Reklam
Reklam
Reklam

KÜFÜR TEK MİLLETTİR;VE ZULÜM SİYONİZM MERKEZLİDİR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Türkiye'ye 'savaş' gazı veriliyordu

İslam ülkelerinin zalim rejimlerden ve despotik liderlerden elbette ve kesinlikle kurtulmaları ve gerçekten milli iradeye dayalı demokratik düzene kavuşmaları gerekiyordu. Ancak “Arap Baharı” kılıflı bir “Siyonist programın” uygulanması ve AKP Türkiyesinin bu projede taşeron olarak kullanılması kuşkuları giderek yoğunlaştırıyordu. Oysa savaş uçağımızın Suriye tarafından düşürüldüğü bile henüz kesinleşmiş bulunmuyordu. Yani Sn. Başbakan ucuz kahramanlık taslıyor, boşuna horozlanıyor ve argo tabirle “Atma Recep, Din kardeşiyiz” deyimini hatırlatan basit bir tavır sergiliyordu.

Bahreynli eski Milletvekili Fudala’ya göre: Batı Esad'ın alternatifini henüz bulamadığı için, şimdilik kalmasını istiyordu!

Suriye'de yaşanan devrim sürecinin tüm dünya sistemlerinin kusurlarını ortaya çıkardığını kaydeden Bahreynli eski Milletvekili Nasır Fudala, “özellikle Amerika ve bazı batılı ülkelerin Suriye'deki rejimin değişmesini istemediğini” ortaya atmıştı.

Bahreynli eski Milletvekili Nasır Fudala, ''Görünen o ki, Esed rejiminin yıkılmasına çok fazla bir zaman kalmadığını ve Suriye'de yaşanan olayların, rejim tarafından işlenen suçları ve şiddeti tüm çıplaklığı ile ortaya çıkaracağını” açıklamıştı.

İstanbul'da düzenlenen ''Suriye Halkını Destekleyen İslam Ümmeti Konferansı''na katılan Fudala, Suriye konusunda yapılan uluslararası toplantılara çok da olumlu bakmadığını, bu toplantıların Esad'ın ömrünü uzatmaktan başka bir işe yaramadığını vurgulamıştı.

“Suriye'de yaşanan devrim sürecinin tüm dünya sistemlerinin kusurlarını ortaya çıkardığını” kaydeden Fudala, “Batı dünyasını Suriye devriminin yanında durmamaya iten birçok sebep olduğunu belirterek, özellikle Amerika ve bazı batılı ülkelerin Suriye'deki rejimle gizli ve kirli ilişkilerinin deşifre olmasından korktuklarını” söylemesi çarpıcıydı.

“Golan Tepeleri nasıl tek kurşun atmadan İsrail'e bırakıldıysa şimdi bunu devam ettirecek ılımlı bir iktidar aranmaktadır. Suriye'de rejimin değişmesi halinde Suriye ile beraber Filistin'de de özgürlük bayrağı dalgalanacaktır” diyen Fudala çok ciddi konuları gündeme taşımıştı.

ABD ve NATO başta olmak üzere Batı dünyası muhtemel bir Türkiye-Suriye çatışmasını sinsice kışkırtıyordu. ABD, Esad rejiminin eylemlerini gerekçe gösterip Irak ve Afganistan'da olduğu gibi 'demokrasi' bahanesiyle bölgeyi sömürme planını yürürlüğe koymak istiyordu.

Başbakan Erdoğan'ın 'gazap' açıklamasının ardından ABD'li yetkililer, “bugüne kadar Türkiye'nin karşılaştığı sorunlara gösterdiği millî refleksin(!) en sertini gösteren Erdoğan'ın tepkisini ölçülü ve yerinde” buluyordu. Her açıklamalarında 'müttefikimiz Türkiye'yi destekliyoruz' diyen ABD, parmağında oynattığı NATO gibi temkinli davranıyor ve pusuda bekliyordu. Pentagon Sözcüsü John Kirby, ''ABD Hükümeti, Suriyeli muhaliflere yardımları kesinlikle ölümcül olmayan yardımlarla sınırlamıştır'' diyerek iç çatışmayı körüklediklerini inkâr, ama muhaliflerin Türkiye üzerinden beslendiğini itiraf ediyordu. John Kirby, ''ABD'nin Türkiye üzerinden Suriyeli muhaliflere silah gönderdiği'' yönündeki haberleri yalanlasa da artık mızrak çuvala sığmıyordu.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland ise: “Suriye uçağı hiçbir uyarı yapmadan düşürdü ve bu Türkiye’ye alçakça bir saldırıdır” diye çıkışıyordu

Türkiye'ye dostmuş gibi görünen ABD her fırsatta Türkiye ile Suriye'nin birbirine düşmesi için elinden geleni yapıyordu. Son olarak ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland, Türk askeri uçağının Suriye tarafından düşürülmesini ''alçakça'' olarak niteliyordu. Oysa aynı Amerika ve NATO’nun, kendi kontrollerindeki Kuzey Irak’ta barınan PKK’nın sürekli ülkemize sızıp yüzlerce askerimizi şehit etmelerine karşı verdikleri hiçbir tepki hatırlanmıyordu!

Batı, Esad'ı Rusya'ya kaçmaya zorluyordu!

Suriye'de ulusal geçiş hükümeti kurulması konusunda batılı ülkelerle anlaşan Rusya'ya, Suriye lideri Beşşar Esad'a siyasi sığınma hakkı vermesi için baskı yapıldığı iddia ediliyordu. Kommersant gazetesine konuşan Rus diplomatik kaynak, "Batılı ülkeler, özellikle de ABD aktif bir şekilde Suriye liderine siyasi sığınma hakkı verilmesi için Rusya'yı ikna etmeye çalışıyor. Ancak bizim henüz böyle bir planımız yok" diyordu. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da daha önce Esad'a siyasi sığınma vermeyi düşünmediklerini ifade etmişti. Gazeteye göre ilk kez Esed görevi bırakmaya hazır olduğu sinyali verirken, Rus uzmanlar da Esad'ın Moskova'ya davet edilmesinin ihtimal dışı olmadığına işaret ediyordu.

Libya’da BOP hedefi gerçekleşiyordu

AKP destekli NATO müdahalesi acı meyvelerini veriyor ve Libya'da ayrılık sesleri yükseliyordu. 42 yıllık Kaddafi yönetimi sonrası yapılacak ilk serbest seçimler öncesi, gerilim iyice tırmanıyordu. Libyalılar, 7 Temmuz'da yapılan seçimde Ulusal Meclis'in 200 üyesini belirlemek üzere sandığa gidiyordu. Meclisteki koltuklardan 101'i Trablus, 60'ı ülkenin doğusu ve 39'u ise diğer bölgelerden gelecek vekiller için artırılıyordu. Seçimler öncesi Libya'da gerilim tırmanıyor, 300 kadar silahlı protestocu, Bingazi kentindeki Yüksek Seçim Komisyonu'na ait büroyu basarak; burada bulunan bilgisayar, seçim dokümanı ve sandıklarını ateşe veriyordu. Ülkenin federal sistemle yönetilmesini talep eden protestocular, Ulusal Geçiş Konseyi lideri Mustafa Abdülcelil'e öfke yağdırıyordu. Bu seçimlere katılımın çok düşük olması ise dikkat çekiyordu. Mısır’da halkın %50’si, Libya’da % 45’i hiç sandığa gitmiyordu; Yani Arap Baharının bir BOP tuzağı olduğunu fark ediyordu.

"Mustafa Abdülcelil halkın taleplerine kulak vermeliydi, bunun böyle olmasını o istedi. O halkını sattı, bunun sebebi Abdülcelil'dir. Eğer Abdülcelil, halkının yanında durup onları dinleseydi bu olanların hiçbiri yaşanmazdı" diyen göstericiler, Libya'nın 1963 öncesi idari yapılanmasında olduğu gibi Trablusgarp, Fizan ve Sirenayka özerk yönetimlerine ayrılmasını talep ediyordu.

Hillary Clinton “Suriye Batağını” itiraf ediyordu!

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Suriye ile ilgili olarak:

“Suriye'de başarılı olacağımızdan şüphe duyuyorum ve bunu söylemekten nefret ediyorum!” itirafında bulunuyordu. Evet, uzun süredir Suriye üzerine oynayanların, Suriye üzerine hesap yapanların ve özellikle AKP iktidarının bu açıklamadan alacakları çok ders bulunuyordu.

Neymiş, “Suriye'de başarılı olunacağından emin değillermiş! Başarılı olacaklarından şüphe duyuyorlarmış! Ve de bunu söylemekten nefret ediyorlarmış!”

Yani "Nasıl olsa arkamızda ABD var" diye hareket edenler ve kendilerine önemli roller biçenler bilmelidirler ki izledikleri politikalar yalnız kalmaya mahkûm olma riski taşıyordu. Zira ABD'nin Suriye'yi kendi kafasına göre şekillendirmeye yönelik plan ve projeleri para etmiyordu. ABD'nin Suriye ile ilgili hesapları bir bir çöküyordu. Üzücü olan ise ABD'nin ve Batı'nın oynadığı oyuna iktidar ve yandaşları taşeronluk yapıyordu. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında pek çok ülkede rejim değişikliğine gidiliyor ve yönetimler alaşağı ediliyordu. Ama "Diktatörleri deviriyor, demokrasi getiriyoruz" aldatmacası arkasına sığınılarak yapılan hareketler kan ve gözyaşından başka bir şey getirmiyordu!

Barzanistan, MOSSAD üssü oluyordu!

Bu arada, Barzani yönetimindeki Kuzey Irak, MOSSAD ajanlarının operasyon merkezine ve başka ülkelere sıçrama tahtasına dönüşüyordu. Press TV haber ajansının yayınladığı raporda, MOSSAD ajanlarının İranlı bilim adamlarını hedef alan yeni operasyonlara hazırlandığı belirtiliyordu. Fardanews adlı sitede yer alan bir başka raporda ise İsrail’in Kuzey Irak’ta üs kurduğu ve açıkça operasyon yürüttüğü yazıyordu. İran İstihbarat Şefi Haydar Muslehi yakın zamanda yaptığı bir açıklamada, ülkesindeki terörist saldırıların komşu ülkeler tarafından yönetildiğini hatırlatıyor ve İran sınırında İsrail’in askeri yerleşkesi olduğunu ve bu yerleşkede teröristlere eğitim verildiğini belirtiyordu. Ocak 2012’de İranlı bilim adamlarına suikast düzenlenmiş, Macid Şahriyari, Mustafa Ahmedi Roşan ve şoförü Rıza Kaşkayi, Tahran’da hayatını kaybetmişti. 19 Kasım 2010’da düzenlenen suikastte ise Majid Shahriari hayatını kaybetmiş, şimdiki İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Dr. Feridun Abbasi yaralanmıştı.

Öte yandan Kuzey Irak’taki yerel medya, Mesut Barzani’nin oğlu Mansur Barzani’nin, İsrail - Kuzey Irak ilişkilerini düzenlemek ve özel operasyonlar yürütmek üzere iki İsrailli yetkiliyi bölgeye çağırdığını duyuruyordu!

Libya’dan sonra şimdi Suriye bölünmeye hazırlanıyordu!

Irak işgalinde görev yapan ‘Blackwater’lar şimdi de Suriye’de ortaya çıkıyor ve Paralı askerler Hatay’dan sevk ediliyordu!

Amerika’nın denetimindeki paralı askerlerin Hatay’dan Suriye’ye giriş çıkış yaptıkları belirleniyordu. Irak işgali sırasında Irak’ta görev yapan ve binlerce Müslüman’ı katleden Blackwater’ların Suriye’de faaliyete geçtiği ve CIA’nın “örtülü operasyonlarında” görev aldığı anlaşılıyordu. Birleşmiş Milletler’den ve uluslar arası kesimlerden yeterli desteği göremeyen ABD’nin Türkiye üzerinden Suriye’ye yönelik faaliyetlere hız verdiği tespit ediliyordu. Çünkü ABD Suriye batağına Türkiye’yi sokmak istiyordu. Bu çerçevede Suriye sınırındaki Hatay’ı üst olarak belirleyen CIA’nın daha önce Afganistan ve Libya’da kullandığı paralı askerlerden önemli bir bölümünü, Türkiye üzerinden bölgeye sevk ettiği bildiriliyordu. Uzun bir süredir Türkiye’nin çeşitli illerinde otellerde ve hastanelerde kalan ve halkın “Libyalılar” diye adlandırdığı, Afganistan’da eğitildiği için “Afganiler” olarak ta tanıdığı paralı askerler son dönemde önemli oranda Suriye sınırına kaydırılıyordu. Bunların bazıları belli dönemler halinde Suriye’ye girip çıkarken, bazılarının uzun vadeli olarak Suriye’ye sokulduğu ifade ediliyordu. Bu paralı askerlerin bir bölümü Yayladağ, Reyhanlı gibi ilçelerde gündüzleri bile ortalıkta dolaşıyordu. Günün belli saatlerinde belli yerlerde toplanan bu kişiler araçlara bindiriliyor, sınırda belli bölgelerde silahlanan bu kişiler daha sonra gece saatlerinde Suriye tarafına geçiriliyordu.

Amerikalı General Hatay’da hükümete kontrgerilla aklı veriyordu!

ABD’li özel harekâtçı General Valley Hatay’da düzenlediği basın toplantısında; “Misilleme yapmak için illa ilan etmenize gerek yok. Güneş battıktan sonra da bir takım şeyler yapabilirsiniz” diyerek bu kiralık katillere ve AKP’lilere destek veriyordu.

Guardian neden: “AKP zayıf ve akılsız” diyordu?

Suriye’nin Türk keşif uçağını düşürmesi sonrasında AKP’nin izlediği politika, İngiliz The Guardian gazetesi tarafından ağır ifadelerle eleştiriliyordu. Guardian, “Suriye krizi, Ankara’nın bölgesel bir güç olmak için girişimlerinin akılsızlığını ve zayıflığını ortaya çıkardı” yorumunda bulunuyordu.

‘Türkiye savaşı göze alamaz’ kışkırtması yapılıyordu

Simon Tisdall imzalı haberde şu ifadeler kullanılıyordu: “Erdoğan’ın sınıra yaklaşan Suriye ordusunu hedef alan sözleri, neye mal olursa olsun muhalif güçlere destek verilmesi ve Esad hanedanını düşürmek için tüm girişimleri, Türkiye’nin pozisyonunun zayıflığını hemen hemen hiç değiştirmedi. Ankara’nın önceliklerinin her ikisi de içe yönelikti: modernleşme ve ekonomik büyüme. Türkiye, bu amaçlarını tehlikeye atabilecek, Kürt bölgesindeki istikrarı daha da bozabilecek ve sınırdaki bölgesel çıkarlarını ciddi bir şekilde riske sokabilecek güney sınırında bir savaşa kesinlikle giremezdi. Esad, muhtemelen bunu çok iyi bilmekteydi.”

Guardian, Türkiye’nin “zayıflığının” üçlü otorite olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “beyin” olarak nitelendirdiği Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “ciddi yanlış hesapları” nedeniyle daha da kötüleştiğine dikkat çekiyordu. Yahudi asıllı yazar Simon Tisdall, aslında AKP Türkiyesini Suriye’ye girmesi için kışkırtıyordu.

Diyelim ki Başbakan haklı ve uçağımız uluslararası sularda, yani 12.6 milde (20.3 kilometre) vuruldu. O zaman uçağımız mutlaka füzeyle vurulmuştu, çünkü bu menzile erişecek uçaksavar mermisi dünyada yoktu! Ve “uçağınız 100 metre yükseklikte alçak uçuş yaparken ve kıyılarımıza 2.5 km mesafedeyken uçaksavar mermisiyle vuruldu” diyen Suriye de yalan söylüyordu.

Düşen uçağımız ve radarlarımız, Suriye füzesini neden tespit edemiyordu?

Hürriyet'ten Okan Konuralp çok önemli bir habere imza atıyordu. Selahattin Demirtaş, Başbakan Erdoğan'a sormuştu: “Füze ateşlendiğinde, uçaktaki sistemin pilotu uyarması gerekmiyor muydu? Bu uyarı doğrultusunda pilotların uçaktan ayrılması lazım gelirken, bu niye yapılmıyordu?

Başbakan Erdoğan'ın yanıtı çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyordu: “Füzenin fırlatıldığı anı tespit edemedik. Ne uçağımız ne de kara radarlarımız bu yönde bir tespitte bulundu. Uçağın vurulmuş olabileceğini de irtibat kesildikten sonra anladık.”

Ne uçak ne de radarlarımız bu füzeyi tespit edemediğine göre demek ki ortada Suriye'den ateşlenen bir füze yoktu. Bu durumda da “uçaksavar mermisiyle vurduk” diyen Suriye haklılık kazanıyordu. Bu durumda ortada Türkiye'nin, NATO'nun ve ABD'nin teknolojisinin çok ilerisinde geliştirilmiş korkunç bir füzeyle karşı karşıyayız! Erdoğan ve görüşmede yer alan asker ve sivil ekibi şu karşılığı veriyor: “O olasılığa da baktık. Böyle bir ihtimal görünmüyor. Füzenin ateşlenmesi ve sonrasında ön işaret alınmamış. Üzerinden haftalar geçmesine rağmen uçağımızın hangi silahla düşürüldüğü üstelik NATO teknolojisi ile hâlâ saptanamıyorsa, ortada artık iki seçenek vardır: Ya AKP hükümeti yalan söylüyordu ya da ABD ve NATO teknolojisi iflas etmiş bulunuyordu! Aslında gerçek ortadadır: Uçağımız füzeyle düşürülmediğine göre uçaksavarla vurulmuştu. Uçaksavarla vurulabildiğine göre de uluslararası sularda değil, Suriye sınırları içinde vuruldu! Türkiye'nin bir tuzağa düşürüldüğü gerçeğini tam olarak anlamalarını ve Suriye'ye savaş açılmasına karşı çıkmalarını temenni ediyoruz.” diyen Mehmet Ali Güller haklıydı.

Suriye krizinde itidalli olmak gerekiyordu!

Oysa Türkiye, Ortadoğu'da başkaları adına hareketle yeni bir maceraya sürüklenmek lüksüne sahip bir ülke değildir. Düşen jetimizi bahane ederek gülünç gerekçelerle siyasi hokkabazlık yürütmek, Ortadoğu'da topyekûn bir felakete sebebiyet verecektir. Şu bir gerçek ki, Birinci Dünya Savaşı'nın acı sonuçlarına rağmen, dış güçlerin bölge üzerindeki oyunları ve SEVR planları hiç duraksamadan yüz yıldan beri aynı hızla devam etmektedir. Yeni biçimli siyasal arayış ve çözümlerin perde gerisinde yine aynı aktörler görülmektedir. Esed ile Başbakan Tayyip Erdoğan'ı yakınlaştıranlar da, onları birbirlerinden uzaklaştıranlar da aynı güçlerdir.

Putin'in son İsrail ziyareti sırasında, Netanyahu'nun Rusya'yı sınırdaş olarak görmesi ve İsrail'de yaşayan bir milyon Yahudi asıllı Ruslara atıfta bulunması ilginçtir. Anlaşılan Putin de Esed'den umudunu kesmiş olacak ki, Netanyahu ile yaptığı görüşme sırasında, Suriye'de Esed sonrası istikrarın korunması konusunda İsrail'e güvence vermesi dikkat çekicidir. Anlaşılan o ki, İsrail Devleti, Esed sonrası Suriye ile İsrail arasındaki olası gelişmeler konusunda Rusya'yı şimdiden çok önemli bir katalizör olarak görmektedir. ABD'nin Suriye'ye yönelik bütün politikalarını ise, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan üzerinden yürütmeye çalıştığı gözlenmektedir. Ama aslında Amerika da, Rusya da siyonizmin hedeflerine hizmet etmektedir. Sonuçta Esed'e rağmen, Türkiye ile Suriye, bu coğrafyada ortak paydaları olan ve yüzyıllarca bir arada yaşamış Kürt, Türk, Türkmen ve Arap unsurlarıyla birbirleriyle özdeşleşmiş kardeşlerdir. Bu bağlamda, savaş çığırtkanlığın hiç kimseye fayda getirmeyeceği kesindir. Ama illa savaş çıkarılacaksa, inşallah bu emperyalizmin sonunu getirecektir.

NATO Türkiye’yi satıyor muydu?

Zeki Ceyhan’ın çarpıcı tespitleriyle:

Bir askeri uçağımızın Suriye tarafından düşürülmesi üzerine farklı ülkelerden farklı tepkiler geliyordu. Tepkiler genellikle Suriye'nin yaptığı işin "kabul edilemez" olduğu noktasında birleşiyordu! Bu genel tepkiden farklı olarak sadece Rusya bu hareketin planlı, kasıtlı ve provokasyon amaçlı olmadığını açıklıyordu. Rusya'nın bu değerlendirmesine karşı Başbakan Erdoğan anında cevap verip “Rusya'nın Suriye ağzı ile konuştuğunu” söylüyordu. Acaba, Rusya mı "Suriye ağzı" ile konuşuyor, yoksa Suriye mi "Rusya aklı" ile hareket ediyordu, veya AKP mi ABD kahyalığına soyunuyordu!? Çünkü Rusya'nın Türkiye'de konuşlandırılan füze kalkan sistemi ile ilgili itirazları olduğunu biliyoruz! Bu sistemin devreye girmesi halinde anında cevap verileceği yolundaki açıklamaları da hatırlıyoruz. Hal böyle olunca da uçağımızın düşürülmesinde Rusya'nın rolü olabileceğini iddia edenleri yabana atmamak gerektiğini düşünüyoruz!

Ama biz asıl NATO'nun olayla ilgili tavrını irdelemek istiyoruz! Olayın duyulması ile birlikte bizimkilerin açıklamalarında hep saldırının "NATO'ya karşı yapılmış" olduğu iddiası yer alıyordu! Yapılan açıklamalarının hareket noktası, "Türkiye bir NATO üyesidir, dolayısıyla Türkiye'ye yapılan bir saldırı NATO'ya yapılmış sayılır" tezine dayanıyordu! NATO tarafından yapılan değerlendirmede ise saldırı kınanırken, pekte NATO'ya yapılmış bir saldırı gibi ele alınmadığı hissettiriliyor ve tekrarı halinde(!) harekete geçileceği vurgulanıyordu! NATO'nun bu açıklamasını AKP'den milletvekili olan gazeteci Şamil Tayyar, "NATO Türkiye'yi sattı" şeklinde yorumluyordu. Evet, NATO’nun bizi satmış olduğu gerçeğini bir daha düşünmemiz gerekiyordu!

Ortadoğu'da denklem ve dengeler değişiyordu!

Ortadoğu'da başlayan Arap Baharı, sadece Arap coğrafyasını değil, bu coğrafyada etkin olmak isteyen ülkeleri de içine çekerek, kartopu gibi büyüyen bir sorun halini almaktadır. Son olarak Suriye'nin keşif uçağımızı düşürmesiyle tırmanan gerginlik, Soğuk Savaş dönemini hatırlatan bir kutuplaşmanın fotoğrafıdır. Rusya-İran-Çin bloğunun karşısında yer alan Türkiye, stratejik ortağı ABD ile bölgede ağırlığını hissettirmeye çalışmaktadır. Acaba Türkiye, İsrail politikalarının en büyük destekçisi ve finansörü olan ABD ile bölgede ne gibi çılgınlıklara kalkışacaktır? Irak ve Afganistan'da savaşı kaybeden, ekonomik olarak da büyük bir darboğazdan geçen ABD'nin prestijini ve gücünü yeniden kazanmak için Türkiye’yi koz olarak mı kullanacaktır?

Türkiye-Rusya gerginliği kime yarıyordu?

Bu açıdan Suriye'de yaşanan olaylar karşısında Rusya'nın takındığı tavır açıktır. En başından beri Esad yönetimine destek veren Rusya’nın, bu tutumu kendi çıkarları doğrultusundadır ve sonunda ABD ile gizlice anlaşıp Esad’ı satacaktır. Yaptığı açıklamalarla Türkiye'yi karşısına almaktan çekinmeyen Rusya, uzun yıllar sonra ilk defa Suriye konusunda, Ortadoğu'ya abanmış durumdadır. Rusya, izlediği aktif dış politikayla Ortadoğu ve Balkanlar'da giderek daha fazla nüfuz alanı bulmaktadır. Putin'in iki gün süren İsrail-Filistin-Ürdün gezisi bunun bir kanıtıdır. Hıristiyanlar için kutsal sayılan hac yolunu izleyerek İsrail'e giden Putin, Doğu Hıristiyanlarının ağabeyliğine soyunmaktadır. Rusya'nın Mısır, Lübnan ve Suriye'deki Hıristiyanlara da kol kanat gerdiği bilinen bir olaydır.. Rusya'nın Rumlar ve Sırplarla olan tarihi kan bağı da bu ülkenin elini daha da güçlü kılmaktadır.

ABD AKP’yi ortada mı bırakıyordu?

ABD, son bir ayda yayın yoluyla Ankara'yı üçüncü kez boşa düşürüyordu. Önce Wall Street Journal gazetesinden “Uludere'de istihbaratı biz verdik” diyordu, ardından New York Times gazetesinden, “Esad karşıtlarının Türk toprakları üzerinden silahlandırıldığı” deşifre ediliyordu, ardından yine New York Times gazetesinde Suriye'de düşürülen Türk uçağının “casusluk görevi” yaptığından kuşku duydukları vurgulanıyordu!?

Keza, uluslararası havacılık sitesinde bir NATO pilotuna atfen söyletilen “Türkiye Suriye hava savunma sistemlerinin savaşa hazırlık kapasitesini test etmek için bu ülkenin hava sahasını kasten işgal etmiş olabilir” sözleri de önemli bir işaret sayılıyordu. İşte New York Times gazetesinin “ABD ve NATO yetkilileri Suriye tarafından düşürülen F4 tipi Türk uçağının 'casusluk görevi' olabileceği konusunda kuşkulu” şeklinde haber yapması, AKP’yi ve Türkiye’yi sattıklarına yorumlanıyordu.

ABD bu haber üzerinden Ankara'ya, daha doğrusu AKP hükümetine iki mesaj veriyordu:

Birinci olarak; Washington, AKP hükümeti Türkiye'yi sahaya süremezse, onu açığa düşüreceğini, yalnızlığa iteceğini, deliğe süpüreceğini göstermiş oluyordu.

İkinci olarak; Washington, Ankara'yı Moskova'ya yem yapmakla, yani Rusya'nın önüne atmakla tehdit ediyordu.

Peki, ABD neden böyle bir yol seçiyor ve neden Ankara'yı sürekli böyle zor durumda bırakıyordu? Kuşkusuz tek nedeni vardı: AKP hükümeti hala Esad'ı kaçıramamış, Türk Ordusunu Suriye'ye sokamamıştı! Yani Türkiye, ABD'nin “Büyük Kürdistan” projesinin acil ihtiyaçlarını tam olarak sağlayamamıştı!

AKP ayakta kalmakta zorlanıyordu!

Tam bir yıldır dile getirdiğimiz “AKP Suriye'ye savaş açsa da, açmasa da yıkılacaktır” formülü, giderek haklılık kazanmaktaydı ABD adına Türkiye'yi Suriye'ye sokacak bir AKP hükümeti ertesi gün yıkılacaktı, ama bu görevi yerine getiremeyecek bir AKP hükümeti de ayakta kalamayacaktı.

Ancak ABD'nin Türkiye'yi açığa düşürmesinden ders çıkarması gereken ilk birim Türk Silahlı Kuvvetleri olmalıydı! ABD'nin; Türk Muavenet zırhlısına kasıtlı füze göndermesi, Jandarma genel Komutanı Org. Eşref Bitlis'in uçağına suikast düzenlemesi, seçme askerleri taşıyan CASA uçağını düşürmesi, Binyılın Meydan Okuması tatbikatında Türkiye'yi hedef göstermesi, Kuzey Irak'ta TSK ve MİT personelini CIA-MOSSAD operasyonu ile öldürmesi, Süleymaniye'de 11 Türk subayının başına çuval geçirmesi, CIA'nın Türkiye uzmanı Henri Barkey'in ifadesiyle Ergenekon operasyonları üzerinden Türk Ordusu'nu kafeslemesi, Uludere'de yanlış istihbarat vererek Türk subayına kendi yurttaşlarına ateş ettirmesi… Evet, eğer bütün bunlar hala gözünüzü açmadıysa, bari Türk uçağı NATO yemi yapıldıktan sonra ABD'nin kalkıp utanmadan “uçak casusluk yapıyordu” demesi kurmaylarımızın gözlerini açmalıydı!

NATO'culuk hücrelerinize bu denli nüfuz edememiştir diye düşünmek istiyoruz![1]

İran'ın füze tatbikatı neyi amaçlıyordu?

Tam bu hengâmede İran'ın yedi aşamalı füze tatbikatı başlıyor ve tatbikatta uzun menzilli Şahap füzeleri de fırlatılıyordu. İran Devrim Muhafızları balistik füze tatbikatının yapıldığını bildiriyordu. Devlet televizyonu, planlı füze tatbikatının üç gün süreceğini duyurmuştu. Ülke genelindeki tatbikatta uzun menzilli Şahap 1, 2 ve 3'ün yanı sıra orta ve kısa menzilli Fatih, Tonder, Zilzal, Fars Körfezi, Kıyam gibi füzelerin belirlenen hedeflere fırlatılacağı açıklanıyordu. İyi de bütün bunlar niye ve kime karşı yapılıyordu?

Çünkü İsrail, yine Gazze'ye saldırıyordu. İsrail savaş uçakları Gazze'nin değişik yerlerine 3 hava saldırısı düzenliyordu, Filistin emniyet güçleri yaptıkları açıklamada, birinci hava saldırısında Hamas'ın askeri kanadı İzzettin El Kassam Tugayları'na ait Gazze'nin güneyindeki eğitim yerinin hedef alındığını, birkaç dakika sonra uçakların aynı yere tekrar saldırıda bulunduğunu belirtiyordu. İsrail savaş uçaklarının dün sabah Gazze'nin ortasındaki Deir al-Balah şehrindeki boş bölgeye füze saldırısı düzenlediği, saldırıda ölen ya da yaralanan olmadığı bildiriliyordu. Yani İsrail gerçek hedeflere, İran ise hayali hedeflere saldırıyordu!?

'İsrail dışında herkesle dost olacağız' numarası sırıtıyordu!

Bu arada ülkesinin hiçbir devletle etnik, mezhepsel ya da ırksal sorunu bulunmadığını söyleyen Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, İsrail dışında tüm ülkelerle ilişkileri güçlendirmek istediklerini söylemesi dikkat çekiyordu. Oysa kendi ülke bütünlüğüne bile sahip çıkamıyordu.

'İsrail'i yeryüzünden sileriz' havası atılıyordu!

İran da, muhtemel bir İsrail saldırısında, bu ülkenin haritadan silineceği uyarısında bulunuyordu. İran devlet televizyonunun haberine göre, Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacızade, İsrail'in, İran'a yönelik saldırı tehditleriyle ilgili değerlendirmelerde bulunup İsrail'in kendileriyle boy ölçüşemeyeceğini söylüyor ve ''Siyonist rejim, İran'a saldıracak güçte olsaydı bir an bile durmazdı'' diyerek gözdağı veriyordu.

Aynı İran’ın Kıbrıs Rumlarıyla işbirliği yapması ise kafaları karıştırıyordu!

AB’nin İran'dan petrol almayı kesme ve ticari ilişkileri asgariye indirme kararına rağmen İran Dışişleri Bakanı Ali Akbar Salehi 19 kişilik bir heyetle birlikte özel bir uçakla Güney Kıbrıs'a gidiyor ve Hristofyas ile görüşüyordu. İranlı bakanın daha evvel, Atom Enerjisi Örgütü Başkanı olarak İran'ın nükleer programını yürütmekle görevli bulunuyordu. Adı uzun yıllar AB'nin kara listesinde, AB ülkelerinin de havaalanlarındaki "Stop List"te, yani ülkeye girişi yasak kişiler listesinde yer alıyordu. Rumların niyeti, İslam Konferansı Örgütü'nde etkin rol oynayan Türkiye'nin ve KKTC'nin bu örgüt içerisindeki önemini İran’la sınırlamak, Kıbrıs-İran ilişkilerini yüksek düzeyde tutarak ve KKTC'nin İKÖ içerisinde kalıcı yer etmesine mani olmaktı. Bunun için de İran'a açıkça rüşvet vermeye hazırlanıyordu. Böylece Kıbrıs Rum Yönetimi AB Dönem Başkanlığı'nı kendi çıkarları için tepe tepe kullanmak istiyordu.

Türkiye’ye karşı askeri ittifak kuruluyor ve İsrail'den Rumlara silah satılıyordu!

Kıbrıs Rum yönetimi meclisi, İsrail ile yapılan savunma ve askeri işbirliği anlaşmasını onaylıyordu. Anlaşmayla Rum yönetiminin İsrail'den silah satın alabilmesinin yolu da açılıyordu. Rum Savunma Bakanı Dimitris İliadis'in 9 Ocak 2012’de İsrail ziyareti sırasında İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak ile Tel Aviv'de imzaladığı savunma ve askeri işbirliği anlaşması Rum meclisinde kabul ediliyordu. Alithia gazetesine göre, "Gizli Bilgilerin Karşılıklı Korunması Anlaşması" başlığını taşıyan anlaşma, savunma ve askeri programların gizliliğinin sağlanması ve Güney Kıbrıs ile İsrail arasında teati edilecek gizli bilgilerin korunmasıyla ilgili maddeler içeriyordu. Silah-teçhizat satın alımıyla ilgili maddelerde, "Taraflardan birinin diğerine savunma ve askeri konularda silah ve teknik bilgi satması ve/veya teatisi" ifadesi yer alıyordu. Ve tabi hedef ülkenin Türkiye olduğu açıkça sırıtıyordu.

KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu açıklıyordu: İsrail, Güney Kıbrıs’ta PKK’lıları eğitiyordu!

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, İsrail'in Kıbrıs Rum Kesimi'ndeki çok sayıda PKK’lıya eğitim verdiğini söylüyordu. A Haber kanalında Mehmet Ali Önel’in sunduğu “Deşifre” adlı programa katılan Eroğlu, 1 Temmuz'da Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı'nın Kıbrıs Rum Kesimi'ne geçmesinin büyük bir hata olduğunu belirtiyordu.

Eğitilenler Kuzey Irak’a ve Kandil’e gidiyordu!

KKTC’den canlı yayınlanan programda İsrail-Türkiye gerginliğine de değinen Eroğlu, İsrail’in-Kıbrıs Rum Kesimindeki kamplarda çok sayıda PKK militanına askeri eğitim verdiğini, şu ana kadar eğitimden geçen binlerce PKK’lının da Kandil’e gönderildiğini açıklıyordu. Eroğlu geçtiğimiz aylarda Akdeniz’de gerçekleşen İsrail-Kıbrıs Rum Kesimi tatbikatının da Türkiye’ye karşı yapıldığına, Güney Kıbrıs’tan İsrail’e, İsrail’den de Kıbrıs Rum kesimine gemilerle silah taşındığına dikkat çekiyor ve Avrupa Birliği’nin Rumlara göz yummasını eleştiriyordu. Tahran Büyükelçisi Ümit Yardım da 1 Mayıs 2012’de Fars Haber ajansına, İsrail’in Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden PJAK ve PKK’yı desteklediğini vurguluyordu.

Oysa, İsrail’in Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Rusya İttifakı Arz-ı Mev’ud hedefini amaçlıyordu. Şimdi Kıbrıs Rum Kesimiyle hem İsrail’in hem de İran’ın ittifak ilişkileri kafa karıştırıyordu!?

AKP hükümeti, Suriye tarafından düşürülen Türk uçağı karşısında nasıl bir "nara" atması gerektiğini emperyal başkentlere soradursun, Suriye-İran eksenli cephenin karşıt uçlarındaki iki ülke, Rusya ile İsrail’in, beklenenden daha sessiz kalmaları dikkat çekiyordu. Rusya'nın yeniden seçilmiş devlet başkanı Vladimir Putin, 25 Haziran günü Tel Aviv Ben Gurion havaalanına iniyor ve İsrail'in kalbinde bir hegemonya gösterisi yapıyordu. Ama anlaşılan, İsrail'in buna gösterdiği tahammülün altında, Rusya yönetiminden büyük beklentiler içinde olması yatıyordu. Putin'in Ben Gurion havaalanında İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman tarafından karşılanmasından kabul yemeğine kadar geçen süreç, iki ülkenin siyasal ve tarihsel ilişkilerinin bir özetini veriyordu. Putin'i karşılayan Lieberman, bu arada partisi Yisrael Beytenu, Siyonizm içinde Rusya karşıtlığı son derece törpülenmiş olan ve anaakım Siyonizm tarafından bir tür "heretik" akım düzeyinde değerlendirilen Jabotinskiy'in mirasçısı oluyordu; literatürde "revizyonist Siyonizm" olarak geçiyordu. Parti tabanı da Rusya göçmeni Yahudiler'den oluşan Lieberman, Putin'i gözle görülür bir sempatiyle karşılıyordu. İsrail'de İbrani bilmiyorsanız gündelik ilişkileri yürütmede bir alternatifiniz İngilizce değil, Rusça konuşabilmek olduğunu da hatırlatmamız gerekiyordu. İbrani'de aliyah denen, İsrail'i kuran göç dalgalarından çoğu, Doğu Avrupa ve Rusya'dan geliyordu ve eşkenazlar asırlardır İsrail'i neredeyse münhasıran kendi devletleri olarak görüyordu.



[1] Mehmet Ali Güller, Aydınlık

Makale Paylaşım Sayısı: 1665

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR