ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1593
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta5457
mod_vvisit_counterGeçen hafta27382
mod_vvisit_counterBu Ay82571
mod_vvisit_counterGeçen Ay119131
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17839418

IP'niz: 3.236.170.171
Bugün: 15 Haz 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12602580

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

TÜRK ORDUSU,İSRAİL'İN KORUCUSU MU YAPILACAK?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 8
ZayıfMükemmel 

 

Başbakan Recep T. Erdoğan "ateşkes sağlamadan bölgeye birlik yollamayız. Askerlerimizi tehlikeye atmayız" diyor. Bunun tersinden okunması: "İsrail hedefine ulaştıktan, Lübnan ve Gazze'yi yakıp yıktıkta sonra, kendi keyfince ateşkes başlatırsa, biz de o zaman İsrail adına, Hizbullah ve Hamas'a jandarmalık yapsın diye asker göndereceğiz" anlamını taşıyor.

 

Sabahtan Erdal Şafak; bu tuzağı bir fırsat gibi sunuyor:

"Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan ve elbette Lübnan.

Ürdün, Mısır ve Suudi Arabistan, bu kez geçmişteki Arap-İsrail çatışmalarından farklı tutum izlediler: Üçü de Hizbullah'a tavır aldılar. Dahası, Hizbullah'ın çökertilmesi umuduyla İsrail operasyonuna sessiz onay verdiler. Hatta ardından sıranın Hamas'a gelmesi için dua ettiklerini bile söyleyebiliriz.

Peki, Roma'da kimler yok? Hizbullah'ın iplerini elinde tutan İran ile Suriye. Bir de Türkiye! Başbakan Erdoğan -haklı ve meşru- kaygılarla bu krizi gündeminin ilk sırasına alıp mesaisinin büyük bir bölümünü ayırmasına rağmen Türkiye!

Hayır; hiçbir şey ima etmiyoruz.

Sadece, hem Lübnan'da görevlendirilecek Uluslararası Barış Gücü'ne Türkiye'den önemli asker katkısı istenmesini, hem de o gücün de yardımıyla Ortadoğu'nun yeniden biçimlendirilmesi çalışmalarından Türkiye'nin uzak tutulmasını içimize sindiremediğini belirtmek istiyoruz.

Roma'da Türkiye de ya olmalı, ya olmalı..." diyerek, Türk Ordusunun İsrail'in Korucusu olmasını istiyor!

Hürriyetten, İsrail havarisi Cüneyt Ülsever ise Yahudi ağzıyla konuşuyor.

Türkiye, Ortadoğu'da yeni bir fırsat yakalayabilir

TÜRKİYE 1 Mart Tezkeresi'ni reddederek önlenemez ve durdurulamaz "21. yüzyılın yeniden inşası" meselesinde kendi kendini pasifize etti.

 Komşusundaki yangını uzaktan seyretmeye kalkınca yangının kendi evine sıçramasına engel olamadı. Bugün evdeki yangını (PKK) durdurmak için başkalarından (ABD) medet ummak zorunda.

Başbakan, aklına estiği gibi davrandığı için ABD ve AB'de büyük çapta güven erozyonuna uğramış vaziyette. Başbakan'ın Doğu eksenine kayıp kaymadığı, ABD ile ortak yeni açıklanan Stratejik Vizyon Belgesi'ni ne kadar hazmettiği açıkça tartışılıyor. Ama...

Yine de soğukkanlı davranmayı becerebilirsek; geleceğin yazılım şartları Türkiye'ye "21. yüzyılın yeniden inşası"na katılabilmek için önemli bir fırsat sunuyor:

Türkiye; BM'nin İsrail-Lübnan Savaşı'na doğrudan müdahale etmesi durumunda yeniden şekillenmekte olan Ortadoğu'da etkin ve aktif bir rol alabilir.

Nitekim Irak üzerine yoğunlaşmış ABD'nin Lübnan'a doğrudan askeri müdahalede bulunamayacağı, Türkiye ve Fransa'dan BM şemsiyesi altında önderlik beklediği, bu durumu İsrail'in de kabullenmeye başladığı Amerikan gazetelerinde yazılmaya başlandı.

Lübnan'ın da zaten Türkiye'den aktif müdahale beklediği biliniyor.

Tüm Arap ülkelerinin Lübnan'da olan bitenleri kendi köşelerinde seyrettikleri ancak yine de hem ABD'nin, hem İsrail'in oldukça yalnız kaldığı bir ortamda Ortadoğu'yu ve Batı'yı aynı mesafede kucaklayan bir Türkiye, 21. yüzyılda yeni yerini alabilir.[1]

Yine sabahtan Fatih Altaylı tezkere tersliğinden tövbe etmek için bir fırsat yakalandığını söyleyecek kadar zırvalıyor!

Neredesiniz anti tezkereciler!

1 Mart Tezkeresi öncesi, "Bu tezkere geçmeli" diyen ya iki gazeteci vardı, ya da üç. Biri de bendim. Bu tavırdan ötürü az eleştirilmedim, az küfür yemedim. Ve o dönemde hep şunu yazdım: "Türkiye tezkereye evet demezse bölgedeki kontrolünü ve gücünü kaybeder. PKK yeniden ortaya çıkar. Türkiye'nin müdahale gücü kalmaz. Kürt Devleti'nin kuruluşunu engelleyemez. Öyle bir an gelir ki, Türk askeri ile ABD askerleri karşı karşıya gelir, çatışmak zorunda kalır."

Bu yazıların hepsi arşivlerde duruyor. Bu arada bir grup "entel", bir grup "ulusalcı", bir grup "İslamcı" biraraya gelmiş "Tezkere geçmesin" yaygarası yapıyorlardı. "Askerimiz Irak'ta çatışmak zorunda kalır" diyorlardı. Ben de onlara "Tezkere geçmezse kendi topraklarımızda çatışmak zorunda kalırız" diyordum. Sonunda "onların" dediği oldu. Tezkere Meclis'ten geçmedi. Geldiğimiz nokta ortada. Abdullah Öcalan'ı yakalayıp paket teslim yapan ABD'yi PKK'nın hamisi ilan ediyoruz. Geçmişte hergün girip çıktığımız Kuzey Irak'a girebilmek için kıyamet koparıyoruz (Girince bütün sorunu çözecekmişiz gibi).

O gün "Tezkere geçmesin" diyenlerle, bugün hükümeti "bir şey yapmamakla" suçlayanlar da aynı kişiler işin garibi. O günün "Retçileri" gelinen noktanın "Sorumluları". Ama Türkiye ne geçmişi, ne geleceği düşünmeyen insanların ülkesi olduğu için kimse bunlardan hesap sormuyor. Ama tarih soracak. Umarız tarih hesap sorarken, Türkiye'nin bölünme sürecinin başlangıcını hazırlayanlar olarak yargılanmazlar."

Amerika Bastırıyor! "Lübnan'a Türklerin asker göndermesi bekleniyor!"

Washington yönetimi, Lübnan'a gönderilmesi düşünülen Uluslararası Barış Gücü'ne Irak ve Afganistan'da devam eden operasyonlar nedeniyle asker vermeyecek, ancak Fransa ve Türkiye'nin öncülüğünde 10 ila 20 bin kişilik bir askeri güç öngörülüyor.

Amerikalı yetkililer, Lübnan'a gönderilmesi düşünülen uluslararası güç çerçevesinde ABD askeri gönderemeyeceklerini ancak, Türkiye ve Fransa'nın asker verebileceğini duyurdu. Washington Post gazetesinin haberine göre Amerikan Savunma Bakanlığı yetkilileri, ABD askerlerinin zaten Irak ve Afganistan'da operasyonlarını sürdürdüğünü belirterek, bu nedenle Lübnan'a gönderecek birlikleri olmadığını savunuyor!..

Türk askerini Ortadoğu'ya çekmek isteyen Amerika, Anadolu'ya Kendi askerini yerleştiriyor!

ABD ve İsrail savaşı yaymak için bölgeye güç yığıyor. Bir süre sonra Suriye ve Türkiye'nin Güneydoğusu için de "uluslararası güç" isteyecekler. Türkiye-Suriye sınırı boyunca ve İskenderun Körfezi'ne "çokuluslu güç" adı altında Amerikan askeri yerleştirmek isteyecekler.

İsrail'in Lübnan saldırısını, ABD ve İsrail üst yönetimi birlikte planladı. 17-18 Haziran tarihlerinde ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, İsrail eski Başbakanı Benjamin Netanyahu, Bush'un akıl hocası Natan Şaransky arasında Colarado'da yapılan toplantıda bütün ayrıntılar netleştirildi: İsrail Gazze ve Lübnan'ı işgal edecek.

Suudi Arabistan'ın, Mısır'ın, Ürdün'ün, Türkiye'nin Lübnan'a NATO gücüne onay vermeleri bu ülkelerin tuzağa düştüklerinin ya da ABD-İsrail planlarına iştirak ettiklerinin göstergesi. Afganistan ve Irak işgalinden sonra Lübnan'ın işgali de bölge ülkelerinin desteğiyle gerçekleşiyor. Lübnan'a gelecek NATO gücü, ateşkesi hedeflemeyecek. İsrail ve ABD için savaşacak. Kendilerine yönelecek direnişi kırma görevi üslenecek. Bu NATO gücü değil, Amerikan gücü olacak. Plana destek veren ülkelere şunu soralım: Tamam; NATO gücü gelsin ama içlerinde ABD askeri olmasın! ABD ve İngiltere bakalım bu planı kabul edecek mi? Bölge ülkeleri kabul edecek mi? Etmeyecekler! Çünkü amaç saldırıların durdurulması değil. Amaç, ABD-İngiliz emperyal gücünün Lübnan'a yerleşmesi. Bu yeni bir işgal. Bir ülkenin daha ABD-İngiliz-İsrail cephesine kurban edilmesi..

Uzun bir savaş olacak. ABD ön hazırlık olarak bir yandan İsrail'in ateş gücünü kullanırken diğer yandan Arap ülkelerini hizaya sokuyor, büyük istila harekâtı için onlara talimatlar yağdırıyor. Hem İsrail saldırganlığına karşı seslerini kesmelerini istiyor hem de ABD ve İsrail'e yönelen kitlesel öfkeyi bastırmalarını. Bunun için en iyi çözümü buldular. Şii-Sünni ayırımı. Başarıyla uyguluyorlar. ABD ve İsrail bölgesel müttefikleriyle birlikte kitleleri büyük bir tuzağa sürüklüyor.. Irak işgalinden bu yana, İsrail'i hazırlıyorlardı. Bölgenin en büyük ateş gücüne sahip ülkesine Suriye ve İran'a saldırı hazırlıkları kapsamında yığınak yapıyorlardı. ABD yapımı yüzlerce GBU-28 bunker buster bombaları, Hizbullah menzillerini vurmak için değil, doğrudan Suriye ve İran hedeflerini vurmak için verildi. Lübnan bombardımanı başladıktan sonra askeri mühimmat nakliyatı hızlandı. Şu anki silah yığınağı Lübnan için değil, Lübnan sınırlarının ötesine yapılacak saldırılar için. ABD Dışişleri Bakanı'na göre, Lübnan'a "uluslararası" Amerikan gücü yerleştirme planı 60 ile 90 gün içinde gerçekleştirilecek.

Not edin: Bir süre sonra Suriye için de "uluslararası güç" isteyecekler. Suriye topraklarını parçalara ayırmak için önce krizler çıkartacaklar, bazı yerlerini bombalayacaklar. Ardından çatışmaların önüne geçmek için ABD askeri ya da ABD kontrolündeki birlikleri yerleştirecekler.

Şunu da not edin: Çok geçmeyecek, Türkiye'nin Güneydoğusu için de benzer senaryolar yüksek sesle dile getirilmeye başlanacak. Türkiye-Suriye sınırı boyunca ve İskenderun Körfezi'ne "çokuluslu güç" adı altında Amerikan askeri yerleştirmek isteyecekler.

Ahmet Şah Mesud suikastini kimse sorgulamadı. İki gün sonra 11 Eylül oldu ve Afganistan işgal edildi. Irak işgali öncesi İngiliz silah denetcisi David Kelly, öldürüldü, intihar dendi ve düzmece bir soruşturmayla dosya kapatıldı. Gerçekler gizlendi. Refik Hariri suikastine bir kez daha dikkat çekmek istiyorum. Onun imar ettiği Beyrut'u şimdi yıkıyorlar. Sonuçlarını nasıl devşiriyorlar, görüyor musunuz? Kendi dostlarını, müttefiklerini kurban ederek hedeflerine ulaşıyorlar. (26.07.2006 / İbrahim Karagül / Yenişafak)

 

ABD, AKP Amigosuyla Alay Ediyor

"PKK vahametini kavradık!

Washington ile Ankara arasında PKK'ya karşı işbirliği diplomasisi sürerken. Bush Erdoğan'ı, Rice'da Gü'lü arayarak "durumun vahametini kavradıklarını" söylüyor! Terör örgütüne karşı elimizden geleni yapacağız sözü veriliyor!

Başbakan Tayyip Erdoğan, 3 gün içinde iki kez ABD başkanı George Bush ile telefonda görüşüyor. Bush'la Erdoğan arasındaki telefon görüşmesinin arkasında ABD dış işleri bakanı Condolezza Rice'da dış işleri bakanı ve başbakan yardımcısı Abdullah Gül'ü telefonla arıyor. Her iki görüşmede de PKK konusu ele alınıyor. Bush, Erdoğan'a PKK konusunda Türkiye ile çalışma sözü verirken Rice, Gül'e PKK ile mücadele konusunda ne gerekiyorsa yapacakları mesajını iletiyor!..

Bu arada Bağdat'ta ve özellikle K. Irak'ta PKK bürolarının kapatılmadığı ve Türk kamuoyunun aldatıldığı ortaya çıkıyor.

İşimiz NATO'ya kaldıysa!?

Bütün bunlardan çok daha talihsiz ve tehlikeli olan gelişme, Recep T. Erdoğan'ın PKK ile mücadele için NATO gücü istemesidir.

Erdoğan'ın PKK ile mücadele için NATO gücü istemesi en kibar ifadeleriyle talihsiz ve ibretamiz bir açıklamadır. İbretamizdir; çünkü Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın ne söylediğinden haberi yoktur. Talihsizdir; çünkü emrinde bu kadar büyük, güçlü ve iyi eğitimli terörle mücadele birlikleri bulunan bir Başbakan, Amerika bir tarafa bırakılacak olursa, gerisi askeri manada hiç bir şey ifade etmeden NATO üyelerinden yardım dilenmektedir.

Eğer bu söz ciddiyetle söylenmişse, Türk gaflet tarihinde bir dönüm noktası olarak yerini alacaktır. Konuyu kısaca ele alırsak, NATO'nun buraya geldiğini düşünelim. Tabii ki burasının ne olduğunu da izah etmek gerekir. Buradan kasıt sadece Kuzey Irak olmayabilir. Bunun içerisinde Türkiye'nin güneydoğusu da yer alabilir.

Önce Kuzey Irak senaryosundan başlayalım. Eğer bu bölgeye bir NATO birliği gelirse, bunun asli görevinin PKK ile mücadele etmek yerine orada kurulan Kürdistan devletini korumak ve kollamak olacağı kesindir. Acaba Erdoğan, ABD çekilince, Kürt devletinin korunması için mi NATO birliği istemektedir? Irak'taki Amerikan askerleri İran'ın bombalanmasından evvel kuzeye çekilerek kendilerini NATO gücü haline mi getireceklerdir?

Bu soruların cevaplandırılması gerekir; çünkü vaktiyle Erdoğan, Kıbrıs konusunda bir ‘kuzu kuzu' açıklaması yapmış ve baklayı ağzından kaçırmıştı. Eğer AB'ci yani teslimiyetçi politikalar uygulanmasaymış, tıpkı Suriye'ye yapıldığı gibi bize de ‘Kıbrıs'tan çıkın' derlermiş ve o şartlarda ‘kuzu kuzu' çıkmaktan başka çare kalmazmış. Bu açıklamanın, Başbakan'ın o zaman içinde bulunduğu psikolojiyi yansıttığına şüphe yoktu.

Acaba NATO konusunda söyledikleri de böyle bir durumu mu ifade ediyor? Kuzeye çekilecek Amerikan askerlerinin oradaki konumuna gerekçe bulmak için böyle bir tezgah mı oluşturuluyor? Kuzey Irak'a yerleşecek olan NATO gücü sadece orada mı kalacak; yoksa PKK'nın güvenlik kuvvetlerine yönelik Türkiye içerisindeki saldırılarının artması üzerine o bölgeye de mi genişleyecektir? İstenen acaba bu mudur?

Bu arada Ankara'da son günlerde tezgâhlanan bir oyunu da izah edelim. Amerikalılar PKK ile mücadele ediyor gibi yapmak istiyorlar. Böylece Türk halkında arttığı her vesile ile gözlenen Amerikan karşıtlığının önüne geçeceklermiş. Acaba ne yapacaklar? Her halde PKK ile ciddi ciddi mücadele etmeyecekler. Washington'dan gelen sesler de bir şeyler yapılacağına dair Bush'un Başbakan Erdoğan'a söz verdiği yönünde...

İşin doğrusu, yapılması gerekenlerin öncelikle ve sadece Türk Silahlı Kuvvetleri vasıtasıyla yapılmasıdır. Ancak ve ancak TSK tarafından yapılacak tatminkâr açıklamalar Türk halkının infialini yatıştırabilir. TSK, Kuzey Irak'a operasyon yapmalı ve bu işte Amerika tarafından istihbarat ve lojistik düzeyinde desteklenmelidir.

Ayrıca, eğer Amerikalılar sık sık söyledikleri ‘dost ve müttefik' ülke kavramlarına gerçekte inanıyorlarsa, o zaman PKK liderlerini kulaklarından tutup, bize verebilirler. PKK'nın bütün faaliyetlerini durdurabilirler. Banka, hastane işlerini yapmalarına mani olurlar. Bütün lojistik ihtiyaçlarını ve eğitim faaliyetlerini yapmalarına son verirler. Kuzey Irak PKK için yaşanması imkânsız bir bölge haline gelir. Türk Ordusu da PKK'ya hak ettiği dersi hem Kuzey Irak'ta hem de Türkiye sınırları içerisinde verir.

Amerika da Türkiye'nin terörle mücadelesine siyasi ve diplomatik alanlarda destek olur. Bu arada Türkiye, Kuzey Irak'ı gerekirse yol geçen hanına çevirir. Hem PKK'yı ezer hem de Talabani-Barzani ikilisini hizaya getirir. İşte o zaman kamuoyunda Amerika'ya karşı duyulan infial azalabilir. Gerçi İsrail'in densizlikleri dikkate alındığında, o zaman bile infialin çok ciddi oranda azalacağını beklemek yanlış olabilir. Ama, eğer doğru yolda adım atılması söz konusuysa, başlangıç budur. Gerisi lafı güzaf ve göz boyama... (Hasan Ünal / 27.07.2006 / Milli Gazete)

 

 

Ö.Vehbi Hatipoğlu'nun Şu tespitleri de önemlidir:

İsrail zorlanıyor...

Barış gücü tezgâhına dikkat!                  

Asrın en vahşi ve şımarık terör devleti olan İsrail, ateşkes çağrısına kulaklarını tıkamış adeta bir histeri nöbetine tutulmuşçasına yakıp yıkıyor, ortalığı kan gölüne çeviriyor. Filistin'de sergilediği vahşetten sonra Lübnan'ı karadan ve havadan bombardımana tabi tutarak âdeta bir enkaz yığınına çevirmiş durumda.

Ancak burada dikkat çeken bir husus şudur ki; bunca bombardıman ve askeri harekâta karşın, Hizbullah ciddi bir yara almamış, İsrail birliklerine karşı ciddi bir direnç sergilemiştir. Hatta birçok cephede İsrail'i önemli ölçüde kayıplara uğratmış ve geri püskürtmüştür.

İsrail'in Hizbullah değil de neden sivil hedefleri bombaladığı, cami, kilise, okul, iş merkezleri dâhil her yeri saldırı hedefi haline getirdiği sorusunun cevabı çok nettir. İsrail bu saldırıları ile Lübnan'da Hizbullah'a karşı bir muhalefet oluşturmak ve Lübnan'da iç çatışma çıkarmak stratejisini uygulamaktadır. Amaç, Lübnan'daki Hıristiyan, Dürzî ve Sünni Arapları Hizbullah'a karşı kışkırtmak, Hizbullah'ı bu yıkımın sorumlusu olarak görmelerini sağlamak ve Hizbullah'a yönelik halk desteğini kırmaktır.

Oysa Lübnan'dan gelen haberler bu stratejinin tutmadığı, saldırılar karşısında Lübnan'daki Hıristiyanlar dâhil tüm dini ve etnik unsurların Hizbullah etrafında daha da kenetlendiği yönündedir. Hizbullah'ın bilinen askeri gücünün 18.000 civarında olmasına karşın 850 bin kişiyi harekete geçirecek bir etkinliğe sahip olduğu bilinmektedir. Saldırıdan bu yana İsrail'e duyulan öfke nedeni ile bu sayının giderek artış gösterdiği de bir gerçek.

Hizbullah'ın bu savaşta İsrail'e karşı iki önemli avantajı da elinde bulunduruyor olması İsrail açısından önemli bir handikap durumundadır. Bunlardan ilki Hizbullah'ın yapısı gereği gerçekleştirdiği gizli örgütlenme ve karargâhlarının nerede olduğunun bilinmemesi. Hizbullah Lübnan'da, Afganistan'daki Taliban güçlerinin aksine sığınaklara gizlenmiş değildir. Tabiri caizse her yerde varlar ve gerektiğinde hiç bir yerde yoklar.

İkinci önemli avantaj da Hizbullah'ın düzenli bir ordu olan ve düzenli ordularla savaşma eğitimini alan İsrail'e karşı gerçekleştirdiği gerilla savaşı... İsrail birlikleri nerede ne zaman Hizbullah güçleri ile karşılaşacaklar kestirememekte ve çok ciddi kayıplar vermektedirler.

Bu tabloya bir de Hizbullah'ın elinde 175 km. Menzilli füzelerin bulunduğu ve Tel Aviv başta birçok İsrail kentinin bu menzilin içinde bulunduğu gerçeği ilave edildiğinde, savaşın hiç de İsrail-ABD ikilisinin arzu ettiği sonucu doğurmayacağı ortadadır. İşte bu nedenledir ki; şimdi ABD Dışişleri bakanı Rice, bir barış gücünün devreye girmesi zamanının geldiğini vurgulamaktadır.

İsrail yakıp yıkacak, sonra çekildiğinde, onun güvenliğini sağlayacak ve onu koruyacak bir barış gücü... Aslında barış gücünün en önemli görevi ise Lübnan Suriye sınırını kapatarak, Hizbullah'ın Suriye üzerinden İran'dan alacağı lojistik desteği kesmek, O'nu silahsızlandırmak ve sonra da yok etmektir.

İsrail-ABD ikilisi bu 'barış gücü' denilen İsrail'i Koruma Ordusu'na, Türkiye ve Pakistan'ın da asker vermesini önermektedir. Böylece saldırgan ve terörist İsrail askerlerinin korunması ve Hizbullah'ın ablukaya alınması işi bize gördürülmek istenmektedir. Türk ve Pakistan güçleri bu alanda konuşlandırılırken inisiyatif sahibi kılınıp kılınmayacağı, pasifize edilip edilmeyeceği de ayrı bir soru olarak ortada durmaktadır.

Elbette Türkiye bu oyuna gelmemelidir. Öncelikle oluşturulması düşünülen uluslararası gücün nereye konuşlandırılacağı, Suriye-Lübnan sınırını kapatıp kapatmayacağı, İsrail'in saldırganlığım önleme gücüne sahip olup olmadığı ve İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilip çekilmeyeceği meselesi açıklığa kavuşturulmalıdır. Buna ilaveten İsrail'in gerek Filistin'de gerekse Lübnan'da sebep olduğu tahribatı tazmin etmesi gerekmektedir.

Biz en halisane duygularla AKP Hükümeti'ni bu Siyonist tezgâha karşı uyarma görevimizi yapıyoruz. Hizbullah'ı abluka altına almaya yönelik bu teşebbüs, aynı zamanda Suriye'yi de işgal etmenin ilk basamağıdır. Irak sınırı nedeni ile zaten ABD ordusu ile karşı karşıya olan Suriye, şimdi Lübnan sınırına yığılacak bir sözde barış gücü ile de ABD inisiyatifinde bir askeri güçle daha muhatap olmak dayatması ile yüz yüze gelecektir.

 

 

Türk askerinin Lübnan'a gitmesinde bazı sakıncalar vardır:

  • Bu barış gücünü ancak, İsrail ve Lübnan kadar Hizbullah da kabul ederse bir işe yarar, yoksa boş bir çalışma olur,
  • Şu anda bu BM gücü bölgede daha çok İsrail'e yardım için gelmiş bir güç olarak görülmektedir ve hedef olabilir.
  • Buraya katkı sebebiyle Türkiye, bölgede yalnızlığa itilebilir ve düşman gözü ile görülebilir çünkü İsrail bu gücün Hizbullah'ın silahsızlandırılmasında kullanılmasını istemektedir. Böyle bir girişim, tüm barış gücünü çok zor bir durumda bırakır.
  • 273 milletvekiliyle İsrail Dostluk grubuna üye olmuş olan bir ülke kesinlikle bi-taraf olarak kabul edilemeyecektir. Dolayısıyla burada bulunmak Türkiye'yi zor durumda bırakabilir.
  • Yine ovalarında ve dağlarında İsrail uçak ve komandolarına talim imkanı veren ve buna da "stratejik ortaklık icabı" diyen bir ülkeye, kiç kimse "tarafsız" gözü ile bakmayacak ve Türk askeri hedef haline gelecektir.
  • Lübnan'da tanınmış bir araştırma kurumu olan Beyrut Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Dr. Muhammed Nureddin, adeta resmi düşünceyi dile getirerek Başbakan Erdoğan'a açık mektup yollamıştır. Bu mektupta, "aman ha, sakın gelmeyin" denilmekte ve yukarıdaki bir çok maddeye benzer sebepler sıralanmaktadır.

Kim ne derse desin, önemli olan millet ve vatanımız için doğru olanı yapmaktır. Kararı başkaları istedi diye değil, kendimiz uygun gördük diye vermeliyiz. Bu şartlarda çocuklarımızı ateşe atmamalıyız. Askerimizi hedef olmaya yollamamalıyız.[2]



[1] Hürriyet / 23.07.2006

[2] Milli Gazete / 16.08.2006 / O. Akgönenç

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

ÜST AKIL, BÜST AKIL VE DÜRÜST AKIL
Üst Akıl: Genellikle sadece yöresel, ülkesel ve bölgesel değil; küresel...
Devami
Suriye’de Arap Baharı ve HALKIN TÜRKİYE’YE GÖÇE ZORLANMASI BİR İSRAİL (SİYONİZM) PROJESİYDİ!
  Suriye’de Arap Baharı ve HALKIN TÜRKİYE’YE GÖÇE ZORLANMASI BİR İSRAİL (SİYONİZM) PROJESİYDİ!        Önce...
Devami
ERBAKAN’IN “AŞKIN”LIĞI, “ELAZİZ”CİLERİN ŞAŞKINLIĞI
  Erbakan’ın Zaferi, Yüksek Cesaret ve Stratejisi Pentagon’da Ders Olarak Okutulmaktaydı! Maalesef...
Devami
DOST DİZELERİ
  YILLARA AĞIT Dört yanında gölge boyalı yüzler Geciken zamanı, vurasın...
Devami
ERBAKAN’IN VE MUSTAFA KEMAL’İN MASONLARLA MÜCADELESİ!
  Masonluk; farklı din ve kavimden, farklı köken ve kültürden, farklı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 6196

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR