ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1822
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta5686
mod_vvisit_counterGeçen hafta27382
mod_vvisit_counterBu Ay82800
mod_vvisit_counterGeçen Ay119131
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17839647

IP'niz: 3.236.170.171
Bugün: 15 Haz 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12602701

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

PKK PEŞMERGELEŞİYOR!..

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Peşmerge Rüstem ve Hülâgû

NATIONAL GEOGRAPHIC France dergisinin Ocak 2006 nüshasında Amerikalı bir gazetecinin, güneyimizde kurulan Kürdistanla ilgili uzun yazısını okuyoruz: Yazıda, o bölgenin taçsız kralı General Rüstem Hamid Rahim'den bahsediliyor. Yazar onun için "Bu kaotik krallığın savaş senyörü General Rüstem Hamid Rahim'dir" diyor.[1]



[1] Sf: 48

 

Rüstem 1990'ların ortalarında ağır yaralanmış, Peşmergeler tarafından Almanya'ya tedaviye gönderilmiş, tedavisi bir sene sürmüş. Dönüşte hastahaneden çıkarken bir takım sorulara yazılı olarak cevap vermesi istenmiş. Birinci soru: Önceki mesleğiniz? Generallik... İkinci soru uzmanlıkla ilgili imiş. Buna da: "Düşmanlarımı öldürmek" cevabını vermiş.

Amerikalı gazeteci General Rüstem'i yakından tanımak fırsatını bulmuş. Devamlı olarak muazzam miktarda (énormes quantités) alkol alıyormuş. Uzun bir akşam ziyafetinde tek başına bir şişe viski ve yarım düzine bira şişesini midesine boşaltıyormuş!

Peşmerge Generalin dikkat çeken özelliklerinden biri de şu:

"Bana, kahraman ve modelinin Hülâgû olduğunu itiraf etti. Cengiz Han'ın torunu olan Hülâgû, 1258'de Bağdad'ı yağmalatmış ve 800.000 Arabın katlini emr etmişti."

Biz Müslümanları, General Rüstem'in bu sözleri çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü onun "800 bin Arap" dediği nüfus aslında Müslümanlardır. Zaten o tarihte Bağdad'ta çok sayıda Arap asıllı olmayan Müslüman da yaşamaktaydı.

Rüstem Hamid Rahim... Bu bir Müslüman ismidir. Peki bir Müslüman nasıl olur da, tarihin en büyük Müslüman katilini kendisine kahraman ve model olarak kabul edebilir? Çünkü O Yahudi kökenli bir peşmergedir.

Güneyimizde bağımsız bir Kürdistan'ın kurulması İsrail'in ve dünya siyonizminin işi ve eseridir. Yahudiler asırlar boyunca, içlerinde yaşadıkları toplumların dinlerini ve kimliklerini yalancıktan benimsemişler ve sivrilerek köşe başlarını ele geçirmişlerdir.

Bundan yüz sene öncesine kadar Kürdistan'da, Musevî kimliklerini koruyan Yahudiler olduğu iyi bilinmektedir. Şu anda bunlar kaybolmuşlardır? Nereye gittiler. İsrail'e mi? Yoksa bir kısmı arada kimlik değiştirerek (tabiî ki, yalancıktan) hâkim halk faktörünün arasına mı karıştı? Zaman zaman internet sitelerinde Kürt istiklâl hareketi ile ilgili bazı şahsiyetlerin Yahudi kökenli olduğuna dair yazılar okuyorum. Bunları ceffelkalem reddetmek doğru olmaz. Kaynak gösteriyorlarsa dikkate almak, araştırmak gerekir.

İsrail ve onun Evangelist dostları (Bütün Hıristiyanları kasd etmiyorum, İsrail'i Yahudilerden fazla seven ve destekleyen agresif Evangelist kiliseleri kasd ediyorum) Ortadoğu'daki bütün Müslüman ülkeleri parçalamaya karar vermişlerdir. Irak işgal edilmiş ve parçalanmıştır. Orada Kürtler, Sünnî Araplar, Şiî Araplar birbirlerine düşman edilmiştir. İsrail ve Evangelist Amerikan rejimi İran'ı parçalama planlarını çoktan yapmıştır. Ankara'daki birtakım kişiler "Bush beni çok seviyor, son ziyafette bana çok iltifat etti, kendi eliyle bana bonbon verdi..." gibi konuşmalar yapadursunlar, maalesef Türkiye'nin de parçalanma planları hazırdır, hatta bunların bir kısmı tatbikata geçirilmiştir.

Yahudi kökenli peşmerge Generali Rüstem'in "BENİM KAHRAMANIM VE MODELİM CENGİZ HAN'IN TORUNU HÜLAGÛ HAN'DIR. BAĞDAT'I YAĞMALATMIŞ VE 800 BİN ARABIN KATLİNE EMİR VERMİŞTİR" cümlesi, Türkiye'yi kendisine getirmelidir.

Çünkü, 800 bin Arap veya Müslüman katilini kendisine kahraman ve model olarak kabul eden bir kişi Müslüman olamaz ve zaten yahudidir.

Ey akıl sahipleri! Düşünün, aklınızı çalıştırın...

Yarın, Türkiye ile Rüstem kuvvetleri arasında savaş olursa bu İsrail destekli peşmergeler kahramanları ve modelleri Hülâgû Han gibi, Müslümanları öldüreceklerdir.[1] Ve zaten 100 bin peşmerge, Türkiye'ye karşı kullanılmak üzere eğitilmektedir. Ve işte ABD ve AKP'nin PKK ile ortak mücadelesi PKK'yı peşmergeleştirmeye yöneliktir.

Çağdaş Hülâgû Miloseviç'in ölümü nasıl yorumlanmalı?

On yıl önce sona eren savaşta, Bosna Hersek'te, 250 bin kişi öldürülmüş bir o kadarı da sakat kalmıştı. Savaş Dünya kamuoyuna Yugoslavya'daki bir iç çatışma olarak gösterilmeye çalışılmıştı. Hâlbuki bu savaş: Bizzat egemen güçler tarafından desteklenip yeni dünya düzenlerine uygun bir Yugoslavya haritası ortaya koymak ve Avrupa'nın ortasındaki Müslüman varlığını bitirmek için yapılmıştı.  Bu savaşın en büyük suçlusu Miloseviç'ti fakat Miloseviç bu projenin en büyüğü değildi. Bu projenin en büyüğü: Miloseviç'e de Eski Yugoslavya'nın dağılacağını söyleyen ve pastadan en büyük payı alabilmesi için onu destekleyen, hayallerinde kendilerine yeni bir dünya kuran emperyalistlerdi. Miloseviç de onların en büyük piyonuydu.

Miloseviç, zaten yaptığı her şeyi bu egemen güçlerden destek alarak yapmıştı, bu yüzden de korunacağını düşünüyor olmalıydı ama Lahey'den bir türlü çıkamadı.

Artık Lahey'de durmaktan sıkılan ve oradan kurtulmak isteyen Miloseviç bu isteğini dillendirmiş ve hatta birilerine (Siyonist patronlarına) "Serbest kalmazsam sizi ve sırlarınızı ifşa ederim" demiş olabilir mi? Bunun üzerine tarihte de çok defa şahit olduğumuz gibi kamuoyuna onun öldüğünü söyleyip ardından da ona verilen yeni bir kimlik ve yeni bir yüzle Güney Afrika'da ya da başka bir yerde yaşamasına izin verilmiş olabilir mi?

Ya da Miloseviç'in, sırlarının açığa çıkmamasını isteyen birileri tarafından öldürüldüğü düşünülemez mi?

Nitekim Miloseviç'ten on beş gün kadar önce, canilikte Miloseviç'ten daha aşağı bir mertebede olmayan Milan Babiç de intihar etmişti. (Ya da ettirilmişti) Babiç: Savaş esnasında bugün Hırvatistan bölgesinde kalan Sırpların lideriydi ve savaşta birçok infaz emri vermişti.

Bundan yaklaşık beş yıl önce de Arkan lakaplı Jeliko Rajatoviç kimler tarafından düzenlendiği belli olmayan bir baskın sonucu kendi otelinde öldürülmüştü. Arkan da: Bosna'da on binlerce sivilin katledilmesi emrini veren Sırp paramiliter grubunun lideriydi.

Bütün bu ölümleri yan yana koyduğumuzda ve özellikle de Babiç ile Miloseviç'in çok yakın zamanlarda ölmüş olmaları akıllara gelen "öldürüldüler mi" sorusunu belki de kuvvetlendiriyor.

Lahey Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesinde, Eski Yugoslavya'da işlenen insanlık suçlarına dair zanlıların yargılandığı bu mahkemede, suçluların konuşması; Bosna'da insanlık suçlarının işlendiğini hatta bir soykırım yapıldığını tescilleyecekti. Ama yaşayan en büyük tanıklar (deliller) birer birer ölüyorlar. Hem de asıl öneme haiz bulunan kişiler, emir verenler... Emir verenler öldükten sonra emri uygulayanların aslında pek bir önemi kalmıyor.

Emri verenlerin ölmesi Lahey'deki bu mahkemenin düşmesine yönelik bir çalışma olabilir mi? O kadar çok soru var ki akla gelen ama en hazini belki de Miloseviç'in en fazla gerektiği dönemde ölmüş olması.

Müslümanlar ferasetli olmalı; meseleleri, çok ince nüansları bile kaçırmadan takip etmeli. Miloseviç'in ölümü de bu minvalde yorumlanmalı. Her ne kadar siyasi açıdan bu yorumlar çok mühim olsa da, Bosna'nın geleceği bakımından Lahey'deki bu dava çok önemli olsa da Miloseviç kaçırıldı, öldü veya öldürüldü...

Ne diyebiliriz ki: "Zalimler için yaşasın Cehennem!"[2]

Hesaplaşma (mı?)

Kabul edelim ki Şemdinli iddianamesi ortalığı hem karıştırdı, hem de renklendirdi. Mesela savcının "devlet içinde gizli yapılanmalar"la ilgili III. Selim'e kadar gitmesi son derece dikkat çekiciydi. İsmi açıklanmayan bir askeri kaynağa göre bu hatırlatma anlamlıymış: "Çünkü III. Selim döneminde Yeniçeri Ocağı'na alternatif olarak Nizam-ı Cedid adıyla yeni bir silahlı kuvvet kurulmuştur. Bir de o dönemde uygulananları aynen uygularız gibi bir gözdağı mı verilmek isteniyor?"[3] Haberde bu değerlendirmeyi yapan kaynağın Jandarma Genel Komutanlığı olduğu da vurgulanıyor.

Bunlar ucu açık ve tehlikeli tartışmalar. Ancak öyle görünüyor ki Türkiye'nin kendi tarihiyle hesaplaşmasından daha fazla kaçacak takati de kalmadı. 28 Şubat döneminde "ordu-emniyet" üzerinden başlatılan tartışmanın bugün ulaştığı nokta düşündürücüdür. "Yargıyla ordu ya da hükümetle filanca kurum arasında gerilim isteniyor" diyenler, biraz geç kalmış görünüyor.

Bu arada son derece önemli bir başka gelişme oldu ve Lahey'deki Savaş Suçluları Mahkemesi'nde dört yıldır yargılanan Miloseviç, hücresinde ölü bulundu. Bu gelişmenin yaşadığımız coğrafyadan bağımsız olduğunu düşünenlere buradan seslenelim. Bu ölüm ki en kötü ihtimalle bilinçli bir ihmalin sonucudur, küresel gücün önemli bir mesajıdır. Hadisenin eski Yugoslavya topraklarında üreteceği sonuçlar olacaktır. Ancak asıl önemli olan, "küresel adalet"in şimdilerde bağımsızlık için çırpınanlara verdiği mesajdır. Bunu anlamak için, "sistem"in onu bize hangi etiketlerle sunduğu, Yugoslavya'nın nasıl parçalandığı ve bu süreçte hangi aktörlerin rol oynadığı üzerinde yeniden durmak gerekiyor. Bu değerlendirmeye mesela Miloseviç'in daha mahkemenin başında söylediği "Bizden sonra (parçalanma sırası) sıra Kemal'in ülkesinde" (yani Türkiye'de) sözleri üzerinden başlayabiliriz Yoksa memleketimizde birdenbire açılan "savaş suçluları" başlıklı pankartların ne olduğunu anlamak mümkün olmaz.

Sözü tarihten açmıştık, öyle devam edelim. Bu tartışmalara başka bir katkı sunmak için şöyle bir geçtiğimiz yüzyılın başlarına uzanalım: "1917'de II. Wilhelm'in İstanbul'da yaptığı ziyarete ait bir fotoğraf vardır. Fotoğrafta Kayzer'in karşısında hazırol vaziyette durup onu dinleyen kişi Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı ve başkumandan Vekili Enver Paşa'dır. Liman von Sanders dahil tüm Alman komutanların ‘gözü pek ve cahil' diye niteledikleri Enver Paşa, Almanların Şark'taki sarsılmaz müttefikidir. Ülkeyi Birinci Büyük Savaş'a, kabine üyelerinin çoğunun haberi olmaksızın sokan triumvira'nın başında o vardı."[4]

Aradan geçen bunca zaman ve eşiğinde korkuyla beklediğimiz yeni bir savaş. Kim kimi nereye isterse oraya oturtabilir ya da benzetebilir. Belirsizliğin ve tedirginliğin o günkünden daha az olduğunu kim söyleyebilir ki.  Ama asıl soru şu: Daha seksen küsur yaşındaki bir cumhuriyet, neden hep kendi geçmişindeki "çöküş"ün tartışmalarını bugüne taşıma ihtiyacı hissediyor? Bunun cevabı var aslında. Sözgelimi "Medrese cehaleti bilime karşı" diye başlık atarak AKP'nin Milli Eğitim Bakanı'nı "medrese" safına koyanlar, onu "bilim düşmanı" ilan ediyor.[5] Ne medresede okutulanlara İnce'nin aklı yeter, ne de zannettiği gibi AKP böyle bir saflaşmada "bilim"in karşısında yer alır. Hatta birlikte, aradan geçen bunca zamana rağmen "çöken" medreseyi niçin muhatap almak zorunda kaldıklarını bile konuşabilirler.

Artık anlaşırlar mı, ağlaşırlar mı onu bilemeyiz.[6]

Miloseviç deyince, Kuduz Köpekleri ve Yerli örneklerini hatırlıyoruz:

Kuduz Köpek Sendromu!

Kuduz köpek kapıya bağlanmaz!

Çünkü kuduz köpeğin kimi ısıracağı belli olmaz!

Önüne kim çıkarsa ısırmaya çalışır!

Adeta beyninin taa içine kadar işlemiş kuduz mikrobunu herkese bulaştırmak ister gibidir.

"Madem ben kuduz oldum, öyleyse herkes kudursun" der gibidir.

Kuduz köpeğe karşı yapılacak tek şey vardır.

Kafasına bir kurşun sıkarak onu yok etmek!

Bu nedenle de kuduz köpeğe kızmanın, öfkelenmenin, bağırıp çağırmanın bir yararı yoktur!

Eğer kızılması gereken biri ya da birileri varsa, o da kuduz köpeği serbest bırakan ve sahip çıkan kimselerdir.

"Hazır bir kuduz köpek bulduk, kaç kişi ısırttırsak kârdır" diye düşünenler aslında büyük yanılgı içindedir.

Bugün kuduz köpeğe birkaç hasmınızı ısırttırabilirsiniz ama yarın aynı kuduz köpek sizin de katiliniz olabilir!...[7]

Türkiye'nin en stratejik bölgesi peşkeş mi çekiliyor?

Suriye ve Irak sınırındaki 6 ilde yapılacak mayın temizliği işi ihale şartları, İsrail'in iştahını kabartacak nitelikte

Türkiye'deki ‘Golan'a dikkat!..

Suriye ve Irak sınırındaki 6 ilde mayın temizleme işini yapacak firmaya temizlediği arazinin 49 yıllığına kiralanacak olması; geçtiğimiz yıllarda Manavgat nehrinin suyunun satışı görüşmelerinde AKP hükümetine resmi olarak ‘kibbutz' teklifi getiren İsrail için ‘arazi' üretiliyor iddiasını gündeme taşıdı.

Ottowa Anlaşması olarak bilinen Mayın Yasaklama Antlaşması'na 3 yıl önce imza atan Türkiye'de, Suriye ve Irak sınırındaki 6 ilde mayın temizleme için yapılacak ihalelerin şartnamesindeki ilginç ‘şartlar' gözleri İsrail'e çevirdi. Mayın temizleme işini yapacak firmaya temizlediği arazinin 49 yıllığına kiralanacak olması; geçtiğimiz yıllarda Manavgat nehrinin suyunun satışı görüşmelerinde AKP hükümetine resmi olarak ‘kibbutz' teklifi getiren İsrail için ‘arazi' üretiliyor iddiasını gündeme taşıdı. İsrail, eskiden beri GAP bölgesinde organik tarım yapma gerekçesiyle Yahudi ailelerini kibbutz denen çiftliklere yerleştirmeyi planlıyor. İsrail'in devlet oluşum süreci de bu, kibbutzlarla başlamıştı.

Türkiye 2003 yılında uluslararası mayın yasaklama anlaşmasına imza attıktan sonra stoklarındaki 2 milyon 973 bin 481 mayının 2008 yılına kadar imhasını, sınırlarda gömülü bulunan 920 bin 80 adet mayının ise 2014 yılına kadar temizlenmesini kabul etti. Buna göre, Türkiye-Suriye sınırında 615 bin 449 adet gömülü mayın var. 519 kilometre uzunluğu olan sınırda, mayınlanmış alanın genişliği ise 306 milyon metrekare. İsrail, mayın temizleme işini alırsa, bu bölgeyi İsrail, verimli toprakları tıpkı işgal ettiği Suriye'nin Golan Tepesi'ndeki araziler gibi tarım arazisi ve besin deposu haline getirebilecek.

Süreç gizli başlayınca...

Mayınların temizlenmesi ile ilgili süreci başlatan AKP hükümeti, buna ilişkin aldığı kararı gizli tuttu. Konuyu Bakanlar Kurulu gündemine taşıyan AKP hükümeti, 27/06/2005 tarihli ve 2005/9076 Sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile, mayın temizliği için düğmeye bastı. Ancak alınan karar, kamuoyuna açıklanmadığı gibi Resmi Gazete'de de yayınlanmadı. Bunun için de mayın temizliği işinin kimler tarafından nasıl ve hangi şartlarda yapılacağı, kamuoyu tarafından öğrenilemedi.

İsrail'in Kibbutz projesi

Öte yandan araziyi mayından temizleyecek firmanın 49 yıllığına kiralanmasının şartnameye konulması ve yabancı firmaların ihaleye girmesine izin verilmesi, gözleri İsrail'e çevirdi. Çünkü GAP bölgesinde yıllardır organik tarım yapma bahanesiyle bölgeye yerleşmeyi bazen resmi olarak bazen de gayri resmi yollardan gündeme getiren İsrail, en son AKP Manavgat nehrinin suyunun satışı görüşmelerinde bölgede Yahudi çiftçilerin kalabileceği ‘kibbutz'lar için arazi istemişti. Ancak bu istek kamuoyuna duyurulmamıştı. Gül'ün son İsrail ziyaretinde de bu konu gündeme getirilmişti.

Bu istekler unutulmadan GAP bölgesindeki illerde çıkılan ihaleler, akıllara bu kibbutz projesini getirdi. Gizliden gizliye İsrail'in Avrupalı şirketler aracılığıyla bu ihalelere girdiği veya girmeye çalıştığına ilişkin duyumlar ise, endişeleri iyice artırdı. Çünkü Fırat nehrine kadar olan toprakları vaat edilmiş toprak statüsünde gördüğü için bir şekilde bu bölgeye yerleşmeye çalışan İsrail'in bu tür fırsatları kaçırmayacağına dikkat çekiliyor. Öte yandan Kibbutz, kolektif çiftlik anlamına geliyor. İsrail devleti kurulmadan önce bu kibutzlarla Filistin'e yerleşen Yahudiler, kiraladıkları bu arazileri zaman içerisinde baskıyla ve yüksek miktarlardaki paralarla satın aldılar. Böylece İsrail devletinin alt yapısını oluşturdular. Kibbutzlar, asgari 100 dönüm arazi üzerine kuruluyor.

Eski vali'nin endişesi

Sınır bölgesinde mayın temizliği yapılacak illerden Kilis'in eski Valisi Aslan Kütük de, kısa süre önce bu konuya dikkat çekmiş ve şu önemli açıklamaları yapmıştı: "Bölgenin temizliğinin yabancı şirketlere verilmesi için ihaleler başladı. İsrail firması gelecek, burnumuzun dibinde genetik deneme çiftlikleri kuracak. Hem topraklarımızı kirletmelerine izin vereceğiz, hem de denetimi kaçıracağız. Arazilerin başka ülke şirketine tahsisi girişimini, ülkem yararına değil, zararına görüyorum. Milli menfaatlerimize aykırı buluyorum. Böyle bir şey olamaz. Dünyanın hangi yerinde yabancı bir şirket böyle bir işi yapmış ki. Bu iş yerli firma eliyle yapılmalı, kullanım hakkı da mutlaka Türk vatandaşlarına verilmeli."

SP'de uyarmıştı

Konuyu ilk kez gündeme getiren Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan ise, yabancı firmaların ihaleye girmesinin önemine işaret ederek, "Özellikle ihale şartnamesinde bu topraklarda organik tarımsal faaliyet yapılacağı hususuna yer verilmesi, organik tarımsal faaliyetlerde ise İsrail'in çok mahir olduğunun bilinmesi, şayet bu ihaleler İsrail firmalarına verilirse kırkı dokuz yıl dahi geçmeden - bu topraklar BOP veya AB'nin baskıları sonucu ya Büyük İsrail'in toprakları arasına katılır veya zaman zaman bazı Batı ülkelerinin çizdiği haritalarda görüldüğü gibi Türkiye'den koparılmak istenen bir çerçeve içinde kullanılıp vatanımızın parçalanma yolu açılmış olur" uyarısında bulunmuştu.

Ziraat Odaları Bölge Başkanı Halil Dolap: "Temizlenen arazi halka verilmelidir"

Türkiye ile Suriye Arap Cumhuriyeti sınırında bulunan mayınlı arazilerin ekonomiye kazandırılması için başlatılan çalışmalara destek veren bölge çiftçisi, arazilerin çiftçilere verilmesini istiyor. Ziraat Odaları Bölge Başkanı Halil Dolap, 180 bin dekar arazinin bölgedeki 20 bin aileye geçim kapısı olacağını söyledi. Mayınlı arazilerin temizlenmesi için başlatılan ihale hazırlıklarını olumlu bulduklarını, ancak temizlik çalışması yapan firmalara arazilerin verilecek olmasını doğru bulmadıklarını belirten Bölge Ziraat Odası Başkanı Halil Dolap, "Mayın temizliği için ihale olması doğru. Ancak mayından temizlenen arazilerin firmalara değil de bölge insanına verilmesini istiyoruz. Bizim bölgemiz olan Şırnak, Mardin ve Şanlıurfa'da güvenlik bandıyla birlikte yaklaşık 180 bin dekar arazi bulunuyor. Bu arazilerin oluşturulacak kooperatiflerle bölge insanına sözleşmeli olarak verilmesi gerekir. Şayet böyle olursa bölgede 20 bin aileye geçim kaynağı sağlanır" dedi.[8] 



[1] Milli Gazete / 11 Mart 2006 / M. Şevket Eygi

[2] Milli Gazete / 13 Mart 2006 / M. Yahya Coşkun

[3] Hürriyet / 12 Mart 2006

[4] Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu, İlber Ortaylı, Kaynak Yayınları, sayfa: 133

[5] Hürriyet / 12 Mart 2006 / Özdemir İnce

[6] Milli Gazete / 13 Mart 2006 / Nasuhi Güngör

[7] Milli Gazete / 11 Mart 2006 / Zeki Ceyhan

[8] Milli Gazete / 28 Şubat 2006


Bu yazarin diger makaleleri

FRANSA'DAKİ "HAYIR"; HEM SİYONİZME, HEM DE BİZDEKİ UŞAK ZİHNİYETE BÜYÜK DARBEDİR!
  Almanya'da Siyonizm karşıtı Hıristiyan Demokratların eyalet seçimi zaferinden sonra,...
Devami
TÜRKİYE BİZANSLAŞIYOR!
  Yunanistan'ın resmi devlet bankası ve devletin stratejik ve siyasi bir...
Devami
KİM KAZANDI
Kim kazandı, kim kaybetti; genel seçimi? Hem İsrail, hem İsmail; bayram...
Devami
FOOTSTEPS OF THE ERBAKAN REVOLUTION
The Art of Ruling! A model and a real ruler is...
Devami
MİLLİ ÇÖZÜM KONYA'DA SP İÇİNDEKİ GİZLİ ÇIBANLARI DEŞİYOR
  Milli Çözüm Temsilciliği ve TEZ Organizasyonun ortak gayretiyle, Konya'nın Otel...
Devami
VAKİT TAMAMDIR
    VAKİT TAMAMDIR Talut Calut olayı , Kur‘ani  hikmet Yüzde bire...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 7600

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR