Reklam
Reklam
Reklam

Suriye Tuzağı ve Hükümet-Cemaat Kapışması: “TENCERE DİBİN KARA, SENİNKİ ZİFT KATRAN!”

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Rahmetli Erbakan Hoca, “AKP’nin güya bölge barışını sağlamak ve Filistinlileri huzura kavuşturmak için Lübnan’a veya Gazze topraklarına Türk askeri yollamasının ve ucuz kahramanlık palavraları sıkmasının asıl amacının, Hizbullah’ı ve Hamas’ı pasifize ederek İsrail’in işini kolaylaştırmak” olduğu anlamında defalarca uyarılarda bulunmuşlardı. Ve zaten AKP’nin özellikle Suriye konusundaki bütün girişimleri Hocayı haklı çıkarmıştı.

Hizbullah lideri Nasrallah’ın ve İran Meclis Başkanının yanlış ve yararsız açıklamaları da, maalesef AKP’nin ve tabii İsrail’in işini kolaylaştırmaktaydı. Amman’da toplanan “Suriye’nin Dostları” da ilk kez Hizbullah ve İran’ı hedef tahtasına koymuşlardı, ardından Lübnan’da mezhep çatışmaları başlamıştı. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın gazetecilere söyledikleri bile, Hükümetin tutarsızlığını ortaya koymaktaydı. Demirtaş, “Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve onun bürokrasisi Suriye’yi okuyamıyor. Bakan ‘Halep’i Şam’ı sokak sokak biliyorum’ diyor. Bilmiyor. Kürt’ün, Arap’ın, Ermeni’nin duygusunu bilmiyor. Hakkâri’nin de Şam’ın da sokağını bilmiyor” diyerek tam bir Yahudi ağzıyla konuşmaktaydı. Davutoğlu’nun Suriye muhalefetinde yer alan, radikal İslamcı El Nusra ile ilgili olarak gazetecilere söyledikleri de çapsızlığının bir kanıtıydı. Kendilerinden sürekli söz etmenin bu örgütleri büyüttüğünü savunan Davutoğlu, “Başta 500-600 kişilik kontrol edilebilecek bir grupken bugün 5000-6000 kişi oldular” demiş ve El Nusra’nın terör örgütü ilan edilmesinin “faydadan çok zarar getirdiğini” açıklamıştı. Bu garip savunmada en azından Suriye’deki Selefilerin ve Batı destekli radikal şeriatcilerin nasıl arttığına dair bir itiraf vardı.

Sn. Erdoğan’a göre, Reyhanlı saldırısıyla birlikte artık Suriye'deki rejimin iktidardan uzaklaştırılması bir 'siyasi pozisyon' meselesinin de ötesine geçmiş bulunmakta ve askeri müdahale kaçınılmaz olmaktaydı.

Reyhanlı saldırısından Suriye rejimini sorumlu tutan Başbakan, kendisini ve hükümetini bağlayacak cinsten bir de ‘taahhüt’te bulunmaktaydı: “... Bir gerçek var ki biz bu işin arkasındayız, takipçisiyiz, sonuna kadar bu işi kovalayacağız. Ülkemiz üzerinde oynanan oyunların kaynaklarına şu an nüfuz etme gayreti içindeyiz. Ona göre de bunun bedelini kendilerine ağır ödeteceğiz” diyerek meydan okumaktaydı. Ancak Suriye’den hesap sormanın nasıl olacağını, ne zaman ve ne şekilde yapılacağını Sn. Tayyip Erdoğan’ın da bilmediği açıktı. O sadece kulağına fısıldananları aktarmakta, havasını atmakta ve tabi toplumun gazını almaktaydı.

Suriye rejimi ve Başşar Esad deneyimi, Tayyip Erdoğan için yeni bir döneklik macerası ve muazzam bir ‘hayal kırıklığıydı’. Hatta bu yakınlık, eşlerine de sirayet edecek, bir ‘aile hukuku’ ve fikir dostluğu” oluşturacak duygusal bir boyutlara taşınmıştı. “2005 sonbaharında Kuveyt-Yemen-İngiltere arasındaki uzun yolculukta, uçakta Tayyip Erdoğan ile Başşar Esad ve Suriye rejimi üzerine konuşmuştuk. Refik Hariri suikastı üzerine Birleşmiş Milletler tarafından kurulan ‘Uluslararası Mahkeme’nin savcısı Detlav Mehlis, ön raporunu hazırlamış, Refik Hariri’nin kanına girenler arasında Başşar’ın kardeşi Mahir Esad’ı, ablası Büşra’nın kocası General Asaf Şavkat’ı saptamıştı. ‘Cinayetin parmak izleri’, Şam’da Başşar Esad’ın sarayına doğru uzanmaktaydı. Suriye’deki Şam rejimine tepkimin farkında olan Başbakan, bana dönerek, dostu Başşar Esad’ı savunma içgüdüsüyle ve öfkeli bir ses tonuyla ‘Uluslararası Mahkeme’nin ‘yargısız infaz’ yaptığını vurgulamıştı. Velid Canbolat, o günlerde sıkıntılıydı. Beyrut’taki konağında bana; babasının, Lübnan’ın 1976’da bir suikast sonucu öldürülen dev siyaset adamı Kemal Canbolat’ın tabutu içinde uzanmış, ebedi uykusundaki bir fotoğrafını getirip göstermiş ve aynı fotoğrafı Beyrut’ta görüştüğü Tayyip Erdoğan’a gösterdiğini, “Bu benim babam sizin bölgede ağırlığınız var. Ağırlığınızı kullanın ve bölgede bu tür cinayetlerin yapılmasını önleyin” dediğini, Suriye rejimini kastettiğini anlayan Erdoğan’ın kendisine: “Elinizde bu cinayetin Esad tarafından işlendiğine dair bir kanıt var mı?” sorusunu yönelttiğini, o diyalogdan sonra görüşmenin tadının kaçtığını anlatmıştı. Oysa Kemal Canbolat’ı, Başşar’ın babası, dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın öldürttüğünü, Refik Hariri cinayetinin arkasında da Suriye rejiminin bulunduğunu Lübnan ve Suriye’de sokaktaki çocuklar bile farkındaydı”[1] diyen Cengiz Çandar, Sn. Erdoğan’ın kahramanlığını mı, zavallılığını mı aktarmaktaydı?

Başşar Esad’a verilen gereksiz ve ferasetsiz primler, bugün Türkiye’nin içine bombalı timler ve günahsız insanların cenazeleri olarak dönüyorsa, herkesten önce Sn. Başbakan’ın sorgulanması lazımdı. Erdoğan ve yandaşlarının ‘Esad’ın hızla devrilmesi’ konusundaki yanılgısından daha beteri zalim Esad’ın hala zulüm saltanatına devam edebileceği üzerine hesap yapanların yanılgısıydı. Artık Başşar Esad’ı ne Rusya ne de İran kurtarırdı. Belki sadece onun ömrünü uzatmak adına ‘tarihe direnirken’ daha fazla masum insanın ölümüne ve giderek Suriye’nin geri dönülmez biçimde bölünmesine katkı sağlanmaktaydı. Ancak “Türkiye, şimdiden ‘post-Suriye’ye hazır olmalı, ‘yeni Ortadoğu’ tasarımına kafa yormalıdır” diyen hain tipler de ülkemizin bölünmesine ve Büyük İsrail hedefine zemin hazırlamaktaydı. Kurtlar Vadisi dizisi “AB ve Rusya, Türkiye’nin tek başına Suriye’ye giremeyeceğini göstermek istiyor; bu nedenle Suriye’ye girip Küresel güç olduğumuzu ispatlamamız gerekiyor” palavrasıyla, ülkemizi Suriye batağına itiyordu.

Erdoğan’ı kimler evirip çeviriyordu?

Oysa Türkiye’nin adayı Prof. İhsanoğlu, 14 Haziran 2004’te ‘Alevi’ Esad ve ‘Şii’ İran’ın desteğiyle İslam Konferansı Genel Sekreterliği’ne taşınmıştı. 13 Şubat 2006’da Hamas lideri ‘Sünni’ Halit Meşal Ankara’ya geldiğinde başta ABD olmak üzere Batılı başkentler ve tabii ki İsrail rol icabı kıyameti koparmıştı. 31 Temmuz 2006’da birden İsrail Lübnan’a saldırmıştı. 33 gün süren savaş sonrasında İsrail’i yenen ‘Şii’ Hizbullah’ın lideri Nasrallah Şii, Sünni hatta Hıristiyan herkes tarafından sahip çıkılmış, ‘Sünni’ Türkiye’de ‘Şii’ Hizbullah’a çok büyük destek mitingleri yapılmıştı. 17 Eylül 2009’da İstanbul’da ‘Alevi’ Esad’ın onuruna verdiği iftar yemeğinde Başbakan Erdoğan “Onların Schengen’i varsa bizim de Şamgen’imiz var” diye çıkışmış, o gün Şii ve Sünni Arap ve İslam coğrafyasını müthiş bir heyecan ve sevinç kaplamıştı. Ve yine 15 Ekim 2009’da Bağdat’ta ‘Şii’ Nuri Maliki ile 52 anlaşma imzalayan Erdoğan Arap ve İslam dünyasında yeni bir umut dalgasını yaratmıştı. 28 Mart 2011’de bir kez daha Irak’a giden Başbakan özellikle Şiiler tarafından coşkuyla karşılanmış ve Şii lider Sistani ile buluşmuşlardı. 16 Aralık 2010’da Halkalı’da düzenlenen Aşure Günü’nde konuşan Başbakan Erdoğan “Gün dayanışma günüdür. Gün paylaşma günüdür. Matemleri ortak olan milletin, geleceği de idealleri de, bu coğrafyada ortaktır. Biz birbirimizle farklılık içinde iletişim kuramayız. Biz birbirimize semboller üzerinden konuşamayız, ayrı gayrı gözlerle bakamayız. Biz nerede olursa olsun, yeni Kerbela’lar görmek istemiyor, yeni ölümlerle sarsılmak istemiyoruz” demişti. Bu sözler Arap İslam medyasında manşet olmuş, günlerce tartışılmıştı... Oysa 2005-2009’da başta Suudi Arabistan olmak üzere bölgenin Amerikancı yönetimleri Ankara’ya sıkça uğramaya başlamış ve Türkiye’yi ‘Şii’ İran’a karşı kurulmak istenen ‘Sünni İttifak’ın (daha doğrusu Amerikan kuklalığının) başına geçirmek için kışkırtmışlardı. Maalesef Recep T. Erdoğan da bu tuzağa kapılmış ve şimdi Suriye’ye savaş açacak noktaya taşınmıştı.

Yeni Şafak’taki “Hizbullah'ın bittiği andır!” yazısında:

“2006 Temmuz ayında İsrail'e karşı 33 gün savaşan Hizbullah nerde? O günün Hizbullah efsanesi, o günün Nasrallah'ı nerede? Lübnan'ın güneyi alev alev yanarken, İsrail'e karşı eşsiz bir direniş sergiliyordu. Arap sokakları 'Hizbullah-Nasrallah' sloganları atıyordu. Arap rejimleri neredeyse 'İsrail Hizbullah'ı bitirecek' diye sevinirken kitleler bu onurlu direnişe destek veriyordu. Nasrallah bir kahramandı, direniş lideriydi, müthiş bir karizmaydı ve İsrail'in hesaplarını bozup büyüsünü yok etmiş insandı. O günlerde Hizbullah sloganları atanlar, Nasrallah posterleri taşıyanlar Şii-Sünni ayrımı yapmamıştı. Sünni ülkelerin sokaklarında, yönetimlere inat Nasrallah posterleri dağıtılmış, müminler destek gösterileri için toplanmıştı. Çünkü onlar Lübnan'ı koruyorlardı, Lübnan halkının özgürlüğünü koruyorlardı. İsrail yayılmacılığına karşı şaşırtıcı bir mücadele veriyorlardı. Hiçbir şekilde mezhepsel davranmamışlardı. Kimse Hizbullah İran'a yakın diye de tavır almamıştı. İran'ı sevmeyenler bile o coşkuyu yaşamıştı. Ama o Hizbullah bir zamanlar İsrail askeri gücünün büyüsünü yok ettiği gibi, bugün Suriye konusundaki tavrıyla, kendi büyüsünü yok etmeye başlamıştı. İsrail'le savaşanlar artık silahları Müslümanlara doğrultmuş, İslam dünyasını karşısına almıştı”[2]

Şeklinde doğru tespitler yapan İbrahim Karagül, “karakolda doğru söyler, mahkemede yan çizer” cinsinden bu doğruları başka yalan ve yanlışlara kılıf yapmaya çalışmaktaydı.

“Sanki Suriye işgal edilmiş gibi. Sanki ABD ya da Fransız orduları Suriye’yi ele geçirmiş gibi. (Hizbullah cihat ilan etmekteydi.)

Diyen Sn. Karagül, Suriye Muhalefetini ABD, AB ve İsrail’in desteklediğini ve Suriye’yi bölmek için bunlara silah ve strateji verdiğini gerçekten hala anlayamamış mıydı?

“Madem o kadar heveslisin, Irak işgalinden neden on binlerce insanı direniş saflarına gönderip ABD’yi bu ülkeden atmadın?!” diye Hizbullah’a sitem eden Sn. Karagül’e soralım:

1-      CIA-MOSSAD’ın yaptığı, hem de Suriye muhalefetinden elemanlar kullandığı sırıtan Reyhanlı saldırısı üzerine Suriye’den hesap soracağını söyleyen Sn. Başbakan, acaba Akdeniz’in açık sularında Mavi Marmara gemimize hücum edip, 9 insanımıza kıyan ve Türkiye’ye resmen savaş ilanı sayılan küstah İsrail saldırısı karşısında niye böyle bir müdahaleye hiç yanaşmamış ve hesap sormaya kalkışmamıştı?

2-      ABD’nin Irak işgalinde, mücahitlerini oraya göndermeyen Hizbullah’ın mı vebali daha ağırdı; yoksa Amerikan katillerinin sağ salim ve başarıyla görevlerini tamamlayıp ülkelerine dönmeleri için dua eden, kahraman Başbakanımız Recep T. Erdoğan’ın tavrı mı?

3-      Bir hafta öncesinde “Batılı güçlerin ve NATO askerlerinin Libya’da ne işi var?” dediği ve doğru söylediği halde, hemen ardından fıtratı haline gelmiş bir döneklikle, NATO güçleri ve Haçlı birlikleriyle beraber olup Libya’ya saldıran, on binlerce masum Müslüman’ın katline ve Libya’nın tamamen tahribine yol açan Sn. Recep T. Erdoğan’ın ve sizler gibi yalakalarının günahı niye hiç sorulmazdı? Katır değil, hangi Tır bu korkunç cinayetlerin ve işbirlikçiliğinin vebalini taşırdı?

4-      Hizbullah’ın ve İran’ın, sonunda İsrail’in ve ABD’nin işine yarayacak ve Suriye’nin bölünmesine yol açacak yanlış tavırları ve zalim Esed’e körü körüne ve mezhep taassubu görüntüsüyle arka çıkmaları; sizlerin aynı Siyonist senaryodaki ve BOP kapsamındaki figüranlıklarınıza mazeret ve meşruiyet kazandırır mıydı? Oysa İsrail “YNET” haber sitesine göre, Türkiye dâhil 17 ülkeden 15 bin asker Ürdün’de, Suriye’yi işgal provasına çoktan başlamıştı.

5-      “Herkesin yaptığının yanına kar kalacağı, özellikle zalim ama güçlü ülkelerin kuyruğuna takılanların üste çıkacağı ve ganimetten pay alacağı” gibi nefsi ve şeytani bir kanaatle “günü kurtarmayı gözü açıklık” sananların; Kur’an’ın ve Resulüllah’ın uyarılarını ve Ezeli Kader programının hükmünü uygulayıp ilahi adalet ve intikamın mutlaka yerini bulacağını hatırlatanlara bu denli kızmaları, bir suçluluk hırçınlığı mıydı, yoksa hidayet kararması mıydı?

“İman edenlerin (ve biz de Müslümanız diyenlerin) Allah’ın ve Hak’tan inmiş olan (Kur’an’ın) hatırlanması ve kalplerinin (İslami hüküm ve ölçülere uyma konusunda) saygı ve korku ile yumuşaması zamanı hala gelmedi mi?”[3] ayetinin ikazına, şu AKP’liler, kendilerini hiç muhatap saymaz mıydı?

Reyhanlı katliamını kimler kurguluyordu?

Maalesef Türkiye haftalardır Reyhanlı saldırısının, perde arkasını ve asıl amacını anlamaya çalışıyordu. Ancak, istihbarat birimlerinin medyaya servis ettiği bilgilerin yarattığı kafa karışıklığı bunu engelliyordu. Bu korkunç patlamanın hemen ardından hükümet, MİT ve bu kurumlara yakın yazar ve yorumcular “Reyhanlı’yı neden kurcalıyorsunuz? Suçlusu da sorumlusu da Suriye’dir” demeye başlıyordu. MİT’in araç plakaları dâhil istihbaratı aldığına, Emniyet’e durumu günler öncesinden aktardığı, ama bombanın Emniyet’in ihmali sonucu patladığı iddiaları dolaşıyor. MİT’e ait olduğu iddia edilen bir rapor da iki gazeteye sızdırılıyordu. Bu sorular karşısında hükümetin ve MİT’in telaşı anlaşılabiliyordu, ancak medyadaki kiralık kalemler niye hırçınlaşıyordu?

“Önce MİT’e ait olduğu iddia edilen raporun MİT değil, Emniyet’e ait olduğu ortaya çıkıyordu. MİT’in saldırıyı gerçekleştiren isimleri saldırıdan günler önce takibe aldığı, telefonlarını dinlediği anlaşılıyordu. Emniyet’le bilgilerin patlamadan saatler önce kısmen paylaşıldığı görünüyordu. Basına yansıtılan MİT raporunun, Reyhanlı’yı değil, yemleme amaçlı, saldırıyı gizlediği ortaya çıkıyordu” tespitleri bir gerçeği yansıtıyordu ve yetkililerce hala yanıtlanmıyordu!

2003’teki, 15 Kasım saldırıları öncesi MİT ve Emniyet arasında yaşanan bu krizlerle, Reyhanlı hadisesinin benzerliğine dikkat çekenler, bu olayın doğru yorumlanmasına yarayacak ipuçlarını veriyordu.

“Hatırlarsınız. 15 Kasım 2003 tarihinde bomba yüklü iki araç, Neve Şalom ve Beth İsrail Sinagogu’na saldırmıştı. Patlamanın ardından 27 kişi hayattan koparılmıştı. Beş gün sonra bu kez 20 Kasım’da, İngiltere İstanbul Başkonsolosluğu’na ve HSBC Bankası’nın genel merkezine benzer saldırı yapılmıştı, burada da 30 kişinin hayatı kararmıştı. İşte bu saldırılardan önce, İstanbul Emniyet Müdürlüğü kendilerine gelen bir ihbar üzerine, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne başvurmuşlardı. İhbarı gerekçe gösterip, şahıslarla ilgili mahkeme kararıyla dinleme talebinde bulunmuşlardı. MİT, Emniyet’in bu talebini öğrenince, şahısları kendilerinin takip ettiğini belirtip, DGM’den dinleme izni verilmemesini istemiş. DGM bunu uygun görmüş ve Emniyet’in talebine izin çıkmamıştı. İşte MİT’in izliyoruz dediği o ekip, önce iki Sinagoga, beş gün sonra da konsolosluk ve bankaya bomba yüklü araçlarla saldırmış ve 60’a yakın insanın canına kıymıştı. Bu saldırıdan yıllar sonra da Balyoz bavulunda bir gerçek ortaya çıktı. Bir generale ait notta, saldırıdan sekiz ay önce bombaların yüklendiği kimya fabrikasının ismi deftere yazılmıştı. Sekiz ay önceki yazılmış bu not gizemini hep koruyacaktı. Bugün anlaşılıyor ki tıpkı 15 Kasım saldırılarında olduğu gibi MİT yine takip ettiği, telefonlarını dinlediği ekibi kaçırmıştı. Kamuoyu artık 15-20 Kasım saldırılarının ne amaçla yapıldığının farkındaydı. Reyhanlı’nın da benzer ekip tarafından, aynı nedenle yapılmış olma ihtimali üzerinde durulmalıydı. Ergenekon sürecinde temizliğin yapılmadığı tek kurumun MİT olduğunu da unutmamalıydı”[4] 

Fetullahçıların yoğunlukta olduğu söylenen Emniyet İstihbaratı niye tasfiye ediliyordu?

İşte tam bu kritik aşamada, Türkiye gündemi içki düzenlemesi ve siyasi polemiklerle çalkalanırken istihbarat teşkilatında önemli tayinler yaşanıyordu. Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ömer Altıparmak‘ın başka yere atanmasından sonra 2 başkan yardımcısı ve kilit roldeki 8 şube müdürü de görevlerinden alınıyordu. Acaba Reyhanlı saldırılarındaki istihbarat kopukluğunda ve koordinasyon zayıflığında, kasıtlı bir ihmalkârlık mı saptanıyordu? Böylece CIA ve MOSSAD tezgâhına kolaylık mı sağlanıyordu? Böylece Ergenekon‘dan Balyoz’a, KCK’dan El Kaide‘ye kadar kritik dosyaları takip eden tüm birimler tasfiye ediliyordu. Yerlerine 10 yıldır istihbaratta çalışmamış polisler atanıyordu. İstihbarat organlarını temelden etkileyecek yönetmelik değişikliğinin de hazırlandığı konuşuluyordu.

Bazıları: “Emniyet İstihbarat’ta yapılan bu operasyonla adeta son on yılın hafızasının gittiğini, Ergenekon ve Balyoz yapılanmalarını deşifre eden İstihbarat Dairesi yetkililerinin kızağa çekildiğini” söylüyordu. Çünkü; El Kaide ile mücadeleden sorumlu C şube müdürü, istihbarata karşı koyma, teknik şube, bilgi işlem, bilişim suçlarıyla mücadele, personel ve hukuk işlerinden sorumlu Ar-Ge şube müdürleri görevlerinden alınıyordu. Bu isimlerle birlikte bu şube müdürlüklerinden sorumlu başkan yardımcıları da ani bir kararla koltuklarını bırakıyordu. Türkiye’nin son yıllarına damga vuran ve çoğu doktoralı uzman istihbarat müdürleri olan kadrolar ani bir kararla görevlerinden alınırken yerlerine ‘eski ekip’ olarak bilinen ve uzun yıllar önce istihbarattan ayrılan polisler getiriliyordu. Anlayacağınız Güvenlik bürokrasisinde kelimenin tam anlamıyla şok yaşanıyordu. Başkent kulislerinde ise; ‘tasfiyenin alt birimlere doğru devam edeceği’ konuşuluyordu.

Peki, bu durumun hangi gelişmelere yol açması bekleniyordu? Sorusunu cemaate yakın Âdem Yavuz Arslan şöyle yanıtlıyordu: Daha önce de ifade ettiğim gibi istihbarat dünyasında bu çapta bir değişiklik ilk kez yaşanıyordu. Gelen isimlerin Ergenekon ve Balyoz gibi Türkiye’nin arınma ve normalleşme sürecinde kritik öneme sahip davalara soğuk baktığı da güvenlik bürokrasisinde bilinen bir durumdu. Bir başka dikkat çeken ortak özellikse (bu yeni atananların) iktidardan çok muhalefetteki bir başka partiye kendilerini daha yakın hissetmeleri konusuydu. PKK ile mücadelede kritik bir aşamadan geçildiği, Suriye’de yaşanan gelişmeler nedeniyle istihbaratın daha da önemli hale geldiği bir süreçte bu radikal değişikliklerin zafiyet oluşturması endişesi taşınıyordu”[5]

Şimdi Fetullah Gülen’in Recep T. Erdoğan’ı hedef aldığı sırıtan konuşmasında;

“Büyük işlere getirilen küçük adam…”

“Sıradan bir insan…”

“Sıfat olarak Firavunlaşan, Nemrutlaşan …”

“Ahmak bir güruhça her yaptığı alkışlanan…”

“İktidar havasıyla gurura kapılıp küstahlaşan…”

Sözleriyle niye hakaretler yağdırdığı daha iyi anlaşılıyordu. Ve tabi “Beyanü Lisan, aynıyla insan!” deyimini de unutmamak gerekiyordu. Ve bu durum bize şu ayeti hatırlatıyordu:

“Yahudiler; “Hıristiyanlar (Hak ve hayır namına) hiçbir şey üzerinde değildir” diyordu. Hıristiyanlar da: “Yahudiler hiçbir (hakikat üzerinde) değildir” diyordu”[6]  Müfessirin güzel tespitiyle “Her ikisi de doğru söylüyordu. Çünkü hiç birisi hak ve hayır üzerinde bulunmuyordu!”

Fetullahcı kadrolardan sürekli çelme yiyen, kendisinin yüzüne gülüp gerçekte Fetullah Gülen’in talimatlarını yerine getiren resmi ve siyasi bürokratlardan kurtulmak isteyen Recep T. Erdoğan bu sefer yine Milli Görüşçülere el atıyor, hala Saadetli insanlarla özel görüşmeler gerçekleştiriyordu. Bu nedenle Saadet camiasına ve Avrupa Milli Görüş teşkilatına adamlarını gönderip Erbakan ağzıyla konuşmalar yaptırıyor, Belçika’da IGMG kongresinde Mustafa Kamalak’la Bekir Bozdağ’ı birlikte el kaldırtıyor ve bu sırıtan riyakârlıkla Milli Görüş’ün sadıklarını kandırmaya ve davanın kökünü kurutmaya çalışıyordu. Oysa aynı günlerde Başbakan’ın baş danışmanı Yalçın Akdoğan (Star 28.05.2013- İslamcılık ve AKP) AKP’nin Milli Görüş’ten tamamen ayrı ve farklı bir çizgide yol aldığını, İslamcılığın her türlüsünü bırakıp AB’ye bütünleşmeye odaklandığını, Erbakan’ın palavra(!) ve programlarını tamamen bıraktığını itiraf mahiyetinde sözler ediyordu. Yani Fetullahcıların kıskacından kurtulmaya çalışan Erdoğan, bir yandan Milli Görüş tabanına sığınıyor, diğer taraftan Siyonist odaklara sadakat mesajları gönderiyordu.

Temeli atılan 3. Boğaz köprüsüne “Yavuz Sultan Selim” isminin verilmesine “Aman AKP hilafeti diriltiyor!” diye tepki koyan zavallılar, Recep Bey’in ve ona akıl verenlerin, Alevileri kışkırtarak, Kürdistan’dan sonra şimdi de Sivas merkezli bir “Özerk Alevistan” oluşumuna, yani Türkiye’nin parçalanmasının son aşamasına zemin hazırladığını bile fark edemiyordu. Evet, Milli Çözüm Dergisi dışında halkımıza gerçekleri gösteren ve stratejik Milli bilgi üreten yayın organı da görünmüyordu!



[1] Radikal / 27 05 2013

[2] Yeni Şafak / 27 05 2013

[3] Hadid Suresi: 16

[4] Taraf / 27 05 2013 / Mehmet Baransu

[5] Bugün Gazetesi/ 27 05 2013

[6] Bakara Suresi: 113


Bu yazarin diger makaleleri

Kemalizm, Atatürk'ün şüpheli ölümünden sonra, sabataist şebeke ve masonik çete tarafından...
Devami
  Büyük Ortadoğu Projesi ne amaçlıdır? Türkiyem Topluluğu'nun önemli ve...
Devami
  Yoğun baskılar üzerine askıya alınan yeni TCK, birçok endişe...
Devami
  Barzani Diyarbakır’a gelmeden önce ABD Başkan Yardımcısı Yahudi Siyonist Joe...
Devami
  Danışmanı anlatıyor: Demokrasi havarisi geçinen Recep T. Erdoğan’ın gerçekleri yazan ve...
Devami
Elazığ’daki ve ardından Gaziantep’teki korkunç saldırılar, artık büyük ve köklü...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1449

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR