezler."  Bu dünya hesabınadır. Ahiret hesabına değil. Elbette yıllarca hayırlı bir hizmete emek vermiş, hizmeti geçmiş bir kardeşimizin bir kısım geçici endişelerle, vesveselerle, tepkilerle, böyle bir hizmetten ayrılması, onun nasibinin kesilmesi, ahiret hesabına, maneviyat hesabına zarara uğraması nasıl bizi üzmez? Nasıl bunun için dua edilmez? Ama dünyalık bir hesabımız, beklentimiz olmadığı için, yok filan katıldı, oh be iyi bir destek sağladık... Filan ayrıldı, ah be bir destekten mahrum kaldık,  gibi dünyevi, nefsi, şeytani hesaplarla katılanlara sevinmez, ayrılanlara üzülmez demektir. Çünkü dünyalık bir hesap güdülmemektedir. Rabbim bir hizmetin yürümesini murad ediyor ise, sebeplerine de halk edecektir. O hizmetin vakti bitmiş, artık o hizmete gerek kalmamışsa, Cenab-ı Hakk sebepleri ortadan kaldırıp son verecektir.

Hem bazı arkadaşlara daha önce söyledik: velev ki içimizden birileri dünyalık hesaplar güdüyor, olabilir.Veya işte bir ağabeyiniz olarak  Ahmet Hoca, sizin iyi niyetinizi, samimiyetinizi, dünyevi menfaat yolunda, samimi gayretinizi istismar ediyor da olabilir.  Peki, ahirette Cenab-ı Hakk sizi benim niyetime göre mi yargılayacak,  yoksa kendi niyetlerinize göre mi yargılayacak? Sizin niyetiniz,  halisane hizmet vermek, bu cennet ülkemizi bize vatan bırakan ecdadımızın emanetine sahiplik etmek, devletimizi, milletimizi, geleceğimizi daha güvenli, daha huzurlu, daha onurlu görmek gibi bir niyet taşıyorsanız ve bu niyetle yaptığımız  hizmetlerin ve gayretlerin de, inancımıza, Kuranımıza, vicdanımıza, insanlık onurumuza uygun olduğu kanaati ile bu hizmetleri yapıyorsanız, velev birileri kötü niyetle sizi istismar ediyor olsa bile, bunun size bir zararı var mı? Yok!  O kendi kötü niyetinin belasını zaten bulacaktır.

Bakın Kuran-ı Kerimde, Yusuf suresinde bu sıkıntılarımızda bize rehber olacak, ufuk açacak bir ayeti kerimeyi hatırlatıyorum. Hz. Yusuf, imtihan gereği, Mısıra sultan olacaksa, Mısırdaki halkın her seviyedeki insanların durumlarını bizzat yaşayarak görmesi, bilmesi lazım; kölelik nasıldır nedir, işçi statüsünde çalışanların çektikleri sıkıntılar nelerdir, sosyete hayatında hangi tarz düşünceler hakimdir, ne haltlar işleniyor, zindana atılanlar için adalet mekanizması nasıl yürüyor, haksız olarak zindana atılanların durumu nedir? Bütün bunların, yani farklı seviyedeki insanların, değişik statüdeki halk tabakasının  nasıl yaşadığını, nelere katlandığını... Velhasıl bütün sıkıntı ve sorunlarını bizzat yaşayarak öğrenmesi lazım ki, yarın Mısıra sultan olduğu zaman, idareci olduğu zaman adil olabilsin, merhametli şefkatli davranabilsin. Ama adil ve şefkatli olabilmesi için de  halkın her kesiminin durumunu bilmesi lazım. Yani O'nun kardeşleri tarafından hasetle kuyulara atılması, daha sonra kuyudan çıkarılması, köle olarak satılması, bir kısım insanlara hizmetçi yapılması, uzun bir zahmet ve sıkıntı döneminden sonra, güzelliğinden, gençliğinden bazı kadınların yararlanmaya kalkışması; ama edebiyle, haysiyetiyle bunlara izin vermediği için iftiraya uğrayıp zindanlara tıkılması... Bütün bunlar Allah'ın takdiriyle değil miydi? Evet. Allah Hz. Yusuf'a kötülük mü murad ediyordu, haşa. Hayır! O'nu sultanlığa hazırlıyordu. Bunlar zor ama, birini böyle bir noktaya hazırlıyorsa, onu bir kısım sıkıntılı hayattan geçiriyor. Bu durum onun manen olgunlaşması, terbiye edilip kemale ulaşması için gerekiyor. Yani, bütün bunlar, getirileceği yönetim hizmetini tam yapabilmesi için, gerekli olan bir eğitim süreci gibi görülüyor.

Züleyha, Hz. Yusuf'a şehvetle yaklaşıp ona kendini teslim etmesini istedi, Hz. Yusuf reddetti, "ben Allah'tan korkarım, sizin yanınızda yetiştim, konağınızda yedim içtim. Ben efendime yani kocanıza böyle bir kötülük reva göremem" diye, insani haysiyet gösterdi. Ama kadın dedi ki; ya dediğimi yaparsın, ya da sana iftira atıp zindana sokarım. Hz. Yusuf'un cevabı; "Ya Rabbi, bunların beni çağırdıkları, davet ettikleri kötülüğü yapmamdansa, zindan bana daha sevgili ve daha hayırlıdır." Ve insanlık haysiyetini çiğneyerek, geçici bir nefsi şehvet arzusuna uyup ta bu kadınla yatmaktan ve bana yıllarca bir nevi babalık yapan kocasına böyle bir kötülüğü yapmaktansa; ben zindana atılmayı tercih ederim."  İşte insani tavır budur. İşte şerefli tavır budur.

Peki şimdi bizi Milli Çözüm ekibini, neye çağırıyorlar? Bize de, bir kısım güçler, AKP'li olun kurtulun diyorlar. Milli Çözüm ekibine dedikleri şudur; AKP'li olun, dünyayı cehenneme çeviren, işte Irakta dört-beş senede üç milyon insanı, Müslümanı acımasızca katleden, yüz binlerce kadının ırzına geçen, yine on binlerce genç insanı böbreği, ciğeri için organ mafyasına teslim eden, dünyayı zindana döndüren bir zihniyetin Türkiye'deki taşeronları olan, BOP eş başkanlığını yapmak demek, bütün bu zulümlerin vebalini üstlenmek demektir. Bir de diyorlar ki arkadaş, siz de bu düzenin, bu zulüm sisteminin bir parçası olun! Yok eğer onlara uymazsak, gerçekleri söyleyecek olursak, işte size sıkıntı, işte soruşturma, işte tutuklama ve daha başka kötülüklerle bizi korkutmaya çalışıyorlar. Oysa biz Hz. Yusufların yolundayız. Biz bunların zulümlerinin bir parçası olmaktansa, dünyalık sıkıntıları göze almaya hazır insanlarız. Ve Rabbımız o kadar güçlüdür, bizim Rabbımız bunların tanrılarından o kadar büyüktür ki... Bizim Rabbımız yerin göğün sahibidir. Geçmişin, geleceğin sahibidir. Her şeyin hakiki malikidir. Bunların rabbi, işte milyonlarca yıllık dünya hayatında zorla, hile ile,  baskı ve barbarlık neticesinde Filistin'i işgal etmiş İsrail'dir. Bunlar bu denli aciz ve adi tanrılarına güveniyorlar da, biz yerin göğün sahibi Allah'ımıza güvenmezsek, bizim onlardan farkımız ne olacak?

Şu an bu şuursuz insanlar üç kısımdır:

Bir kısım insanlar doğrudan AKP'lidir. AKP'nin bütün zulümlerine, dünyadaki bu Siyonist, emperyalist sisteme, bütün köleliklerine fetva uyduruyorlar, kılıf uyduruyorlar, resmen AKP'nin zulümlerini sahipleniyorlar, savunuyorlar. Ve bize de onlardan olun diyorlar...

Veya diyorlar ki dolaylı AKP'li olun. Onlar kim? CHP'liler, MHP'liler veya bir kısım laikçilik laklakacılığı yapan Ulusalcı tipler. Bunlar AKP'nin zulüm ve haksızlıklarına değil, Avrupa Birliği hevesi ile ülkemizin geleceğini karartmak ve İsrail'e eyalet yapma hesaplarına değil, BOP eş başkanlığı gibi Türkiye'mizin ve bölgemizin parçalanmasını amaçlayan, şeytani projelere uşaklık yapmasına değil; başörtüsüne saldırıyorlar, dindarlıklarını bahane ediyorlar ve böylece halkı AKP'nin kucağına atıyorlar. Ve böylece AKP'ye mazeret ve meşruiyet kazandırıyorlar. Bunlar da dolaylı AKP'li. AKP'liler bunlara minnettardır. Niye minnettardır? Bunların sayesinde oyları artıyor, pisliklerini, kirliliklerini, hıyanetlerini bunların sayesinde toplumdan gizleyebiliyorlar da onun için...

Üçüncü tip de, kafası AKP'li. Kendisi Milli Görüşçü geçiniyor ama hala: AKP'liler bizim  kardeşlerimizdir, fazla yüklenmeyelim, gibi basit ve bayağı düşüncelerle AKP'yi savunuyorlar. Niye AKP'li olmadım diye pişman olmuş gibi davranıyorlar.

Bize deniyor ki, "bu üçünden biri olun, kurtulun!"  Ya doğrudan AKP'li olun... Ya AKP karşıtı görünüp toplumu AKP'nin tuzağına atacak CHP'liler, MHP'liler Ulusalcılar gibi davranıp dolaylı AKP'li olun, siyonizmin dolaylı uşaklığını yapın. Veya bir kısım Milli Görüşçüler gibi kafanız AKP'li olsun.

Hayır arkadaş! Biz AKP'nin oy verenlerine, partisine, ismine değil, bu zihniyete, bu kölelik düşüncesine, bu zulme ve siyonizme uşaklık hevesine, asla razı olmadık, olmayacağız! Çünkü bizim inancımıza, insanlık onurumuza ve atalarımıza karşı bir borcumuz var, şehitlerimize karşı borcumuz var. Yani öyle Türkiye'yi, bir tarafı Kürdistan'a, bir tarafı Ermenistan'a, bir tarafı Yunana vereceksek ve yine Avrupa'ya katılıp, kanunlarımız, anayasamız bile Brüksel'den gelecek, yani Avrupa'nın eyaleti olacak idi isek, niye kurtuluş savaşını yaptık? Niye Çanakkale'de bu kadar kan döktük, şehit yatırdık?

Milli Çözüm ne yapıyor da bunlara bu kadar dokunuyor ve ürkütüyor? Milli Çözüm bir tek şey yapıyor, Milli Çözüm diyor ki "Kral Çıplaktır!". Meşhur bir hikâyedir. Debdebeye ve gösterişe düşkün, zevkine mahkum, halkın ne çektiğini düşünmeyen Fransız kralına üç tane kafadar, ama o günkü şartlarda çok usta soyguncular saraya haber gönderiyor: biz dünyanın en mükemmel giysi takımlarını, ipek, atlas kumaşlarını dokuyan, en güzel biçimde elbiseler hazırlayan terzileriz. Biz Osmanlı padişahına, İran şahına, Hindistan sultanına kumaş örmek ve elbise dikmek için yolsa çıktık. Duyduk ki Fransa kralının da elbiseleri eskimiş, eğer ki lazımsa size de kumaş örüp bir elbise dikmek isteriz! Fransa kralı ayakta atlıyor bu tuzağa, aman hemen gelsinler, Osmanlıdan önce bana elbise diksinler diyor. Şartların ne? Biz üç kişiyiz, her birimize günde 50 altın, yani günde 150 altın hazineden verilecek. Bize sarayda bir oda tahsis edeceksiniz, biz bu odada tezgâhımızı kuracağız ve kumaşlarımız hazırlayacağız, 1-2 ay içinde kumaşlar hazır olunca, Kralın ölçüsünü alıp elbisesini dikip giydireceğiz, deniyor ve kabul ediliyor. Odaya kapanıyorlar, tabi günlük yemekleri, çerezleri en mükemmel şekilde geliyor. Her günde 150 altın gidiyor. Bu sırada dışarıdan bir arkadaşları var, pencereden atılan altınları alıp götürüyor. Aradan belli bir süre geçiyor, Fransa kralı diyor ki vezirine; "git sor bakalım ne yaptılar, ne hazırladılar? Hazine boşaldı, hala bir elbise yok!" Vezir içeri gidiyor ki, bom boş bir oda, ne bir tezgâh var, ne bir kumaş var. Hemen içerideki o kafadarlar kendi kendilerine bir şey dokuyor, bir şeyler yapıyor gibi hareketlere başlıyorlar. Ve vezire diyorlar ki; "Haa size söylemeyi unuttuk. Veledi zina olanlar, yani nesebi sahih olmayanlar bizim bu çok hassas ve narin dokumalarımızı göremiyorlar! Şimdi vezir dese ki, bende göremiyorum, o zaman aslımın ve anamın bozukluğu ortaya çıkacak!? Vezir başlıyor; "ben bu kadar tezgâh, bu kadar kumaş gördüm. Hiç böylesini görmedim. Ne marifetli ustalarsınız!.." Diye övüyor. Bu durum saraya yayılıyor ve herkes veledi zina olmadığını ispatlamak üzere bom boş odayı ve sahte ustaları öve öve bitiremiyorlar. En son sıra Krala geliyor. O'da övmeye mecbur kalıyor. Çünkü övmese, veledi zina sayılacak. En iyisi görüyor gibi davranmak.  Derken kralı anadan doğma soyuyorlar, o elbiseyi güya giydiriyorlar ama çırıl çıplak, elbise filan yok. O vaziyette bütün halk toplanmış, dışarıda kral yeni elbisesini halka gösterecek, oysa kral anadan doğma, çıplak bulunuyor, halk da alkışlıyor! Çünkü halka da yayılmış, güya veledi zina olanlar görmüyor diye. Kimse bunu kabullenmiyor, herkes övgü düzüyor: "böyle bir elbiseye tarih şahit olmamış, ne kadar yakışmış! Tam o sırada, filozoflardan birisi oradan geçerken diyor ki: "vay beee, bütün ahmaklar toplanıyor, kral olacak ayarsız adam da utanmadan çırılçıplak karşılarında duruyor!" deyince toplumda şafak atıyor!..

Şimdi, Türkiye'de de "kral çıplak" diyen birisi lazım. İşte Milli Çözüm bunu yapıyor. Suçu bu. Kral çıplaktır diyor. Ama herkes bir şeylere kapılmış gidiyor. Bir kısım kimseler de görüyor yanlışları, AKP'nin de, sistemin de, muhalefetin de haksızlıklarını, ülkemize, devletimize verecekleri zararları görüyor, hissediyor, ama yanlış anlaşılmaktan korktukları için veya belli şeylere şartlandırıldıkları için alkışlamaktan geri durmuyor. Evet birilerinin kral çıplak demesi lazım, Milli Çözüm bunu yapıyor. Suçumuz bu!

Biraz da son gelişmeler üzerine duralım. Ondan sonra karşılıklı dertleşeceğiz, görüş ve önerilerinizi dinleyeceğiz inşallah.

Dış politikada önemli şeyler yaşanıyor... Kafkasya'da, Amerika, yani Siyonizm ve emperyalizm, bu çağın en büyük yenilgisini aldı. Şükürler ediyorum. Onlar Saakaşvili'yi, yani Gürcistan'ın Tayyip Erdoğan'ını... Çünkü Saakaşvili'yi kim hangi yöntemlerle iş başına getirdi ise, Milli Görüşü bozmak, Milli Görüşün Adil bir dünya hesabını boşa çıkarmak üzere AKP'yi Milli Görüşten ayıranlar, yani milli gömleğini çıkartıp, şimdi kukla diye gütmeye çalışanlar, yine aynı hesapla getirdiler. Saakaşvili'yi Amerika kışkırttı. İran'ı vuracaklar yakında, öyle gözüküyor. İran'a vurma öncesinde; Rusya, Çin, Pakistan, İran ve Türkiye, ABD'ye ve emperyalizme karşı bir cephe oluşturmasın düşüncesiyle, gittiler Saakaşvili denen ahmak adamı kışkırttılar ve Osetya'ya saldırttılar. Osetya'nın yarısı Müslüman, yarısı Ortodoks'tur. Hesapları şuydu; Rusya'yı Kafkasya'da boğuştururuz. Rusaya'yı batı dünyasına tekrar saldırgan gibi göstermeye çalışırız... Hatta Türkiye, tarihi, tabii, dini bağları gereği, Osetya'daki Müslümanlara sahip çıkarsa, bizde kuzey Iraktaki Kürdistan'ı kurdurmak için bahane yaparız. Veya Türkiye'nin hayat damarları, işte Bakü Tiflis Ceyhan boru hattını Rusya bombalıyor diye, ki Rusya burada akıllı çıktı ilan etti hemen, böyle bir şey yalandır diye... Halbuki asıl bombalamayı Siyonist İsrail'in MOSSAD'ın güdümündeki PKK'lılar Erzincan'da yaptılar. Boru hattını patlattılar, günlerce yandı, biliyorsunuz. Bütün bunlardan dolayı Türkiye'yi de bir şekilde savaşın tarafı yapmak, sıkıştırmak, en azından İran'a vuracağımız zaman AKP eli ile Türkiye'yi de, bu zulmümüze, cinayetine ortak yapmak gibi şeytani amaçlar sezilen hesaplarla Saakaşvili'yi kışkırttılar. Ama her şey tersine döndü. Amerika kuklasına sahip bile olamadı. Rusya umduklarından çok daha kararlı davrandı. Şimdi Saakaşvili kafayı yemiş. Hatta televizyonlarda gösterdiler kravatını çiğniyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ziyaretinde protokol adabına aykırı bir şekilde, cep telefonuyla konuşuyor.

Ve bu Amerika'nın yenilgisidir, emperyalizmin,  siyonizmin hezimetidir. Tabi böyle bir ortamda, Amerika güya Gürcistan'a yardım için 2 tane savaş gemisini göndermek istedi. Ama Milli Türkiye, hayır dedi. Montrö anlaşması şartlarına göre belli tonajdan büyük gemiler boğazdan geçemez dedi. Amerika ikinci bir darbe daha yedi. Türkiye için ikinci tezkere krizi yaşıyoruz, Türkiye bize kazık atıyor diye söylendi...  Daha sonra ayıbını örtmek için tonajı küçülttü ve AKP'lileri ürküttü, diğer bazı gemilerini geçirttiler. Zaten Montrö anlaşmasına göre o çaptaki gemiler geçip gitmekteydi.

Ama şükür ki iki Türkiye var, Milli Türkiye böyle yaparken, pilli Türkiye 19-21 Ağustos arasında, maalesef, İran'a karşı yapıldığı çok açık olan, İsrail generalleri komutasında; Akdeniz'de, deniz kızı isimli Amerika, Türkiye ve İsrail askeri tatbikatı yürütülmekteydi.

Milli cephe diyoruz, kirli cephe diyoruz. Bazıları zan ediyor ki: Türkiye'de işte kurumları, yapılanmaları, örgütlenmeleri, kesin hatlarla ayrı ayrı iki tane cepheler var, böyle değil. Bir insan düşünün, bu insanda şeytani dürtülerle, rahmani düşünceler aynı vücutta değil mi? Bir insan bazen şeytani, vesvesesinin etkisine, nefsani dürtülerin güdümüne, bazen de rahmani düşüncelerin etkisine girmiyor mu? Hatta bir insan evliya derecesinde nefsine hakim bile olsa, zaman zaman şeytani dürtüler onu azdırmıyor mu?

Evet, öyleyse; ne devlette, ne hükümette, ne kurumlarda, ne partilerde, ne örgütlerde; tamamen birbirinden ayrı ve farklı cepheler yoktur, hepsi iç içedir. Önemli olan ülkenin hangi yöne gittiğidir, umuyorum Türkiye'de bu milletin tarihinden, bu milletin kültüründen, bu milletin İslam'a olan bilinçli teslimiyetinden ve birikiminden gelen, milletin özünden gelen bir şeyle; Türkiye'de milleti, devleti gerçekten temsil eden zihniyet, yanlış düşüncelere sapmış olanların oyunlarını bozabiliyor, elhamdülillah. Tabi siyaset satranç oyunudur.  Bazen işi bilenler karşı tarafa önemli tavizler verir, öteki; oh be ne acemi adamla karşılaşmışım, ne kolay yenerim havasına girer. Ama o 5,6,10,20 hamle sonrasını hesap ederek yapıyor. En sonunda onu bir boş anında öyle bir mat ediyor ki adamın aklı bir daha başına gelmiyor.

Parti içinde ve Milli Görüş bünyesinde de kaynama devam ediyor. Peki bütün şeytani cepheler, yüzde 1lere düştüğü sanılan bir partiden, 83 yaşına gelmiş Erbakan Hocamızdan niye korkarlar? Çünkü; yeryüzündeki zulüm düşüncesini, sistemini alt edecek, yalnız Müslümanlara değil, yalnız bizim insanımıza, milletimize değil, her dinden, her görüşten, her insana, bütün kabilelere, milletlere huzur ve hürriyet yolunu açacak projenin, planın, gayretin, alt yapının sahibi yalnız bu asırda Erbakan Hocadır. Bunu bildikleri için O'nu etkisiz ve yetkisiz bırakabilmenin telaşı içinde bu şeytani cephe. Onun için hala Saadet Partisini, onu bile dağıtmanın, onu bile Hoca'nın kontrolünden çıkarmanın hesapları yapılıyor. Çok yakın geçmişe kadar Erbakan Hoca'nın sağ kolu, en sadık adamı diye rol yapan Şevket Kazan, şimdi bütün gazetelerde, haberlerde okuyoruz, "artık Numan Kurtulmuşu getireceğiz" diyor, Erbakan Hoca'ya rağmen, bütün teşkilatlar da % 99 Numan'ı  ister hale getiriliyor. Hani bu Hocanın en sağlam adamı idi, sağ kolu idi nerde kaldı bunlar? Demek artık asıl rolünü oynuyor. Yok efendim Hoca'nın yanında Oğuzhan Asiltürk kalmış, işte onlar da bilmem Huzur partisi kuracaklarmış! Tabi O niye kalıyor, O'da Şevketin arkadaşı, aynı yolun yoldaşı. "Yine de Hocayı başıboş bırakmayalım, ne olur ne olmaz", asıl hesap bu!

Biz partici değiliz, partiyi amaç edinenler değiliz, partiyi bir hizmet aracı görenlerdeniz.

Çok önemli bir müjde ile artık size sohbeti noktalayacağız.

Şu anda İstanbul'da, Süleymaniye kütüphanesinde, ahir zamanla ilgili, büyük Mehdiyet dönemi ile ilgili hadisleri, şerh eden, yorumlayan çok önemli bir zat var. Onun el yazması Muhammed bin İbrahim Numani, kitabın ismi de gaybet-i Numanidir zaten, yani hizmet rehberi olan zatın gözden kaybolduğu son dönemle ilgili bir sayfasında şöyle bir yorumu var, diyor ki; Bu emrin sahibi, yani beklenen şahsiyet, Türkiye'de, bir yerlerde gaybete çekilecek, yani hapsedilecek veya bir müddet tutuklu kalacaktır. Öyle ki, son ve büyük zuhurundan önce O'na hizmet eden şahıs gelecek, O zatın sadık talebeleriyle görüşecek, O'nun ziyaretine gidenlere diyecek ki; "Siz kaç kişisiniz?" Onlar ise biz kırk kişi kadarız dediklerinde, Şöyle diyecek; "Eğer sahibinizi görürseniz ne yaparsınız?" Diyecekler ki; "Vallahi, eğer bize dağı yerinden oynatmamızı emretse dahi yaparız, bu kadar kararlıyız."

Bu kitabın başka bir yerinde, O zat ortaya çıkmadan, yani alt yapısını hazırladığı, büyük inkılabını açığa vurmadan önce, zayıf olacak (hapsedilecek), ortaya çıktığı zaman da yer yüzü O'nun nuru ile parlayacaktır. İnsanlar arasında adalet terazisi kurulacak, kimse kimseye artık zulüm yapamayacaktır.

O zatın bir kısım talebelerinin, hatta gece yarısı, uyku vaktinde yataklarından kaldırılıp,  göz altına alınacakları ve sorguya çekilecekleri anlaşılmaktadır.

Bunları niye hatırlatıyoruz?

Milli Çözüm olarak, ülkemiz insanının, "Amerika ile başa çıkılmaz, Avrupa'ya karşı durulmaz, emperyalizme, siyonizme, masonik merkezlere rağmen hiçbir şey başarılamaz. Onların hizmetine girmekten, güdümüne girmekten, Amerika'nın himmetine, Avrupa'nın himayesine sığınmaktan başka bir çare yoktur" kanaatini yıkmak ve insanımıza umut aşılamak, onurlu bir yaşamın ve bir mutlu inkılâbın müjdesini onlara ulaştırmak bir kısım gerçeklerin farkında olan insanlar olarak bizim bir manevi sorumluluğumuzdur. Bunu yapmaya çalışıyoruz.  İnanıyoruz ki Allah bizimledir. Bizim kirli, gizli ilişkilerimiz yoktur. Alnımız açıktır. Bu bakımdan da Allah'a güvenerek haklı yolumuzda devam edeceğiz.

Haydi diyelim, bazı tenkit ve tespitlerimizde belki dozunu kaçırıyoruz... Eğer, doğrudan ve dolaylı AKP'lilerin Siyonist ve masonik bağlantıları ve kasıtlı hıyanet hesapları bulunmuyorsa, bizim bu biraz sert ve net uyarılarımız, onların daha dikkatli davranmalarına ve ölçülü adım atmalarına yarayacağı için, teşekkür edilmemiz gerekmiyor mu? Bu denli bağırmaları ve bizi susturup bastırmaya çalışmaları, çıbanlarının deşildiği ve dış güçler deşifre edildiği için üzerimize gelindiğini göstermiyor mu?

Biz haklıyız ve vicdanımızla barışık olmanın huzurunu ve gururunu yaşıyoruz.

Allah sizlerden razı olsun.

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Yahudiler İran’a karşı Türkiye’yi kullanmak istiyor! ABD'nin, merkezi New York'ta bulunan...
Devami
Bu yazı, tarihi ve talihsiz bir hadisenin gerçeğine ışık tutmak...
Devami
Sn. Abdullah Gül Siyonistlerin gözüne girmeye mi çalışıyordu? ABD Başkanı...
Devami
Milli Çözüm Dergimiz Dış ülkeler (Amerika ve Afrika) temsilcimiz ve...
Devami
ÖZENLE GİZLENEN SİYONİST TEHLİKE VE EN STRATEJİK HEDEF: TÜRKİYE
  ÖZENLE GİZLENEN SİYONİST TEHLİKE VE EN STRATEJİK HEDEF: TÜRKİYE            Tarih boyunca gelip...
Devami
"Türkiye'nin emperyalist kuşatmayı kıracak, her türlü gücü var, ama özgüveni...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3344

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR