Reklam
Reklam
Reklam

BAŞLICA TARİKATLAR VE PRENSİPLERİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Ashab-ı Kiram Devri

Tarikat; şeriatın yazılı hükümlerini tatbikata koyma, İslam’ı özümseyip hayatına hâkim kılma olayıdır. Tasavvuf; usta-çırak metoduyla, yaparak ve yaşayarak İslam’ı öğrenip anlama ve nefsini terbiye edip ruhen olgunlaşma ocağıdır.

İslam’da Mezhepler de, tarikatlar de, sonradan bir sistem ve disiplin halinde şekillenip ortaya çıkmıştır. Ama elbette bunların kaynağı Kur’an-ı Kerim, dayanağı Resulüllah (SAV) olmaktadır. Zamanla her kurumun yozlaşması ve yoldan çıkması gibi, tarikatlarda da birtakım itikadi ve ameli sapmalar yaşanmış; hatta giderek meskenet içinde menfaat devşirme ve halkın dini hislerini ve heveslerini istismar etme yuvaları halini almıştır. İşte Cumhuriyet devrimleri sırasında bu yüzden kapatılmış, bazı iyi niyetli ve ehliyetli zevatın manevi hizmet imkânları da ortadan kaldırılmıştır. Artık ADİL DÜZEN medeniyetinde, bütün ahlaki ve manevi hizmet kurumlarının, hem yetkili ve sorumlu hem de sürekli kontrollü bir sistem içinde yeniden yapılandırılmaları kaçınılmazdır ve bunun ilmi programları hazırlanmıştır.

Hidayet göklerinin güneşi Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerinden hakikat feyzini almış olan sadık sahabileri:

"Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz."

Hadis-i şerifinin işaretiyle parlak yıldızlara benzediklerinden her hangisine uyulsa hakka ve hayra ulaşılır. Zira cümlesi temiz ve seçkin zatlardır. Hepsi cihana ve orada yaşayanlara feyiz bağışlayanlardır. Dünya ve ahirete ait işlerde bunlar örnek alınmalıdır. Muharebeye gittiklerinde Allah Allah evazesiyle silah elde hücum eden birer mücahit, harpten dönüşlerinde nefis mücahedesi ve Zikrullah ile meşgul, Allah dostlarıdır.

Hulefa-i Raşidin Efendilerimiz Hazeratı gibi bazıları şeriatta Müctehid, tarikatta mürşit, siyasette adil ve ehil bir yönetici, savaşta kahraman bir mücahit olup her yönden örnek insanlardır. Bazıları da bu faziletlerin bir ikisinde yükselerek ihtisas sahibi olmuşlardı. Bunlardan Hz. Bilal Enbiyanın imamı Efendimiz Hazretlerine müezzinlik ederek; “Allah'ü Ekber” sedasıyla mü’minleri meclise çağırmıştı.

Übbi b. Kâ'b ve Zeyd b. Sabit gibi bazıları da çoklukla Kur'an-ı Kerim tilavet ettiklerinden “kurra” unvanıyla anılmışlardır, bugün dahi dillerden düşmeyen “Usul-ü Kıraat” bu zevatın armağanıdır.

Müminlerin Emiri Hz. Ömer tarafından, kadı tayin olunarak Küfe'ye gönderilmiş olan Abdullah B. Mes'ud Fetva ile meşgul olduğundan dördüncü derecede şakirdi olan İmamı Azam bu zattan naklen faydalanarak Hanefi mezhebini kurmağa muvaffak olmuşlardır. Abdullah B. Abbas; Abdullah B. Ömer, Abdullah B. Zübeyr gibi büyük fakihler dahi ashaptan olmakla, isabetli görüşleri ve sözleri mezhepler erbabı arasında dayanak sayılmıştır.

Sonra da “Tasavvuf ilmi” denilen edep ve hikmet talimi, Ashabı Kiramın zahitlerinden ve özellikle Ebu Bekir Sıddık ve Ali El-Murteza’dan bizlere aktarılmıştır. Bununla beraber İmam Ali Hulefa-i Raşidinin dördüncüsü olmakla ilk feyizler “manevi telkinler” dahi Hz. Ali'de toplandığından muvahhitlerin kalpleri muhabbet yolunda çarpmaya başlamış, onun dışında kalanlar harici sayılmıştır.

Yaratanın feyiz çeşmesinin başından susuzluğunu gideren aşk ehlinin hepsi bütün yaratıkların Seyyidi olan Peygamberimizin inayet ırmağından, kendi istidat ve kabiliyetleri kadar, hayat suyunun tadına varmışlardır.

“Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin.” (Ahzâb:  41)  ayeti kerimesi Rabbimiz Teâlâ’nın çokça zikredilip hatırlanmasını ve Zikrullah için namaza durulmasını iman ehline emir buyurmaktadır.

“Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) 'Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.'”(Âl-i İmrân: 191) 

Ayet-i kerimesi; ayakta dururken, otururken ve yan yatar iken devamlı Allah’ı hatırlayıp O’nun rızasına uygun davranmanın her hal ve zamanda Zikrullahın caiz ve elzem olduğu konusunda kullarını uyarmaktadır.

“Beni anın, Ben de sizi anayım” (Bakara: 152) 

Kelâm-ı ilahisi ise, Rabbini zikredenlerin onun hayırla hatırlanıp huzura kavuşturulacağını duyurmaktadır.

Resul-ü Ekrem Efendimiz Hazretleri: “Zikrullah ile devamlı meşguliyetin, bütün hayırlı işlerden daha eriştirici ve gafleti giderici bulunduğunu ve zikrin en makbulünün: “La ilahe illallah” cümle-i tevhidiyyesi olduğunu beyan buyurmaktadır.

Zira bu cümle, Allah’ın birliğini, masivanın hiçliğini; diğer isimler ise sıfatlarının yüceliğini hatırlatmaktadır. Zat sıfattan daha yüksek derecede olmakla, Zat’ın adını zikir dahi sıfat adlarını zikirden daha kıymettardır.

Zikrullah hak yolunda en sağlam sığınaktır ve Zikrullaha devam edenler hakka ve hayra ulaşacaktır. Cenabı Hak ya dil veya kalp ile hatırlanır. Ve kul dil ile zikir etmekle, kalp ile zikrin yardımına nail olacaktır. Ve zikrin iz bırakması kalbin uyanmasıdır. İmdi hem dil ve hem kalp ile zikredenler, manevi seyri sulûkünde olgunlaşacaktır. Zikrullah velilik fermanıdır. İnsan ibadetiyle kulluk makamına ulaşacaktır. Dilimizde dokunaklı sözdür ki, Allah diyen mahram kalmayacaktır.

Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri ashabının kabiliyetlerine göre zevk aldıkları şekilde tevhit zikrini öğretmekle feyiz vermiş olup, ancak Hz. Ömer ve Osman ve sair bazı büyük ashabın mücahedeleri son derecede zor olmakla, halkın o yüksek mertebeye ulaşması çetin olduğundan zamanımızda mevcut tarikatlara intisap edenlerin çoğu İmam Ali ve bazısı Hz. Ebu Bekir'in usul ve tarikat adabına uymuşlardır.

Hz. Peygamberimiz; Ebu Bekir (R.A) gizli zikir ve Ali El-Murtezaya (R.A) açık zikir öğretmiş olduğundan, tarikat salikleri ya gizli veya açık zikir yapmaktadır. Ve bu sebepten dolayı tarikatlar esasen ikiye ayrılmıştır. Bununla beraber bazı seçkin salikler hem Bekri hem Alevî olabilir. Zira iki yolun da amacı ve esası aynıdır.

Peygamber Efendimiz'in en yakınındakileri

Abdullah bin Abbas, Muaviye'nin daveti üzerine yanına çıktı. O anda Kureyş'in bütün kabilelerinden Muaviye'nin yanında oturanlar vardı. Said bin As onun sağ tarafında oturmaktaydı. Muaviye, Abdullah bin Abbas'ın geldiğini görünce: 'Ey Said! Allah'a yemin ederim, bugün İbn Abbas'a öyle sualler soracağım ki cevap vermek onu yoracaktır' diye takıldı.

Ebu Bekir Sıddık nasıldı?

Said: 'İbn Abbas gibi bir insan senin suallerinin cevabından yorulmaz' diye karşılık verdi. Abdullah bin Abbas oturduktan sonra Muaviye ona: 'Ebu Bekir hakkında ne dersin?' diye sordu. İbn Abbas da şöyle cevap verdi: 'Allah Ebu Bekir'den razı olsun. Allah'a yemin ederim ki Ebu Bekir Kur'an'ı çok okur, dünyaya meyletmekten uzak kalır, kötü konuşmayı sevmezdi. Münkeri nehyeder, dinini iyi bilirdi. Allah'tan korkar, geceleyin ibadet eder, gündüzleri oruçla geçirirdi. Dünyasında sağlam karakterliydi. İnsanlara adaleti uygulamakta azimliydi. Marufu emrederdi ve kendisi de yerine getirirdi. Bütün hallerinde Allah'a şükrederdi. Sabah-akşam Allah'ı zikrederdi. Nasihatlerle nefsini tezkiye ederdi. Takva, iffet, zühd, temizlik hususlarında arkadaşlarından öndeydi. Binaenaleyh onun aleyhinde konuşan, onu ayıplayan kimseye Allah kıyamet gününe kadar lanet yağdıracaktır'.

Ömer bin Hattab nasıldı?

Muaviye: 'Peki Ömer bin Hattab hakkında ne diyorsun?' dedi. İbn Abbas şöyle konuştu:  'Allah Ebu Hafs'dan razı olsun. Allah'a yemin ederim ki o İslâm'ın dostuydu, yetimlerin sığınağı gibiydi. İmanın merkezi idi. Zayıfların, korkanların kalesiydi. Halk için güvenilir birisiydi. Halka yardım ederdi. Allah için çalıştı, sabır gösterdi, yaptıklarının karşılığını Allah'tan istedi. Allah da dini galib getirdi, memleketler fethedildi. Allah yeryüzünün çeşitli yerlerinde zikredildi. Sahralarda, tepelerde, etraflarda, bölgelerde hep Allah zikredildi. Ömer fahiş sözleri söylemez, vakarlı ve hayâ sahibi idi. Korkunç devirlerde de, genişlikte de Allah'ı çokça zikrederdi. Her zaman Allah'ın Kitabını rehber edinir. Kim ona buğzederse, Allah kıyamet gününe kadar ona lanet edecektir' dedi.

Osman bin Affan nasıldı?

Muaviye: 'Peki Osman bin Affan hakkında ne düşünüyorsun?' diye sordu. İbn Abbas şöyle dedi: 'Allah Ebu Amr'dan razı olsun. Allah'a yemin ederim, o insanların en cömerdi, halkın en merhametlisi, en sabırlısıydı. Seferler zamanında ibadet eder, Allah'ı zikir anında çokça gözyaşı akıtırdı. Gece gündüz daima düşünür, iyilik ve faziletlere koşardı. Her kurtarıcı noktaya tehlikeden kaçan bir kimsenin kaçışı gibi kaçardı. Asker ve kuyu sahibi olan zattı. (İbn Abbas bu sözüyle Hz. Osman'ın Tebûk gazvesinde sıkıntılı orduyu büyük bir mal ile teçhiz ettiğine ve bir Yahudi'den Rume kuyusunu satın alıp Medineli Müslümanlara vakfettiğine işaret buyurmuşlardır). Hz. Peygamber'in iki kızına koca olmak suretiyle onun damadıydı. Kim ona söverse Cenabı Hak kıyamete kadar ona nedamet (pişmanlık) verecektir'.

Ali bin Ebu Talip nasıldı?

Muaviye; 'Peki Ali bin Ebî Talib hakkında ne düşünüyorsun?' dedi. İbn Abbas şöyle dedi:

'Allah Ebu'l-Hasan'dan razı olsun. Allah'a yemin ederim ki, o hidayetin nişanı, takvanın verasıydı. Aklın yuvası, güzellik ve zarafetin dağı, gece karanlığında yürüyüşün nurlu aydınlığıydı. En büyük delile insanları çağırır, daha önceki sahifelerin içindekileri bilip anlatırdı. Kur'an'ın teviline vakıftı. Daima hidayet sebeplerine sarılır, haksızlık ve zulümden uzaktı. Tehlike yollarından hakka meyletmiş, her işini Allah’a ısmarlamıştı. İman eden ve Allah'tan korkanların hayırlısıydı. Gömlek kuşanan ve aba takınanların efendisiydi. Hac ve umre yapanın efdaliydi. Adalet yapanların en müsamahakârıydı. Peygamberler ve hasseten Rasûlü Ekrem müstesna dünya ehlinin en hatibi, en âlimi ve en seçkiniydi. İki kıbleye de yönelip namaz kılmıştı. Acaba ehli tevhidden ona denk olan var mıdır? Kadınların en hayırlısının kocası idi. Rasûlullah'ın iki torununun babasıydı. Resulullah Kur’an’ın tenzili (inişi ve gönüllere yerleşmesi için) çarpışmış, Hz. Ali ise; Kur’an’ın tevili (yanlış yorumlanıp çarpıtılmasının önlenmesi) için çarpışmıştı. Gözüm onun gibisini görmedi ve kıyamete kadar da görmeyecektir. Kim ona lânet okursa, Allah'ın ve bütün kulların lâneti kıyamete kadar onun üzerine olsun!'

Talha ve Zübeyr nasıldı?

Muaviye 'Peki Talha ve Zübeyr hakkında ne diyorsun?' diye sorunca İbn Abbas şöyle dedi: 'Allah onların ikisine de rahmet eylesin! And ederim onlar afif (doğru) kişilerdi. Müslüman idiler, tahirdiler. Şehit idiler, âlimdiler. Her ne kadar bir kez ayakları sürçtüyse de İslâm'a daha önceki yardımlarından, peygamberine daha önceki sohbetlerinden ve güzel fiillerinden ötürü Cenab-ı Hak onların bu sürçmelerini affedecektir!'

Muaviye bu sefer: 'Peki Abbas hakkında ne diyorsun?' diye sordu. İbn Abbas şöyle dedi:

'Allah Ebu'l Fadl'dan razı olsun. Allah'a yeminim olsun ki, o Rasûlullah'ın babasının özbeöz kardeşi idi. Rasûlullah'ın gözaydınlığıydı. Kavimlerin sığınak yeri ve efendisi idi. O Amcaların şereflisi ve seçkiniydi. Emirleri bilmek, neticeleri çözmek bakımından keskin görüş sahibi idi. İlim onu süslemişti. Onun fazileti zikredildiğinde soylar ve soplar yıkılırdı. Onun aşiretinin şanı zikredildiğinde sebebler uzaklaşırdı. Nasıl böyle olmasın ki? Onu yeryüzünde yürüyenlerin en hayırlısı olan Hz. Muhammed Aleyhisselamın büyük ve soylu babası Abdulmuttalib yetiştirmişti.' [Taberani, Heysemi]

Ebu Ubeyde bin Cerrah nasıldı?

Ebu Ubeyde bin Cerrah (ra) veba hastalığına tutulduğu zaman (ki bu hadise Ramle ile Beyt'ul Makdis arasında bulunan Nevas köyünde hicretin 18'inci senesinde olmuştur. Burada İslâm ordusunun karargâhı bulunuyordu ve başkumandan da Ebu Ubeyde idi)

Muaz bin Cebel'e halka namaz kıldırmasını emreder ve Muaz halka imam olur. Sonra Ebu Ubeyde bin Cerrah vefat edince Muaz, halka şöyle hitap eder: 'Ey nas! Günahlardan kesin bir tövbe ile Allah'a dönün. Çünkü Allah'ın kulu, günahından tövbe ederek Allah'a yöneldiğinde onu affetmek Allah'ın adaletine düşer'.

Sonra da şöyle devam eder: 'Ey insanlar! Siz öyle bir kişinin ölümüyle musibetdâr oldunuz ki, Allah'a yemin ederim Allah'ın kullarından hiçbirisini görmedim ki yaş bakımından ondan daha genç, daha temiz kalpli, daha doğru, insanları felakete sürmek bakımından ondan daha uzak, akıbeti sevmek bakımından ondan daha şiddetli, halka nasihat etmek bakımından ondan daha nasihatçi olsun. Ona rahmet okuyun ve sonra namazını kılmak için sahraya çıkın. Allah'a yemin ederim ki artık hiçbir zaman onun gibisi size kumandan olmayacaktır!'

Halk sahrada toplandı. Ebu Ubeyde'nin cenazesi getirildi. Muaz, imam olarak namazı kıldırdı. O kabre getirildiğinde, Muaz bin Cebel, Amr bin el-As, Dahhak bin Kays kabrine indiler. Onu lahde koyup çıktıktan sonra toprakla örttüler ve Muaz bin Cebel: 'Ey Ebu Ubeyde! Yeminim olsun, seni öveceğim ve bâtıl, asılsız şeyler de söylemeyeceğim. Bâtılın Allah'ın gazabını getirip bana yüklemesinden korkuyorum. Bildiğim kadarıyla sen Allah'ı çokça zikredenlerdendin. Yeryüzünde sakin yürüyenlerdendin. Cahillerin hitabına maruz kaldıklarında, onlara selamla karşılık veren kimselerdendin. İnfak ettiklerinde israfa kaçmayan, cimrilik yapmayan, bu iki haslet arasında olanlardandın. Sen Allah'a yeminim olsun ki Allah'tan korkan ve tevazu gösterenlerdendin. Mütevazı olan, yetime ve miskine merhamet eden, kibirli ve hain kimselere buğzeden kimselerdendin!' [Hâkim, Müstedrek][1]

Hafi (gizli zikir) tarikatlar silsilesi

Öyle rivayet edilir: vaktaki,  Hz. Habibullah Medine'ye hicret etmek üzere Mekke'den çıkıp Sevr mağarasına geldiğinde diz çöküp ve gözlerini yumarak, kutlu huzurunda aynı halde bulunan vefalı ve sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekir'e üç defa, gizli olan kalbi (Allah, Allah, Allah) zikri telkinden sonra, “Ya Ebu Bekir tebşir ederim, Allahu Taala halka genellikle, ama sana özellikle tecelli etti” buyurmuşlardır.

Hz. Ebu Bekir'den Selman Farisî ve ondan Kasım B. Muhammed B. Ebu Bekir Sıddık ve bundan sonra sırasıyla İmam Câfer-i Sâdık, ariflerin sultanı Bâyezid-i Bestâmi, Şeyh Ebu'l Hasan Harkâni, Şeyh Ebu Ali Fermedi, Hoca Yusuf Hemedanî, Hoca Abdülhâlık Gücdüvânî, Hoca Arif Rıvgerî, gizli zikir ile feyiz almışlardır. Ve Hoca Hasan Endakî, Hoca Abdullah Berkî, Hoca Ahmed Yesevi adı geçen Hoca Yusuf Hemedanî'nin ünlü halifelerinden bazılarıdır. Bu “Hâcegân-ı Ârifân” olarak tanınır.

Hoca Arif’ten sonra gelen Hoca Mahmud Encir Fagnevi açık olarak zikrettiğinden, ondan sonra Hacegânın tarikatına mensup olanlar açık olarak zikretmeye başlamıştır.

Fagnevi’nin halifelerinden Seyyid Emir Kilâl’in baş halifesi Bahaeddin Muhammed Nakşibend Buhara civarında “Kasrı Arifan” denilen köyde H. 708 yılının muharreminde doğmuş ve Hudanın feyizlerine mazhar olduğundan Nakşibendî tarikatının Piri olup (Hoca Büzürk, Hoca Nakşibend) unvanıyla şöhret bulmuş ve H. 791 yılı ilk rebiin üçüncü pazartesi günü Buhara'da vefat buyurmuşlardır.

Şah Nakşibend Hazretleri bazı kere açık ve çok defa gizli zikrettiklerinden zamanımızda açık olarak zikreden Halidî’lerin hepsi bu zata uymuşlardır.

 Cenabı Behaeddin'in Halifelerinden Hoca Alâeddin Attar, Hoca Muhammed Parsa, Mevlana Yakub ve bunun halifesi Hoca Nasreddin Ubeyd. Allah Ahrâr gibi ilim ve irfan sahibi ve dini kitaplar yazmakla şöhret bulmuş zevat, Buhara, Türkistan, Hindistan ve diğer İslâm memleketlerinde bizzat ve halifeleri vasıtalarıyla feyizlerini yaydıklarından Hz. Ubeydullah'ın halifeleri “Hacegân-ı Ahrâr” diye anılmaktadır.

Bu Hacegândan Şeyh Abdullah İlâhî Anadolu’da kâin “Simav” ilçesinden neşetle İstanbul'a gelerek çeşitli ilimleri öğrendikten sonra Horasan'a gitmiş, Mevlana Ail Tusî'den bilgisini tamamlamış, daha sonra Semerkant’a gidip Hz. Ubeydullah'dan sülûkûnu tamamlamış ve tekrar Buhara'ya giderek Pir Nakşibend'in Kutsi ruhaniyetlerinden faydalandıktan sonra dönerek bir müddet İstanbul'da ve daha sonra da Selanik vilayetinde Vardar Yenicesi'nde inşa ettirdiği medrese müderrisliği ile orada ve Buhara'dan birlikte getirdiği halifesi Hüseyni nesep emir Abmed Buhârî dahi İstanbul’da dinî ilimler öğretmiş ve Nakşibendî tarikatını yaymışlardır. Abdullah İlâhî H.896 tarihinde Vardar kasabasında vefat edip dergâhında ve Emir Buhârî 922 tarihinde Berseadet'de irtihal eyleyip Fatih camiinin garp cihetindeki dergâhında metfun bulunmaktadır.

Kadirriyye Tarikatı

Bu tarikatın ve cehri (açık) zikir yapanların piri bulunan ABDÜLKADİR GEYLANİ (K.S.) Hazretlerinin künyesi Muhyiddin Ebu Muhammed b. Ebi Salih’tir. Gavsu'l-Azam diye şöhrete erişmiştir. Allah velilerinin en büyüklerindendir. Nesebi âlileri İmam Hüseyin bin Ali (R.A.)'ya yetişmektedir.

H. 470, M. 1077 tarihlerinde İran'ın Gîlân kasabasında dünyaya gelmiştir. Genç yaşta Bağdat'a giderek tahsilini orada ikmal etmiştir.

Kadı Ebu Said Mahremî'den fıkıh, Ebu Bekir bin el-Muzaffer ile diğer meşhur muhaddislerden hadis dinlemiş, bilâhare vaaz ve tedrise yönelmiştir. Amelde mezhepleri Hambelî idi. Daha sonra Ebu Zekeriya et-Tebrizi'den edebiyat öğrenmiştir. Tahsilini tamamlayıp bir müddet daha Bağdat'ta vaaz ve nasihatte bulunduktan sonra, halvete çekilip, riyazetle yaşamaya girişmiştir. Bundan sonra da seyahate çıkıp, mücahedei nefs ve sahralarda ikamet ederek züht ve ibadete kendini vermiş, o sıralarda Şeyh Ahmed Debbas'la sohbet edip, kendilerine bağlanarak tarikata girmiştir.

H. 528’de Ebû Sa'd Medresesinde ders verirken, aynı zamanda usul-ü fıkıh ve tasavvufa ait bazı kitaplar da telif etmiştir.

Bağdat'taki hayatının mühim bir kısmını irşat, vaaz, telif ve tedrisatla geçirmiştir.. Halen hayatında olduğu gibi, ruhanî tasarrufundan istifade edilmekte ve feyizlenilmektedir.

H. 561, M. 1166 tarihinde vefat eden Gavs Hazretlerinin şefaatlerine Rabbimiz cümlemizi nail eylesin. Âmin.

Pir Hazretlerinin Cüneydi Bağdadî (K.S.) Hazretlerine kadar uzanan silsile de kendileri Ebû Said el-Mahzûmî'den, o da Ebu'l Hasan Ali b. Muhammed el-Küreyşî el-Hünkârî'den, o da Abdurrahman et-Temîmî'den, o da Ebû Bekir eş-Şiblî'den, o da Seyyid'il Mürşidîn Cüneyd Bağdadî'den intisap ederek feyiz aldıkları bilinir.

Neseben Hasan Mücteba ve haseben şehidi Kerbelâ Hz. Hüseyin’in temiz sülâlesindendir, Bağdat’taki türbeleri halkın ziyaret mahalli ve yüce dergâhları fakir zengin herkesin sığındığı yerdir.

Irak, Kürdistan, Hindistan halkının büyük bir kısmı Kadiriyye tarikatına salik irfan ehlidir. İslâmiyet’in yayıldığı diğer kıtalarda da pek çok Kadiri dergâhı bulunduğundan ruhanî feyizleri herkese “rayegân-zahmetsiz ele geçen” manevi bir ganimet gibidir.

Seyyid Ahmed er-Rifai Hazretleri: “Şeyh Abdülkadir'in sağında şeriat ve solunda tarikat denizi olup hangisinden ister ise gizlemeyip söylemektedir, asrımızda ve evliyalar arasında dengi bulunmaz bir mürşidi kâmildir” sözü ile yüksek olgunluğunu bildirmiştir.

Gavsi Geylani Hazretleri; sağlığında da, vefatından sonra da, ruhaniyetiyle ve eserleri-sohbetleriyle himmeti ve hidayet rehberliği, biiznillah devam eden, ender ve önder bir şahsiyettir. Müntesiplerini imanın hakikatine ve İslam’ın yüce ahlakına yönelten, kalplerdeki şirk ve riya putlarını devirip, dünya taparlık çıbanlarını deşen bir varisi Nebidir. Manevi kılıcı keskin, himmet ve kerameti yetişkin olan pirimizdir. “Fethür-Rabbani”, “Fütuh'ul-Gayb” gibi eserleriyle hala nefisleri terbiye, gönülleri tedavi etmektedir.

Çağımızda; Elazığ Palu kazasında Hacı Haydar Baba Hazretleri, Gavsi Geylani’nin en önemli, ibadet, istikamet ve irşat ehli Kadiri halifelerindendir.

Nakşibendî Tarikatı

Bahaüddîn Muhammed b. Muhammed El-Buharî (Nakşibendî Hazretleri) H. 718, M.1318 tarihinde Buhara civarında (Kasr-ı Arifan) isimli köyde dünyaya geldi.

Bahaüddin henüz üç günlük çocuk iken, Kasr-ı Arifan’a gelen büyük Mürşit Hoca Muhammed Baba Semmasî tarafından manevî evlâtlığa kabul edildi. Büyüdüğü zaman da tasavvufi terbiyesi o sıralarda yanında bulunan Seyyid Emir Külâl'e verildi.

Bahaüddîn Nakşibendî (K.S.) Hazretlerinin de nezdinde manevi mürşidi Seyyid Abdülhalik Gucdüvanî (K.S.)’nin tesirinin büyük olduğu ileri sürülmektedir. Nitekim kendisinin Emir Külâl'in aksine, Abdülhalik Gücdüvânî’ye uyarak gizli zikri tercih etmesi, bu sözü teyit etmektedir.

Gizli zikri müdafaa ederek ona göre amel eden Bahaüddin Nakşibendî'nin bu hareket tarzından, Emir Külâl'in müritleri şikâyet etmiş, fakat Şeyh Hazretleri her bakımdan çok takdir ettiği Bahaüddîn Nakşibendî’nin bu hareketini ve tercihini hoş görmüşlerdir.

Nihayet bir gün Suhar'da yaptırmakta olduğu mescit ve imaretin inşaatında çalışan 500'e yakın dervişi arasında Bahaüddîn Nakşîbend'e, bundan böyle hareketinde serbest olduğunu, ister Türk, ister Tacik, ister Arap veya Farisi olsun faydalı olabilecek herkesten  feyiz alabileceğini söylemiştir.

Bahaüddin Nakşibend bundan sonra yedi sene Mevlana Arif ile on iki sene de Halil Ata ile sohbet etmiştir. İki kere hacca gitmiş, ikinci gidişinde Hoca Muhammed Parsa'ya refakat etmiştir. Dönüşünde Nişabur ve Herat'a uğrayıp, oradaki bazı büyük şeyhlerle de görüşmüşlerdir.

Bundan sonra bir müddet Merv'de ikamet etmiş, daha sonra tekrar Buhara'ya gelip, vefatına kadar orada yerleşmiştir. Emir Külâl'in vasiyeti üzerine ölümünden sonra O'nun halifeliğine geçmiş; H. 791, M. 1389 tarihinde vefat eden Pir hazretleri doğduğu yer olan Kasr-ı Arifan'a defnedilmiştir.

Bahaüddîn Nakşibend (K.S.) vefatından bir gün önce müritlerine, kendisinden sonra Halifelerinden Muhammed Parsa'ya tabi olmalarını vasiyet etmiştir.

Kendilerinin “Hayatname” adlı bir manzumeleri ve “Delîlü'l-Aşıkîn” unvanlı tasavvufa dair bir kitabı bilinmektedir.

Nakşibendiyye tarikatı sonraları Ahrâriyye, Nâciyye, Kâsaniyye, Muradîyye, Mazhariyye, Melâmiyye-i Nûriyye, Câmiyye, Müceddidiyye ve Halidiyye adlarında kollara ayrılarak genişlemiş ve bütün İslâm âlemine yayılmış vaziyettedir.

Pir Hazretlerinin Seyyidü'l-Meşayih Cüneyd-i Bağdadî’ye kadar devam eden silsile de, kendileri Seyyid Emir Külâl'dan, o da Hoca Muhammed Baba Semmasîden, o da Hoca Ali Ramitenî (Azîzan) dan, o da Hoca Mahmud İncir Fağnevî’den, o da Hoca Arif Rîvigerî’den, o da Abdülhalik Gücdüvânî’den, o da Hoca Yusuf Hemadani’den, o da Ebû Alî Fârmedî’den, o da Şeyh Ebü'l Kasım’dan, o da Ebû Osman Mağribî’den, o da Ebû Ali Hüdbârî’den, o da Seyidü'l-Mürşidin Güneydi Bağdadî’den feyiz aldığı belirtilmektedir. Allah’ü Teâlâ Hazretleri cümlesinin sırlarını mukaddes kılsın ve bizleri himmet ve şefaatlerine nail eylesin. Âmin.

Halîdî Nakşibendîler Tarikatı

Mevlana Halid neseben Osman Zinnureyn ve haseben Ali El-Murteza’ya mensup olup 1192 tarihinde Süleymaniye sancağına bağlı “Karadağ” kasabasında dünyaya gelmiştir.

Süleymaniye şehrinde Şeyh Seyyid Abdulkerim Berzencî ve Dımışk Şam'da Şeyh Muhammed Küzberî gibi şöhretli müfessir ve muhaddislerden okuyarak zamanının en şöhretli âlimlerinden olup din bilgisi öğretmek, şiir söylemek ve eserler üretmekle senelerce iştigal etmiştir.

Bu sıralarda tarikat erbabı ile dahi sohbetler ederek Dımeşk'te Şeyh Mustafa Kürdî’den Kadirî tarikatında hilâfet aldıktan sonra o tarihte Dehli şehrinde parlayan Tarikat-ı Aliyyenin nurlu güneşi ve Nakşibendiye Haceganının en yükseği Abdullah Dehlevî Hazretlerinin nezdine giderek Onun kudsî teveccühleriyle tekâmül edip manevî feyizlerini yaymakla Halidî Nakşibendî tarikatını kurmaya muvaffak olmuş bir yüce şahsiyettir.

Abdullah Dehlevî Hazretleri tarafından verilen icazetnamede:

“Hamd ve salâttan sonra, fakir Abdullah Nakşibendî müceddidi bu veçhile beyan eder ki; din âlimlerinin başta geleni ve hakka yakın taliplerin seçkini, Hz. Mevlana Halid; Nakşibendî tarikatı için Kürdistan'dan bu fakirin yanına geldi. On ay halvet edip, alışmış olduğu şeyleri terk ve tam bir gayretle çalışıp çabalayarak Zikrullaha devam ederek yüreğini süsledi. Elhamdülillah, Allah-ü Sübhanehu ve telânın yardımı ve pirlerin vasıtasıyla tarikat yollarında terakkiler edip yüceldi. Rahata ve hürmetle anılmaya mazhariyet kesbetti. Ve letaif-i emrini ıslah etmesiyle fena fillah ve beka billâh ve vücudun mahviyetinde üstün geldi. Yaradılış âleminin lâtif nurları seyrini, keyfiyetlerini, suallerini vicdanî heyetlere Hz. İmam Rabbani tarikinde salik olarak vücudu nuranisini ve iç âlemini masivadan temizledi. Tarikat olgunluğu ile onları tekmil etti.

Bu yüzden kendisini, icazet ve hilâfet ile taliplerin terbiyesine görevlendirip mümtaz kıldım. Ve Kadiriye, Çeştiye, Sühreverdiye, Kübreviye'nin tarikatlarında dahi, izin ve icazet verip mücaz kıldım. Öyle ki: bu tarikatta işlenmiş olan şeylerde Onun eli benim elim makamındadır. Ve onlar benim sadakatle damgalanmış pirlerimin halefi ve vekili konumundadır. Rızası benim rızamdır. Hilafı benim hilafımdır. Zikir ve tevhit ve murakabelere devam ve yüksek sünnetlerime uymak ve sonradan dine katılan şeylerden (bidatlerden) sakınmak ve sabır ve tevekkül ve teslim ve Tanrının rızasına sarılarak tefsir ve hadis ilimleri ve sofiyye ve tarikat isteklilerinin başlangıçları ile meşgul olmak üzere olgunlaşmıştır. Allahü Teâlâ’dan kendim ve sizin için af ve afiyetin devamını rica ve niyaz ederim.”

Mevlana Halid, Dehli'den dönerken Şeyhinin işaretiyle Diyarbakır’a uğrayıp, yakın bir köyde medrese Hocalığı yapan Şeyh Ali Rıza Septi Hazretlerini alıp, özel olarak kendilerini tasavvufi terbiye ile manevi terakki ettirip irşatla görevli olarak Elazığ Palu kazasına gönderilmişler, bir müddet Süleymaniye ve Kerkük ve Bağdat'da ve sonradan yerleştikleri Dımeşk Şam'da tarikatının feyzini yaymakta iken 1242 yılı şevvalinin yirmi altıncı çarşamba günü taun illetinden vefat etmişlerdir.

Sühreverdîyye Tarikatı

Bu tarikatın piri bulunan Şeyh Şihabüddîn Sühreverdî, Hz. Ebu Bekir’in (R.A) neslindendir. Tasavvufta intisabı amcası Ebu'u Necib Sühreverdî'yedir.

Fıkıh, hadis, tasavvuf' ve diğer ilimlerde zamanının en önemlileri arasına girmiştir. Sühreverdî (K.S.) pek çok eserler telif etmiştir. Bu eserlerinin arasında en meşhuru (Âvarifu’l Maârif) dir.

Asıl adı Ömer b. Muhammed olan Sühreverdî, bir rivayete göre H. 623, M. 1226 tarihinde, diğer bir rivayete göre de H. 632, M.1235 yılında vefat etmiştir.

Abdülkadir Geylânî (K.S.) ile görüştüğü, Gavs Hazretlerinin Sühreverdî’ye:

“Sen Irak'ta meşhur olanların sonuncususun” dediği rivayet edilmektedir.

Şihabüddîn (K.S.) yaşadığı devirde, bilumum Bağdat şeyhlerinin efendisi olup, ekser vakitlerini halkın müşküllerini halletmekle geçirmiştir. Bir gün birtakım kimseler Sühreverdî’ye gelerek:

“Ey bizim efendimiz! Ameli terk ederek tembel ve avare oluyoruz, amel edersek gönlümüze gurur geliyor, bu hususta ne buyurursunuz?” diye sordukları zaman, cevaben Ona:

“Amele devam ediniz, gururun gelmemesi için de Allah'a dua ve istiğfarı ziyadeleştiriniz” buyurdukları rivayet edilmiştir. Sühreverdî’nin eldeki mevcut eserleri:

1- Cezbü'l-Kulûb ila Muvasalati'l-Mahbûb

2- Avarifu'l-Maarif’tir.

Sühreverdiyye Tarikatı daha sonraları Bedriyye, Zeyniyye, Bahaiyye, Kemaliyye, Ahmediyye ve Necîbiyye diye kollara ayrılarak genişlemiştir.

Pir Hazretlerinin Cüneyd Bağdadî (K.S.) Hazretlerine kadar uzanan silsilede kendileri Necîb es Süherverdî'den, o da Ahmed Gazzalî'den, o da Ebû Ali Nessâc’dan, o da Ebû Alî Kürkânî'den, o da Ebû Osman Mağribî'den, o da Ebû Alî Kâtib'ten, o da Ebû Alî Rudbârî’den, o da Seyyidi'l Mürşidin Cüneyd Bağdadî (K.S.) Hazretlerine intisap ederek feyiz aldıkları bilinmektedir. Cenabı Hak cümlesinin sırlarını mukaddes kılsın. Âmin.

Kûbreviyye Tarikatı

Şeyh Necmüddîni Kübra, Kübreviyye ve Zehebiyye tarikatlarının piri olup, on iki ve on üçüncü asr-ı milâdinin İran Sofîlerinin en mühim şahsiyetlerinden birisidir. İsminin tamamı Ahmed b. Ömer Ebu'-l Cenab Necmüddîn Kübra el-Hivakî el-Harezmî'dir.

Sofilik mesleğinin gelişmesinde pek büyük emeği ve etkisi geçmiştir. Onun birçok talebeleri arasında tasavvufi akidenin büyük mümessilleri görülmektedir.

Karşılıklı konuşmayı ve ilmi tartışmayı çok sevdiğinden ve her münazarada hasımlarını yendiğinden dolayı kendilerine (et-Tâmmetü'l Kübra) ismi verilmiştir. Bu isim sonraları çok meşhur olmuş, zamanla baştaki kelime de unutularak sadece Kübra denmiştir. Necmüddin Kübra H. 540, M. 1145 senesinde dünyaya gelmiş, genç yaşta ilim ve fazilet için seyahatlere çıkıvermiş ve Mısır'da meşhur Şeyh Ruzbihan el-Vazzah el-Mısrî ile tanışıp, onun manevi terbiyesine girmiş ve şeyhinin nezareti altında son derece sıkı riyazet geçirmiştir. Bu sırada şeyhinin teveccühünü kazanmış ve kızı ile evlenmiştir. Pir Hazretleri birkaç sene Mısır'da kalmış ve bu zaman zarfında iki oğlu dünyaya gelmiştir.

Bir gün imam Ebû Nasır Hafza'nın, Tebriz’de “Sünnet" hakkında güzel dersler verdiğini duyunca hemen oraya hareket ederek, Sermeydan mahallesinde Zahide hangahında oturan, mezkûr kelâm âliminin derslerine devam etmiştir.

Necmüddin Kübra (K.S.) “Şerhü's Sünne ve'l Mesalih” adında mukaddime mahiyetindeki kelâma dair eserini burada yazdığı söylenir.

Bundan sonra da Pir Hazretleri Şeyh Ammar-ı Yâsir'e intisap etmiş, O'nun tavsiyesi üzerine tam bir sofî olabilmek için İsmail Kasrî'nin mektebine girmiştir. Buradan ikinci hırkayı (hırka-i teberrük) almış ve tekrar şeyhinin yanına gelmiştir.

Şeyh Ruzbihan, Necmüddin Kübra'ya, anayurdu olan Harezm'e gidip, oradaki insanları irşat etmesi için tavsiyede bulununca, Necmüddin ailesi ile birlikte Harezm'e gidip yerleşti. Orada bir hangâh tesis edip, (Kübreviyye-Zehebiyye) tarikatını yaymaya girişti. Kısa bir zamanda irşat ve tedris halkası genişledi. Talebeleri arasında ATTAR'ın şeyhi Mecdüddin el-Bağdadî de var idi.

Necmüddin Kübra (K.S.) çok verimli bir müellif idi. Sofîliği ilgilendiren çeşitli meseleler hakkında birçok risaleleri bilinmektedir. Eserlerinin ekserisi Arapça olarak telif edilmiştir. Yazdığı eserler hakkında Keşfüzzunun'da geniş tafsilât verilmiştir. Meşhur olanları:

1- Usûlü'l Aşere

2- Risaletün Fissülûk,

3- Rîsaletü't Turuk,

4- Fevatihul Cemal

5- Aynül Hayat vs.

Pir Hazretlerinin Ebû Necib Abdü'l Kahir Ziyaüddîn Süherverdî (K.S.) Hazretlerine kadar uzanan silsilede, kendileri Ammar Yâsîr'den, o da İsmail Kasri'den, o da Ruzbahan Baklî'den, o da büyük mürşit Ebû Necib Abdü'l Kahir Sühreverdî’den feyiz aldıkları tespit edilmiştir. Rabbimiz cümlesinin sırlarını mukaddes kılsın ve bizleri de himmetlerinden ayırmasın. Âmin.

Şeyh Ebû'l-Hasan El-Mağribî Eş-Şâzelî (K.S.)

Şazelî (K.S.) Hazretlerinin hal tercümelerine gelince:

İsmi, Ali b. Abdullâh, künyesi Ebü'l-Hasan'dır. H. 553, M. 1158 tarihinde Afrika'da Sevte civarında bulunan Gammare bölgesi köylerinden birinde doğmuşlardır. Çocukluğu ve gençliği orada geçmiş, tahsilini de o bölgede tamamlamıştır.

Şazeliyye köyüne nispetle meşhur olan Ebü'l Hasan, tahsilini ikmal ettikten sonra vaazı nasihat ve ders okutarak herkesin teveccühünü ve takdirini kazanmıştır.

Sonraları seyahate çıkıp pek çok memleketler dolaşmış, zamanının âlimleri ve şeyhleri ile görüşme imkânı bulmuş, nihayet İskenderiye'ye gelerek orada yerleşip kalmıştır.

Bir müddet İskenderiye'de kaldıktan sonra, Mısır'a gidip orada (ibni Atiyye ve Şifa) okutmaya başlamıştır. Bu derse o günün meşhur ulemasından ibni Hacib, İbni Abdüsselâm İzzettin, İbni Dakîk, Âbdü'l Azim el-Münzerî, İbnü's-Salâh ve İbni Usfur gibi zatlar da katılmıştır.

Şeyh Şazeli, feyzini birkaç vasıta ile Ebû Medyen Hazretlerinden almıştır. H. 654, M.1256 tarihinde Ramazan ayında hacca giderken Mekke yakınlarında bir sahrada vefat etmiş ve oraya gömülmüştür. Onun güzel sözlerinden bazıları şunlardır:

“Huzurlu bir kalbe sahip olmak ve hiçbir konuda elem çekip kederle kıvranmak ve günahlardan temiz ve uzak kalmak istersen, ameli salihayı çoğalt.”

“Dünyadan ve dünya ehli insanlardan gönül bağlarını kesmeyen velayet kokusunu koklayamaz.”

Sofilerin hallerinden bahseden bir eseri vardır. Tesis buyurdukları Şazeliyye tarikatının şubeleri Düsûkiyye, Ahmediyye, Vefaiyye, Ruzûkiyye, Hanefiyye, Cezûliyye, Gaziyye, İseviyye, Nasırıyye, İlmiyye, Mustariyye ve Afîfiyye olarak her tarafa yayılmış bulunmaktadır.

Cüneyd Bağdadî (K.S.)ye kadar varan silsile de kendileri tarikat feyzini Abdüsselâm İbni Peşîş Mağribî'den, o da Abdurrahman Medenî'den, o da Ebû Bekir Cafer b. Yunus Şeyh Şiblî Bağdadi’den, o da Seyyidül Meşâyih Cüneyd Bağdadî’den feyizyab olmuşlardır. Cenabı Hak cümlesinin sırrını takdis buyursun. Bizleri de yüce himmet ve şefaatlerine layık eylesin. Âmin...

Rifâiyye Tarikatı

Nesebi sahih Seyyid, hasebi celil, büyük kutlu insan ve Gavsüd devran, “Abu'l-alemeyn-iki âlemin babası” Ahmed ar-Rifâ'î al-Huseynî al-Kebir Hazretleri H.512 yılında Arz-ı Betayih'da “umm-ü Ubeyde” mevkiinde doğmuş ve 578 tarihinde yine orada ölmüşlerdir, yüce kabirleri herkesin ziyaret yeridir. Beni Rifa'a kabilesine mensup bulunmaları nedeniyle “Rifâî” diye şöhret bulduğu bilinir.

Hz. Rifâ'î vaaz kürsüsüne çıktığı vakit etrafını âlimlerin büyükleri ve fazılların ileri gelenleri doldurur ve vaazlarını dinlemek üzere fen ve ilim erbabından birçok kimse her taraftan koşuşur, söze başladığı anda herkeste hayret oluşur, inkâr edenlerin bile dili tutulur, sülük erbabı vecde kavuşur, huşu ehli ağlayıp durur idi. 

Hz. Rifâ’i buyurur idi ki: Tarikat; bidat karışmamış dindir. Ve usanmadan, bıkmadan ameldir. Tarikatımız beş duyguyu zapt ve hıfz etmektir. Ve nefes aldıkça vakta ve huzura riayet eylemektir. Ve içyüzünü temiz kılmaktır. Ve bütün duygular ile Tanrının zikrine devam etmektir. Masivâ ile meşgul olmayan kalp ve şehvetlere boyun eğmeyen nefis sahibi olabilmektir. Tarikatımız, indirilmiş kitabı kerimin ve gönderilmiş Nebi’nin sünnetidir. Derviş sünnete uygun yolda gittikçe tarikattadır, doğru yoldan çıktığı anda Batılı kabullenmiş demektir.

Seyyid Ahmed Rıfai Hazretlerine göre:

“Tarikat aynı şeriattır; tasavvuf şeriatı yaşamaktır. Tarikatsız şeriat kuru kalıptır, şeriatsız tarikat ise şeytana uşaklıktır. Şeriat esaslarını lüzumsuz gören tarikatçılar sapık ve zındıktır; tarikat terbiyesini ve tasavvuf mesleğini inkâr eden ulema ise nasipsiz ve maneviyatsız bir zavallıdır. Şeyh ve mürşit sadece bir muallim makamındadır, hidayet ve inayetin kaynağı bizzat Cenabı Haktır. Her biri zamanının mehdisi olan mürşidi kâmillerde tecelli ve tasarruf eden, aslında Fahri Kâinat Efendimizin ruhaniyeti ve Cenabı Zülcelâl Hazretlerinin hidayet ve inayeti olmaktadır. Tasavvuf kuru laf ve “kal” (boş söz) değil, cehdü gayretle yaşanıp ulaşılan bir hal ve hakikattir.”

Hazreti Pirin, “El-Burhân-ül-Müeyyed” kitabı, hala taliplerin feyiz kaynağıdır.

Bedeviyye Tarikati

Evliyaullahın şöhretlilerinden Ahmet Bedevî Hazretleri, sülâle-î tahireden olup H. 590. tarihinde Fas'ta dünyaya gelmiştir. Babası ile birlikte yedi yaşında iken Mekke-i Mükerremeye gelip ibadet ile iştigal etmiş ve yıllarca kimseyle konuşmayıp dilini Zikrullaha hasr ve tahsis eylemiş ve halktan çekindiği gibi yüzünü bile halka göstermeyip, inzivagâhından çıksa yüzüne peçe örtüp gizlemiş ve zikir ve daimi vecdile bu geçitten geçip H. 675 tarihinde ölmüş olmakla Mısır “Tanta” da toprağa verilmiştir.

Hz. Bedevi, Mısır ile Afrika’nın sair cihetlerinde feyizlerini yayarak halkın hemen hepsi, hayatında iken kendilerine elden gelen saygı ve sevgiyi gösterdikleri gibi bugün dahi olağanüstü hürmette  bulunduklarından “Tanta”da kurulu dergâhı mamur ve ziyaretçisi ziyadedir. Mısır’ın diğer şehirlerde de Bedevi tekkeleri bulunmakla manevî feyizleri İslâm âleminin her cihetinde hissedilmektedir.

Mevlevîyye Tarikatı

Neseben Ebu Bekir as - Sıddîk Hazretlerinin ve haseben Kerbelâ şehitlerinin başı Hz. Hüseyin Efendimizin sülâlesinden Mevlana Celâleddin H. 604 yılında rebiul-evvel ayının altıncı günü “Belh” şehrinde dünyaya gelmiştir.

Babası âlimlerin sultanı Mevlânâ Behaüddin dini ilimler okuyup, pek çok taliplere şer’i hükümleri okutmuş ve öğretmiştir. Ve yine babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizî'den, tarikat sülûkünü tamamlayarak icazet verilmiştir. Sofiyye büyüklerinden Feridüddin Attar ve sair bazı zevat ile buluşup, nihayet zamanın kutbu şeyh Rükneddin Sicistanî'nin işaretiyle gelen Şemseddin Tebrîzî ile ariflere yakışır şekilde sohbet ederek tevhit ilminin sonsuz denizlerine dalıp âşıkların sultanı makamına erişmiştir.

H. 672 Yılı cemadial-ahiresinin beşinci günü, cihanın mavi renkli kubbesine, ney sedası gibi, bir hoş şada bırakarak, bu bekasız semahanede deveranını tamamlayarak ebediyete göçüp gitmiştir.

Babasıyla birlikte Konya'ya göç ederek orada yerleşmiş ve o şehirden feyizlerini yaymaları ve en son orada ölmüş bulunmaları “Mollay-ı rum” şöhret bulmalarının sebebidir.

Molla Cami, Konya'ya gelip, el tutan pirin münevver kabrini ziyaret ettiklerinde O’nun kadrinin büyüklüğünü ve şanını bu veçhile beyan etmiştir.

O, manevî cihanın ferîdunu, tek ve örnek şahsiyettir. Kadrine delil olarak mesnevisi yeterlidir. O âlicenabın vasfında ne söyleyeyim ki: Peygamber değildir, lâkin kitap sahibidir.”

Kezâlik şu beyit camî'nin el yazısıyla Pir'in türbesinin iç kapısı üzerine nakşedilmiştir:

“Âşıkların manevi Kâbe’sidir bu makam

Kim ihlâsla eksik gelir, burda olur tamam”

Büyük Türk âlimi İbn Kemal merhum dahi şöyle söylemiştir:

Meali: Hakikaten rüyamda gördüm ki Resul-ü Ekrem iki elinde mesneviyi tutup “Hikmet yolunda pek çok kitap tasnif olundu ise de, içlerinde Kitab-ı mesnevi gibisi olmadı” buyuruyordu.

Evet, Hz. Mevlana kitabında tecelli etmektedir. Görüp anlamak isteyenler mesnevisini,  divanını ve sair eserlerini okuyup üzerine düşünmelidir. Seksen bin ve belki daha ziyade beyitten her biri büyüklüğünün kemaline delildir.

Âlemin yaradılışı ile Beytullah'ı tavaf bahislerinde zikir ve beyan olunduğu üzere kâinat durmadan döndüğü gibi, tavafı dahi meleklerin ibadetidir. Onun için Beytullah'ı tavaf mü'minlere farz edilmiştir. Bundan dolayı Mevlevilerin sema'nın esası meleklere yakışır bir ibadettir.

Ebü Bekir Sıdık Hazretlerinin Allah’ın iltifatına nail oldukta, saygı ile ayağa kalkarak sema ettiği ve Hz. Mevlana, Mevlâ’nın tecellisine mazhar oldukça Allah deyip döndüğü rivayet edilmektedir.

Buna uyarak Mevlevi dedeleri dahi sema konusunda Cenabı Pir’e uymak gayretindedir.

“Vasıtasız feyiz alır Şems’den

Güya ki kamer de Mevlevi’dir

Bir cezbe eder cihanı tedvir

Eflâk de, yer de Mevlevî’dir.”

Beyitleriyle kitabına başlayan Mevlana; iç arzusunu beyan için, sinesini yarık yarık ederek, neyin sesi ile cihana alev saçıyor. İşitenler yanıp yakılıyor, ya mesnevi okuyucusu oluyor, ya ney üfürüyor yahut yalnız sema ile iktifa ediyor. Böylece Kur’an’ın ve Resulüllahın himayesine sığınıp doğru yolda giderek zaman zaman aşk tennuresi ile manevi âlemlere uçuyor.

 Mevlevi tarikatının usul ve adabı Cenabı Pir’e halef olan Husameddin Çelebi ile oğlu Sultan Velid ve sair dedelerin büyükleri tarafından tanzim ve tertip edilmiştir ve herkesçe bilinen sema ve deveran o yolda cereyan etmektedir.

Bayramiyye Tarikatı                 

Hicrî dokuzuncu yüzyıl ricalinden zamanın kutbu ve insanların uyduğu Hacı Bayram-ı Veli Ankara şehri yakınındaki “Solfasıl” adlı köyde doğmuş ve ilim ve irfan tahsil ederek tarikat piri olmak faziletine ulaşmıştır.

Bu zat Bursa'da tedris ile meşgul iken aslen Kayserili olup Anadolu'da ve Şam'da okuduktan sonra Tebriz şehri yakınındaki Hoy kasabasına giderek Şeyh Alâeddin Erdebili'den feyiz alıp olgunlaştıktan sonra Bursa'ya gelmiş olan Hamidüddin Ebû Hamit (Somuncu Baba) Hazretleri ile musahabet ve birlikte Şam ve Hicaz'a gitmiş ve Hz. Ebû Hâmit, Konya vilâyeti Aksaray Kasabasında yerleşmiş olduğundan ölümüne kadar ona hizmetle meşgul olmuşlardır.

Ebû Hamid Aksarayî, Alâeddin Erdebîlî'den ve o da sırasıyla Sadraddin Erdebîlî, İbrahim Zahid Gilânî, Cemâleddin Tebrizî, Rukneddin Sicistânî, Kutbaddin Ebherî, Abu'n-Necî Suhreverdî'den ilim ve irfan kazanmışlardır.

Suhreverdî'nin tarikat silsilesi Cüneyd Bağdadî'ye bağlanır. Ve Şemseddin Tebrizî, Rükneddin Sicistanî tarafından terbiye edilmiş olmakla diğer tarikatların çoğu Sühreverdî'den şubelenmekte cümlesi bir babanın çocukları gibi olup Bayramî'ler ile Mevlevi'ler ve diğer bütün Alevi’ler aslında yekdiğerinin tarikat kardeşi sayılır.

Hacı Bayram Veli’ye bütün Anadolu halkı gönül bağlamış olup zamanında himmet ve hizmeti yaygınlaşmış ve Fatih Sultan Mehmed Han ile birlikte bulunarak İstanbul'un fethinde gayret ve kerameti bilinen Ak Şemseddin ile Emir Sikkînî ve Kitabı Muhammediye sahibi Yazıcı zade Mehmed Efendi gibi şöhretli halefler yetiştirip olgunlaştırmış, ölümünden sonra dahi tarikatına mensup bir çak zevat kerametleriyle meşhur olmuşlardır.

Hacı Bayram Veli H. 833 yılında Ankara'da ölüp kabirleri hala ziyaret mekânı ve mescitleri zakirlerin dergâhıdır.

Bektaşiyye Tarikatı

Hacı Bektaş-ı Veli Kâzımiye Seyitlerinden Seyyid Mehmed Efendidir. Horasan'da Nişabur şehrinde doğarak Nakşibendiyye seyyitlerinden Hoca Ahmed Yesevî Hz. ile Halifelerinden Şeyh Lokman adındaki veliden feyiz aldıktan sonra, göç ederek Kırşehir sancağı içindeki Hacı Bektaş köyünde halveti uygun görüp, sükûnet ve hikmet evine çekilmesi bu ad ile şöhretine sebep olmuştur.

Bu zattan “Tasavvuf nedir?” diye soruldukta “Kimsenin gönlünü kırmamak ve kimseye kırılmamaktır” buyurmuştur.

Hacı Bektaş-ı Veli Yeniçeri ocağının kuruluşunda himmet ve gayret ettiğinden bütün Yeniçeriler ona mensuptur. Zaman geçtikçe Yeniçeriler itaat ve intizam dairesinden çıktıkları gibi Bektaşiler arasına dahi bazı sapıklar girmiş olduklarından 1241 yılında Yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine o tarikata ait tekkelerin kapısına da kilit vurulmuş, bazılarına ise halis ve salih mürşitler tayin olunmuştur.

Melâmiyye Tarikatı

Hacı Bayram-ı Veli’nin halifelerinden Ak Şemseddin Hazretlerinin; Cenabı Pir’in kendisine taç, hırka, tespih, seccade ve asasını hediye etmesinin onun makamına geçmeğe delil olduğunu beyan etmesi üzerine, Hacı Bayram-ı Velinin halifelerinden Emir Sikkînî Hazretleri “marifet, taç, hırka, tespih, seccade ve asa'da olmayıp temizlenmiş kalptedir” diyerek derviş kıyafetinden sıyrılıp, halkın giydiğini tercih ederek ve kalbi masivadan temizleyerek ve Şer-i şerif hükümlerine uymayı esas kabul ederek Bayramiyye Tarikatının bir şubesi olmak üzere “Melâmiyye Tarikatı”nı kurmuşlardır. Bu tarikatta, Bünyamin Ayaşî, Pir Ali Sultan Asarâyî, İdris Muhtefî denilen Ali b. gibi zevat çıkmıştır. Bunların resmî tekkeleri olmayıp usul ve ayinleri dahi gizli olarak yapılmıştır.

Maalesef Melâmiler içine Emîr Sikkînî Hazretlerinin ölümünden yüz yıl sonra “şah sever şiirler” girerek “Hamzevî” adıyla anıldıklarından bunlar hem şeriat hem tarikat esaslarından saptıklarından haklarında devletçe şiddetli tedbirler alınmış, tarikatın mülhitlerden temizlenmesine çalışılmıştır.

Halvetiyye Tarikatı ve Şubeleri

İbrahim Zahid Giylânî'den yukarıda zikrolunduğu üzere Bayramiyye tarikatı şubelere ayrıldığı gibi Halvetiyye dahi bir takım şubelere ayrılmıştır. Şöyle ki: Bu zattan sonra sırasıyla Ahî Mehmed Halveti, Hacı İzzeddin Halveti, Sadreddin Hayyâvî, Seyyid Yahyay-ı Şirvanî feyiz bulmuşlardır.

Yahyay-ı Şirvânî'nin Şeyh Ömer Ruşeni, Mevlana Alâeddin Rumi, Pir Mehmed Erzincanî halifeleri çıkmış, bunlardan dahi pek çok halifeler yüce mertebelere ulaşarak Halvetiyye tarikatı şubeleri ziyadesiyle çoğalmış ve Halvetiyye şeyhlerinden büyüklerinin çoğunun tekkeleri kendi adlarıyla anılmıştır.

Hüccet-ül İslam – İmamı Gazali

Hüccetül-İslam İmamı Gazali ile Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî Sofiyye mesleğine dair eserlerinin çokluğu ile tarikatlara muallimlik yaptıklarından,  yüce hizmetlerinin özetini hatırlamak ve yazmak yapılması gereken şeylerdendir.

Huccetül-İslâm Zeyneddin Abû Hâmid Gazali H. 450 yılında Horasan'da Nişabur şehrinde doğmuş olup, çeşitli ilim ve fenleri tahsil ile İslâm âlimlerinin ve Şafii fakihlerinin en büyüklerinden biri olarak Bağdat'ta ve sonradan Nişabur'da medrese-i Nizâmiyye müderrisliği ile şöhrete erişmiştir. Ebû Ali Farmedi ve Ebû Ali Kâtib ve İmam el-Haremeyn Hazerâtı ile sohbet eyleyerek ve Dımeşk Şam'da cami'i benî Umeyye'de senelerce itikâf ile zikir ve tesbih ve İhya ül-Ulûmunu telif ederek tasavvuf ilminde geniş bilgiye malik Ârif-i Billah olduğunu hakkiyle ispat ettiğinden “Huccet-ül-İslâm” namıyla şereflenmiş ve H. 505 yılında vefat etmiştir.

Biraderi Ebu'l-futuh Mecdüddin Ahmed Gazali’nin de, fazilet bakımından kendisinin benzeri olmuştur dense yeridir.

Şeyhi Ekber Muhyiddini Arabi

Şeyhi Ekber Muhyiddin Arabî Hazretleri ise H. 560 yılı Endülüs'ün Mersiye şehrinde doğmuş ve H. 638 yılı rebiül-âherinîn yirmi ikinci cuma gecesi Dımeşk Şam'da Allah’a ulaşmış sofiyyun ariflerinin en büyüklerinden olup, Melekûtî işaretler, kudsî sezgiler ve ruhanî hikmetler sahibi yüksek bir ilim ve velayet ehlidir. Üç yüz cildi aşan kitap telifine muvaffak olarak ilmî ve ledün feyizlerinden herkesi faydalandırdığından, zuhuru tarihinden beri tarikat müntesiplerinin hemen hepsi Onun irfanının öğrencisi olmakla, “Şeyhi Ekber” sıfatını hak etmişlerdir.

Netice

Sofiyye muhakkikleri ve tarikat büyükleri: şeriatı mübarek ve muhteşem bir ağaca benzetip buyuruyorlar ki: Tarikat onun çiçekleri, marifet meyveleri, hakikat özü ve meyvelerin lezzetidir. Önce ağaç dikilip sonra sulayıp terbiye etmek gerektir ki, o yeni fidan büyüyerek meyve vermek kabiliyetine erişip çiçek açıp meyvelensin. Ve meyveleri olgunlaşmalıdır ki, yenildiği zaman dimağa lezzet versin. Bunun için; şeriat bedenin ve beynin, tarikat kalbin, marifet ise ruhun gıdası gibidir. Ve bunlar da başkaca manevi bir hassa yaratılmıştır ki, o da, ruhanî lezzettir.

İslam’da Mezhepler de, Tarikatlar da, sonradan bir sistem ve disiplin halinde şekillenip ortaya çıkmıştır. Ama elbette bunların kaynağı Kur’an-ı Kerim, dayanağı Resulüllah (SAV) olmaktadır. Zamanla her kurumun yozlaşması ve yoldan çıkması gibi, tarikatlarda da birtakım itikadi ve ameli sapmalar yaşanmış; hatta giderek meskenet içinde menfaat devşirme ve halkın dini hislerini ve heveslerini istismar etme yuvaları halini almıştır. İşte Cumhuriyet devrimleri sırasında bu yüzden kapatılmış, bazı iyi niyetli ve ehliyetli zevatın manevi hizmet imkânları da ortadan kaldırılmıştır. Artık ADİL DÜZEN medeniyetinde, bütün ahlaki ve manevi hizmet kurumlarının, hem yetkili ve sorumlu hem de sürekli kontrollü bir sistem içinde yeniden yapılanmaları kaçınılmazdır ve bunun ilmi programları hazırlanmıştır.



[1] Milli Gazete / 18.12.2010


Bu yazarin diger makaleleri

 Başbuğ TSK’ya kurulan kumpası tek tek anlatıyor, ama nedense Cemaatin...
Devami
Trafik komiseri Temel, helikopterle otobanı kontrol etmektedir. Ters bir durumda...
Devami
  Hayâ imandan gelir. Fuhuş ise, çirkin ve edepsiz söz...
Devami
Artık işbirlikçi AKP zihniyetinden de, Masonik Kemalist ideolojisinden de, FETÖ...
Devami
McKinsey Company IMF’NİN ÖZEL FAKTORİNG TEŞKİLATIYDI!   Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz: mckinsey        Erdoğan...
Devami
Siyasi Bir Rüya Örneği   Rüyalar hayatımızın ve imtihanımızın bir parçasıdır. Rahmani...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5207

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR