ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1828
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta5692
mod_vvisit_counterGeçen hafta27382
mod_vvisit_counterBu Ay82806
mod_vvisit_counterGeçen Ay119131
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17839653

IP'niz: 3.236.170.171
Bugün: 15 Haz 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12602707

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

FİLİSTİN SORUNU VE İSRAİL'İN SONU

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 10
ZayıfMükemmel 

Bir ara sürekli bastırmaya çalıştığı vicdanının ve Milli Görüşçü İza'nının etkisiyle ve biraz da; hayal kırıklığına uğrattığı tabanından ve teşkilatından aferin almak beklentisiyle "İsrail, Filistin'e karşı devlet terörü uyguluyor" şeklinde artistik çıkışını yapan, ardından gelen siyonist baskılar üzerine, özür dilemek ve kendisini affettirmek için İsrail'e koşan Recep T.Erdoğan, şimdi siyonist katillerin başlattığı kökten imha operasyonlarını  "Orantısız güç kullanımı" olarak niteleyecek kadar ehlileştiğini gösteriyor.  

Bu güne kadar, Recep Bey'in "boşbakan" olmadığını sanan ve bazı girişimlerinde hayır ve hikmet arayan  Gazeteci Hüsnü Mahalli bile, hayret ediyor! Çünkü Tayyip Erdoğan, İsrail'deki insaflı Yahudiler kadar bile olamıyor..

Sayın Başbakan, İsrail'in Gazze'ye yönelik son saldırılarını orantısız güç kullanımı (OGK) olarak niteliyor. Böylece hem insaf hem de iz'an ayarını ilan ediyor! Ve en azından, büyükelçimizi geri çekmek yerine, BM kararlarını bile takmayan İsrail'i durdursun diye Bush'a telefon ediyor!...

Başbakan'a soruyorum: "22 Mart 2004'te Hamas kurucusu 77 yaşında ve sakat olan Şeyh Ahmed Yasin uçaktan atılan bir füze ile cami çıkışında paramparça edildiğinde Başbakan Erdoğan İsrail devletini ve hükümetini haklı olarak terörist ilan etmişti. Şimdi ise Sayın Başbakan, İsrail'in Gazze'ye yönelik son saldırılarını orantısız güç kullanımı (OGK) olarak niteliyor. Bir eylemin orantılı olup olmadığını söyleyebilmek için karşısında bir eylem olması gerekir. Oysa Gazze'de yaşananlar böyle değil. MOSSAD ajanları onlarca Nazi subayını bulundukları ülkelerden sandıklarda İsrail'e kaçırıp öldürmüşlerdir. MOSSAD ajanları Lübnan'da yüzlerce Filistinliyi öldürmüştür. Bu eylemleri yapanlardan biri de İsrail'in önceki başbakanı Ehud Barak'tır...

İnanıyorum Sayın Başbakan bunların tümünü biliyordur. Ama İsrail bu yönteme başvurmadı ve Filistin halkına yönelik topyekün bir saldırıya geçti. Şimdi Sayın Başbakan'a soruyorum: ‘'Bunun neresinde orantı ya da orantısızlık var?'' 39 yıldır işgalin en acımasızını yaşayan Filistin halkı İsrail'e hiçbir şey yapmadı. Sayın Başbakan, istemeyerek de olsa bu deyimi kullanacaksa bunu askeri kaçıran Filistinliler için kullanmalıydı. Çünkü asker kaçırılmadan bir hafta önce İsrail askerleri başta plajdakiler olmak üzere çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 45 Filistinliyi öldürmüştü. Bir hafta içinde.

İşte bu öldürülenlerden birinin akrabasının İsrail askerini kaçırmış olduğunu düşünürsek burada bir orantısızlık var. Yani öldürülen yüzlerce Filistinliye karşı kaçırılan bir İsrail askeri. Gerçek orantısızlık budur. (04.07.2006 / Hüsnü Mahalli / Akşam)

 

 

 

İsrail Terörüne Sağduyulu Yahudiler de Karşı Çıkıyor!

Kendilerine 'yeni tarihçiler' adını veren bir grup Yahudi akademisyen, 80'li yılların başından bu yana İsrail devlet politikasının üzerine kurulu olduğu sözde 'kutsal yalanları' dile getirmekte ve bu yalanlarla ilgili gerçekleri açıklamaktadır. Benny Morris, Ilan Pappe, Avi Shlaim, Tom Segev, Baruch Kimmerling, Simha Flappan ve Joel Miqdal gibi akademisyenlerin oluşturduğu bu grup, Siyonist düşünceye sahip Yahudilerden de tepki görmektedir. Arapların Yahudilerden aşağı bir ırk oldukları, İsrail'in düşmanlarla çevrili bir bölgede ayakta kalmaya çalışan küçük bir ülke olduğu, Filistinlilerin İsrail'i yok etmek isteyen teröristler olduğu ve bu gözü dönmüş teröristlerin her türlü müdahaleyi hak ettikleri gibi sözde 'kutsal yalanlar', bu kişilerin yıllardır üzerinde durdukları konulardır. Örneğin yeni tarihçilerin en önemli isimlerinden Tom Segev "bizim gerçek bir tarihimiz yok, sadece mitolojimiz var" şeklindeki sözleriyle İsrail Devleti tarafından oluşturulan tarihe bakış açısını ortaya koymaktadır." Eskiden sadece İslam dünyası tarafından dile getirilen bu haklı eleştiriler, bugün tarihi tarafsız olarak değerlendiren pek çok Yahudi ve Hıristiyan akademisyen tarafından da yüksek sesle ifade edilmektedir.

Siyonizm'i 19. yüzyılın ırkçılığa dayalı sömürgeci ideolojilerinden biri olarak gören ve Siyonist ideolojinin neden olduğu vahşetin izlerine şahit olan bu kişiler, 'İsrail'in kendisini yok etmek isteyen düşmanlarla çevrili, küçük ve yalnız bir ülke' olduğu efsanesinin hiçbir gerçeklik payı içermediğini dile getirmektedirler. Nitekim İsrail bugüne kadar uygulamaları ile pasif ve sadece kendisini savunmaya çalışan küçük bir ülke değil, son derece saldırgan ve baskıcı politikalar izleyen işgalci ve şiddet yanlısı bir devlet olduğunu ispatlamıştır.

İsrail Ha'aretz gazetesi yazarlarından olan Gideon Levy, Profesör Benny Morris'in Correcting A Mistake: Jews and Arabs in Palestine/Israel, 1936-1956, (Bir Hatayı Düzeltmek: Filistin/İsrail'de Araplar ve Yahudiler, 1936-1956) adlı kitabı üzerine yazdığı makalesinde, İsrail'in 'kutsal yalanları'nın deşifre edilmesini savunmuştur. Morris'in kitabında dile getirilen ve şahitlerin ifadeleri ve gizli tutanak kayıtları ile ispat edilen Siyonist vahşetin detaylarını okuduktan sonra Levy duygularını şöyle dile getirmiştir:

Biz çok iyiyiz (ve çok kötü şeyler yaptık). Biz çok haklıyız (ama pek çok haksızlığa sebep olduk). Biz çok güzeliz (ama icraatlarımız pek çok çirkinliğe aracı oldu). Ve bizler çok masumuz, ama çok fazla yalan söyledik - kendimize ve dünyaya yalanlar ve sadece yarı doğru bilgiler aktardık. Bizlere gerçekler söylenmedi, bize sadece iyi olan yönlerimiz öğretildi. Ama herşeyin ötesinde bizim hiç haberimiz olmayan pek çok karanlık bölüm var.

Polonya doğumlu bir Yahudi olan ve 40 yıldan uzun bir süre İsrail'de yaşamış ve 2001 yılında hayatını kaybetmiş olan kimya profesörü Israel Shahak da, İsrail'in insan haklarını ihlal eden Siyonist uygulamalarını eleştiren ünlü yazarlardan birisidir. Shahak, Jewish History, Jewish Religion and the Weight of Three Thousand Years (Yahudi Tarihi, Yahudi Dini ve 3 Bin Yılın Ağırlığı) adlı kitabında Siyonizmin tüm dünya halkları için nasıl büyük bir tehdit unsuru olduğunu şöyle dile getirmektedir:

Bir Yahudi devleti olarak İsrail sadece kendisi ve komşuları için bir tehlike unsuru olarak kalmamakta, dünyadaki tüm Yahudiler, Ortadoğu'da veya diğer bölgelerdeki tüm dünya ülkeleri ve milletleri için büyük bir tehlike içermektedir.

"İsrail'de en nefret edilen İsraillilerdenim" diyen Ilan Pappe de yeni tarihçilerin görüşünü paylaşan ünlü Yahudi akademisyenlerden birisidir. Kendisi ile yapılan bir röportajda, İsraillilerin neden Filistin halkına yapılan zulmü fark edemedikleri sorulduğunda verdiği cevap oldukça düşündürücüdür:

Bu aslında daha çocuk yuvalarında başlayan, Yahudi kız ve erkeklerini bütün hayatları boyunca takip eden, çok uzun bir fikir aşılama sürecinin meyvesidir. Böylesine güçlü bir aşılama mekanizması ile inşa edilen bir fikri söküp atmanız çok zordur. İlkel, neredeyse henüz var olmamış ve düşman olan diğer insanlara karşı faşist bir bakış açısı kazandırır. O bir düşmandır ve ilkel olduğu, Müslüman ve anti-semit olduğu için düşmandır, yoksa bizler onun topraklarını işgal ettiğimiz için değil.

Tüm bu düşünür, stratejist ve yazarların tek ortak yönleri Siyonist ideolojiye karşı olan düşünce ve çalışmaları değildir. Bu kişilerin en önemli ortak paydalarından birisi de hepsinin antisemit olmakla suçlanmalarıdır. Bugüne kadar Filistin'de yaşananları tarihi gerçekler ve belgelerle ele alan ve Siyonizmi eleştiren her türlü makale, kitap ve bu çalışmaları yapan kişiler antisemit olmakla itham edilmişlerdir. Bunun en son örneği de İngiliz BBC kanalı olmuştur. 1982 yılında Sabra ve Şatila kamplarında gerçekleştirilen katliamla ilgili bir belgesel yayınlayan kanal yöneticileri ve programı hazırlayan ekip, İsrail Devleti tarafından antisemitizmle suçlanmıştır.

Aslında bu, Siyonistler ve Siyonizme sempati duyanlar tarafından kullanılan bir etkisizleştirme ve karalama yöntemidir. Hatta Siyonistler, Siyonizmi eleştiren Yahudileri karalamak için de bir kavram üretmişlerdir: 'Self-hating Jew' (Kendi benliğinden nefret eden Yahudi). İsrail'i eleştiren Yahudileri bu kavramla ifade eder ve böylelikle onları psikolojik olarak sorunlu birer "vatan haini" gibi lanse ederler. Bu suçlamaları öne sürerken Siyonistlerin amacı, kuşkusuz Siyonizm karşıtı çalışmaları baltalamaktır.

Oysa bu gibi 'ırkçılık' temelli suçlamalar, özellikle Müslümanlara karşı yöneltildiğinde son derece yersiz ve mantıksız bir suçlama halini almaktadır. Çünkü Müslümanların inançları gereği herhangi bir ırkçı görüşü ve düşünceyi savunmaları mümkün değildir. Nitekim tarih de bunun kanıtıdır. Avrupa tarihinde görülen ve dini taassuptan kaynaklanan engizisyon uygulamaları veya ırkçı fikirlerden doğan antisemitizm hiçbir zaman İslam dünyasında görülmemiştir. Yahudilerle Müslümanlar arasında 20. yüzyılda Ortadoğu'da doğan çatışma ve huzursuzluk ise, bazı Yahudilerin din dışı, ırkçı bir ideoloji olan Siyonizmi benimsemelerinden kaynaklanmıştır ki, bunun sorumlusu Müslümanlar değildir.

İsrail Askerleri İşgal Altındaki Topraklarda Görev Yapmayı Reddediyor

1967 Savaşı'ndan sonra İsrail'in önde gelen aydınlarından Yeshayahu Leibowitz, İsrail'in işgal ettiği topraklardan mutlaka çekilmesi gerektiğini, eğer bu gerçekleşmezse akan kanın hiçbir zaman durmayacağını belirtmişti. Leibowitz'e göre, işgal altındaki topraklarda görev yapan İsrail askerleri arasından 500 kişinin "biz burada görev yapmak istemiyoruz" diyerek geri çekilmeye cesaret edebilmesi, İsrail toplumuna yıkımdan başka bir şey getirmeyecek olan bu işgali sona erdirmenin belki de tek yolu idi.

Aksa İntifadası'nın şiddetlendiği günlerde bir grup İsrail askeri, Leibowitz'in ortaya attığı bu fikri hayata geçirdi. Ocak ayının ortalarında, yaklaşık 25 askerin ortak imzası ile İsrail basınında yer alan bir açık mektup, bu askerlerin işgal altındaki topraklarda görev yapmayı reddettiklerini bildiriyordu. Aslında askerlerin bu çıkışı, İsrail ordusunda ilk defa rastlanılan bir durum değildi. 1982 yılında Lübnan'ın işgali sırasında yine bir grup -ancak sayıca bugünkünden daha az- asker Lübnan'da sivil halka karşı girişilen soykırımın bir parçası olmak istemediklerini söyleyerek İsrail ordusunda görev yapmayı reddetmişlerdi. Hareketlerini Yesh Gvul (Herşeyin Limiti Var) olarak adlandıran bu askerlerin girişimleri askeri cezaevine gönderilmeleri ile neticelenmişti. 2002 yılı Ocak ayında açıklamalarını yapan askerler ise henüz bir cezai müeyyide ile karşılaşmadılar ve Şubat ayı itibarı ile sayıları 250'yi buldu. Üstelik bu defa barış hareketlerinden, sivil toplum örgütlerinden, din adamlarından, İsrail ve Filistin halkından da büyük destek gördüler. 2004 Şubat ayı itibariyle ise, vicdanlarının sesini dinleyip işgal altında görev yapmayı reddeden İsrailli askerlerin sayısı 1200'ü geçti.

Askerler yaptıkları açıklamada İsrail ordusunun işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilere acımasızca ve insafsızca davrandığını, yaşananların insanlık onuruna aykırı olduğunu ve üstelik bunun İsrail'i savunmakla hiçbir ilgisinin olmadığını söylüyor ve şöyle devam ediyorlardı: "1967'den sonra belirlenen sınırların ötesinde, işgal etmek, insanları yurdundan sürmek, onları açlığa mahkum etmek ve bir toplumun tümünü aşağılamak için görev yapmayacağız."

Açıklamaya imza atan askerlerden Shuki Sadeh, bir İsrail gazetesine yaptığı açıklamada İsrail askerlerinin Filistinli çocuklara öldürmek için ateş ettiklerine şahit olduğunu anlatıyor ve bu olayı yaşarken hissettiklerini şu şekilde dile getiriyordu: "Beni asıl kızdıran şey, askerlerin 'İşte bir Arap daha temizlendi' demeleri oldu."

 

 

 

Teğmen Ariel Shatil de, "önce Filistinliler ateş ediyor, İsrail askerleri ise kendilerini korumak için ateş ediyorlar" iddiasına, yaşadığı olayları anlatarak şöyle cevap vermekteydi: "Ateşi biz başlatıyorduk, onlar da cevap vermek zorunda kalıyorlardı." Askerler bölgede görev yapmaya devam eden arkadaşlarını uyarmak için hazırladıkları broşürde ise onlara şöyle sesleniyorlardı:

Yargısız infazlara (ordudaki deyimi ile buharlaştırmaya) dahil olduğunuz zaman, halkın evlerini yıktığınız zaman, sivil ve silahsız kişilere ateş açtığınız zaman, zeytin ağaçlarını söktüğünüz zaman, yiyecek ve ilaç teminine engel olduğunuz zaman, uluslararası kanunlarca suç olarak belirlenmiş eylemleri yapmış oluyorsunuz.

Görev yapmayı reddetme kararını vermesi oldukça uzun bir süre alan Assaf Oron adlı asker ise, bu topraklarda görev yaptığı müddetçe çok vahşi uygulamalara tanıklık ettiğini belirtmekteydi. Oron yaşadıklarını ve çözümün ne olduğunu şöyle anlatmaktaydı:

Gazze'ye giderken askerler otobüste, birbirlerine 'kahramanlık' hikâyeleri anlatıp İntifada'da hangisinin en iyi dayağı attığı konusunda (unutanlar için hatırlatmakta fayda var, dayak öldürene kadar dövmek anlamına gelmektedir) birbirleri ile yarışıyorlardı. Zaman geçtikçe mantıksızlıklar, nefret ve kışkırtma daha tırmanıyor, bunlar tırmandıkça İsrail ordusunun generalleri orduyu tam bir terör organizasyonuna çeviriyorlardı... Bir müddet sonra yalnız olmadığımı fark ettim... Bizler Allah'a inanıyoruz. Irk ayrımının dinde yeri olmadığını düşünüyoruz, ırk üstünlüğüne inanmak puta inanmak gibidir ve puta tapmak din dışıdır. Böyle bir puta tapanların saptıkları yol en sonunda kendilerini ateşe götürecektir.

Dünya üzerinde farklı ırkların ve milletlerin bulunmasının amacı bir çatışma ve savaş değildir. Bu çeşitlilik Allah'ın yaratışındaki bir güzellik, kültürel bir zenginliktir. İnsanlar arasındaki fiziksel farklılıkların Allah Katında hiçbir önemi yoktur. İman eden bir insan tek üstünlüğün takva ile, yani Allah korkusu ve Allah'a imandaki üstünlükle olduğunu çok iyi bilir. Allah Hucurat Suresi'nde bu gerçeği şu şekilde bildirir:

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.[1]

Kuran'da ırklar arasında en ufak bir ayrım yapılmadığı gibi, farklı inançlardaki insanların da aynı toplum yapısı altında barış ve huzur içinde yaşamaları teşvik edilir. Yine Kuran'da bizlere öğretilen temel bir bakış açısı da, insanlar hakkında belirli bir ırk, halk veya dinden oldukları için topluca hüküm vermemektir. Her farklı insan topluluğunun içinde iyiler de kötüler de bulunur. Kuran'da bu ayrıma dikkat çekilir. Örneğin Ehli Kitabın bir kısmının Allah'a ve dine karşı isyankâr oldukları anlatıldıktan sonra, bunun istisnası da belirtilir ve şöyle denir:

Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehlinden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir.[2]

Sonuç olarak, Kuran'ın kıstaslarıyla düşünen ve Allah'tan korkup-sakınan biz Müslümanların, Yahudilere karşı, dinleri ve inançları nedeniyle bir husumet beslemeleri mümkün değildir. Dolayısıyla Filistin-İsrail arasındaki çatışma incelenirken de hep bu bakış açısı ile olaylar araştırılmış, Yahudi ulusu veya Yahudi dini değil ırkçı ve kan dökücü bir devlet kurmaya ve sürdürmeye yönelten Siyonist ideoloji hedef alınmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Filistin'deki Adaletli ve Hoşgörülü Yönetimi Aranıyor!

1514 yılında Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü ve civarını fethi ile birlikte, Filistin'de yaklaşık 400 yıl sürecek Osmanlı yönetimi başladı. Bu dönem, Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde olduğu gibi, Filistin'de de barışı, istikrarı ve 'farklı inançların birarada yaşaması'nı sağlayacaktı.

Osmanlı İmparatorluğu, 'millet sistemi' adı verilen bir düzenle yönetiliyordu ve bu sistemin en temel özelliği, farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkânı tanımasıydı. Kuran'da "Kitap Ehli" olarak tanımlanan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı topraklarında hoşgörü, güvenlik ve özgürlük buldular.

Pek çok tarihçi ve siyaset bilimci de bu gerçeğe dikkat çekmektedir. Bu kişilerden birisi de dünyaca ünlü Ortadoğu uzmanı Edward Said'dir. Kudüslü Hıristiyan bir aileden gelen ve Amerikan üniversitelerinde çalışmalarını sürdüren Edward Said, İsrail'de yayınlanan Ha'aretz gazetesinin kendisiyle yaptığı bir röportajında Ortadoğu'da kalıcı bir barışın inşa edilebilmesi için 'Osmanlı Millet Sistemi'ni önermiştir. Said'in yorumu şöyledir:

Arap dünyasında diğer azınlıklar nasıl yaşayabiliyorsa, (Araplar arasındaki) bir Yahudi azınlığın yaşaması da mümkündür... Bu, Osmanlı İmparatorluğu altında gayet iyi işlemiştir. Onların sistemi, şu an sahip olduğumuzdan çok daha insancıl gözükmektedir.

Gerçekten de Filistin'in Osmanlı yönetiminden çıkmasının ardından, ülke bir daha 'insancıl' bir yönetim görmemiştir. İngilizler iki dünya savaşı arasındaki dönemde bir yandan Arapları böl-yönet stratejisiyle ezmiş, bir yandan da sonradan kendilerine de zarar verecek olan Siyonizmi güçlendirmişlerdir. Siyonizm Arapların tepkisiyle karşılaşmış ve Filistin 1930'lardan itibaren iki halk arasında çatışmalara sahne olmuştur. Siyonistler Araplara karşı savaşmak üzere terör örgütleri kurmuş, bir süre sonra bunlarla İngilizleri de vurmaya başlamışlardır. İngiltere başa çıkamadığı ülkeyi 1947'de terk etmiş, ardından 'çatışma' savaşa dönüşmüş ve halen sürmekte olan İsrail işgalleri ve katliamları başlamıştır.

Oysa 'topraksız bir halk için halksız bir toprak' sloganı gerçek dışıdır: Siyonizm doğduğu dönemde ne Yahudiler "topraksız"dır, ne de Filistin 'halksız'...

Yahudiler topraksız değillerdi, çünkü büyük bölümü dünyanın farklı ülkelerinde güvenlikli ve huzurlu bir yaşam sürüyordu. Özellikle sanayileşmiş Batı ülkelerindeki Yahudi cemaatlerinin hayatlarından hiçbir şikayetleri yoktu. Çoğunun, yaşadıkları ülkeyi terk edip Filistin topraklarına göç etmek akıllarına bile gelmiyordu. Niketim bu gerçek Siyonistlerin "Filistin'e göç" çağrılarının büyük ölçüde cevapsız kalmasıyla ortaya çıkacaktı. İlerleyen yıllarda söz konusu anti-Siyonist Yahudiler, kurdukları çeşitli dernekler yoluyla Siyonizme karşı aktif bir direniş başlatacaklardı.

 

 

            İşte ürkütücü tablo:

Mültecilerin Sığındığı Yerler

Kamplarda

Kamplar Dışında

Toplam

Ürdün

238.188

1.050.009

1.288.197

Batı Şeria

131.705

385.707

517.412

Gazze

362.626

320.934

683.560

Lübnan

175.747

170.417

346.164

Suriye

83.311

253.997

337.308

Toplam

991.577

2.181.064

3.172.6414

 

Siyonistlerce Mescid-i Aksa'nın Yıkılması Hedefleniyor!

İsraillilerin Mescid-i Aksa'ya ve Kudüs topraklarına verdikleri önemi anlayabilmek için, bu bölgenin Siyonistler açısından taşıdığı önem hakkında detaylı bilgi sahibi olmak gerekir. Radikal Yahudilerin inancına göre Siyonizmle başlayan süreç Mesih'in gelişi ile devam edecektir. Ancak bu hedefe varılabilmesi için radikal Yahudilerce Mesih'in gelişinden önce yerine getirilmesi gereken üç önemli görev vardır. Bu şartlardan birincisi Kutsal Topraklar'daki Yahudi nüfusunun artırılması ve bağımsız bir İsrail Devleti'nin kurulmasıdır. Kutsal Topraklara Yahudi göçü Siyonist hareketin önderleri tarafından bu yüzyılın başından beri sistemli olarak gerçekleştirilmektedir. İsrail Devleti ise 1948'de kuruldu. İkinci şart, yani Kudüs'ün ele geçirilmesi, 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda yerine getirildi ve 1980'de Kudüs "İsrail'in ebedi başkenti" ilan edildi. Geriye tek kalan şart ise Tapınak'ın yeniden inşa edilmesiydi. 19 yüzyıldır yıkık olan ve sadece tek duvarı (Ağlama Duvarı) ayakta kalan Süleyman Tapınağı...

Filistin Sorunu Nasıl Çözülür?

Adalet, hakkaniyet ve insaniyet prensipleri içinde, son 50 yıldır Ortadoğu'yu kana bulamış olan Filistin sorununun çözümü de mümkündür. Bu konuda kurulması gereken barış, bizce şu iki şarta dayanmalıdır:

1) İsrail, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere, 1967 Savaşı'nda işgal ettiği tüm topraklardan geri çekilmeli, o zamandan bu yana süren işgale bir son vermelidir. Bu, hem uluslararası hukukun, hem bu konuda yayınlanmış Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararlarının, hem de adalet kavramının bir gereğidir. Tüm Batı Şeria ve Gazze, bağımsız Filistin Devleti'nin toprakları olarak resmen tescil edilmelidir..

2) Her üç İlahi dinin de önemli mabetlerinin yer aldığı Doğu Kudüs Filistin yönetimine verilmeli, ancak bu şehir özel bir statüye sahip olmalı ve her üç dinin insanlarının rahatça, barış ve huzur içinde serbestçe ziyaret edebilecekleri, kendi mekanlarında ibadet edebilecekleri bir barış kentine dönüştürülmelidir. Bu şartlar gerçekleştirildiğinde, hem İsrailliler hem de Filistinliler bir diğerinin yaşama hakkını tanımış, Filistin topraklarını paylaşmış ve en büyük tartışma konusu olan Kudüs'ün statüsü de her üç dinin mensuplarını tatmin edecek şekilde çözülmüş olacaktır.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde, burada kısaca özetlediğimiz bakış açısını koruyarak, Filistin sorununu tarihten bugüne ele alacak ve analiz edeceğiz. Temennimiz; 50 yılı aşkın bir süredir kesintisiz devam eden husumetlerin, önyargıların, cinayetlerin, katliamların sona ermesi; mazlum Filistin halkının, hak ettiği barış, güvenlik ve refah içinde yaşamasını sağlayacak bir vatana kavuşması; İsrail'in de hem bölge halklarını hem de kendi Yahudi vatandaşlarını mağdur eden saldırgan, işgalci ve mütecaviz politikasından vazgeçerek, 1967 yılına kadar geçerli olan meşru sınırları içinde tüm komşuları ile barış yaparak güvenlik içinde yaşamasıdır.

Sonuç

Dünyadaki tüm akılcı ve adil insanlar gibi bizim de temennimiz, Filistin'de her iki halkın da razı olacağı barış ve huzurun bir an önce kurulmasıdır. Ancak masum Filistin halkının tüm haklarını elinden alarak ve onları açlığa ve yokluğa mahkum ederek kurulacak bir barış, tek taraflı olur ve aldatmacadır. Daha da önemlisi böyle bir barış gerçek anlamda bir barış değildir. Çünkü böyle bir barış güvenlik ve huzuru hakim kılamaz, tam aksine karmaşa ve kaosun artmasına neden olur. Her iki halkın razı olacağı bir ortamın hakim olması ise ancak adaletin, eşitliğin ve insan haklarının her yönüyle gözetildiği bir barış planı ile mümkün olabilir.

Bunun için İsrail'in 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmesi, Doğu Kudüs'ün Filistin egemenliği altında tüm toplumlara açık bir şehir haline gelmesi, Filistin Yönetiminin bağımsız bir devlet olarak tanınması ve topraklarından sürülmüş olan Filistinlilere geri dönüş hakkının sağlanması gereklidir. Nitekim BM'in 242 ve 338 no.lu kararnameleri de bu koşulları öngörmektedir. Filistinliler 1993 yılında yapılan Oslo görüşmeleri ile topraklarının %78'ini İsrail Devleti'ne bırakmayı zaten kabul etmiş durumdadırlar. Talepleri, kendilerine bırakılan %22'lik bölümde varlık haklarını devam ettirebilmektir. Oslo'da her iki taraf da 1999'a kadar bağımsız bir Filistin devletinin kurulması konusunda hemfikir olmuş, ancak bugüne kadar yaşanan gelişmeler İsrail'in Filistin üzerindeki baskılarını daha da artırması ile neticelenmiştir. İsrail BM kararlarına aykırı olarak yeni yerleşim yerleri inşa etmeye ve Filistin halkını yaşadığı yerlerden zorla çıkarmaya, Filistinlilerin hareket özgürlüğünü sınırlamaya devam etmektedir.

 

 

Bu barışın mevcut yapısıyla İsrail yönetimi tarafından sağlanamayacağı kesinlik kazanmıştır.  Çünkü mevcut yönetimin temelinde Filistinlileri "iki ayaklı hayvanlar" olarak gören ırkçı bir ideoloji vardır. Filistin tarafındaki şiddet yanlısı aşırı gruplar da barış önündeki bir diğer önemli engeldir. Bu durumda her iki taraftan da vicdan ve sağduyu sahibi kişilerin biraraya gelmesi, bu kişilere dünya çapında adaletten, eşitlikten ve barıştan yana olan kişilerin de destek vermesi gereklidir. İşte o zaman Filistin her milletten ve dinden insanın birarada, huzur ve güvenlik içinde yaşayabileceği bir toprak olacaktır.

Ortadoğu'ya barış getirecek insanların, farklı insanları ve kavimleri Allah'ın yarattığı eşit kullar olarak gören, hiçbir soy ayrımı gözetmeyen, bireyleri ve milletleri sadece ahlaklarına göre değerlendiren bir anlayışta olmaları gerekir. Bu kimseler samimi olarak Allah'tan korkan kimselerdir. Çünkü bu üstte tarif edilen anlayış, Allah'ın insanlara emrettiği ahlaktır. Her üç İlahi dinin özünde kardeşlik ve sevgi vardır. Allah'a iman eden ve Allah'ın kendileri için koyduğu sınırları koruyan insanların ittifakı yalnız Filistin'e değil, dünyanın diğer pek çok sorunlu bölgesine huzur ve istikrar getirecektir. Nitekim özellikle son dönemlerde Ortadoğu barışı için faaliyet gösteren Yahudi ve Hıristiyanların sayısında önemli bir artış olmuştur. Örneğin Amerika'da yayınlanan Tikkun dergisinin editörlüğünü yapan Haham Micheal Learner ılımlı görüşleri ile tanınan ünlü din adamlarından birisidir. İsrail işgalinin ahlak dışı olduğunu ve yalnızca Filistinlileri baskı altına almakla kalmayan aynı zamanda Yahudi inancına da zarar veren bir eylem olduğunu söyleyen Haham Learner, Ortadoğu'ya barışın gelmesinin hiç de zor olmadığı görüşündedir. Bunun için yapılması gereken, olayların kontrolünü radikal gruplara bırakmak yerine ılımlıların işbirliği yapmasıdır.

Başta Kudüs'te yaşayanlar olmak üzere Hıristiyan din adamları arasında da Ortadoğu barışı için çaba gösterenler bulunmaktadır. Örneğin 12 Mart 2002'de Beytüllahim'de yaptığı konuşmasında Patrik Michel Sabbah, "İsraillilerin barış ve güvenliğinin Filistinlilerin barış ve güvenliğine bağlı" olduğunu söylemiş ve Şaron'un şiddete başvurmakla çok yanlış bir yola girdiğine dikkat çekmiştir.

Bu durumda Müslümanlara da büyük bir sorumluluk düşmektedir. Müslümanlar konuya duyarlı, ama sağduyulu ve adaletli yaklaşmalıdırlar. Nitekim Kuran'da adaletin önemine dikkat çeken pek çok ayet vardır. Kuran'da Müslümanların düşmanlarına karşı dahi adaletle davranmaları emredilir. Allah "Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin"[3] buyurarak, Müslümanlara, savaş halinde bulundukları müşriklere karşı dahi adaletli olmayı emretmiştir.

Bir diğer ayette aynı emir şöyle tekrarlanır:

Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.[4]

Ortadoğu'ya barışın gelmesinin tek yolu ayetlerde bildirilen prensiplere göre davranan bir yönetimdir. Bu yönetim, Filistin toprakları üzerinde koruyuculuk yapmalı, bu toprakları sahiplenip bir diğerini yaşadığı yerden çıkarmaya çalışmak yerine, her dinden ve milletten insanın bir arada yaşayabileceği bir model oluşturabilmelidir. Filistin toprakları Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların birlikte yaşayabilecekleri kadar geniş ve hepsinin de refah içinde hayatlarını sürdürebilecek kadar bereketli topraklardır. Taraflardan birinin Filistin'in tek sahibi olduğunu iddia etmesi hem tarihi gerçeklere aykırı bir durumdur, hem de yıllardır yaşanan olayların da gösterdiği gibi sürekli savaş ve çatışmalara neden olmaktadır. Her üç İlahi din tarafından da kutsal kabul edilen bu topraklarda Yahudiler sinagoglarda, Hıristiyanlar kiliselerde, Müslümanlar camilerde diledikleri gibi ibadetlerini yapabilmeli, geleneklerini devam ettirebilmeli, saygı çerçevesinde ortak bir yaşam kurabilmelidirler. Maddi imkanlar silahlara, bombalara değil, okullara, üniversitelere, hastanelere harcanmalıdır.

Bu, Osmanlı millet ve devlet anlayışının hakim olduğu, insanların dost ve kardeşçe yaşayabildiği, barış ve güven dolu bir ortamın yeniden oluşturulabilmesi, güçlü bir ekonomik ve siyasi birliğin tesis edilmesiyle mümkündür. Çünkü Osmanlı yönetimi ve tecrübesi, günümüzde çatışmaların merkezi haline gelmiş olan bu bölgeye huzurun ve barışın getirilmesinin mümkün olduğunu bizlere göstermiştir. Bu tür bir 'Yeni Osmanlı' birliği oluşturma yönünde atılacak somut adımlar, bölge devletleri tarafından da kabul görecektir. Üstelik bu birlik dünyanın en gelişmiş medeniyetini ve en zengin topraklarını içinde barındıran, 21. yüzyıla damgasını vuracak bir birlik olacaktır. Bu birliğin öncülüğünü yapabilecek tek millet ise, hiç şüphesiz Osmanlı'nın mirasçısı olan Türk Milleti'dir."[5]

İsrail'in işi bu defa zor görünüyor!

 İsrail'in işi kolay görünmüyor. İsrail, kurulduğuından beri bu kadar uzun bir savaş yaşamamıştı. 1967 ve 1973 savaşları en fazla birer hafta sürmüştü. Ve her defasında İsrail iki veya üç ülkeyi teslim almıştı. İsrail'in şehirleri karşı tarafın hava kuvvetleri tarafından ciddi bir şekilde tehdit edilememişti. Buna karşılık İsrail hem Mısır'ın başkenti Kahire'yi hem de Suriye'nin başkenti Şam'ı istediği gibi evire çevire vurabilmişti.

Geçmişteki bu savaşlar sonucunda yenilmezlik (invincibility) ünvanı kazanan İsrail, astığı astık davranmaya başlamıştı. Hasım Arap ülkeleri sürekli geri sayarken İsrail bir yandan konvansiyonel silahlarda bir yandan da kimyasal ve nükleer silahlarda büyük atılım gerçekleştirmişti. Gerçekten de, şu anda Araplarla kıyaslandığında İsrail hava kuvvetleri ile baş edebilecek bir ülke görünmüyor. Kara ve deniz kuvvetlerinde durum aynı.

Öte yandan İsrail orduları bölgenin en disiplinli ve en iyi eğitimli güçleri. Arap ülkelerinde adam kayırma sistemleri yaygın olduğu için bilhassa silahlı kuvvetlerde profesyonelleşme katsayısı oldukça düşük. Ayrıca bu ülkelerin pek çoğundaki silahlı kuvvetlerin İsrail'e karşı değil; içerde olması muhtemel ayaklanma ve/veya kargaşalara karşı elde tutulduğu açık. Bu sebeplerden dolayı İsrail son yıllarda kelimenin tam anlamıyla mahallenin dayısı olmuştu.

Ama iyi eğitim görmüş ve İsrail'in muhtemel zaaflarını iyi incelemiş; bu arada kendi topraklarını ölümüne savunma azmiyle savaşan bir Hizbullah, İsrail'e, tabir caizse, kök söktürüyor. İsrail hava kuvvetlerinin yaptığı saldırılar vahşice can almaya devam ediyor. Bu saldırılarda ağzı emzikli çocukların toprak altında can vermesi artık olağan hadiseler haline geldi. Ancak bu saldırıların Hizbullah'a ne kadar zarar verdiği sadece Ortadoğu'da değil; aynı zamanda, CNN gibi İsrail propagandası yapan kanallarda bile sorgulanmaya başladı.

Başlangıçta İsrail askeri sözcüleri ve dışişleri bakanlığı yetkilileri operasyonların bir kaç gün içerisinde tamamlanacağına dair konuşmalar yapmaktaydılar. Söylediklerine göre, Hizbullah bu hava harekâtıyla bir kaç günde Lübnan'ın güneyinden sökülüp atılacak; sonra İsrail komandoları, adeta eğitim yaparcasına bir kaç harekât düzenleyecek ve Hizbullah'ın bütün güçleri Levitan nehrinin kuzeyine yani yaklaşık olarak şimdiki mevzilerinden çıkarılıp, kırk ila elli kilometre kuzeye çekilmeye zorlanacaktı.

 

 

Bundan dolayı da hemen bir ateşkes çağrısı uygun görünmüyordu. İsrail işini bitirdiği zaman ağabeyi Amerika'ya durumu bildirecek; Amerika da Güvenlik Konseyi'nden o zaman bir ateşkes kararı çıkaracaktı. Ateşkes kararında kuzeye atılan Hizbullah ile İsrail sınırları arasındaki kırk ila elli kilometrelik bölüme bir uluslararası barış gücü yerleştirilmesi de söz konusu olacaktı. Zaten Hizbullah'ın elindeki roketlerin menzilleri de bu civarda olduğundan, artık İsrail'in kuzeyindeki toprakları tehdit altında olmayacaktı. Hizbullah'ın destekçisi İran büyük bir darbe yiyecek. Geleceğini tamamen Amerika'ya bağlamış olan Arap ülkeleri ‘biz dememiş miydik' havasına girecekler ve ardından da İran'ın üzerine çullanılacaktı.

Ama askeri planlar masada iyi görünmesine rağmen, uygulamada hiç de öyle çıkmadı. İsrail sürekli askeri kayıp verirken, karşısında muazzam bir savaşma azmiyle harbeden Hizbullah militanlarını buldu. İsrail şehirleri sürekli olarak roket yağmuruna tutuldu. Yani İsrail açısından hiç istemediği ve beklemediği bir durum ortaya çıktı. Şimdi Amerika bir ateşkes tezgâhı içinde. Ama bu ateşkes İsrail'e yığınak yapması için zaman kazandırmayı amaçlıyor. Bu yüzden de gerek Lübnan hükümeti gerekse Hizbullah ateşkesi tanımayacaklarını şimdiden açıkladılar. Bu savaşın siyasi açıdan İsrail ve Amerika'nın bölgede zaten olmayan itibarına muazzam darbeler vurmakta olduğu da bir gerçek. [6]

İsrail'de "S300" korkusu!

İngiliz gizli servisi MI-6'e göre Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, 2004 yılında Moskova ziyareti sırasında Rusya'dan tam 20 bin S300 füzesi satın aldı. (Türkiye kamuoyu S300'leri Kıbrıs dolayısıyla çok iyi biliyor.  Rusya, Kıbrıs Rum Yönetimi'ne S300'lerden sattığı zaman Türkiye ile Rusya arasında büyük bir kriz yaşanmıştı. Çünkü bu füzelerin menzili Türkiye'nin büyük bir bölümünü kapsamı alanına alabilecek büyüklükteydi)

Esad bu füzelerin alımı için yanında tam 2 milyar dolar cash (nakit) para götürdü. Banka transferinin kullanılmadığı bu alışveriş MI-6'e göre Suriye açısından pahalı bir alışverişti. Ancak, Suriye sadece 20 bin adet S300'ü almakla kalmamış, S300'lerin ‘pin kod'larını yani şifrelerini de almıştı. Anlayacağınız füzelerin kullanımına ilişkin teknoloji de tamamen kendilerinin kontrolüne geçmişti.

İsrail'in böyle bir saldırıya geçeceğini daha önceden gören Suriye bu silahları almıştı. Hariri suikasti sonrasında Amerika'nın baskısıyla Suriye ordusunun Lübnan'dan zorla çekilmesi de bu gelişmelerin detaylarından birisi. Hatırlayacaksınız Türkiye de Suriye'ye Lübnan'dan çekilmesi için Amerika'nın isteklerini iletme rolünü üstlenmişti geçtiğimiz aylarda. Ve MI-6'e göre Suriye Lübnan'dan çekilirken elindeki S300'lerin tam 13 binini Hizbullah'a bırakmıştı...

CIA ise İngiliz gizli servisinin sahip olduğu bu bilgilerin doğruluğuna inanmıyordu. Oysa Suriye resmi haber ajansı SANA Esad'ın Moskova ziyaretine ilişkin silah antlaşması yapıldığını da dünyaya duyurmuştu.. Tüm bu bilgilerin ışığında (Suriye Lübnan'dan çekildikten sonra) İsrail'in saldırı planları yapılmıştı. Ancak İsrail ve Amerika bir şekilde MI-6'in kendilerine verdiği bilgiyi de doğrulamak istiyordu. İşte bu nedenle İsrail uçaklarının taciz uçuşları planlandı. Plan çerçevesinde tam 7 kez İsrail savaş uçakları Suriye'yi taciz etti. Hatta Esad'ın sarayının üzerinden alçak uçuş dahil yapıldı...

Bu plan çerçevesinde Suriye ya da Hizbullah'tan  S300 füzelerinin fırlatılması bekleniyordu. Böylece S300'lerin var olup olmadığı da tespit edilecekti. Ancak bu füzeler pin kodlarıyla birlikte alındığı için otomatik ateşleme gerçekleşmedi. Amerika ve İsrail teknolojisi de S300'lerin varlığına ilişkin herhangi bir sinyal tespitinde bulunamadı. Ve Amerika ve İsrail Suriye ve Hizbullah'ın elinde S300 bulunmadığı kanaatine varınca İsrail Lübnan'a saldırıya geçti...

İsrail buna benzer testi 1973'ndeki İsrail-Arap savaşında da yapmış ve o dönemde İsrail Banyas Limanı ile Lazkiye şehri arasında tam 24 Suriye  MİG uçağını düşürmüştü. Suriye o zaman da Sam5 füzelerini ateşlememişti. Ve gerçek savaş başlayınca bu füzeler savaşın en sürpriz unsuru olmuştu...

İsrail'in bu hava sahasını ihlal ve taciz uçuşları sırasında varlığı konuşulan S300'lerden birisinin fırlatılması bir başka amaç için de istenilen bir şeydi. Eğer S300'lerden biri fırlatılmış olsaydı İsrail 7 gün içerisinde bu füzelerin Patriot'u yani pan-füzesini yapacak ve 20 bin S300 füzesi işlevsiz hale getirilmiş olacaktı.

Tüm bu bilgileri şimdi diplomatik gelişmeler ışığında değerlendirelim. Suriye Enformasyon Bakanı Muhsin Bilal bir İspanyol gazetesine verdiği demeçte mealen şunları söylüyordu: "Biz İsrail'in deli olduğunu biliyoruz. Olmert deliliği pahasına bize saldırırsa cehennemin kapılarını kendisine açmış olacak."

Yine Hizbullah lideri Nasrallah da El Cezire Beyrut temsilcisinin ‘Sizin elinizde daha güçlü silahlar varsa Tel-Aviv'i vurmak için neyi bekliyorsunuz?' sorusuna şu ilginç cevabı veriyordu:

"Savaşı biz yönlendireceğiz, İsrail değil. Elimizdeki gücün nasıl, ne zaman ve hangisini kullanacağımızı biz biliriz"...

Ve meşhur G-8 toplantısı. Hani Bush'un kör kütük sarhoş olduğu toplantı. Ve o galiz küfür: "Suriye ve Hizbullah bütün işi b..k etti". Önemli kaynaklara göre Bush'un ağzından çıkan bu küfre neden olan bilgi; Putin'den S300'lerin Suriye'ye pin kodlarıyla birlikte verildiği bilgisiydi... Bu bilgi Bush'un moralini bozmuş ve tepkisini de işte bu küfürle dile getirmişti...

Zira G-8 toplantısından önce ABD ve İsrail sözcüleri mangalda kül bırakmayan açıklamalar yapıyordu. İsrail Genel Kurmay Başkanı "Hizbullah'ın kemiklerinin kıracağız" derken, ABD Dışişleri Bakanı Rice da İsrail'in önünü açacak demeçler veriyordu. Ancak G-8'den sonra, bu demeçlerin yerini ateşkes ve barış söylemleri alıyor hatta bölgeye uluslararası güç getirilmesi istenmeye başlanıyordu... İşler İsrail için yolunda gitmiyordu anlayacağınız. İsrail'de onbinlerce Yahudi'nin ülkeyi terk etmek için havaalanlarında kuyruklar oluşturması da olayın bir başka boyutu.

Amerika ve Fransa'nın hazırladığı tasarı ile İsrail'e şimdi yeni bir koruma kalkanı oluşturulmak isteniyor. İsrail bu tasarıyı olumlu bulurken, Lübnan ve Hizbullah karşı çıkıyor. Bölgeye uluslararası güç getirilmesi çalışmalarına da büyük hız verilmiş durumda... İsrail'de moraller bozuk, Hizbullah'ta ise aksine güçlü. Sanırız bunda varlığı konuşulan S300'lerin büyük payı var...[7]



[1] Hucurat Suresi, 13

[2] Al-i İmran Suresi, 113-115

[3] Maide Suresi, 2

[4] Maide Suresi, 8

[5] Harun Yahya

[6] Hasan Ünal / Milli Gazete

[7] Kulis Ankara / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

Siyonist Yahudiler İçin Afrika; KÖLE PAZARI VE HAMMADDE KAYNAĞI
  Beşeriyetin bünyesinin (insanlık aleminin) kanser hücrelerine benzeyen, etrafını çürütüp mahvederek...
Devami
HIYANET ŞEBEKESİ DAĞILIRKEN ŞEBEKLERİN YAYGARASI
  HIYANET ŞEBEKESİ DAĞILIRKEN ŞEBEKLERİN YAYGARASI          Kur’an’ı inkârcılarla, Onu istismarcıların ortak inancı;...
Devami
TÜRKİYE’NİN KUŞATILMASI VE KURTULUŞ ŞANSI
AKP’nin başına “düşük profilli” bir Genel Başkan...
Devami
Suriye Tuzağı ve Hükümet-Cemaat Kapışması: “TENCERE DİBİN KARA, SENİNKİ ZİFT KATRAN!”
  Rahmetli Erbakan Hoca, “AKP’nin güya bölge barışını sağlamak ve Filistinlileri...
Devami
ÇOK PARTİLİ SİYASET ÇARKI VE ERBAKAN’IN FARKI
Erbakan Hoca’nın, ta 1968’lerde öncülük ettiği ve “Pancar Motor” olarak...
Devami
DONALD TRUMP KÂHYALIĞA BİR YIL ÖNCE ATANMIŞTI
 ABD’de BAŞKAN’ların, aslında Yahudi Lobilerinin 8. Sınıf KÂHYA’ları olduklarını ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 7694

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR