Reklam
Reklam
Reklam

TSK’YA DÜŞMAN, NATO’YA HAYRAN KAFALAR Veya KÜRESEL EŞKIYAYA, YÖRESEL KALFALAR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

“Kurtar bizi NATO” diye yalvaran bir başbakan kahraman sayılır mıydı?

PKK’yla tek başına mücadele edemeyen Ankara, NATO’nun da devreye girmesini istiyordu. Ancak uzmanlar bunun yeni sorunlar doğuracağına dikkat çekiyor ve “Sorun uluslararası boyut kazanır” diye uyarıyordu.

Başbakan Recep Erdoğan’ın G-20 zirvesine katılmak için gittiği Kanada’da, PKK’yla mücadele konusunda NATO’nun da yer almasının gerektiğini söylemesi tartışmalara neden olmuştu. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un da “NATO daha aktif rol oynamalıdır” sözleriyle destek verdiği tartışmada “Ankara’nın, NATO’nun devreye girmesiyle neyi kastettiği tam olarak bilinmiyordu. Daha önce de gündeme gelen Kuzey Irak’a NATO’ya ait birçok uluslu güç konuşlandırılması fikri, Türkiye’nin bölgeye müdahale imkânını iyice kısıtlayacağı için düşünce aşamasında iken ortadan kaldırılıyordu.

İngiltere ve İspanya NATO’yu istememişti!

NTV‘ye konuşan eski NATO Daimi Temsilcisi Ümit Pamir, konuyla ilgili tartışmaları şöyle değerlendiriyordu: “NATO üyelerinin terör konusunda Türkiye’ye daha fazla yardımcı olmaları kuşkusuz gerekli. NATO’nun 5. Maddesi üye ülkelerin herhangi birine yapılmış saldırıyı örgütün tümüne yapılmış olarak kabul eder. 4. Maddede ise üye ülkelerden herhangi birinin güvenliğini tehdit altında gördüğü bir konu olduğu takdirde NATO Konseyi’ne getirebilir. Konu önce 4. Madde çerçevesinde tartışılır, uygun görülürse 5. Madde devreye sokulur. Bunun için de 28 NATO üyesinin mutabakatı gereklidir, çünkü sözü edilen bir askerî operasyondur.

Şunu aklımızda tutmalıyız, PKK saldırıları NATO’ya taşındığında konunun hem dış boyutu hem de iç boyutuyla ilgili üye ülkelerin görüş bildirmesine zemin hazırlanmış olunur. Bu bakımdan bir yanılgıya düşmemeliyiz. Aynı gerekçelerle İngiltere IRA konusunu, İspanya Bask konusunu NATO’ya getirmemişlerdir. 28 üyenin ittifakıyla NATO karar alır ve bunun PKK konusunda pek kolay olacağını sanmıyorum.”

Mason Sanberk’e göre: Önemli gelişmeler olabilirdi!

Eski Dışişleri Müsteşarı ve USAK Başkanı Özdem Sanberk ise Erdoğan’ın çağrısını yerinde buluyordu. “NATO şu anda teröre karşı uluslararası yeni bir konsept geliştiriyor. Bu konseptin yılsonunda dünya kamuoyuna açıklanması bekleniyor. Bu çerçevede bakıldığında, Türkiye teröre karşı her alanda NATO’yla birlikteyse NATO’nun da Türkiye’yle birlikte ortak hareket etmesi gerekir. Bu ortaklığı sadece askerî bir hareket olarak algılamak doğru değildir. Bence Başbakan Sayın Erdoğan, teröre karşı uluslararası yeni bir pencere açmıştır. Önemli gelişmeler olabilir.”

Hikmet Çetin: “Afganistan örneği doğru değil!” diyerek tehlikeyi gizlemekteydi

NATO’nun Afganistan eski sivil temsilcisi Hikmet Çetin de uluslararası gücün 11 Eylül saldırısından sonra Afganistan’a konuşlandırıldığını anımsatarak, “Bunu ABD talep etmemişti, üyeler bir jest olarak bu kararı aldılar. Afganistan’daki uluslararası güç, teröre doğrudan müdahale etmiyor. Ülkedeki istikrarın altyapısı için çalışmalarını sürdürüyor” diyordu.

Erdoğan’ın NATO çağrısını nasıl okumalıydı?

Tayyip Erdoğan, 28 Haziran günü Toronto'da Irak'ın kuzeyine NATO kuvvetlerinin yerleşmesi çağrısının altında ne yatıyordu?

Bu konudaki ilk somut öneri, ABD'nin şimdiki Afganistan-Pakistan özel temsilcisi Richard Holbrooke tarafından 2006 yılında yapılıyordu. Holbrooke, "Türkiye'nin Kuzey Irak’ı işgal etmesi olasılığını önlemenin en iyi yolunun bölgeye NATO gücünün konuşlandırmak olduğunu söylüyordu. (Hürriyet, 21 Kasım 2006)

ABD, "Türkiye, Kuzey Irak'a girmesin diye NATO'ya Kuzey Irak'a sokmayı" planladığına göre, NATO ve Türkiye'nin amaçları, hedefleri birbirinin tamamen zıddıdır.

ABD, TSK'nın bölgeye girmesini kendisine yönelik en önemli tehdit olarak algılamaktadır. Öyle ki ABD, Türk Ordusu'nun Kuzey Irak'taki bir tugaylık mevcudiyetini ortadan kaldırabilmek için çatışmayı da göze alarak, 11 Türk askerinin başına çuval geçirmekten sakınmamıştır.

ABD ile Türkiye arasında adı konulmayan, ama 20 yıldır süren bir "Kuzey Irak Savaşı" yaşanmaktadır. Erbakan Hükümeti bu savaşın Ankara aleyhine Washington lehine dönüşen ikinci dönemi sayılmaktadır.

O dönemde Türkiye bu tehdit karşısında iki devlet politikası belirlemişti. Birincisi uluslararası ölçekte "Irak'ın toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini" savunmak; ikincisi de ABD'den önce bölgeye girmekti!

(...) ABD 90’ların ortalarından itibaren "hizadan çıktığı” tespitini yaptığı TSK’ya karşı her türlü tertip ve tahrike girişmişti.

Sonuç olarak Erdoğan'ın "NATO ya da BM askeri" çağrısı yapması, Holbrooke'un 4 yıl önceki planının hayata geçirilmesidir.

Tam böyle bir sırada Karayılan’ın: “BM nezdinde silahları bırakabiliriz” sözleri dikkat çekiciydi ve çarpıcıydı

PKK yöneticisi Karayılan, “Türkiye’deki Kürtlerin siyasi ve kültürel hakları ile ilgili koşulların karşılanması durumunda” silah bırakabileceklerini söylemiştir.

Türkiye’deki saldırılarını yoğunlaştıran PKK’nın üst düzey yöneticilerinden Murat Karayılan, daha önce Abdullah Öcalan’ın gündeme getirdiği BM gözetiminde silah bırakma önerisini tekrarlaması ilginçtir.

BBC muhabiri Gabriel Gatehouse’a mülakat veren Karayılan, hükümetten Türkiye’deki Kürtlerin siyasi ve kültürel hakları ile ilgili koşullarını karşılamasını istemiş, devletin bir ateşkese ‘evet’ demesi durumunda BM gözetiminde silah bırakmaları için militanlara çağrı yapmaya hazır olduğunu da belirtmiştir.

Karayılan a) Kürt siyasetçilerin tutuklanmalarına son verilmesi b) Kürdistan’a yöneldiğini belirttiği saldırıların kesilmesi c) Türkiye hükümetinin bu çağrıyı reddetmesi durumunda “özerklik” ilan edeceklerinin bilinmesi gibi şartlar ileri sürmektedir.[1] Aynı amaçları BDP Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in Tunceli’de tekrarlaması bir tesadüf zannedilmemelidir.

Başbakan R. T. Erdoğan’ın “Kuzey Irak’a NATO’nun konuşlandırılması” ile PKK eşkıyası Murat Karayılan’ın “BM nezdinde barış müzakeresi” çağrısının aynı döneme rastlanmasının sadece bir tesadüf olarak düşünmek gaflettir. İşin gerçeği hem Erdoğan hem Karayılan aynı Siyonist merkezlerin talimatıyla hareket etmekte ve “Kuzey Irak’ın NATO himayesinde İsrail için kurtarılmış bölge” yapılmasına hizmet etmektedir. Recep Erdoğan’ın bölgeye NATO’yu daveti, Turgut Özdil’in çekiç gücü getirmesiyle aynı gaflet ve hıyanettir.

ABD sağ basını World Net Daily'nin şok iddiası: PKK İsrail’den paralı asker kiralamıştı!

Hatay'daki Deniz Üssüne düzenlenen saldırı İsrail’in marifetiydi!

Amerika'da sağ basını World Net Daily'nin şok iddiasına göre: Güvenilir kaynaklardan edinilen bilgiler, Hatay'daki Deniz Üssü saldırısının PKK tarafından kiralanan İsrailli özel askerler tarafından gerçekleştirildiği yönündeydi.

Bu paralı askerlerin İsrail güvenlik ve istihbarat teşkilatlarıyla bağlantılı oldukları söylenmekteydi.

Saldırıyı düzenleyen İsraillilerin 2005 yılında Kuzey Irak'ta PKK militanlarına eğitim veren "Kudo" adlı şirketin üyesi olduğu bilinmekteydi.

“Kudo”, eski MOSSAD Başkanı Danny Yatom'un ortağı Shlomi Mıchaels tarafından kurulan bir özel güvenlik şirketiydi.

PKK'lıların İsrailliler tarafından eğitildiği iddialarının basında yer almasının ve Erbakan Hükümetinin Çekiç Gücü kaçırmasının ardından Irak'tan çekilen Kudo'nun son aylarda yeniden bölgeye döndükleri ve PKK'lıların eğitimine devam ettikleri ileri sürülmekteydi.

WND'nin askeri güvenlik uzmanı Joseph Farah tarafından kaleme alınan yazıda, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve yardımcısı Aslan Güner'in de bu şüpheler üzerinde yoğunlaştıkları ve İsrail'in son dönemde askeri üslere düzenlenen saldırılarla ilişkili olduğu iddiasını ciddi bir şekilde değerlendirdikleri kaydedilmişti.[2]

Bu arada “PKK’nın İsrail’den asker kiraladığı” haberlerini “İsrail PKK’yı taşeron olarak kullanmaktadır” şeklinde, tersinden okumak gerekirdi.

Vakit Gazetesinden Murat Alan “Hükümeti, STK’ları ve milleti eleştiren Org. Başbuğ İsrail’in katliamına 41 gündür niye sessiz kalmaktaydı?

“İrticayla Mücadele Eylem Planı belgesine 'kâğıt parçası', Balyoz Darbe Planı ile ilgili ‘Allah Allah diyen ordu, camiye nasıl saldırır’ şeklinde sözleri ile gündeme gelen, çıktığı savaş gemisinden Ergenekon sanığı bazı komutanları arkasına alıp, gerçekleri yazanları 'mütareke basını' diye suçlayan Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un, Mavi Marmara gemisine operasyon yapıp 9 Türk'ü şehit eden katil İsrail İçin 41 gündür sessizliğini koruması dikkat çekiyordu. Emekli Kurmay Binbaşı Mustafa Hacımustafaoğulları, "Her konuda açıklama yapıyorsun, hükümeti, yargı mensuplarını, STK'ları ve hatta vatandaşlarını dahi eleştirmekten çekinmiyorsun, ama İsrail'e gelince susuyorsun. Neden suskunsun, açıkla" diye soruyordu.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Akdeniz'in açık sularında gerçekleşen katliamla ilgili tek kelime konuşmazken aksine İsrail’e tepki gösteren ve ilişkileri askıya alan hükümete inat İsrail Genelkurmay Başkanı ile sıcak ilişkilerini sürdürüyordu. İsrail ordusuna ait bir dergide makalesi yayınlanan Başbuğla ilgili İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi, Başbuğ ile temas halinde olduklarını belirtiyordu. Aşkenazi, askeri alandaki ilişkilerin korunmasına gayret ettiklerini söyleyip, sorunun Türk Hükümeti ile olduğunu ifade ediyordu.

ASDER Genel Başkan Yardımcısı emekli Binbaşı Mustafa Hacımustafaoğulları "Milletin yüreğini yakan Mavi Marmara baskını ve İsrail'in alçak tutumu ile ilgili Genelkurmay Başkanı'nın sessiz kalması yenilir yutulur bir şey değil. İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Aşkenazi'nin TSK ile işbirliğimiz her alanda sorunsuz devam ediyor. Sorun Türk hükümetinden kaynaklanıyor' şeklindeki açıklaması ise Başbuğ'un sessizliğini daha bir anlamlı kılıyor" şeklinde "konuştu. "Her konuda açıklama yapıyorsun, hükümeti, yargı mensuplarını, STK'ları ve hatta vatandaşlarını dahi eleştirmekten çekinmiyorsun ama İsrail'e gelince susuyorsun" diyerek Başbuğ'a tepki gösteren Hacımustafaoğulları, hangi mantıkla Türk gemilerini rehin alan, insanlarımızı katleden, 'Türkiye bizden özür dilesin' diye konuşma cüretinde bulunan İsrail ile sıcak temas kurulduğunu anlamadığını” soruyordu.

Söyleyelim: Hani demokrasi gereği, GKB susup, onun amiri konumundaki AKP iktidarının ve Başbakan Erdoğan’ın konuşması gerekmiyor muydu? Yoksa Recep Başbakan TSK’ya “İsrail’e karşı şöyle yaptırım uygulayın ve caydırıcı bir tavır takının” emri verdi de onlar dinlemiyor muydu?

Üstelik İsrail Genelkurmay Başkanının “Org. İlker Başbuğ’la ilişkilerimiz olumlu şekilde sürüyor, ama Erdoğan hükümetiyle sorunlar yaşanıyor” açıklamalarını tersinden okuyup:

“AKP hükümeti kontrolümüzde, TSK’ya söz geçiremiyoruz” şeklinde anlamak gerekmiyor muydu? Sinsi Siyonist kuklaların korktuklarını açıkça deşifre edecek kadar ahmaklık yapmayacakları, niye hesaba katılmıyordu.

Kuzey Irak’a çağırdığınız o Batı ve NATO, o Avrupa ve Amerika; Bosna ve Srebrenitsa’daki hakaret ve hıyaneti Türkiye’ye yapmaz mıydı?

“Ve Batı, Bosna’da öldü!..” diyen Zaman’cılar niye AB Laşesine kuyruk olmak için çırpınıyorlardı?

Ekrem Dumanlı Srebrenitsa katliamı ile ilgili anma törenlerini konu edindiği Zaman'daki 'Avrupa'nın can çekiştiği yerden' yazısında, yirminci asrın sonuna yaklaşırken Avrupa'nın tam göbeğinde katledilen insanları değerlendiriyor:

"Eski bir akü fabrikasına doğru ilerliyoruz. Duvarlar delik deşik edilmiş. Metruk binanın ruhuna ölüm sinmiş adeta. (...) Bir görevli 'siyah oda'dan bahsediyor ve bizi oraya sevk ediyor. O odaya yaklaşırken birileri 'İşte burada 8 bin kişi katledildi.' diyor. Sekiz bin Bosnalı! Dünyanın gözü önünde. Üstelik yirminci asrın sonuna yaklaşılırken. Hem de tam Avrupa'nın göbeğinde. Savaşın tamamında hayatını kaybedenlerin sayısı 250 bin ile 300 bin arasında değişiyor. Onca can kaybı içinde Srebrenitsa katliamı bambaşka bir yer tutuyor.

Srebrenitsa katliamının en acımasız sahnesine şahit olan fabrikanın içinde kısa bir belgesel seyrediyoruz. Sırp katillerin katliamı nasıl planladıkları, bu korkunç plana Avrupalı bazı askerî güçlerin nasıl göz yumduğunu canlı şahitlerinden dinliyoruz. Sırp liderin 'Şimdi Türklerden intikam alma zamanı' diyerek hücum emrini verdiğini tüylerimiz diken diken seyrediyoruz. (...)

Halk bölgedeki barışı sağlamakla görevli Batılı askerlere sığınıyor. Onlar da halkı Sırplara teslim ediyor. Güya çocuk ve yaşlıları ayırarak Sırp merhametine (!) aracı oluyorlar; o kadar. Babasına son kez sarılan yavruların yıllar süren acılarını dinlemek, evladına son kez bakan onların elini son kez tutan annelerin feryatlarını duymak ne kadar zormuş Allah'ım! Onlardan bir kısmı hâlâ çocuklarını, eşlerini, babalarını arıyor. (...) Bir ah çeksek dağlar taşlar yıkılır gibi geliyor insana. Çünkü her ağzını açtığında 'Çok kültürlülük, katılımcılık, paylaşımcılık, çoğulculuk' gibi gerçekten de önemli olan değerlerin Hollandalı askeri yetkililer başta olmak üzere nasıl tüketildiğini, masum insanların Sırp kasaplara nasıl teslim edildiğini görüyorsunuz...

Yıllar önce Bernard-Henri Lévy'nin Bosna isimli bir belgeselini izlemiştim. Hep karanlık bir sahneyle başlıyordu yönetmen. Bir el feneriyle giriyorduk bütün görüntülere. Yıkılan evler, sönen ocaklar, öldürülen kadınlar, yakılan kütüphaneler görüyorduk art arda. Lévy, bütün görüntülerin arkasından son noktayı şöyle koyuyordu: Ve Batı, Bosna'da öldü. (...)"

Peki, o zaman Bosna’da manen geberen Barbar Batının kuyruğuna takılmak için, hala AB kapısında beklemekten utanmıyor musunuz? Haçlı batının asıl hasmının Türkler olduğunu belirttiğiniz halde bu gâvurlara nasıl güveniyorsunuz?

Askeri savcılığın Dursun Çiçek İddianamesi ve sürpriz saptamaları!

Genelkurmay Askeri Savcılığı, "AKP ve Gülen'i Bitirme Planı" olarak bilinen "İrticayla Mücadele Eylem Planı" hakkında iddianame hazırlamıştı.

Kurmay Albay Dursun Çiçek'e, "görevi kötüye kullanmak, astlık üstlük münasebetlerini zedelemek, amir veya komutanlarına karşı güven hissini yok etmeye matuf olarak alenen tahkir ve tezyif edici fiil ve hareketlerde bulunmak" suçlaması yapılmıştı.

Askeri Savcılık, Yargıtay'ın Cihaner dosyası ile ilgili aldığı karar gibi, yürümekte olan bir davaya paralel iddianame hazırlaması anlamlıydı.

Askeri savcılık, Erzincan davasında suçlanan Orgeneral Saldıray Berk ve İlhan Cihaner ile MİT mensuplarını, "mağdurlar" arasında saymıştı.

Askeri Savcılık Çiçek'in, 2009 Nisan'ın da yazdığı "Eylem Planı"nı, 2007'de terfi edememesi nedeniyle tek başına kaleme aldığı” kanaatine varmıştı.

Böylece, “skandal planla ilgili üstlerinin hiçbir sorumluluğu bulunmadığı” sonucuna ulaşmıştı.

İhbarcı subayın mektubunda yer alan Hasan Iğsız, Mehmet Eröz ve Mustafa Bakıcı gibi generalleri de temize çıkarmıştı.

Yine Genelkurmay da bilgisayarlarda temizlik yapıldığını, belgelerin imha edildiğini doğruluyor ama bunların "delil karartma" kapsamında olmadığını vurgulamıştı.

Bugün Gazetesinden Erhan Başyurt bütün bunlara çok içerleyip şunları kusmaktaydı:

Böylece, Ağır Ceza'da yargılanan Çiçek'in delilleri Askeri Savcılık tarafından çürüğe çıkarılırken, soruşturmanın genişletilmesi ve üstlerine doğru uzamasının da önü alınmaya çalışılmış gibi duruyor. Askeri Savcılık iddianamesinde, işlenen suça değil, ağırlıklı olarak nelerin neden suç olarak değerlendirilemeyeceğine ayırmış ki, bu da türünün ilk örneği olsa gerek...

Hepsi bu da değil. Madem, bu Eylem Planı'nı Çiçek tek başına hazırladı. Üstleri ve astlarının bundan haberi yok, İnternet Andıcı'ndaki gerçekleri nasıl değerlendireceğiz?  Orada Genelkurmay hükümet ve dini cemaatler aleyhine "kara propaganda" sitelerini yasal olmayan yollardan kurup, yayın yapmadı mı? O sitelerin yayını ile Çiçek'in hazırladığı "Eylem Planı" neden uyuşuyor?

Yine AK Parti'nin kapatılması davasında bu sitelerin yayınlarının delil dosyalarında ağırlıklı olarak yer almasını nasıl anlamalı? Bir mağdur söz konusu ise, o skandal planın hedefinde yer alan, AK Parti hükümeti, Bakanları, Aleviler ve Gülen olmalıydı.”[3] şeklinde sızlanmıştı.

Amerikan uşağı Fetullahçı Zaman yazarı Mümtaz'er Türköne ise: “Albay Dursun Çiçek intihara zorlanıyor!” hikmetini yumurtlamıştı..

"İrtica İle Mücadele Eylem Planı"nı hazırlayan Albay Dursun Çiçek'e -yaptığı işe duyduğum öfke bir yana- ıslak imza tartışmalarının başından itibaren sebebini tarif etmekte zorlandığım bir sempati duydum. Belki biraz bizden biri gibi olmasından. Mahkemede "kız kardeşlerimin başı kapalı" diye kendini savunduğunu okurken, bu duyguya bir gerekçe bulmuştum. Yüzde yüz eminim ki, taburunun başında geri dönülmesi imkânsız bir göreve gözünü kırpmadan gider. Asker, verilen emri yerine getirir. Verilen emir vatandaşa komplo kurmak olunca?!..

Albay Dursun Çiçek, temel görevi siyaseti tanzim etmek olan Genelkurmay Karargâhı'nın bir parçasıydı. Verilen emri, bir asker olduğu için yerine getirdi. Kendi milletine karşı suç işledi. Şimdi ona bu emri verenler, onu kurban ediyor. İşte bu yüzden şimdi Albay Dursun Çiçek'in başına örülen çorabı elbirliğiyle çözmeliyiz. Bu askerin meslek onuruna sahip çıkmalıyız.

Askerî savcılık bir iddianame değil, bir senaryo hazırlamış. Bu "intikam senaryosu"nun hizmet ettiği tek amaç var. Ağustos Şûrası'nın üzerine inen Ergenekon gölgesini kaldırmak. Saldıray Berk gibi "sanıklar"ı Şûra'da korumak. Ne pahasına? Albay Dursun Çiçek'in yok edilmesi pahasına.

Dursun Çiçek meslekî bir intihara sürükleniyor. Askerlik şerefi adına ve belki daha önemlisi hukukun üstünlüğü adına Dursun Çiçek'in yok edilmesini engellemek gerekiyor. O artık bizim Dreyfüs'ümüz..”[4]

Fetullah’ın vekilharcı Hüseyin Gülerce ise: “Genelkurmay müsameresi mi, gerçek mi?” yazısında:

“Genelkurmay askerî savcısı, Albay Dursun Çiçek'in, "millete komplo belgesi"nin tek suçlusu olduğunu söylüyor. Askerî mahkeme, iddianameyi kabul ederek, bunları ciddiye alıyor.

Denilenler şunlar:

"İrtica İle Mücadele Eylem Planı"nı Albay Çiçek tek başına hazırladı. Başta Org. Saldıray Berk ve diğer komutanlar olayın mağdurlarıdır. Islak imzanın makine ile atıldığı iddiası doğru değil. Belgenin altındaki ıslak imza Dursun Çiçek'e ait. Dursun Çiçek bu planı, amiralliğe terfi edemediği için kırgınlık ve kızgınlık sonucu, TSK'yı zor durumda bırakmak için yaptı. 6 yıl hapisle cezalandırılıp TSK'dan ihracı gerekir.

Sayın Başbuğ, bir müsamere mi oynanıyor? Yoksa siz emekli oluyorsunuz, Dursun Çiçek emekli edilecek; bütün kabahat sizin ikinizin omuzlarına yüklenip, önümüzdeki YAŞ toplantısı için cuntacıların etkisinin devam edeceği bir yeni komplo ile mi karşı karşıyayız?

Gerçek hangisi?”[5] diye kışkırtmaktaydı. Anlaşılan kuyrukları sıkışmıştı.

Zaman yazarı Mümtazer Türköne başka bir yazısında şöyle horozlanmıştı:

“19 Mayıs münasebetiyle Genelkurmay Başkanlığı'nda bir panel düzenlenmiş. Bu panelde Altemur Kılıç, "Orduyu yıpratmak için, içeriden dışarıdan yapılan saldırılar beni çok üzüyor. Her asker tutuklandığında canımdan can gidiyor" demiş. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ise Kılıç'ın bu duygularına saygı duyduğunu ve paylaştığını belirtiyor. "TSK bu süreçten güçlenerek çıkacaktır" sözünü de, bu duygularının peşinden ifade ediyor.

Ergenekon’un korkusuz ve kahraman savcıları!

Soruyu şöyle sorsak: "Her asker tutuklandığında Türk milleti ne düşünüyor?" Şahsen ben, her asker tutuklandığında, özellikle general rütbeli askerler tutuklandığında cumhuriyet savcılarına ve onları tutuklayan mahkemelere "helal olsun" diyorum. Savcılara ve yargıçlara olan saygım ve hayranlığım artıyor. Hepimizin yargıya güveni artmıyor mu? Kolay değil; emrinde bir yığın asker ve silah olan bir komutanı tutukluyorsunuz. Bu tutuklama kararları hakkında elinizde sağlam deliller yoksa siz bir delisiniz. Yok, eğer her sanığa uygulanacak prosedürü, gözünüzü kırpmadan ve mahkeme binasının üzerinden sesten hızlı uçan jetlere rağmen uyguluyorsanız sizler birer kahramansınız. Sizler varken, sizdeki bu cesaret ve güçlü adalet duygusu hükmünü icra ederken bu milletin sırtını kimse yere getiremez.”[6]

İlker Başbuğ’un acı ve uyarıcı itirafları!

"Bir yılımı çaldılar"

Genelkurmay Başkanı Başbuğ çarpıcı açıklamalar yapmıştı.

“Orgeneral Başbuğ ile Tarih ve Gelecek” kitabını yazan Ercan Çitlioğlu, Genelkurmay Başkanı’yla yaptığı görüşmeyi Akşam gazetesinden Şenay Yıldız’a anlatmıştı. Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Çitlioğlu’na göre TSK’ya veda etmeye hazırlanan Başbuğ kırgındı.

İşte Çitlioğlu’nun beş gün önce Org. Başbuğ’la baş başa yaptıkları görüşmeden aktardıkları:

İkinci yıl zor geçti

“Öfkeli değil kırgındı. Benim bir yılımı çaldılar, diye yakındı. İki yıllık görev süresinin ancak bir yılında TSK’nın sistemi, yeniden yapılandırılması gibi konularda çalışabildiğini aktardı. Ama ikinci yılı zor bir yıldı.”

Dayatılan koşullar…

“Yargıya giden konular, gözaltına alınan silah arkadaşları, ihbar belgeleriyle uğraşmak zorunda kaldı. Planladıklarının bir kısmını dayatılan koşullar nedeniyle yapamadı. Bunun yarattığı burukluğu sezdim. Yine de çok başarılıydı.”

“TSK iki yıldır dayak yiyor”

“TSK adına bir başkası hiç konuşmadı. Genelkurmay Başkanı’nın da seçmen kitlesi var. 700 bin kişilik topluluk. Memuru, uzmanı, öğrencisi, onların aileleri. 5 – 6 milyon kişi eder. TSK iki yıldır dayak yiyor. Gözler kime çevrilir?”

“Sözün bittiği yer” demişti…

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un, bir süre önce gazeteci Uğur Dündar’a verdiği röportajda “Sözün bittiği yer” demesi ve “İrtica Eylem Planı’nı ‘malum’ gazeteye polis servis etti” sözleri çok tartışılmış, ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Detay vermek, terörle mücadelenin başarısını etkiler” açıklamasını yapmıştı.

Fetullahçı Aksiyon’un ahlaksız iftirası!

Fetullah Gülen'in Aksiyon dergisi aklı zorlayan bir yalan atmıştı. "Cuntanın Taşeronu: PKK" başlıklı kapak dosyasının içinde yer alan ifade şöyle: "50 kişilik bir subay grubu, 2002'de Ordu'dan ayrıldı ve PKK'ya katıldı. Sonra da PKK'da üst düzey yönetici oldu."

Aksiyon dergisinin böyle bir kapak yapması, bir tertibin, sonuna gelindiğini ortaya koymaktaydı.

Aksiyon dergisinin (28 Haziran-4 Temmuz) iftirası: "Genç subaylar kaos için devrede" başlığını taşımaktaydı.

Yazının giriş bölümünde verilen fikir, "Kürt meselesinde atılacak adımlar havada kaldı" cümlesiyle özetleniyor, AKP'nin politikalarına övgüler dizildikten sonra laf asıl konuya geliyordu:

"PKK bugün adına 'Ergenekon Silahlı Terör Örgütü' denilen yapıyla birlikte hareket etti. Ergenekon sanığı olan bazı isimlerle ortak kararlar aldı. Nitekim AKP'nin 2002'de iktidara gelmesiyle PKK yeniden canlandı ve eylemlere başladı".

"Bu kadarına da pes" dedirten cümleler, yazının devamında geliyordu. Meğer Türk askerinin şehit olduğu terör saldırılarını, Türk Ordusu'nun subayları yönlendiriyormuş! Yazıdaki ifadeler aynen şöyle:

"Ergenekon yapılanması, PKK'ya hâkim olmak için ordudan bazı subayları örgüt içine yerleştiriyor. Bu projenin nasıl sonuçlandığı tam olarak bilinmiyor. Ancak karargâh evlerinde eğitim almış 50 kişilik subay ve astsubay grubunun 2002’de PKK’ya katıldığı ileri sürülüyor.”



[1] 22 Temmuz 2010 Taraf

[2] IHA-www.kanaldhaber.com

[3] 15 Temmuz 2010 Zaman

[4] 15 Temmuz 2010 Zaman

[5] 15 Temmuz 2010 Zaman

[6] 21 Mayıs 2010 Zaman


Bu yazarin diger makaleleri

Türkiye'nin birlik ve dirliğini bozmak isteyen dış güçler ve işbirlikçiler; sağcı-solcu,...
Devami
İsmet Elçioğlu'nun "Hedefteki Türk Silahlı Kuvvetleri" kitabında70 101-171 sayfaları arasında,...
Devami
  Siyonist odakların, ABD ve AB kolundan birine sarılmak, kahramanlık gibi...
Devami
10 Mayıs 2008 Cumartesi günü saat 18:00 civarında gözüm Samanyolu TV'de...
Devami
YIKAMADI ZOR BENİ!      İnayetin, yar oldu Yıkamadı, zor beni… Bazan başım, dar...
Devami
  ÖZLÜYORUM YÂR!        Gönlüme sevdanı, koydum koyalı Aklım “sıbğatullah”1, renge boyalı “Elestü bi...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1443

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR