ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün831
mod_vvisit_counterDün1743
mod_vvisit_counterBu Hafta10120
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay66674
mod_vvisit_counterGeçen Ay57114
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19007411

IP'niz: 44.201.94.72
Bugün: 30 Haz 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13038393

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

İKTİDAR KAN MI TAZELİYOR, CAN MI ÇEKİŞİYORDU?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, Fetullah Gülen ağzıyla barışçıl mesajlar verip özür diliyor, Belediye Başkanı Kadir Topbaş Taksim projelerini askıya aldıklarını açıklıyor, Cemaat yazarları ve yorumcuları açıkça Başbakanın tavrını sorgulayıp suçluyor, İstanbul Valisi eylemci gençlere sıcak sevgiler sunuyor; ama Sn. Başbakan hala Mitinglerde kutuplaştırıcı ve kışkırtıcı bir dil kullanıyordu. Acaba iktidar kurmayları kendi aralarında “Başbakanımız havasını atsın, biz de toplumun gazını alıp dengeyi sağlayalım” diye danışıklı bir dövüş mü sergiliyordu, yoksa artık kimse kimseyi takmıyor, herkes bildiğini okuyor ve Erdoğan yalnızlığa mı itiliyordu?

Veya dış güçler ve faiz lobileri:

Sn. Recep T. Erdoğan Taksim’de başlatılan ve kısa zamanda bütün illerde yaygınlaştırılan protesto ve propagandaların “Kendisini parlatan ve yeterince yararlanıp yıpratan odaklarca artık gözden çıkarıldığı” mesajı da taşıdığını anlayınca iyice huysuzlaşıyor ve “arkamda % 50 oyum var” kozuyla şantaj yapmaya başlıyordu. Bu tavrıyla halkı iyice kutuplaştırıp birbirine karşı kışkırttığını ve malum odakların işini kolaylaştırdığını bile fark etmiyordu. Cumhuriyet hükümetlerinden hiç birinin sağlamadığı vurgun ve soygun fırsatlarını sunduğu faiz lobisine gözdağı vermeye kalkışıyor, Koç Üniversitesinin Sarıyer’deki orman katliamını hatırlatıp hava atıyordu. Bu olayda bile gerçekleri çarpıtıyor, şecaat arz ederken şarlatanlığını yansıtıyordu. Olayın aslı şöyle gelişiyordu:

Rahmi Koç Üniversite kuracağız diye Sarıyer’deki binlerce dönümlük ormanı tahrip etme konusunda, dönemin İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’la gizlice anlaştıkları konuşuluyordu. Hatta Belediye Encümeninde bizzat evet oyu veriyordu. Bu durumu haber alan rahmetli Erbakan Hoca hemen devreye giriyor ve Recep Beyi uyarıp ilgili ve yetkili birimleri dikkatli olmaları konusunda teyakkuza geçiriyordu. Recep bey Rahmi Koç’a “Ben razıyım amma Hoca engel oluyor, onu ikna etmeniz lazım” deyince, Rahmi Koç Erbakan’ı telefonla arıyordu. Tam o esnada bazı teşkilat mensuplarıyla sohbet yapan Erbakan Hoca, bu faizci ve rantiyeci kesimin gerçek ayarını ve amacını orada bulunanlara göstermek için telefonun ahizesini açıyor, konuşmaları onlara da dinletiyordu. O dönemde Adıyaman Gölbaşı Merkez İlçe Başkanı olan Adnan Uyar da bunlara şahit oluyordu. Rahmi Koç Erbakan Hoca’ya: “Sarıyer ormanları içinde kurulacak Üniversiteye engel olmamasını, seçimden birinci parti çıkmalarına rağmen iktidar fırsatı tanınmamasının nedenlerini hesaba katmasını” teklif ve tavsiye ediyor ve dolaylı teklif ve tehditler sunuyordu. Erbakan Hoca ise: “Bir köylü vatandaş ormandan bir eşek yükü odun kesse hemen hapse koyulduğu halde, yüzlerce yılda yetişmiş binlerce ağacın arsa açılmak üzere kesilmesinin ne hukuken, ne vicdanen asla kabul edilmeyeceğini, Üniversite yapmak için çok daha münasip ve boş arazilerin değerlendirilmesi ve hazır ormanı tahrip etmek değil, yeni ağaçlar dikilip, çevreye örnek olunması gerektiğini” söylüyor ve Rahmi Koç’a şunları hatırlatıyordu: “Bizim asıl derdimiz, ne pahasına olursa olsun iktidara gelmek değil, iktidarı ülkenin ve milletin hizmetinde değerlendirmektir. Halkın alın terinin ve Milli servetin nasıl talan edildiğini gösterip vatandaşı bilgilendirmek ve pansuman tedbirler değil, köklü çözümlerimizdir”

Bütün bunlara aldırmayan Rahmi Koç, büyük bir orman tahribatıyla Üniversitesini kuruyor, sonunda açılan mahkemeyi kaybetmesine rağmen, Kahraman Recep T. Erdoğan “Eh madem binalar tamamlandı, artık burada yapılacak eğitim ve öğretim hatırına Üniversiteyi yıkmayıp yerinde bırakalım” kararını alıyordu. Yahu, tenha yerlere ve tepelere binalar kurup içinde oturan vatandaşın evlerini başlarına yıkarken, şu Koç’un Üniversitesine hangi kanun ve vicdanla göz yumuyorsun? Diyen de maalesef çıkmıyordu.

Sn. Başbakan’ın bu çelişkili ve pişkin tavrı Libya saldırısında da sırıtıyordu. Bir hafta öncesinde: “NATO askerlerinin ve Avrupa güçlerinin Libya’da ne işi var? Diye karşı çıkarken, birdenbire fikir değiştirip NATO ile birlikte Libya’ya hücum eden, 80 bin insanın katline ve Libya’nın tamamen tahribine sebebiyet veren Sn. Başbakan, bir de kalkıp: “Biz arabamıza koyduğumuz her litre benzine, “acaba masum bir Libyalının kanı karışmış mı?” diye vicdan azabı çekeriz” demekten sıkılmıyordu. Pişkinliğin bu derecesini kahramanlık ve dindarlık sananların bu gaflet uykusundan uyanacakları zaman da yaklaşıyordu.

Taksim isyanı, çok sinsi ve sistemli planlar yanında, Sn. Başbakan’ın törpüsüz tavrına bir itiraz olarak başlıyor, ama Recep T. Erdoğan’ı siyaseten bitirme operasyonlarına dönüşüyordu. Başbakan’ın kırıcı ve kışkırtıcı üslubu aslında faiz lobisi dediği sabataist sömürü baronlarını kızdırıyordu. Çünkü Siyonist merkezlerle Recep Bey arasında: “Eylemlerin bize yarasın, söylemlerin tabanını ve halkı oyalasın” anlaşması yapılmıştı. Bize bu gerçeği Kur’an şöyle öğretiyordu: “(Münafıklar) İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman ettik"(sizin hizmetinizdeyiz) derler. Şeytani (güç odaklarıyla) baş başa kaldıklarında ise, derler ki: "Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (dindar kesimleri) sadece istihza ve idare ediyoruz." (Bakara: 14) Ama Erdoğan hava atarken ölçüyü kaçırıyor ve patronları rahatsız oluyordu. Ve zaten açıkça söyleniyordu. “AKP politikalarından çok razılarmış, sadece Başbakan’ın söyleminden rahatsızlarmış!?” Gerçeği gizlenmiyordu.

•      Bu AKP’nin faiz ve rantiye düzeni sayesinde Boyner Holding’in borsa-piyasa değeri 61 milyon liradan 600 milyon liraya fırlıyordu. (% 796 kār) Altın yıldız Mensucat’ın değeri 41 milyondan 2 milyar 200 milyona çıkıyordu. (% 5000 kār) Ama Cem Boyner “ne sağcıyım ne solcu çapulcuyum çapulcu” diye Taksim’de pankart açıyordu.

•      Gezi parkı eylemlerine bazıların kutsal hakikat mesajı gibi verdikleri Kurtlar Vadisi Pana Film çadır, battaniye ve yiyecek yardımı yapıyor. Ardından “Bunlar çalışanlarımızın şahsi destekleridir” açıklaması geliyordu.

CHP+CEMAAT Koalisyonu mu Hazırlanıyordu?

Abdullah Öcalan’ın talimatıyla yapılan BDP özel konferansına Gölge CIA strafor belgelerinde “TR-705” kodlu CHP Gn. Bşk. Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu da katılıyor, Murathan Mungan’ın “Türkiye çoktan bölündü” sözleri büyük alkış alıyordu. Bu CHP’li Sezgin Tanrıkulu Mayıs ayında Fetullahcı cemaatin yan kuruluşlarının ABD ziyaretine katılıp görüşmeler yapıyordu. Sn. Recep Tayyip Erdoğan desteklendiği odaklarca gözden çıkarılmanın telaşıyla mı % 50 ye sığınıp şantaj yapmaya kalkışıyordu?

Zaman yazarı Fetullahcı A. Turan Alkan (01 06 2013) “Testi kırılmadan” yazısında: “Başbakan muhaliflerin 10 yıldır elde edemediği psikolojik üstünlüğü kendi elleriyle onlara sunuyor ve kaza ile kendi bacağına sıkan kabadayı konumuna düşüyor” diyordu. Kuzey Afrika dönüşünde “Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” sloganları ortamı daha da geriyordu. Anayasa Mahkemesi Başkanı; “Toplum vicdanını ikna edilmeden atılan adımlar, hukuk devletinin sicilini bozar. Siyasi ve sosyal patlamalara yol açar” diye uyarıyordu. “İşte biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıverdik” (Ankebut: 40) Ayeti hükmünce, Sn. Erdoğan’ı, Erbakan’a ve Hak davaya yaptığı hıyanete benzer bir akıbet bekliyordu.

•      Başbakan Erdoğan ve arkadaşlarına göre: AKP iktidarını dışarıda birileri yıkmaya, yıpratmaya karar verdi, gençlere onlar gaz veriyor, destekliyordu. Böyle olduğunu kabul edersek; Başbakan o dışarıdaki birilerini isim isim, kurum kurum neden açıklamıyordu?

•      Gösterilerin Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisi sonrasına rastlamasına dikkat çekenler şu analizi yapıyordu: Acaba, Başbakan’dan bu kez yapamayacağı ve altından kalkamayacağı bir talep mi geliyordu? Bu cümleyi sarf edenler, gösterilerin arkasında ABD’nin de bulunduğunu öne sürüyordu.

•      Taksim Gezi Parkı ve paralel olarak Ankara, İzmir ve diğer illerdeki gösteriler şöyle bir algıyı mı beraberinde getiriyordu; Artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı! Sonuç alınıncaya kadar sokaklar canlı tutulacaktı.

•      Bir soru da göstericilere; Bu türden büyük organizasyonları yapmak öyle kolay işler değil. Her şeyden önce büyük paralar lazım. Bu paraların kaynağı ne? Merak ediyorum, Başbakan Vekili Bülent Arınç’la görüşen Platform Temsilcilerini kim seçti, sizin adınıza? Soruları hala yanıt bekliyordu.

AKP’de Saflar Belirginleşiyordu!

Sonunda İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, twitter hesabından son derece çarpıcı cümlelerle sesleniyordu:

“Sıcak yatakları yerine Gezi Parkı’nda yatan bu ülkenin gençlerine selam vermek için ayaktayım. Kendilerini sadece özgür birey, partiler üstünde yurttaş, hiç kimsenin peşinde olmayan, kendi düşüncelerinin savunucusu görenleri selamlıyorum. Günlerdir Gezi Parkı’nda duran bizim ülkemizin insanları ve gençlerine gecikmiş selamlarımızı iletiyorum. Anlaşsak da anlaşmasak da bizim birbirimizle dertleşmek, birbirimizin gözüne insanca ve adaletle bakmamız şarttır, her fert değerli ve özeldir. Her türlü eleştiriye açık bir sohbeti Gezi Parkı’nın kendini sadece özgür birey, yurttaş olarak tanımlayan gençleriyle yapmak istiyorum. Gençler, Gezi parkında kuş sesleri, ıhlamur kokusu ve arı vızıltısıyla huzurlu bir sabah varmış doğru mu? Aranızda olmak isterdim.”

Bu cümleler ne anlama geliyordu?

Bu cümleler herhalde, daha kısa süre önce göstericilere biber gazı ve suyla müdahale eden polise talimat veren Hüseyin Avni Mutlu’ya ait olamazdı.

Bu cümleler takdir edersiniz ki, göstericilerin en azından bir kısmına iki kez “çapulcu” diyen Başbakan Erdoğan’ı yansıtan cümleler olamazdı.

Bu cümleler olsa olsa polisin alandan çekilmesini isteyen ve sonrasında da, “Mesaj alındı, zamanı geldiğinde gereken yapılacaktır” diyen Sn. Cumhurbaşkanına ya da özür dileyen Bülent Arınç’a ait olabilirdi. Yani AKP’de saflar belirginleşiyor ve gerginleşiyordu.[1]

Üstelik iktidarın akıl hocalarından Taha Akyol “İktidar Nereye?” (11.06.2013 / Hürriyet) yazısında, Bülent Arınç’ı övüyor, Erdoğan’ı şöyle uyarıyordu: “Bülent Arınç’ın “Birilerinin bizi uyarması, silkelemesi lazım” sözünü çok önemli buluyorum. Arınç, AK Parti hareketinin üç öncüsünden biridir. Erbakan’a mutlak itaatle bağlı gençlerin “İşte ordu, işte kumandan” diye yeri göğü inlettiği 14 Mayıs 2000 kongresinde kürsüye gelip parti içi demokrasiyi ve özgür bireyi savunarak hareketin önünü açmıştı. Arınç “uyarılma, silkeleme” işini kimden bekliyor bilmiyorum. Ben bunu herkesten önce partide Arınç’ın yapması gerektiğini düşünüyorum.

1960 yılının Nisan ayı, merhum Menderes’e karşı darbeyle sonuçlanacak gösteriler İstanbul’da başlamış, Ankara’ya yayılmıştır. Menderes, danışmalarda bulunmak üzere anayasa profesörü Ali Fuat Başgil’i Ankara’ya davet etmiştir. Merhum Başgil dünya görüşü itibariyle “muhafazakâr liberal”dir. CHP egemenliğindeki üniversite camiasında DP’ye sempatiyle bakan birkaç bilim adamından biridir. 29 Nisan 1960, cuma akşamı, Çankaya köşkü; Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu, Başgil’i dinliyorlar. O sıralarda anayasaya aykırılığı iddia edilen bir “Yetki Kanunu” meselesi vardır; muhalefet ayağa kalkmıştır. Menderes “Sayın Hocam” diyerek, Bayar “Sayın Profesör” diyerek Başgil’e tavsiyesini soruyorlar. Başgil uzun konuşmasında “Yetki Kanunu’nu Meclis’e geri gönderin, muhalefetle konuşun, seçim hükümeti kurun” gibi tavsiyelerde bulunuyor; aynen diyor ki: “Bilhassa gençliğe karşı çok sert tedbirlere başvurmamalısınız...”

Menderes bunların hepsine hazır olduğunu söylüyor fakat Bayar müdahale ediyor: “Ben hiçbir şekilde bu görüşe katılmıyorum. Bilakis son derece sert davranmak ve tahrikçileri ibret örneği olmak üzere cezalandırmak lazımdır!...” Başgil, kitabında, büyük bir üzüntüyle Bayar’ın görüşünün ağır bastığını, bunun CHP’ye ve darbecilere yaradığını anlatır. Ayrıntılarını merhum Başgil’in “27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri” adlı kitabında okuyabilirsiniz.

Bugün korkulan da askeri müdahale değildir! Sokaklardaki gerilimin tırmanması ve ülkenin, Allah korusun, “yönetilemezlik” vehametine sürüklenmesi ihtimalidir. Ekonomiye olumsuz etkileri de görülüyor zaten. İktidarın önünde iki seçenek var: Mitingler düzenleyip öfkeli konuşmalarla muhalif kitlelerdeki tepkiyi daha da körüklemek, aynı zamanda AK Parti tabanındaki karşıt duyguları bilemek!... Yahut, sakin konuşmalarla, diyalog kurarak, gerektiğinde geri adım atma erdemini sergileyerek gerilimi düşürmek... Vandalları ve illegal örgütçüleri kitlelerden tecrit etmenin yolu budur” diyerek Menderes misaliyle gözdağı veriyordu. 

Devlet Sırrı gibi korunan rantiyeci faiz lobisi bir türlü açıklanmıyordu!

Rant ve sömürü ekonomisinin “toplardamarı” olan faizi geçmişte ‘dünya gerçeği’ olarak değerlendiren Erdoğan’ın, Taksim Gezi Parkı’nda başlayan olayların ardından faiz lobisinden şikâyetçi olması ilginç bir gerçeği daha ortaya çıkarıyordu. Bütçeden, faiz ödemeleri adı altında kenara ayrılan kaynağın kimlere aktarıldığı kamuoyundan gizleniyordu. İç borçlanma senetleri belli başlı bankalar tarafından kullanılırken, her yıl ortalama 50 milyar liralık kaynağın bankalar eliyle kimlere aktarıldığını öğrenmek isteseniz bütün kapılar yüzünüze kapanıyordu.

 Başbakan Erdoğan’ın Kuzey Afrika dönüşünde havalimanında yaptığı konuşmada Gezi Parkı eylemleri nedeniyle faiz lobisine işaret etmesi Türkiye’nin acı gerçeğini bir kez daha gündeme getiriyordu. Rant ve sömürü ekonomisinin olmazsa olmazı olan faizi geçmişte ‘dünya gerçeği’ olarak değerlendiren Erdoğan’ın bugün faiz lobisinden şikayetçi olması ilginç bir tabloyu ortaya koyuyordu. Ülke kaynaklarını geniş halk kesiminden ziyade bir avuç rantiyeciye akıtan faiz sistemine karşı en etkili silah olarak denk bütçe görülüyordu. Bu gerçekten dolayı 54’üncü Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Cumhuriyet tarihinin ilk denk bütçesini yaparak faiz lobisine karşı önemli bir hamle yapıyordu. Bunun sonuçları da ekonomide kendisini hemen hissettiriyor, ancak 6 ay sonra faiz lobisi harekete geçiyor, medyayı kullanarak Refahyol Hükümeti’nin çalışmalarını irtica adı altında engellemeye çalışıyordu. Buna karşın 11 yıldır tek başına iktidarda olan AKP hükümeti, ekonomide pembe tablolar çizmesine rağmen denk bütçe çalışması yapmak bir yana adını bile ağzına almıyordu. Faiz lobisine her yıl bütçeden ortalama 50 milyar liranın üzerinde kaynak aktaran. AKP hükümetinin 2003-2013 yılları arasında faiz lobisine aktardığı rakam dudak uçuklatacak cinsten; tam 567,2 milyar lirayı buluyordu.

Lobi ‘devlet sırrı’yla korunuyordu!

Asıl ilginç olanda şuydu. Faiz lobisi bugün devlet sırrı gibi korunarak, lobinin kimlerden oluştuğu açıklanmıyordu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun verilerinde devlet iç borçlanma senetlerinin hangi bankalar tarafından kullanıldığı görülebilse de bütçeden ödenen faiz pastasından yararlanan asıl sermayeyi bulmanız mümkün olmuyordu. Hazine tarafından bilinmesine rağmen bu lobi kesinlikle açıklanmıyordu. Devlete borç vererek paradan para kazanan bu kesimler devlet tarafından gizlenerek korunuyordu. Bu yüzden devlete borç verecek kadar güçlü bu isimler, “Gizli Baronlar” olarak nitelendiriliyordu. Nitekim bu aşırı karlılıktan dolayı en son yine kurumlar vergisinin şampiyonu bankalar olmuştu. 2012’nin en fazla kurumlar vergisi ödeyenler listesinin ilk 10’unda 8 bankanın bulunması üretim ekonomisi anlamında önemli bir gerçeği gözler önüne seriyordu.

Yıllar ve Bütçeden faize ödenen kaynak (Milyar TL)

2002 - 51,9

2003 – 58,6

2004 – 56,5

2005 – 45,7

2006 – 45,9

2007 – 52,9

2008 – 50,6

2009 – 58

2010 – 48,2

2011 – 47,5

2012 – 50,3

2013 – 53

Toplam = 567,2

Atatürk Orman Çiftliği ABD’ye satılıyordu!

Taksim Gezi Parkı’nda iyi niyetle başlayan protestoların yasa dışı grupların provokasyonuyla anarşiye dönüşmesi sonucu huzursuz günler yaşayan Türkiye, şimdi de Atatürk Orman Çiftliği arazisinin ABD Büyükelçiliği’ne satılacağı haberini konuşuyordu. ABD Ankara Büyükelçiliği Basın Sözcüsü T.J. Grubisha, AA’ya yaptığı açıklamada, büyükelçiliğin Türk hükümeti ile uzun süredir yeni bir elçilik arazisinin satışı için görüşme halinde olduğunu belirtiyordu. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisinin büyükelçiliğe satılacağına ilişkin iddialar hakkında, “Söz konusu arazinin şu andaki sahibi hakkındaki tüm sorular Türk yetkililerine sorulmalıdır” açıklamasını yapıyordu. ABD Büyükelçiliği Basın Sözcüsü T.J. Grubisha, büyükelçiliğin Türk hükümeti ile uzun süredir yeni bir elçilik arazisinin satışı için görüşme halinde olduğunu belirtiyordu.

AKP yandaşı Star yazarı Mustafa Karaalioğlu bile şunları itiraf ediyordu:

“Yaygın kanaatin aksine AK Partinin zengini yoktur. Biri birinden haberdar olan sermaye sınıfı bilinci de yoktur. İlk 100 zengin aile içinde muhafazakâr karakterli üç-beş isim varsa da hiçbir ağırlıkları yoktur. Kısaca zenginlik, AK parti yola çıktığı gün hangi grupların elindeyse bugün de hala onların elindedir. Üstelik AK partinin icraatları sayesinde 10 yıl içinde tam 10 kat daha zenginleşmiş vaziyettedir”[2]

Gezi parkı gezisini krize çeviren Sn. Recep T. Erdoğan ve hükümetinin daha büyük krizleri asla yönetemeyeceği anlaşılıyordu!

"Erdoğan'ın sığındığı yüzde 50' içinde olan Zaman yazarı Ahmet Turan Alkan, Başbakan'ın söylediği “Yüzde 50’yi zor zapt ediyorum” lafına şu yanıtı veriyordu:

"Mademki hatırlattınız, bilseniz iyi olur: Kendi adıma olup biteni acıyla seyreden biri olarak sokağa asla çıkmayacağım, çünkü bunun meşruluk ve isabetine inanmıyorum. Meselenin dik durmakla ilgisi yok, hakkaniyetle ilgisi var. Hakkaniyet ve adaletten koptuğunuz yerde, sizi destekleyen duaların bıçak gibi kesileceğini bilmiyor olamazsınız”

Kızacaksınız Ama Söyleyeyim! İşte vekiliniz Sayın Arınç konuşuyor; sağduyulu, sakin, iyi niyetli, karşı tarafı da dinlemeye ve ciddiye almaya hazır bir duruşla, hangi tarafta olursa olsun insanların duymak istediği şeyler söylüyor. Kızacaksınız ama söyleyelim; lütfen yurda dönüşünüzde bu yaklaşımı siz de destekleyiniz”

Fethullah Gülen Hocaefendi, Taksim Gezi Parkı gerilimine ve sorunun temeline ilişkin önemli değerlendirmelerde bulunuyor ve yine dolaylı biçimde Erdoğan’a yükleniyordu.

Hocaefendi, “www.herkul.org” isimli internet sitesinde yayınlanan konuşmasında “hassasiyetlerin dikkate alınması gerektiğini ancak masum insanlara ve Türkiye’ye zarar verecek eylemlerden vazgeçilmesini” istiyordu.

“Bir haksızlığı bastırmak için elli türlü haksızlık yapıyoruz: Yol peygamberlerin, evliyanın, asfiyanın yoludur. O yolu takip edemediğimiz için başa çıkamıyoruz problemlerle gördüğünüz gibi. Bir yerde bir haksızlığı bastırmak için elli türlü haksızlık yapıyoruz, elli türlü zulme giriyoruz. Kinleri, nefretleri körüklüyoruz. Olayları hafife almak akıllı Mehmet’in işine benzer: Kırkı bir uçurumdan aşağı inmek için el ele tutunmuşlar, el ele tutunarak oradan inmek istemişler. Sonra hepsi çözülmüş, yere düşmüşler; otuz dokuzu ölmüş, birinin de kolu-kanadı kırılmış. Demişler, “Akıllı Mehmet ne oldu?” “Sormayın, demiş, az daha bir sakatlık çıkaracaktık.” Umursamaz ruhlar, anlamaz düşünceler meseleye böyle bakacak”

“KÖTÜ YÖNETİŞİM” yazısının sonunda (ZAMAN, 02.06.2013), Mümtaz’er Türköne: “İyi yönetişimin çaresi seçim sandığıdır. 1994’ten beri büyük şehirlerde istikrarla devam eden belediyecilik, İstanbul’da Gezi Parkı’nda büyük yara aldı. Meselenin Gezi Parkı’ndan ibaret olmadığı ortada... Şehrin mimarisine yansıyan kötü göstergeleri saklayacak bir çuvalı artık kimse dikemez. İstanbul, bu mimarinin çarklarını döndüren şehir rantı altında eziliyor. Gezi Parkı’na yansıyan isyan, bu çarpık yapılaşma karşısında duyulan tepkinin ifadesi. Bu başkaldırı AK Parti için bir erken uyarı da olabilir, sonun başlangıcı da” diye uyarıyordu.

“BİR GARİP İSYAN!” başlıklı uzun bir yazı (STAR gazetesinin sadece internet kısmında! 04.06.2013) yazan, İbrahim Kahveci: “Evet, Taksim civarında birkaç yıldır derin sosyolojik bir çalışma olabilir… / Ama tüm bunlar `gösteriler neden bu kadar genişledi’ sorusuna cevap olamaz. / Mesela, neden AVM yasası çıkmadan yıllardır İstanbul AVM mezarlığına döndürüldü? Merkez Bankası’nın kasasında 125 milyar dolar Türk Halkı için bir zenginlik olmadığı gibi. / Ekonomiye sadece paragözü ile bakıp yıllardır eriyen ücretleri, Çin’den sonra en fazla iş kazası olan ülke gerçeğimizi, kredi ile borçlanıp iş güvencesiz çalışarak artan korkulu hayat gerçeğini örtmüyor. / Mesela, özelleştirmeler ile oligarklar oluşturarak halkın refahına değil işkencesine dönen ekonomik modeli hiç sorgulayamıyoruz. Ekonomik modelinizi 2005-06’da değiştirmemiz gerekirken hala IMF modeli ile zengin eden, bankaları besleyen-koruyan modele sıkı sıkıya sarılmış durumdayız. / Aylardır burada yazıyorum. Ekonomiyi borsa-faiz-döviz üzerinden, yani para üzerinden değerlendirmeyin. Kredi notumuzun arttığı günlerde karşılıksız çek-senet miktarı 2008 kriz seviyesine ulaşmışsa, kendimize soru sormamız gerekmiyor mu? / Milli gelir üç kar arttı dediğimiz yıllarda, reel ücretler bırakın artmayı azalıyorsa, kendimize soru sormamız gerekmiyor mu? Bu ekonomik model Batı’yı krize getirdi, biz de sadece biraz geriden geliyoruz diye defalarca ikaz ettim”

Hayati Yazıcı sınır kapılarımızı, yolgeçen Hanına çeviriyordu:

“Gümrük Bakanlık yetkililerine kısaca şunu söyleyeyim. Müfettiş raporunuz bu açıklamalarınızın tamamını yalanlıyor. Sizlere birkaç sorum olacak. Madem kolileri aradınız, incelediniz, silahları nasıl bulamadınız? Koliler X-ray cihazına niçin sokulmadı? Gümrükte kameralarınız neden çalışmıyordu? Ve en önemlisi gümrük çalışanları ifadelerinde bir iki koliye baktık, çünkü Genel Müdür Yardımcısı’nın emri vardı savunmasını neden yaptılar? Müfettişler bu savunma ve ihmallere rağmen niçin bir tek gümrük yetkilisini suçlu bulmadı ve hepsini akladı? Sizin bakmadığınız kolilerdeki silahları, Yemen gümrüğü bir dakikada X-ray cihazında nasıl buldu?[3]  Evet Türkiye’den Yemen’e gönderilen kolilerden tam 2700 silah çıkıyordu ve Gümrük bakanlığı kurbağaları bile güldüren mazeretler sıralıyordu?

Türkiye Nereye Sürükleniyordu?

“Şu bir gerçektir ki; küresel elitler (Siyonist sermaye lobileri) ve onların devamlılığını sağlayan ‘üst sınıf’ halk kesimleri ve masonik şebeke; bu ikili sarmal yapının devamını sağlamak için pek çok yol geliştirmiştir. Tepede yer alan “elit kesim”, aile bazında gizli saltanatlarını sürdüren Yahudi sermaye baronları ve hemen altında oluşturdukları “üst sınıf” vasıtasıyla diğer halk katmanlarını sömüren ve demokratik köleleştiren, bir sistemi meydana getirmişlerdir. Bu sistem içerisinde ‘elit kesim’, asırlar boyunca hiç değişmeden bugünlere gelirken, birinci dereceden ona hizmet eden ‘üst sınıf’; belli aralıklarla, zaman ve mekan şartlarına uygun; kısaca duruma göre değişim göstermiştir.

Bugün dünya nüfusunun ancak ‘on binde birini’ temsil eden bu iki kesim mensupları, dünya servetinin yüzde doksanından fazlasına sahiptir. Tüm ülkelerde yatırımları vardır ve tüm dünya ülkelerinin iktidar ve muhalefetleri de dâhil olmak üzere bu kesimlerin kontrolündedir. Çoğu kimsece bir ‘komplo teorisi’ olarak algılanan bu tanım o kadar gerçektir ki; tersini savunanların ‘komplo teorisyeni’ olma olasılığı matematiksel olarak daha yüksektir.

Yani gerçek o kadar yalın ve ortadadır ki; bu kadar açık olan bir şeyin doğru olabileceğine, medya marifetiyle körletilen ve kirletilen insan aklı onay vermemektedir ve zaten vahâmet de buradan gelmektedir. ‘Hadi canım sen de’ciler, yani basit ve basmakalıp düşünenler her zaman halkın büyük çoğunluğunu teşkil etmiştir ve bundan sonra da böyle gidecektir!.. Ta ki, işin ucu kendi cebine dokununcaya kadar.. ki bu şartlarda ve bu iktidarlarla bu da mümkün görünmemektedir; zira bu sınıflar, ‘sosyal patlamaları’ bile kendi çıkarlarıyla özdeşleştirmeyi sanat haline getirmişlerdir…

Siyonist merkezler, kendi çıkarlarına hizmet eden, politikacıları, yazarları, bürokratları; ‘iyi insan’, ‘sosyal sorumluluk taşıyan âkil insan’ ve de ‘büyük din âlimi’ (ruhbani) sıfatlarıyla beslemekte ve reklam etmektedir. Yurtiçi veya yurtdışından örnek vermeye, isim zikretmeye gerek olmadan kısaca şöyle açabiliriz; bugün dünyanın hangi ülkesini ele alırsanız alın, medya kuruluşları milyar dolarlık birer dev konumundadır ve sokaktaki insan bile şu konuda hem fikirdir; bu servetlerin ardında ‘kirli para’ vardır.

Bugün ülkemizde hem medya kuruluşu sahibi, hem de; madencilik, inşaat veya başka işlerle meşgul, devletten ihale alan işadamları bulunmaktadır. Ve bu insanların yanında çalışan ve halkın büyük bir kesiminden teveccüh gören gazeteci ve yazarlar da hazırdır. Madenci bir medya sahibinin yanında yıllarca çevreci duyarlılığıyla yazan-çizen bir gazeteci-yazar hayal edin ve bu yazarın her gün köşesinden ağaç kesen köylüleri eleştirdiğini düşünün ve aynı zamanda işi gereği dönümlerce ormanı katleden patronundan aldığı milyon dolarları düşünün!..

Nobel ödülü almak için memleketini ve insanlarını bir kalemde silip atanları düşünün!

Milyarlarca yıllık bir döngü içerisinde sefil bir ‘yetmiş yıl’ yaşamak için, hayatı boyunca yalan söyleyen, ikili oynayan politikacıları düşünün!..

Koskoca bir kıta Afrika’yı ‘hayvanat bahçesi’ zanneden ve belgesel izlediğinde kültür elçisi olduğunu zanneden milyonları düşünün!..

Eğitim kurumları ele geçirilmiş, sağlıkları ticarî bir meta haline sokulmuş, paraları bankalarca hortumlanmış, gelecekleri çalınmış milyarların sahte mutluluk oyunlarını düşünün!..

İnsanlar, olaylar ve kendileri arasında kurgulanan senaryonun farkına vardığında, pek çok sorun kendiliğinden hallolacaktır.

Şimdi gelelim ‘Gezi Parkı’ olaylarına! Aklı başında olanlarca malumdur ki; AVM yapılması ve ağaç katliamına karşı gelişen bu olayların temelinde yatan asıl sebep ve zamanlama, Erdoğan’ın ABD dönüşüne denk getirilen bir gözdağı olayıdır! Benim açımdan, vatanseverlerin hesapta olmayan müdahalesi, birilerinin planını aksatmıştır; ortada dış müdahale ve yönlendirme ile başlayan, ajan provokatör kaynayan ve ancak ‘milli güçlerin’ de içine dahil olduğu karışık bir durum vardır.

Acaba küresel güçler “son kullanma tarihi” dolan Erdoğan’ın ipini çekme kararı mı almıştır. Yoksa dindar halkı etrafında toparlayıp onu parlatmaya ve Türkiye aleyhine çok daha tehlikeli işleri yaptırmaya mı çalışmaktadır? Aslında Türkiye’nin hırçınlığıyla, hırslarıyla, hastalığıyla kontrolden çıkmış bir kişi tarafından yönetilmesi elbette sakıncalıdır. Belki de Erdoğan gözden çıkarılmıştır ve bu nedenle niceleri şimdi göze girmeye çalışmaktadır. Şu an ülkemizde yaşanan bu manzaradır.  Gelelim Taksim’de gösterilere devam eden farklı insan gruplarına.. Öncelikle vatansever insanların ve ülkemizin geleceği ile ilgili endişe duyanların, ikinci günden itibaren olayların içinde ve iyi niyetle yer alanların varlığı unutulmamalıdır. Hedefsiz, plansız, programsız ve lidersiz olmalarına rağmen bizim insanımızın isterse neler başarabileceğinin açık bir kanıtıdır.

Çeşitlilik oldukça fazla; aşırı sol gruplar, sağcı gruplar, romantik gruplar, vesaire.. ve her türlü insanî tepkiyi ‘iç eden’ ayrılıkçı, Kürtçü, Apocu gruplar!.. Hepsinin böyle bir imkânı kullanmaları, kendi propagandalarını yapmaları gayet normal; burada dikkat edilmesi gereken asıl gruplar, yukarıda bahsettiğim ‘romantik gruplar’dır! Yeni dünya düzeninin temsilcisi olan bu gruplar, bence geleceğin en büyük tehlikesidir! Açalım:

Hemen hepsi prestijli okullarda okumuş ya da okumaktadır, batıcı olan tüm değerleri sorgulamadan savunmayı ilericilik ya da çağdaşlık olarak ele almakta ve yönlerini ona göre ayarlamaktadır. Giyim kuşamları yerinde ve bakımlıdır, en az bir yabancı dile hâkim ve özgürlüklerine düşkün insanlardır. Pop ya da rock müzik favorileridir; gitara olan düşkünlükleri ortak yanlarıdır. Bunlar bulundukları toplumun değer yargılarına karşı çıkmayı, eski gelenekleri çağdışı algılamayı ilericilik sanmaktadır.

Çevrecidirler; ancak, okudukları okulların sahiplerinden daha sonra çalıştıkları şirketlere kadar, ‘en çok satanlar’ listesinden alıp okudukları kitaplara ve düzenli makalelerini okudukları köşe yazarlarına kadar; aslında düşmanı oldukları sisteme hizmet ettiklerinin farkında bile olmayan zavallılardır. Hepsi isyan şarkılarına hayrandır, lâkin karşı oldukları sistemin sahiplerinin sponsorluğunda düzenlenen festivallerde eğlenmekten de geri durmayan gruplardır. Bunlar dün polisle çatışır, bugün çiçek dağıtır. Ve tabii polisler de şaşkındır.

Polis eleştirisi yaparken kendi üzerine alınan ‘polis’ dostlarımız için de şunu belirtmeliyim ki; bizim eleştirimiz dünya çapında yer alan ‘polis teşkilatlarına’dır; yoksa birey olarak hiçbir polis memuru ile bir sorunumuz yoktur! Ancak şu bir gerçektir ki; sistemin koruyucusu bu teşkilatın öncelikli görevi; büyük hırsızların güvenliğini sağlayıp, küçük hırsızları adalete teslim etmektir. Bu aşamadan sonra adalet sistemini de sorgularsak eğer; onların görevi de büyük hırsızları göz ardı edip, küçükleri hapse tıkmaktır; yani diyeceğim o ki; sistemin içerisinde, sistemin araçlarıyla çalışanlar birey olarak değil ama teşkilat olarak maalesef zulüm ve sömürü çarkının aracıdır.

 Yine ülkemiz açısından ele alacak olursak; şehitlerimiz beşer-onar gelirken konserlerine devam edenler, TV programlarının yayınında sakınca görmeyenler, Erdoğan’ın annesi hayatını kaybedince yayınlarını kesiyorsa.. Daha kanları kurumamış Reyhanlı kurbanları için yine konserlerine devam eden, tiyatrolarına devam edenler, sözde üç ağaç için konser iptalleri yapıyor, tiyatrolarının kapılarını kapıyorsa eğer… Bu Millet aptal değil! bunları görüyor, izliyor ve hafızasına not düşüyor!..

Atatürk Orman Çiftliği talan edilirken gıkı çıkmayanların Gezi Parkı tiyatrosunun en orta yerinde piknik yaparken fotoğraf çektirmeleri iyice sırıtmakta ve ayarlarını ortaya koymaktadır. Çevre katili, silah kaçakçısı bir medya patronundan milyon dolarlar alıp, gazetesinde çevrecilik içeren yazılar yazanları artık bu millet tanımaktadır.  ‘Ahlak’ ve ‘vicdan’ın olmadığı, yani İslam’ın bulunmadığı bir yerde; önce insan olmaz! adam olmaz! akıl olmaz! haysiyet olmaz! Ve dolayısıyla; çevrecilik, aktivistlik, kadın özgürlükleri, hayvan sevgileri de olmaz!

İşte şu an insanlığın içinde bulunduğu en büyük aldatmaca budur, ve asıl sorun buradan kaynaklanmaktadır. Sistemin izin verdiği noktaya kadar başkaldıranların ya da direnişe katılanların aslında gerçek ‘direniş’çilerin önünü tıkıyor olmasıdır!.. Siyonizmin güdümündeki Kapitalist ve sömürgeci sistem, tüm dünya devletlerini sarmalına almış ve dünya çapındaki tüm ‘İyilik hareketleri’nin içine sızmış durumdadır!.. İşte bu yüzden ‘direniş’ yaptığını zannedenler; aslında bir senaryoda figüranlık yaptıklarını çok sonradan anlayacaktır.

İlla da ‘aykırı’ mı olmak istiyorsunuz; fazla bakınmanıza gerek yok; dünyanın gelmiş geçmiş en ‘aykırı’ adamlarından sayılan ‘Mustafa Kemal Atatürk’ gibi davranın ve İşgale başkaldırın! (Müslüman milletinizi yanınıza) Emperyalizmi karşınıza alın!..[4]

Bunlar Dindar Müslüman mı, yoksa “İstismarcı Süslüman mı?”

Taksim gezi parkı sloganlarıyla ilgili AB’nin ve ABD’nin kınama ve uyarı açıklamalarını da doğru okumak gerekiyordu. Yoksa Sn. Erdoğan’ın son yararlanma tarihi mi yaklaşıyordu? Günümüzün en büyük yanılgısı, Halkın iktidarları kendilerinin seçtiklerini sanmalarıydı. Oysa Rahmetli Erbakan’ın tabiriyle, Demokratur Demokrasisi; dış güçlerin tayin ettiği yöneticileri halka onaylatma tezgahıydı. Hatta bugün Recep T. Erdoğan’ı alkışlayan ve her tavrına keramet uyduran kurmaylarının, daha önce Rahmetli Özal’ı, Erbakan’ı ve Türkeş’i övdükleri unutulmamalıydı.

11 yaşındaki masum çocuğu köprüden atacak kadar vahşileşen… Gencecik bir komiseri çelme takıp yüksekten düşürerek ölümüne sevinenlere mi yanarsın. Irak ve Suriye’deki katliamları görmezden gelip, Taksim olayları nedeniyle Türkiye’yi suçlayan Avrupa ve Amerika’ya sitem eden Fetullah Gülen’in serzenişine mi yanarsın? Yahu ABD Irak’ı işgal ederken, oraya barış getirecek diye alkışlayan ve arka çıkan siz olmadınız mı? Şu sitem ettiğiniz AB’ye girmeyi huzur ve kurtuluşun ilk şartı saymadınız mı? Fikren ve fiilen gavura yanaşmanın adını diyalog, dini ve milli gayretleri körleştirmenin adına hoşgörü koymadınız mı? Haşa Allah’ın hangi kararı katıydı, Resulüllahın hangi kuralı ve hangi uygulaması kabaydı da siz onu ılımlaştırıp yumuşattınız?

Karl Marx: “Filozoflar dünyayı yorumlayan kişilerdir. Ama asıl marifet onu değiştirmektir” diyordu.

Che Guavera: “Bazen gerçekçi olmak, imkânsız görüneni denemektir” diyordu.

Erbakan ise: “Ya Siyonizmin hükmettiği; her yönden insanlığı esir alıp yönlendirdiği bu dünyayı değiştireceksiniz, veya değil ülkenize bir köye bile hükmedemezsiniz” diyordu

Ve “Allah bu aziz millete; “artık tükendi, bitti, sonu geldi” zannedilen durumlarda bile hiç beklenmedik çıkışlar yapıp tarihin yönünü değiştirme yeteneği vermiştir” diyerek yeni ve yakın bir dönüşümün müjdesini veriyordu.



[1] Milli Gazete / Adnan Öksüz / 10 06 2013

[2] Star / Mustafa Karaalioğlu / 10 06 2013

[3] Taraf / Mehmet Baransu

 


Bu yazarin diger makaleleri

  Aşağıda okuyacaklarınız konu bir uzmanın önemli tespitleridir, kişisel yorum...
Devami
  E. GKB İlker Başbuğ, savcılığa suç duyurusunda bulunmuşlardı. Genelkurmay eski Başkanı...
Devami
 Hz. Mehdi’nin en önemli özelliği ve alametinin; sarığı, takkesi, sakalı...
Devami
  Önce; "Gizli Anayasa Metni" veya "Derin Devletin Meşrutiyet Projesi"...
Devami
  Dostlara Hatırlatma! MİLLİ ÇÖZÜM; EN HAYIRLI VE EN KÂRLI FİKRİ HİZMET SAHASIDIR         ...
Devami
  Abdülhamid, Atatürk ve Erbakan’ın Ortak Tarafları ve ILIMLI İSLAMCILARIN ÇİFTE STANDARDI          Engin...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1336

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR