Reklam
Reklam
Reklam

Gül-Erdoğan arasında; AKP’DE KADROLAŞMA VE KUYU KAZMA OPERASYONLARI HIZLANIYOR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

"Türk bayrağı asılmayacak" diye bağıran, kendine aşırı güvenli asık suratlı, sinirli DTP’li kadınlar TC’ye kin kusuyor. Birisi de seçimlerden sonra, Ağrı'da galiba belediye başkanlığını kazanan AKP'liyi istemiyor, saymıyor ve "burada falanca kazanmıştır" diye haykırıyor.

Aynı fuarda askerlerimizi şehit eden katil teröristler için saygı duruşunda bulunuluyor. Yer Batman. Bir fuar açılıyor. DTP'li milletvekilleri ayakta, saygı duruşunda. İstiklal marşı yok. Bayrağımız bulunmuyor.

Bu arada ABD'li komutan Petreus, ABD ordusunun Irak'tan çekilmesi için Türkiye'den üs ve liman arayışında, bizimkilerin nabzını yokluyor. Bu Petreus gavuru, başımıza çuval geçiren kişi oluyor.

Bu arada, Sayın Cumhurbaşkanımızın da Kırgızistan'daki ABD üslerinin açılması için arabuluculuk ettiği söyleniyor!?

Ekonominin resmiyette %14, ama gerçekte %34’e yakın küçülme üzerinde durulmuyor.  Ekonomistler buna benzer bir küçülmenin ta 1945'lerde yaşandığını söylüyor.

Albay Çiçek olayının, bu görülmemiş dibe vuruşu örtmesi için çıkartıldığı da söyleniyor. Bu arada; Albay Çiçek hadisesini ortaya çıkaran muhabirin, soyadından hareketle ve "isim bilim"e dayanılarak, İbrani asıllı olduğu söyleniyor. İbrani asıllı olmak, elbette suç da değildir, günah da; ama ülkemiz, bölgemiz ve devletimizin üzerindeki Siyonist ve sabataist hesapları da unutmamak gerekiyor.

Bir son dakika gelişmesi daha: AKP'nin oyları yüzde 35’e gerilemiş görünüyor. Yorumcular, son "askerle didişme" olaylarının puan kazandıracağı umulurken, bunun beklendiği gibi çıkmadığı fikrinde birleşiyor. İnen olaylar ise SP, CHP, MHP’ye gidiyor.

Bazı kulağı delikler: Ufukta bir büyük krizin yaklaştığını,

Uluslararası değil, ulusal bir kriz yaşanacağını,

Bu krizin bazılarına büyük fırsatlar yaratacağını,

Yahudilerin, sabataistlerin ve işbirlikçi hainlerin servetine servet katacağını ve Anayasa Kitapçığının bu kez tersten fırlatılacağını” söylüyor.

16 Haziran 2009 tarihli gazetelere bakıyoruz:

OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy, "Bir kıdemli başçavuş, 31 yılın sonunda OYAK’tan 195.7 bin lira alacak. Bu, bir ev, bir arabaya yetiyor" diyor. Ulusoy, ellerindeki 3 milyar dolar nakitin gücüyle dünyada kömür ve demir madeni arayışına girdiklerini de ekliyor.

Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK), 48’inci yılında üyelerine "iki anahtar"ı, yani "bir ev, bir araba"yı garantiliyor. 2008 sonu itibariyle 31 yıllık OYAK üyesi bir kıdemli başçavuş emekliliğinde 195 bin 770 lira toplu para alacak duruma geliyor. 39 yıllık OYAK üyesi bir korgeneral için de bu rakam 441 bin 404 liraya çıkıyor. OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy, "OYAK’ın toplam bilanço varlıkları 2008 sonu itibariyle 10 milyar 588 milyon liraya ulaştığını, böylece, 241 bin 048 üyemizden her yıl emekli olan 5 bin dolayında kişi, artık OYAK’tan eline geçecek toplu parayla bir ev, bir araba alacak noktayı yakaladığını" müjdeliyor.

Yoksa! Acaba? Asker ve sivil 250 yüksek bürokratın emekliye ayrılıp saf dışı edileceğinin altyapısı ve “gönül alması” mı hazırlanıyor?

Parti İçi Pazarlıklar Kızışıyor!

AKP'deki güç kaybı, parti içinde kılıçların çekilmesine neden oluyor. Erdoğan partinin seçimden başarısız çıkmasının sorumlusu gördüğü, bazı bakanları görevden aldığı biliniyor. "Gülcü"ler ise seçim başarısızlığının faturasını Erdoğan'a kesiyor.

Menfaat ve hıyanet koalisyonu AKP'deki derin çatlak, partinin ilk seçim başarısızlığıyla su yüzüne çıkıyor. Partiyi oluşturan güç odakları, hesapları alt üst eden seçim sonucu ile birlikte kılıçları karşılıklı olarak çekmiş görünüyor. Partinin bir kanadı diğerini hedef alırken, biribirlerini Ergenekonculukla bile suçluyor.

İlk hamle Gülcüler'den geliyor

29 Mart akşamı, seçim sonuçları az çok belli olduktan hemen sonra Gülcüler sahneye çıktı ve operasyonu başlattı. Zaman gazetesinin etkili yazarı ve Erdoğan'a karşı Gül'ü destekleyen Fetullahçıların has adamı Hüseyin Gülerce seçim gecesi, Kanal D'de katıldığı programda şöyle konuştu: "Halk, Başbakan'a “one minute” dedi."

Yeni Şafak'ta Taha Kıvanç takma adıyla yazan Fehmi Koru da 1 Nisan tarihli köşesinde Tayyip Erdoğan'ı hedef aldı. Taha Kıvanç, yazısında AKP'nin seçim kampanyasında Tayyip Erdoğan'ı ön planda kullanmasını eleştirip, AKP içinde şu yorumun yapıldığını da aktardı: "Tayyip Bey; çıkan sonucu da partisine değil kendisine tepki olarak yorumluyordur. Beklediğini alamadı çünkü."

Gül, Tayyip'e karşı televizyon mu kuruyor?

Çevresindekilere Cumhurbaşkanıyla ilgili olarak: "omuzlarımın üzerinden ateş ediyorlar" diyen Erdoğan ve Abdullah Gül'ün ekipleri şimdi karşı karşıya geldiği söyleniyor.

Abdullah Gül, ulusal çapta yayın yapacak bir televizyon kanalı kurdurmak için yandaşlarını harekete geçiyor. Kayseri merkezli yayın yapan yerel bir televizyon kanalının ulusal yayını için hazırlıkları tamamlandığı belirtiliyor. Seçimden birkaç hafta önce bu televizyon için uydu frekansı tahsis ettiriliyor. Televizyonun teknik donanımı Almanya'dan getirtiliyor. Televizyon kanalının kuruluş işini, Gül'e yakınlığıyla bilinen Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki yürütüyor. Yine Kayseri'deki Gül'ün en önemli destekçilerinden Boydak Holding de televizyonun gizli finansörlüğünü yapıyor.

Gül-Erdoğan kapışmasında Kayseri üs rolü oynuyor

AKP içindeki Gül-Erdoğan yarışında Kayseri önemli bir rol oynuyor. Kayseri'deki saflaşma özellikle 22 Temmuz seçimlerinde su yüzüne çıkmıştı. Abdullah Gül, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki'yi de milletvekili yaparak Ankara'ya getirmek istemiş, Erdoğan'ın son andaki müdahalesiyle Özhaseki listeden çıkarılarak yerine Mustafa Elitaş yazmıştı. Kayseri listesindeki tek Erdoğancı aday olan Elitaş, 5'inci sırada girdiği seçimleri kazandıktan sonra Erdoğan tarafından AKP Grup Başkanvekilliğine taşınmıştı.

Sanki kedi yavrusu gibi: “6 bakanı kapı dışarı koyarım” deniyor!

Seçimlerden bir gün sonra Bakanlar Kurulu toplantısındaki istifa tartışmasının Sabah Gazetesi'ne yansıması, Hükümet içindeki gerilimin ulaştığı boyutu göz önüne seriyordu. İlginçtir, Tayyip Erdoğan’ın yakın arkadaşı ve damadının patronu Çalık'ın gazetesi Sabah'ta çıkan bir haber, Tayyip Erdoğan'ın büyük tepkisine neden oluyordu. Sabah 1 Nisan'da, Bakanlar Kurulu toplantısında konuşulanları ve bakanların istifalarını sözlü olarak sunduklarını yazıyordu. Toplantıda, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in, 'partiyi başarısız gösterir' gerekçesiyle istifalara itiraz ettiği bilgisi de gazetenin haberinde yer alıyordu.

Erdoğan bu habere o kadar sinirleniyordu ki, ağzından çıkan sözlerin ne gibi sonuçlar doğuracağını hesap edemeyecek duruma getiriliyordu. Erdoğan G-20 zirvesi için İngiltere'ye uçmadan önce havaalanında bu konuyla ilgili soruya "toplantıda konuşulanlar dışarı sızdırdıysa, bunu sızdıran 6 bakanı da dışarı koyarım" diyordu. Erdoğan, tepki gösterdiği bu haber için gazete yöneticilerini de aradığını ve gazete yöneticilerinden "6 bakandan da teyit aldık" cevabını aldığını da ağzından kaçırıveriyordu. Erdoğan'ın "6 bakan" ifadesi şaşırtıcıydı. Çünkü, Sabah'ın haberinde böyle bir sayı verilmiyordu.

Cemil Çiçek Ergenekonculukla suçlanıyor!

Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in seçim sonuçlarıyla ilgili Hürriyet Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu'na yaptığı değerlendirmeler de kırılmanın bir başka merkez üssü oluyordu. Çiçek'in, "DTP Iğdır'ı aldı, yani Ermenistan sınırındalar, güvenliğe dikkat etmek gerekir" demesinin ardından başta Taraf olmak üzere Amerikancı ve neoliberal tüm gazeteler Çiçek'e yönelik kampanya başlatıyordu. Bu açıklama üzerine AKP yöneticileri basın aracılığıyla tartışmaya başlıyor ve Nihat Ergün, “Çiçek sanki bir başka partinin mensubuymuş gibi değerlendirmeler yaptı” diye çıkışıyordu.

Ahmet Altan 1 Nisan günü Taraf’taki köşesinde, şu ifadeleri kullanarak Cemil Çiçek'i Ergenekoncu olmakla suçluyordu: "AKP'nin içinden dört kişi daha Çiçek gibi konuşsun, Ergenekon'a, askerî darbeye, 'yok mu kapatılacak bir parti' diye ortada dolaşan Anayasa Mahkemesi'ne gerek kalmaz. AKP kendi kendine kadük olup silinir ortadan. Belki de bunu bildikleri için Ergenekoncular, AKP'yi bölme planı yaparken ilk sıraya Çiçek'in ismini yazmışlar. Çiçek, AKP'yi sadece bölmez, bir fırsat verilirse un ufak eder. Hatta anlayabildiğim kadarıyla, bir fırsat verilmezse de bunu yapmak niyetinde."

Fetullahçı siteler: "Cemaate düşman bakan" ilan ediyor

Hemen ardından Fetullahçı internet sitelerinde Cemil Çiçek'e yönelik bir kampanya başlıyordu. Aktif haber isimli internet sitesi, Cemil Çiçek'in derin ilişkilerinin Ankara'da uzun süredir konuşulduğunu, özellikle de TSK'nın en şahinlerinden dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Aytaç Yalman'la samimi olduğuna dair bir haberi okuyucularına duyuruyordu. İnternet sitesi, Yalman'ın emekli olurken dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e veda ziyaretinde bulunmasını, Çiçek ve Doğan Grubu arasındaki iyi ilişkileri kurulmasını haberine kanıt olarak gösteriyordu. Haberde ayrıca Çiçek'in Yahudi Cemaati lideri Bensiyon Pinto'yla samimi olduğu ve Çiçek'in dünürü Nurcan Cicioğlu'nun da Fenerbahçe Lions Kulübü'nde 2003-2004 yılları arasında başkanlık yaptığı da özellikle vurgulanıp, Çiçek'in muhafazakar çevredeki itibarı iyice zedelensin isteniyordu. Yine aynı sitede "Çember Çiçek için daralıyor" ve Fetullahçıların gasteci.com adlı sitesindeyse "Cemaate düşman Bakan Cemil Çiçek" başlıklarıyla yazılar yayınlanıyordu. Ama nedense, Fetullah Gülen’in ABD Siyonist Yahudi Lobilerinden madalya aldığı ve onların himayesinde “İslam’ı yozlaştırma hizmeti” yaptığı yazılmıyordu.

Çiçek yetmez, Hilmi Güler de Ergenekoncu yapılıyor!

Aynı internet sitesi, bir tören dönüşü dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur'un arabasına bindiği gerekçesiyle Enerji Bakanı Hilmi Güler'i de Ergenekoncu ilan ediyordu. Haberde, Bakan Güler'in Beypazarı'ndaki Bor madeniyle ilgili bir tören sonrası, dönüşte dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur'un makam otomobiline bindiği, ikilinin Ankara'ya kadar koyu bir sohbet içine girdiği ve bu sohbetle başlayan samimiyetin sonrasında da devam ettiği belirtiliyordu.

Aynı Bakan'ın Ergenekon davası sanığı Albay Levent Göktaş'la da samimi olduğunu iddia eden site, Erdoğan'ın tüm bu gelişmelerden haberdar olduğu ve Kabine revizyonunda bu derin bağlantıları göz önünde bulunduracağını savunuyordu.

Kabinede "Gül-Erdoğan kavgası" derinleşiyor

AKP'deki erimenin faturasını Recep Tayyip Erdoğan'a kesen Gül ekibi, kabine değişikliği konusunda bastırıyordu. Abdullah Gül ekibinin bazı bakanları hedef alan kampanyası sürerken, Erdoğan da bu kampanyaya nasıl karşı koyacağını ekibiyle tartışıyordu. Öte yandan geçen haftaki "Gül Tayyip'e muhalif televizyon kuruyor" haberimiz Gül ekibinde tedirginliğe neden oluyordu.

Cemaatler koalisyonu AKP'de başlayan hesaplaşmanın, partiyi bölünmeye kadar sürüklemesinden korkuluyordu. Tayyip Erdoğan'ı kontrol altında tutmayı sürdürmek isteyen Gül ekibi, başlattıkları kampanyanın amacının: "Kabinedeki Erdoğancı ağırlık tasfiye edilecek, yerine Abdullah Gül'ün adamları getirilecek" deniyordu.

Gülcüler "yanıltma taktiği”yle bakan hazırlıyor

Seçimin hemen ardından başarısızlığın faturasını Erdoğan'a kesen Gülcü köşe yazarları, kabine revizyonunda hedef aldıkları kişileri karalama kampanyası başlatıyordu. Cemil Çiçek ve Hilmi Güler gibi bazı bakanları hedef alan yayınların ardından, yeni bakan isimleri dillendirilmeye başlanıyordu. Örneğin, Hilmi Güler'in yerine AKP Kayseri Milletvekili Taner Yıldız'ın getirileceği söylentisi yayılıyordu. Söylentiyi yayanlar, Yıldız'ın Erdoğan ekibinden olduğunun da altını çizerek Yıldız'ı kabineye sokmaya çalışıyor ve sonunda başarıyordu.

Erdoğan, ekibiyle "mini zirve" yapıyor

Gülcülerin kılıçları kuşanması üzerine Erdoğan da kendi savaş ekibini hazırlıyor ve kendi ekibini 8 Nisan sabahı Üsküdar'daki evinde toplantıya çağırıyordu. 4 saat süren toplantıda Egemen Bağış, Faruk Çelik, Zafer Çağlayan ve en önemlisi de Cüneyd Zapsu bulunuyordu.

AKP kulislerinde, bu mini zirvede 'kabine savaşı'nın yanı sıra 'parti içi temizlik' operasyonunun da masaya yatırıldığı konuşuluyordu. Bu senaryoya göre Kasım ayında yapılacak AKP Olağan Büyük Kongresi öne alınarak, Eylül ayına olağanüstü büyük kongreye gidilecek, bu sayede hem parti vitrini hem de TBMM'deki vitrin yenilenecek” deniyordu. Ama en önemlisi, her iki ekip de, parti yönetiminde ve temsiliyette daha fazla söz sahibi olabilmek için tüm kozlarını oynuyordu.

Tayyip Erdoğan'dan Abdullah Gül'e suçlama geliyor

AKP'deki saflaşmada CIA/MOSSAD imalatı "muhafazakar demokratlık" misyonunu A. Gül sahipleniyordu. Tayyip Erdoğan'a ise "Milli Görüş"ün devamı kimliği kalıyordu. Erdoğan'ın, giderek daha kesin hatlarıyla ABD ve İsrail'den uzak bir görüntü vererek iç güçlerden destek almaya çalışacağı konuşuluyordu. Ancak AKP hükümeti dış destek olmadan varlığını sürdüremez. Gül de dış destek kozuyla Tayyip'i susturuyordu. Batıcı yazarlar kampanya halinde Erdoğan'ı topa tutarken, Gül'ü parlatıyordu.

‘Omzumun üzerinden ateş ediyor ve sırtımdan geçinmeye çalışıyordu!?

Tayyip Erdoğan yakın çevresine Abdullah Gül'den yakınarak böyle söylüyordu. Bu sözü Ergenekon için söylüyordu ama genel bir anlam yüklüyordu.

Ancak son gelişmeler, Abdullah Gül'ün artık Tayyip Erdoğan'ın omzunun arkasında olmadığını ortaya koyuyordu. Gül, Erdoğan'ı siper edinemiyordu.

Son İsrail saldırısı Erdoğan ve Gül arasındaki çelişmenin daha belirginleşmesine yol açıyordu. Önümüzdeki günlerde koltuğunu bırakacak olan İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Türkiye'yi ziyaretinin ardından Gazze'ye yönelik büyük bir katliam başlatınca, Tayyip Erdoğan'ın tepkisi beklenenden büyük oluyordu. Gerçi Tayyip Erdoğan, daha önce de İsrail saldırganlığı konusunda sert açıklamalar yapmıştı ama bu seferki farklıydı. Olmert, Türkiye ziyaretinde Tayyip Erdoğan ile 5 saat baş başa görüşmüştü. "BOP eşbaşkanlığı" misyonu çerçevesinde İsrail-Filistin, İsrail-Suriye arasında, Haaretz gazetesinin deyimiyle "kuryelik" yaptırılan Tayyip Erdoğan, saldırının ardından "kandırıldım" açıklamasını yapıyordu. Bu çıkışın, diplomatik bir değerlendirme olmaktan çok kişisel bir serzeniş ve tepki olduğu sırıtıyordu. Ancak, Abdullah Gül'ün İsrail saldırısı karşısında Tayyip Erdoğan'a göre ton farkı da gözden kaçmıyordu.

Olmert, Tayyip Erdoğan'ın yanı sıra Abdullah Gül ile de Çankaya Köşkü'nde görüşmüştü. Ziyarete, Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ertuğrul Apakan da katılmıştı. Diplomatik kaynaklar, Hamas ile ateşkesin sona ermesinin ardından İsrail'in böyle bir saldırı planladığının belli olduğunu, Olmert'in Türkiye ziyaretinde bu mesajı verdiğini kaydediyordu.

Ergenekon tertibinde Gül, Tayyip'i öne mi sürüyordu

Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki çelişmenin kökleri AKP'nin kuruluş yıllarına kadar uzanıyordu. Ama giderek derinleşmesi ve ikisinin farklı kamplara doğru çekilmesi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dayanıyordu. Tayyip Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt arasındaki Dolmabahçe görüşmesinin ardından Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı adayı olarak sahneye çıkması ve bu konudaki ısrarını sürdürerek Çankaya'ya tırmanması, Tayyip Erdoğan'ın gönülsüzce sürüklendiği bir süreç olmuştu.

Aynı süreçte Ergenekon tertibinin de düğmesine basılıyordu. Düğmeye basan ise doğrudan Abdullah Gül'dü. Danıştay suikastinin ardından MİT ve Emniyet'in brifingiyle süreç başlatılmış, Gül, "Bir Savcı bulun, bunları delillendirsin" talimatını veriyordu. Savcı bulunuyor ve Cumhurbaşkanlığı seçim tartışmalarının yoğunlaştığı günlerde hazırlıklar tamamlanıyordu. Haziran 2007'de Ümraniye bombalarıyla başlayan operasyon, Abdullah Gül'ün seçimlerden sonra Çankaya Köşkü'ne çıkışının ardından bir üst aşamaya sıçratılıyordu. Çankaya'daki mevziye oturan Abdullah Gül, operasyonun yoğun günlerinde perde gerisinde duruyordu. Hatta İlhan Selçuk'un gözaltına alınması üzerine Cumhuriyet'in Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ile görüşüp bu duruma tepki gösterir pozu veriyordu. Gül, bu süreçte, sanki Tayyip Erdoğan'ı öne sürüyordu.

Tayyip Erdoğan'a gayrı resmi danışmanlık yapan Şükrü Karaca, 31 Mart 2008 tarihli Milliyet'te Devrim Sevimay'a verdiği röportajda Ergenekon operasyonunu değerlendirirken şunları söylemişti:

Şükrü Karaca: "Başbakan bu işte siyasi kurban" itirafında bulunuyordu

"Başbakan bu işte siyasi kurban. Çünkü birileri Başbakan'ın arkasında durmuş omzunun üzerinden ileriye doğru ateş ediyor. Ama ne yazık ki Başbakan o omzundan ateş edenleri teşhis etmekte, bunların hangi komplikasyonlara yol açacaklarını öngörmekte bazı sıkıntılar, eksiklikler yaşıyor. Yoksa bir siyasetçi hiçbir şey yapmasa bile en azından kendini koruma içgüdüsüyle buna mani olurdu.

-Bu gücün AKP'yle ilişkisi nedir?

-Bu tür unsurlar pazarlıkçı unsurlardır. O yüzden bunların AKP'yle işbirliği tamamen taktikseldir. Bugün Erdoğan'la iş tutarlar, yarın başka biriyle... Onların geleneksel tarzı budur. Çünkü kendileriyle sınırlı bir Türkiye tarifleri vardır ve ona ulaşmak için son derece pragmatiktirler. Sonuçta kimseye karşı bir mesuliyetleri yok, o yüzden iktidarlar zayıflar, onlar zayıflamazlar.

-Size göre ne yapmalı Başbakan?

-Başbakan şu anda sırtında birilerinin yükünü taşıyor; bu kamburdan kurtulmalı. Kendi kontrol edemediği unsurların devleti huzursuz etmesinin önüne geçmesi lazım."

Karaca ayrıca, "Davul Başbakan'ın omzunda, ama sanki tokmak başkasının elinde. O tokmağı geri alması gerekiyor Başbakan'ın” değerlendirmesi yapmıştı. Kapatma davası Erdoğan'ın tokmağı eline almasını erteledi. Kapatma davasının sonuçlanmasının ardından Abdullah Gül'ün özellikle Ermenistan ziyaretiyle başlayan süreç ve Irak'ta Kukla Devlet'in kabulü ve PKK'ya af konusundaki atağı, Karaca'nın deyimiyle Tayyip Erdoğan'ı tokmağı eline alması için hamle yapmaya sevk etti.

Tayyip Erdoğan, "kuvvetli adamım. Sırtıma çıkıp, benden kuvvet alıyor. Benim arkama saklanarak ateş etti Ergenekon'a ve Ordu'ya!" diyordu.

Başbuğ: "Herkes doğru yerde dursun" derken, Erdoğan: "ben doğru yerde duruyorum" yanıtını veriyordu

Aktütün baskının ardından Taraf gazetesinden Ordu'ya yönelik CIA destekli ağır saldırıları üzerine Gül-Erdoğan çelişmesi yeni bir boyut kazanıyordu. Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un "Herkes doğru yerde dursun" "çağrısından" sonra, "Ben doğru yerde duruyorum" diyerek yeni yerini ilan ediyordu. Abdullah Gül artık Tayyip Erdoğan'ın arkasına saklanamıyordu.

Fehmi Koru'nun Gül adına çıkışı: "Erdoğan Obama gibi geldi, Buş gibi oldu"

İşte bu süreçte Abdullah Gül açıktan Tayyip Erdoğan ile mücadele başlatıyordu. Fehmi Koru'ya, "Obama gibi geldi, Bush gibi oldu" çıkışını yaptıranın Gül olduğu söyleniyordu.

Aynı dönemde Taraf gazetesi ve Fetullahçı çevrelerin Tayyip Erdoğan'a bindiren açıklamaları arka arkaya gelmesi dikkat çekiyordu. Bu çevrelerden özellikle, "Ergenekon'un Ordu'daki uzantılarına da dokunulmalı ama bunun için siyasi irade lazım" çağrıları dikkat çekiyordu.

Yine aynı çevreler, Tayyip Erdoğan'ın DTP'yi eleştiren sözlerine karşı günlerce kampanya yapıyordu. Bu arada aynı çevrelerin Abdullah Gül'ü parlatan sunuşları gözlerden kaçmıyordu.

Önder Aytaç-Emre Uslu ikilisi 13 Aralık'ta Taraf’ta Ergenekon tertipçilerinin “gizli korkusunu” ele veren bir yazı kaleme alıyordu. Aytaç-Uslu ikilisi, mahkemenin tavsadığını ve tertibin üzerlerine yıkılmakta olduğunu saptıyor ve bu durumdan yerel seçimler öncesinde iktidarın büyük puan kaybedeceği, okların Hükümet'e yöneltileceği tehdidiyle Erdoğan'ı yeniden yanlarında saf tutmaya çağırıyordu. Yazıdan bazı bölümler şöyle:

"(...) Washington'daki etkili çevreler, bu konuda (Ergenekon kastediliyor) üniformalı Türk bürokrasisinden umudunu kestiler, ama her şeye rağmen yine de hükümet'in nerede durduğunu da çok merak ediyorlar.

"(...) Öncelikle Amerika'nın Türkiye ile olan siyasal ve kurumsal ilişkileri yeniden sorgulanacak. Sonradan da Amerika'nın bütün bu ilişkileri, Ergenekon operasyonunun düzenletmek için kurduğunun altı kalın çizgilerle çizilecek. Şimdiden bazı merkezlerden planlandığını duyduğumuz bu büyük psikolojik harekat kampanyasının mahkemenin sonuçlanmaya başladığı dönemlerde büyük gürültüyle kamuoyuna yandaş Ergenekon medyası ve köşe yazıcıları tarafından duyurulacağını sanıyoruz.

"(...) Mahkemenin ne zaman biteceği bilinmez, ama önümüzdeki Mart seçimleri öncesinde böylesi bir psikolojik harekat kampanyası ile AKP iktidarı hedefe oturtulacak gibi."

Ermeni özür bildirisi çelişmeyi derinleştiriyor

Ermeni özür bildirisi Erdoğan ile Gül arasındaki çelişmeyi iyice derinleştiriyordu: "Özür diliyorum"cuların bildirisine Tayyip Erdoğan tepki gösterirken Abdullah Gül destek çıkıyordu. Gül açıklamasında çok açık bir şekilde "özür diliyoruz"cuların bildirisini savunuyor, yürütücüsü olduğu "Ermeni açılımı"nın parçası olduğunu "bunun yolu buradan geçer" sözleriyle vurguluyordu.

Gül, konuyla ilgili soruya şu yanıtı veriyordu: "Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor... Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer".

Tayyip Erdoğan ise Gül ile aynı gün yaptığı açıklamada imzacılara sert çıkıyordu:

"Herhalde onlar böyle bir soykırımı işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir sorunu yok. Yani eğer ortada böyle bir suç varsa suç işleyen özür dileyebilir. Ama ne benim ne ülkemin ne milletimin böyle bir sorunu yok. Yani yazarlar, çizerler böyle demiş diye, böyle bir kampanya başlatmış diye bu kampanyaya uymak, bunu kabul etmek bizim tarafımızdan kabul edilebilecek bir şey değildir. Ben şahsen başlattıkları o kampanyayı kabul etmiyorum, desteklemiyorum ve onun içinde de yer almam. Çünkü suç işlemedim ki özür dileyeyim. Böyle bir şey yok ortada. Tarihçilerin tartıştığı bir konu var ortada, bu tartışılıyor. Ben bu yazarçizerlerimizi de anlamakta doğrusu zorlanıyorum. Nasıl bir yaklaşımdır anlamak mümkün değil" diyordu.

TÜSİAD’ın yanından Tayyip'e salvo

Ekonomik kriz tartışması Abdullah Gül için de bir fırsat oluyordu. Abdullah Gül, 19 Aralık'ta Ankara'da TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısına katılması bile başlı başına Hükümet'e mesaj niteliği taşıyordu. Çünkü Tayyip Erdoğan, TÜİSİAD çevrelerinin ekonomik kriz konusundaki çıkışlarını "fırsatçılık" olarak nitelemiş ve açık tutum almıştı. Gül, toplantıda yaptığı konuşmayla da Hükümet'e iş dünyası adına çağrı yapıyordu:

"Türkiye'nin ekonomik krizden etkilenmeyeceğini düşünmek mantıklı olmaz. Uzaktan gelen dalgalar Türkiye gemisini dalgalandırmaya başladı. Hükümet, iş dünyası büyük bir dayanışma içine girmez ve suçlayıcı söylemlerden kurtulamazsa hep beraber kaybederiz."

Belli ki Abdullah Gül "uzaktan gelen dalgalar"a göre yelken açmak için harekete geçiyor. TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ ile Abdullah Gül'ün vurgularındaki paralellik kimsenin gözünden kaçmıyordu.

AKFEN Holding'in patronu Hamdi Akın'ın Abdullah Gül için söylediği iç gıcıklayıcı sözleri de toplantıya damga vuruyordu. Hamdi Akın toplantıdaki konuşmasında Abdullah Gül'e "Sizin Başbakanlığınız döneminde ekip ruhu vardı. Bakanlar birbirleriyle kardeş gibiydi. Şimdiki Hükümet takım ruhu yaratamadı. Bırakın iş alemiyle işbirliği yapmayı kendi aralarında bile anlaşamıyorlar" diyor ve Gül bu sözler üzerine gülüyordu. Toplantıda en fazla alkışı Akın'ın konuşmasının alması da dikkat çekiyordu.

Aynı gün Tayyip Erdoğan ise İstanbul'da Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu'nun toplantısına katılıp şunları söylüyordu:

"Krizden kendisi için yarar, fırsat devşirmeye çalışanlar var. Bu çevrelerin de bu rakamlara, gelişmelere bakıp, bundan vazgeçmelerini diliyorum".

Gül'ün ABD ile gizli sözleşmesindeki “PKK'ya af planı” kafa karıştırıyor

Abdullah Gül'ün, tarafları Talabani-Barzani-DTP-PKK olan ABD'nin Kürt planındaki rolü ortaya çıkıyordu. Talabani, 23 Aralık günü Akşam gazetesinde Hüsnü Mahalli'ye verdiği röportajda, Abdullah Gül ile Mart ayındaki Türkiye ziyaretinde PKK'ya af konusunu konuştuğunu, ancak Tayyip Erdoğan'ın Temmuz ayındaki Bağdat ziyareti sırasında konunun görüşülmediğini belirtiyordu. Talabani, süreci Abdullah Gül ile yürüttüğünü ifşa ediyor ve daha önemlisi Gül'den bu konuda söz aldığını ima ediyordu.

Gül'ün "kulak rahatsızlığı" nedeniyle ertelenen Diyarbakır ve Erbil-Kerkük ziyaretlerinin de bu çerçevede düzenlendiği biliniyordu. Gül, ABD'nin iki aşamalı planı çerçevesinde, önce Diyarbakır'da "Kürt açılımı" mesajı vermesi, ardından Kukla Devlet'i resmen tanıma doğrultusunda, aynen Ermenistan ziyaretinde olduğu gibi Cumhurbaşkanı düzeyinde resmi tavır göstermesi isteniyordu. Plan erteleniyor, ama iptal edilmiyordu. Gül, konuyla ilgili sorulara, altını çizerek "iptal etmiş değilim" diye yanıt veriliyordu.

Abdullah Gül, Talabani'nin PKK'ya af doğrultusunda adımlarla ilgili açıklamalarını, "Güzel sözler. Herkes bir şey yapmaya çalışıyor" diyerek destekliyor, buna karşılık, Tayyip Erdoğan Irak Başbakanının ziyareti sırasında "Bu konu bizim iç işimiz. İsteyen etkin pişmanlık yasasından yararlanır" diye af konusuyla ilgili farklı tutum alması dikkat çekiyordu.

Abdullah Gül, hükümeti bölme çabası mı yürütüyor?

Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda kendi adamları vasıtasıyla ayrı bir kanaldan Hükümet işlerine karışmasından son derece rahatsızlık duyuyordu. Abdullah Gül'ün önce dış politika konularında daha sonra da diğer konularda öne çıkması, Tayyip Erdoğan'ın otoritesini zorlayan ve ondan farklı girişimlerde bulunması, rahatsızlığı artırıyordu.

AKP'de "3 K" kuralı işliyordu:

1) Karadenizliler 2) Kayserililer 3) Kürtler

Kayseri grubu (Orta Anadolu grubu) A. Gül'ün denetimindeydi. Karadeniz, Tayyip'in ekibiydi. Batı/Orta Karadenizliler A. Gül'e yakın görünmekteydi.

Kürt milletvekilleri üzerinde esas ağırlığın Abdullah Gül'de olduğu belirtiliyor, AKP'deki iç kapışmanın da Tayyip Erdoğan'ı güçlendireceği değerlendiriliyordu.

Gül, kabine içinde kilit bakanlıkları kontrol ediyordu. Ali Babacan ile Abdullah Gül'ün beyin takımındaki Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığındaki önemli operasyonları Gül adına yürütüyordu. Dış politika konusunda en güvendiği isimlerin başında gelen Davutoğlu'nun Gül için bir işlevi daha bulunuyor: "Tayyipçi ekibe karşı koymak ve Gül'ü bu ekibin dış politika oyunlarından korumak" Ve bu yüzden Kırım kökenli Karaimlerden ve Ülker’in dünürlerinden Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı yapılıyordu. Ali Babacan da Kırımlıydı. Karılarının adı da “Sara”, kızlarının “Sefure” olması da dikkat çekiyordu.

Gül, Tayyip Erdoğan ekibine karşı Davutoğlu'naun önemini göstermek için Ona Büyükelçilik unvanı veriyordu. Erdoğan ekibinin ise Davutoğlu'nun fazla öne çıkmasından dolayı "rahatsız olduğu" belirtiliyor, ama Dış Bakan atanmasına mani olamıyordu...

Gül'ün güvendiği bir başka isim de İçişleri Bakanı Beşir Atalay oluyordu. Atalay, Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü'nden İrtica'ya göz yumduğu için alınmıştı. Abdullah Gül'ü siyasete hazırlayan araştırma kuruluşu ANAR'ın başındayken yaptığı kamuoyu araştırmalarında, AKP'yi sürekli yüksek gösteren anketler yaptırıyordu. Ayrıca bu anketleri medyaya da yazdırdı. AKP'nin kuruluşu ve ilk toplantıları da ANAR'da yapılıyordu.

Gül, önemli konularda ona danışmadan adım atmıyordu. Çünkü, Atalay üzerinden Emniyet'te kontrolü sağlıyordu. “Emniyet'teki bu ekibin, gerekirse Tayyip Erdoğan'ı da harcamaya hazır olduğu” konuşuluyordu ve bu bilgileri aktaran Aydınlık, nedense: “Dış güçlerin ve Siyonist-Yahudi Lobilerinin, AKP gibi işbirlikçi partileri, daha rahat kullanmak ve güdümünde tutmak için, böylesi hizipleşmeler çıkardıklarını ve her iki tarafı da kendilerine daha mecbur ve mahkûm konuma taşıdıklarını” atlıyordu.

Arap basınını: Davutoğlu’nu Kissinger’e benzetiyor!

Başbakan Tayip Erdoğan’ın dış politika danışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığına atanmasına Arap basını geniş yer ayırıyordu. Suudi Arabistan’ın El Riyad gazetesi, Ahmet Davutoğlu’nun Amerika’nın ünlü Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’e benzetiyordu. Kissinger’in, görev yaptığı 1973-1979 yıllarında Ortadoğu barışı için etkin rol oynamış, İsrail ile Mısır arasında diplomatik ilişki kurulmasını sağlamış, Yahudi asıllı bir Siyonist olduğu biliniyordu.

Ürdün'de yayınlanan El Ghad gazetesinde çıkan bir makalede de Davutoğlu'nun, yedi yıllık AK Parti iktidarı dönemi boyunca Türk dış politikasının 'temel direği' olarak görüldüğüne dikkat çekilerek "Son yıllarda Türk siyasetindeki derin okumalar, Davutoğlu'nun düşüncelerini okumadan tamamlanmaz" deniliyordu. Yazıda, Davutoğlu'nun 'stratejik teorisyeni' olduğu yeni Türk dış politikası 4 temele dayandırılıyordu:

1- Türkiye'nin eksenler içinde taraf değil, merkez ülke olması.

2- Komşu ülkelerle sıfır sorun politikası

3- Çok boyutlu siyaset anlayışı

4-Siyasi çekişmelerle mücadelede ekonomik gerçeklere öncelik tanınması…

Yani, kahramanlık rolüyle, bölgede İsrail’e dayalı hizmetkârlık siyaseti güdülüyordu.

Sn. Abdullah Gül, Mahmut Abbas’ı destekliyor!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Orta Doğu'da gerçek barış sağlanabilmesi için, iki bağımsız devletin yan yana yaşaması ve başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti'nin kurulması gerektiğini" söylüyordu. Gül, Türkiye'ye çalışma ziyareti gerçekleştiren ve daha önce sürpriz bir şekilde Kıbrıs Rum yönetimiyle Türkiye aleyhine ilişkilere giren Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile Çankaya Köşkü'ndeki baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak basın toplantısı düzenleyerek: Abbas'ı, geçen Şubat ayındaki ziyaretinin ardından bir kez daha Türkiye'de ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti dile getiriyordu.


Bu yazarin diger makaleleri

  Karanlık güçlerin ve kiralık işbirlikçilerin hıyanetiyle, uzun yıllardır, her...
Devami
Yandaş ilahiyatçı Hayrettin Karaman'ın bile Yeni Şafak’taki yazısında belirttiği gibi,...
Devami
Saadet Partisi, 2018 Genel Seçimleri'nde yüzde 1.36 oy oranıyla hayal...
Devami
 “Türkiye’de tehlikeli 3 şeytan bulunuyor” Yıllar önce bir Hac dönemiydi. Sıra,...
Devami
  Zeki Müren tarzı muhalefetle halk nezdinde itimat ve itibar sağlanmaz...
Devami
  Ayhan Aktar, “Erbakan’ı özleyenler…” yazısıyla: 1- Hem, doğrularla yanlışları harmanlayıp gerçekleri...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1900

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR