Reklam
Reklam
Reklam

Bay Bülent Arınç, Sizlerin FETOŞ Hayranlığınız ve Hizmetkârlığınız AHMAKLIK MIYDI, ALÇAKLIK MIYDI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Bizce aslı ve ayarı malum  Bülent Arınç, Twitter'da yayınladığı videolu mesajında darbe girişimiyle ilgili  kendi karakter yapısını yansıtan  ilginç yorumlar yapmış ve aklınca eleştirileri  cevaplamaya çalışmıştı.

Eski Meclis Başkanlarından ve AKP’nin kurucu kurmaylarından Bülent Arınç, Twitter'da yayınladığı videolu mesajında 15 Temmuz darbe girişimi sonrası aldığı eleştirileri  yanıtlamıştı. Darbe girişiminin yaşandığı gece canlı yayınlara çıkıp tavrını koyduğunu vurgulayan Arınç "Kimse bana kabahat bulmasın. Ben o gece  ancak işin vahametini gördüm ve Sayın Cumhurbaşkanımızın sözüne aynen karşılık verdim"  diyerek yalakalığa başlamış, ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı'nın en yakınındaki isimlerin darbeci olduğunu hatırlatarak  "onların bilmediğini ben nereden bilebilirdim?" şeklinde kendisini aklamaya uğraşmıştı.

"Olayın ilk saatlerinden itibaren halkımızı uyaran Cumhurbaşkanımız bu olayın Fetullahçı terör örgütü tarafından yapıldığını açıkladı. Başbakanımız da bunu çoğu kez tekrarladı. Onlarca insanımız öldü, onlarca kurumumuz bombalandı... Bunları gördükten sonra Sayın Cumhurbaşkanımızın tespitlerine aynen katılmaktayım. Bu silahlı darbe girişimini yapan ekibin Fetullahçı silahlı terör örgütü olduğuna karşı herhangi bir tereddüdüm kalmadı” şeklinde özrü kabahatinden büyük laflar eden Bülent Arınç “Şimdi bize: yahu ne kadar ahmakmışsın, bunu herkes söylüyordu, siz nasıl farkına varamadınız?” diyebilirsiniz. Ama ne yapalım Terör örgütünün Fetullahçı olması, o gece ortaya çıkan bir olaydır. Ben ancak o son gece farkına vardım; ama Sayın Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı da o gece anladı. Darbe teşebbüsü olacağını eniştemden öğrendim diyen, yaverleri şu anda gözaltında olan bir Sayın Cumhurbaşkanımız, Genelkurmay Başkanımız varken onların bilmediğini ben nereden bilebilirdim?" diyen Bülent Arınç, kendi ahmaklığına Sn. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı'nı da ortak etmeye çalışmıştı.

Şimdi Ey Bay bukalemun Bülent Arınç!

Sizin FETOŞ hayranlığınız ve hizmetkârlığınız, hakikaten akıl ve feraset noksanlığından kaynaklanan bir AHMAKLIK mıydı, yoksa dünyalık heves ve hesaplarla; Fetocuların Din tahribatına ve derin ABD uşaklığına bile bile yardımcılık ve yalakalık şeklindeki bir ALÇAKLIK mıydı? Yakinen tanıyan birisi olarak söylüyorum, Siz Milli Görüş dönemi dahil, zaten hiçbir zaman samimi ve sadakatli bir dava adamı olamadınız; sürekli istismarcı, fırsatçı ve güç odaklarının postalını fırçalayıcı bir tavır takındınız! "Çünkü doğrusu (Münafık ve fasıklarda, baştaki) gözler kör olmaz; ancak sinelerdeki gönüllerdeki kalpler körleşip (artık hakikati göremez olurlardı)" (Hacc: 46) ayetinin muhatapları konumundaydınız! Şundan eminim ki, (Allah korusun) şayet CIA ve MOSSAD maşası terörist FETO Militanları başarıya ulaşsalardı, şimdi sizin gibiler, FETOŞ'un yüksek meziyet ve faziletlerini anlatıp duracaktınız… Ama şu itirafınızda tamamen haklısınız; şu andaki AKP'nin kof kurmayları ve kör yandaşlarıyla, evet aynı ayardasınız, hiçbir farkınız bulunmamaktadır.

AKP’li milletvekili bile Abdurrahman Dilipak’ı “Ajan provokatör” ilan edip uyarmıştı!

Sinsi ve Siyonist destekli darbe gecesi İstanbul ve Ankara'da akşam saatlerinde askeri kışlalarda hareketlilik yaşandığı iddiaları üzerine Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak silahlarla sokağa çıkma çağrısı yapmıştı. AKP'li Milletvekili Adnan Boynukara ise silah çağrısında bulunanlar için "bunların ajan provokatör olduğunu unutmayalım" uyarısında bulunmuşlardı. AKP akıl hocalarından ve baş yalakalarından Abdurrahman Dilipak, darbe iddialarının sosyal medyada konuşulması üzerine Twitter'dan "Darbede yeni dalga. Halk sokaklarda kırmızı alarm. Ruhsatlı silahı olan silahını yanına alsın. Dikkatli olalım inş."diye yazmış, yani yine CIA ve MOSSAD kaynaklı olduğu sırıtan kışkırtmalarla halkımızla TSK'nın kapışmasını körüklemeye başlamıştı.

Paralel Devlet Yapılanması soruşturması kapsamında önce tutuklanan ardından da serbest bırakılan sonrasında cumhuriyet savcısının itirazı üzerine yenden gözaltına alınıp nöbetçi mahkemece tutuklanan Boydak Holding Eski Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Boydak'ın darbe ve cemaat açıklaması da Arınç’ınkine yakındı!

Boydak Holding Eski Yönetim Kurulu Başkanı Hacı Boydak’ın: "Geçmişte iyi niyet yaklaşımıyla ve sadece vatanseverlik duygusuyla aile bireyleri olarak (Fetullahçı organizeye) yaptığımız yardımları ve hayırları düşününce bugün her Türk vatandaşı gibi kahroluyoruz" sözleri de Bülent Arınç'ınki gibi  samimiyetten  uzaktı.

Manisa Başsavcısı'nın soylu ve şuurlu çıkışı!

Biz otuz yıldır Fetullah Gülen'in kirli irtibatlarını ve sinsi tahribatlarını konuşup yazdığımız ve 10 yıl kadar önce "Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık" (Togan yy. İST.) kitabını çıkardığımızda FETO fettanlığıyla bizi Ergenekonculukla suçlayıp sataşan, hatta Putin bile "Bu okullar CIA ajanlarının karargâhıdır" diyerek Fehullah'ın eğitim kurumlarını kapatırken halâ Pensilvanya'ya el öpmek (ve tabi ABD Yahudi Lobilerinin gözüne girmek) için koşuşturan Bülent Arınç'ın samimiyetsiz ve seviyesiz "ahmakmışız" itirafına Manisa Başsavcısından onurlu ve sorumlu bir yanıt gelmesi bizleri rahatlandırmıştı. Umarız bu duyarlı ve tutarlı çıkışlar lafta kalmaz, gereği yapılırdı.

Manisa Cumhuriyet Başsavcısı Akif Celalettin Şimşek, "Bunlara destek olan kişiler, bugün çıkmış 'Biz ahmakmışız, biz bilmem ne takımıymışız" gibi laflar ediyorlar. Böyle bir şeyi ben kabul etmiyorum"diyerek "Ben isme girmiyorum. Ne demek istediğimi anladınız. Hiç kimse kusura bakmasın. Herkes bugüne kadar bu ülkeye ihanet eden kişilerin içerisinde yer alan, bunlara destek olan, bunların suiistimallerine göz yuman, ülkemize ve devletimize saldıran herkes hesap verecek" sözleriyle kamu vicdanına tercüman olmuşlardı.

Hanefi Avcı halâ gerçekleri çarpıtmaya,  CIA ve Amerika'yı aklamaya  uğraşmaktaydı!

Yazdığı bir kitapta FETO  cemaatinin perde arkasını kısmen tanıtan Hanefi Avcı NTV canlı yayınında  zoraki yorumlar ve alakasız açıklamalar  yaparak, bu darbenin  Amerika'dan habersiz tezgâhlandığını savunmuşlardı. Cemaatin yapısını çok iyi bilen isimlerden  olduğu sanılan eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı FETÖ örgütü ile ilgili  kafa karıştırıcı şeyler anlatmıştı. “Bu darbe girişiminin ardında ne CIA ne ABD var!” diyen Hanefi Avcı, acaba Fetullah Gülen örgütünün onların bile yapamayacağı bir darbeyi  planlayıp başlattıklarını söyleyerek,  Amerika'yı ve Siyonist odakları temize çıkarmaya mı çalışmaktaydı?

“Zaten bu darbe girişiminin herkes için en büyük faydası şurasıydı: Artık en iyi ihtimal de, en kötü de seçim sonucunda ortaya çıkacaktı. Şunu da bir kenara yazalım: Seçimle gelen seçimle gitmiş olacaktı. Ama darbeyle gelen seçimle gitmeyebilir, oturduğu yerden kalkmazdı”  sözleriyle ABD ve İsrail işbirlikçisi bir iktidara mazeret ve meşruiyet üretmeye çalışan Ertuğrul Özkök'le Hanefi Avcı,  sanki aynı yerden talimat almış gibi konuşmaktaydı.

Hakan Fidan’ın tavrı,  ihmalkârlık ve çapsızlık mıydı, yoksa kasıtlı ve hesaplı bir savsaklama mıydı?

15 Temmuz darbe girişimini Cumhurbaşkanı Erdoğan'a bildirmeyen MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın durumu kafa karıştırıcıydı. Ankara “Hakan Fidan görevden alınacak mı, yargılanacak mı” sorularıyla çalkalanmaktaydı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın darbe girişimi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a bildirmediği kesinlik kazanmıştı. Sn. Erdoğan Reuters'e yaptığı açıklamada Hakan Fidan'la ilgili soruları  netlikle yanıtlamıştı. "Haberi alınca doğrusu önce inanmadım da. Hemen MİT Müsteşarı'nı aradım, ama ulaşamadım!?”

Darbe gecesi Hakan Fidan'a ulaşamayan tek isim Erdoğan sanılmasındı. Başbakan Binali Yıldırım saat 21:00’dan önce Boğaziçi Köprüsü’nden geçerken olağan dışı bir durum olduğunu ‘hissetmiş’ ve MİT müsteşarını aramış ancak Yıldırım da Hakan Fidan'a ulaşamamıştı. Peki, darbe girişiminden haberi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan 15 Temmuz günü ne yapmıştı, edindiği bilgileri niye saklamış ve savsaklamıştı? Neden Cumhurbaşkanı Erdoğan'a ve Başbakan Yıldırım'a haber  ulaştırmamıştı?

FETÖ’cü Generaller bile Darbeyi  günler öncesinden  bilirken, MİT  nerelerde uyumaktaydı?

FETÖ darbe planı soruşturmasında tutuklanan Tuğgeneral Özkan Aydoğdu, darbe planından 13 Temmuz'da haberdar olduğunu ve 15 Temmuz'da kendisine iletilen emirle uyuştuğunu  açıklamıştı. 15 Temmuz'daki darbe girişiminde zırhlı birlikleri, İstanbul'daki köprüler ile Fenerbahçe Orduevi ve Üsküdar Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü'ne gönderen Tuğgeneral Özkan Aydoğdu, darbe planından 13 Temmuz'da bilgi sahibi olduğunu  vurgulamıştı.

Hakan Fidan şu soruları halâ yanıtlamamıştı!

FETÖ’cü terör şebekesinin  alçak “Darbe”  girişimi haberini ilk aldığınızda, niçin hemen en yetkili siyasi makamlarla bunu paylaşmamıştı?

“Enişte” bile Cumhurbaşkanı’na “Buralarda tuhaf şeyler oluyor” diye haber verirken, Sn. Hakan niye Cumhurbaşkanına ulaşma ihtiyacı duymamıştı?

Darbe girişimi sonrası ne oluyor? diye Başbakan Binali Yıldırım’ın mı Hakan Fidan’ı araması yoksa MİT  başkanının mı Başbakan Binali Yıldırım’ı araması lazımdı?

Sayın Hakan Fidan hemen Genelkurmay’a koşarak Genelkurmay Başkanı ile toplantı  yapmışlar ve aradan iki saat geçtikten sonra Genelkurmay Başkanını rehin  almışlardı.  Bu tuhaflık ve tutarsızlık nasıl izah olunacaktı?

Devletin tüm birimlerinin FETÖ ile ilgili teyakkuza geçtiği  kritik bir süreçte, FETÖ’nün darbe girişiminden önceden haberdar olmayan bir istihbarat örgütünün başında bulunmak, Hakan Fidan’ın yüzünü  niye kızartmamıştı?  

Sayın Hakan Fidan’ın: “Ben bu işi beceremedim, koltuğumun hakkını veremedim” duygusuna kapılması ve gereğini yapması için daha ne günü kollamaktaydı? şeklindeki sorular haksız mıydı?

Darbe ihbarını Genelkurmay’a bildiren MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın teyit konusunda bilinçli olarak oyalandığı kuşkuları haklıydı. Darbe girişimini MİT saat 16.00'da Genelkurmay'a ulaştırmıştı. Peki, Genelkurmay bu girişimi  önleyici tedbirleri niçin alamamıştı?  Bunun yanıtı olarak MGK toplantısında Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın söz alıp darbe gecesi yaşadığı vahim bir detayı aktarmıştı. “Birliklere iletilmek üzere verdiğim talimatları fakslamak yerine yırtmışlardı!”

Bizce asıl şu soru sorulmalı ve araştırılmalıydı: Cumhurbaşkanının ve Genelkurmay Başkanının en yakın çevresine sızmış ve kuşatmış olan CIA-MOSSAD ajanı Fetullahçıların irtibat trafiğinin farkına MİT  nasıl varamamıştı? Bu konuda Genelkurmay suçlanamazdı, Çünkü AKP iktidarınca TSK istihbaratı iptal edilip bütün imkânlar ve sorumluluklar MİT’e  aktarılmıştı!..

Hatırlayınız; “Cemaat'in nasırına ilk olarak 2009'da Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ basmış, Harp Akademileri'ndeki konuşmasında cemaati tenkide kalkışmış, bu konuşmadan sonra internet andıcı gibi suçlamalar ortaya çıkmaya başlamıştı. Fetullah Gülenciler TSK'ya sızmıştı, ama MİT'ten haber çıkmamıştı, bize hiç rapor aktarılmamıştı. 2010 başında her şey netleşmeye başladı, Taraf gazetesi TSK'ya karşı tetikçilik yapmaktaydı, bizim karargâhta yaptığımız çalışmalar bile Taraf'ta haber olmaktaydı, haber kaynağını öğrenmeye çalışıyordum, ama öğrenemiyordum; para kaynağını da öğrenemiyordum, TSK dışında istihbarat toplama ve operasyon yapma yetkim olmadığı için, bilgi almak üzere dönemin MİT müsteşarı Emre Taner'e gittim, Emre Taner bana açık açık ‘bu gazeteyle fazla uğraşmayın, bunun altından kalkamazsınız' diye uyardı, anlayamadığım bir cevaptı, bu cevabı gidip Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'a söyledim, o da gidip Başbakan Sn. Erdoğan'a söyledi, ama netice alamadık. Silahlı kuvvetlerden dışarı sürekli bilgi sızıyordu, kimin sızdırdığını tespit edemiyorduk. Fetullah Gülen'le ilgili araştırma yapmak üzere MİT'ten yardım istedik, ama MİT müsteşarı Emre Taner “bu adamla uğraşma, yaşlı bir adam, istersen tanıştırayım sizi” şeklinde bizi yatıştırmaya çalıştı. Emre Taner'in cemaat tarafından kuşatıldığını sanmıyorum, bence mevcut siyasi ortam konuşmasına engel oluyordu. Emniyet'ten ise zaten bilgi gelmiyordu, hatta Başbakanlık Takip Kurulu'na yönelttiğimiz sorulara da cevap alamıyorduk. Daha sonra bu kurul fiilen toplantı yapmamaya başladı, bu kurulda da ‘Fetullah Gülen'le uğraşmayın' gibi bir yaklaşım vardı. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un emriyle Emre Taner'e tekrar gittim, polisteki cemaatçilerle ilgili çalışma teklifinde bulundum, Emre Taner ekibine bu çalışmanın yapılması talimatını verdi. İki gün sonra beni aradı, ‘paşam bu konuyu başka kime söylediniz?' diye sordu, kimseye söylememiştim, ama emniyetten MİT'e gelip ‘böyle böyle bir çalışma yapıyormuşsunuz, yapmayın' dedikleri ortaya çıktı. Emre Taner buna rağmen istediğimiz çalışmayı yaptırdı, Emniyetteki cemaatçilerin listesini hazırlayıp, Başbakana (Sn. Recep T. Erdoğan'a) ilettik, gene netice alamadık. Ardından MİT müsteşarı değişti, Mayıs 2010'da Hakan Fidan göreve atandı, 2010 yaz aylarında TSK'dan bir evrak basına sızdırıldı, konuyu görüşmek için Hakan Fidan'a gittim, bana açık açık ‘bizim cemaatçiler mi yapmış?' diye sorunca şaşkındım, belli ki sorduğum konuyla ilgili bilgisi vardı. Fetullah Gülen örgütünün ökse otunun ağaca yamanıp büyümesi gibi, devlete sarılacağını biliyorduk. AKP'nin kadro ihtiyacı vardı, bunlar da yetişmiş kadrolardı, (yararlanmak ve birlikte yol almak istiyorlardı, dış odaklar da bu yönde teklif ve teşviklerde bulunmaktaydı) Fetullah Gülen örgütü daha fazla güç istiyordu, güçlendikçe pervasızlaşıyordu, günü gelince de karşı karşıya geleceklerini tahmin etmiştik” sözleri Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanıyken iftirayla Silivri'ye tıkılan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin'e ait saptamalardı.. Milli istihbarat teşkilatı böyle olunca, Genelkurmay istihbarat teşkilatı da hapse atılınca; Türkiye Cumhuriyeti devletinin istihbarat işi tamamen Fetullahçılara kalmıştı" yorumlarına kulak kabartılmalıydı.

FETÖ'cü CIA maşaları nasıl paşa olmuşlardı?

Aslında hem Tayyip Erdoğan hem Hulusi Akar, çoktandır Türkiye'nin başına, kısa vadede nasıl bir çorap örülebileceğinin farkındaydı! Öyle ki, 3 Mayıs 2016 günü, Tayyip Erdoğan, ani olarak Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ı da yanına alarak Gölbaşı'ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bir ziyaret yapmıştı. Bu ziyaretten birkaç gün önce, devlet çarklarını çok iyi bilen bir uzman, bana şunları aktarmıştı: “Türk Silahlı Kuvvetleri içinde çok ciddi bir cemaat örgütlenmesi vardır. Etkin bir şekilde nüfuz edemedikleri tek yer Özel Kuvvetler Komutanlığı'dır. Özel Kuvvetler Komutanlığı personeli, diğer adıyla bordo bereliler hem bin bir süreçten geçirilerek seçilmiş hem de çok iyi eğitilmiş durumdadır. Bu birlikler Türkiye'nin çekirdek gücü sayılmaktadır.." 4 Mayıs tarihli yazımda, "Şimdi o kuvvetlere acil bir ihtiyaç duyuluyor ki, bu ziyaret yapılmaktadır. Sözcü gazetesinin, 'TSK'nın komuta kademesinde FETÖ'cü paşalar var' manşetiyle çıktığı gün, Erdoğan ve Akar'ın, Özel Kuvvetler Komutanlığı ziyareti anlamlıdır. 'FETÖ'cü paşalar' mı var, yoksa Rusya uçağını düşürecek kadar, Türkiye yerine küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket eden başka yapılanmalar mı var? bu konu araştırılmalı ve tartışılmalıdır. Doğrusunu Genelkurmay Başkanı açıklamalıdır!" ifadelerini kullanmıştım. Darbecilerin Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın komutasını almak istemeleri ve kahraman Astsubay Ömer Halisdemir'in hayatı pahasına buna engel olması, bu tespitin doğruluğunu kanıtlamıştır. Şimdi Genelkurmay duyurusunda FETÖ'den bahsediliyor ama Türk kamuoyuna bu "FETÖ'cü paşalar"ın nasıl general yapıldığı ve hangi devletlere, hangi yabancı örgütlere hizmet sundukları da resmen açıklanmalıdır" uyarıları da ciddiye alınmalıdır.[1]

2012'de Yüksek Askeri Şura toplandı, Ergenekon ve Balyoz iftirasıyla tutuklu bulunan 40 general ve amiral emekliye ayrıldı. Hasdal'dan doooğru Silivri'ye  kapatıldı. Beraat etseler bile, geriye dönüşleri  imkânsızdı, kesilip atılmışlardı. Orduda liyakat sistemi allak bullaktı. Normal şartlarda iki-üç aday olur, aralarından biri terfihe hak kazanırdı. 40 general ve amiral tasfiye olunca, elde kalan yetersiz adaylar otomatik olarak terfi  almışlardı. Bana sorarsanız, kimlerin tasfiye edildiğinden çok, onların yerine kimlerin oturtulduğu önemli ve  anlamlıydı.

2014'te Yüksek Askeri Şura kestirip attı, Balyoz sanığı olan general ve amirallerin hepsi emekliye  ayrıldı. Güya kumpas çökmüştü, haklarının ihlal edildiği Anayasa Mahkemesi tarafından tescil edilmişti, asrın iftirasına uğradıkları kesinleşmişti, ama nafile, tasfiye edilmekten kurtulamamışlardı. General-amiral olmalarına kesin gözüyle bakılan kurmay albaylar, temize çıktıkları halde, pasif görevlere atanmışlardı. Adeta “istifa edin, defolun gidin” tavrına uğramışlardı. Kumpas davaları olmasaydı, kimse tutuklanmasaydı, şu anki amiral ve generallerin kaç tanesi general ve amiral  olacaktı?  Belki sadece yüzde 10'u… Asrın iftirası atılmasaydı, iftiraya uğrayanlar tasfiye olunmasaydı, şu anki komuta kademesinin yüzde 90'ı terfi alamayacaktı. O halde Şimdi FETÖ’cü darbeciler  diye suçladıklarımızı  o makamlara hangi iktidar taşımıştı? sorularını hatırlatanlar,  belki bu doğruları yanlış maksatlar için ortaya atmışlardı…  Ama bu haklı ve hayırlı sonuçlara ulaştırıcı soruların muhataplarını ve yanıtlarını bulmadan huzura kavuşmamız imkânsızdı.

Bilerek ve isteyerek FETÖ  şebekesine bulaşanlar ayıklanmalı, ama bu bahane ile “AKP ve Erdoğan  karşıtlarının tasfiyesine” kalkışılmamalıydı!

Evet,  yaşananlar sadece bir askeri kalkışma  sanılmasındı. Askeri, sivil tüm kanatlarıyla CIA destekli Gülen cemaatinin hazırladığı ve uygulamaya koyduğu bir darbe  planıydı, bu girişim devletin tüm kilit noktalarına nasıl  sızdıklarının ve yıllardır  iktidarı nasıl uyuttuklarının bir kanıtıydı. İfadesinde cemaatçi olduğunu itiraf eden Genelkurmay Başkanı Yaveri Levent Türkkan’ın, “ordu içinde farklı bir cemaat hiyerarşisi  kurmuşlardır; her subay sivil abilerle ilişki içinde bulunmaktadır!”  sözleri üzerine dikkatle durulmalıdır. Kabul edilen FETÖ iddianamesinde şu satırlar yer almaktadır:

“Gülen ve cemaati, 1971 yılından itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde örgütlenmeye çalışmaktadır. 1984 yılından sonra bu faaliyetler yoğunluk kazanmıştır. O dönemde TSK içerisine yerleştirilen bu öğrencilerin birçoğu şu anda kurmay albay veya general rütbesine  ulaşmıştır. (...) TSK içinde kadrolaşmak için paralel yapı 1994 yılında Harbiye giriş sınavı öncesi Türkçe sorularını çalıp  mensuplarına dağıtmıştır. FETÖ üyeleri bundan sonraki her yıl daha fazla sayıda soruyu temin etmiş ve seçtiği öğrencilere verip sınavı kazanmalarını sağlayarak Askeri Lise, Harp Okullarında hâkim bir güç haline gelmiş  bulunmaktadır. Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda bu yapıdan olmayan veya bu yapıya boyun eğmeyen askeri pilot bırakılmamaya çalışılmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki FETÖ yapılanması endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Bu yapıyı kuranlardan tanık Kemalettin Özdemir, TSK'nın içinde en az yüzde 60 ile yüzde 80 arası FETÖ mensubu olduğunu anlatmıştır...”

Artık acı gerçek şudur: adliyeden emniyete, ordudan eğitime devlet kurumlarımız büyük kriz ve çöküşle karşı karşıyadır. Bu konuda onarım ve yeniden inşa Türkiye'nin bekası ve demokrasisi için kaçınılmaz öncelik taşımaktadır. Olağanüstü hal rejimi de mevcut koşullarda ve bu çerçevede anlaşılabilir bir tavırdır. Devletin restorasyonu, hakkaniyet, adalet ve hukuk ilkeleri içinde yapılırsa, olağanüstü hal rejimi büyük tartışma ve sorun  oluşturmayacaktır.

Ancak bu tasfiye aşamasında, büyük çaplı açığa almalar, gözaltılar ve tutuklamalar  sırasında çok dikkatli ve adaletli davranılmalıdır.

Çünkü geleceğimizi ve güvenliğimizi ve demokrasimizi bunlar üzerine kuracağımızı kimse unutmamalıdır. Ve bu konuda gereken yöntem açıktır: Cemaat üyesi olan ya da olduğuna dair ciddi şüpheler bulunan devlet memurlarının idari işlemlerle pasif noktalara atanması, açığa alınması, memuriyetten uzaklaştırılması mevcut koşullarda kaçınılmazdır ve bununla ilgili yapılacak kanuni düzenlemeler de doğaldır. Ancak bu mantık  sakın ve asla adli işlemlerde kullanılmamalıdır.  Çünkü Cemaat kurumlarında çalışmak, cemaatle ilişkiler içinde olmak tek başına suç  oluşturmamaktadır. Cemaat üyesi olmak da kendi başına bir suç  sayılmayacaktır. Suç olan, cemaatin suç  şebekesinde, yönetiminde ve yasa dışı eylemlerinde yer almak olmalıdır.. Bu durumda da “suçun ve cezanın şahsiliği” ile “masumiyet karinesi” ilkeleri hassasiyetle uygulanmalıdır” tespit ve tavsiyeleri tamamen haklıdır ve hayati önem taşımaktadır.

Genelkurmay açıklamasındaki Akın Öztürk detayı çarpıcıydı!

Genelkurmay'ın yaptığı açıklamada eski Hava Kuvvetleri Komutanı, YAŞ üyesi Akın Öztürk'le ilgili ifadeler  bazılarını şaşırtmıştır. Genelkurmay'ın açıklamasında darbe girişimiyle ilgili soruşturma kapsamında tutuklanan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk'ün Genelkurmay'ın emrinde hareket ettiği vurgulanmıştır. Açıklamada, özetle saat 16.00'da MİT'ten istihbarat gelince toplantı yapıldığı, Uçuşların durdurulmasına ilişkin işlemlerin saat 19:26 itibarıyla tamamlandığı  hatırlatılmış, ancak tüm uyarılara  rağmen 21:45'ten itibaren değişik tanıtıcı kodlar ve çağrı isimleriyle kalkışların yapıldığı anlatılmıştır.

Açıklamada şu bilgiler yer almıştır:"İllegal çete mensubu hain teröristlerce (FETÖ) öncelikle Hava Kuvvetleri Harekât Merkezinin kontrol altına alınmasının istenmesi üzerine İstanbul’da bulunan Hv. K. Komutanı Org. Abidin ÜNAL tarafından Ankara’da Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Vekiline “Hava Kuvvetleri Harekât Merkezinin teröristlerden temizlenmesi ve tüm bağlantıların kesilmesi talimatı” verilmiş, talimatın gereği yapılarak Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi işlevsiz bırakılmıştır. Aynı anda tüm yetkilerin Eskişehir’deki Hava Harekât Merkezinde olduğu, Hava Kuvvetleri Harekât Merkezinin hiçbir talimatının yerine getirilmemesi, Hv. K. Komutanı talimatı olmadan hiçbir uçuşa izin verilmemesine ilişkin direktif, mesaj ile tüm birliklere yayımlanmıştır.”

"Ayrıca Hv. K. Komutanı Ankara’da AKINCI Üssü lojmanları bölgesinde bulunan Orgeneral Akın ÖZTÜRK’ü arayarak kendisine 4’üncü Ana Jet Üssü AKINCI’dan kalkan uçakların yasa dışı olduğunu, ivedilikle AKINCI’ya giderek oradaki kalkışmada bulunanları ikna etmesini istemiştir" ifadeleri önemli bir ayrıntıydı ve acaba Sayın Akın Öztürk'e sahip mi çıkılmaktaydı? Şimdi kafalar iyice karışmıştı, kim kimin tarafındaydı?.

Genelkurmay'ın bu açıklaması akıllara darbe girişimiyle ilgili soruşturma kapsamında tutuklanan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk'ün ifadesini  bize hatırlatmıştır. Çünkü tutuklanan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk, savcılık ifadesinde “darbe girişimine katıldığı iddiasını reddetmiş ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal tarafından arandıktan sonra kalkışmayı durdurmak için Akıncı Üssü'ne gittiğini savunmuşlardı”. Öztürk'ün bu ifadesi Genelkurmay açıklamasında da doğrulanmıştı. Zaten ifadesinde: "FETÖ şebekesiyle alakasının bulunmadığını, hatta bu darbe girişiminin Gülen’e mal edilmesinin  gerçeklerle uyuşmadığı  ve asıl arkalarındaki CIA ve Amerika'yı görmek ve ona göre hareket etmek gerektiğini vurgulamıştı.”

Org. Yaşar Güler: Gözlerimi açtıklarında Akın Öztürk’le karşılaştım!

Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, 15 Temmuz darbe gecesi nasıl rehin alındığını ve Akın Öztürk ile neler yaşadığını açıklamıştı. Org. Güler, nasıl rehin alındığını, Akıncı üssüne nasıl götürüldüğünü anlatırken: "Gözlerimi açtıklarında karşımda Akın Öztürk vardı" diyerek darbe girişiminin en tartışmalı sorusunu yanıtlamış olmakta ve Akın Öztürk’ü temize çıkarmaktaydı. Akın Öztürk darbe girişimcilerinin “hain ve manyak olduklarını ve dünden beri onları iknaya çalıştığını” hatırlatmıştı.

Patronlara (ABD ve CIA’ya) karışmayıp, piyonlarla (Fetullahla) uğraşmak, halkımızı avutmak ve kandırmaktır!

"15 Temmuz darbesinin, Fetullah Gülen darbesi olduğu en kısa zamanda belgelenmiş olacaktır. Sadece, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yaveri Yarbay Levent Türkkan’ın itirafları gibi yüzlerce itiraflar sayesinde değil, ortaya binlerce delil, belge konulacaktır. Bu gerçekler karşısında ABD’nin F. Gülen’i iade etmeme gibi bir şansı kalmayacaktır. Eğer ABD yönetimi de Gülen gibi cinnet geçirecek ve Türkiye gibi bir müttefikini, eli kanlı bir darbeciye değişecekse o ayrı... Ama bu akıl tutulmasını Washington yaşamayacaktır ve Gülen’i Türkiye'ye geri yollayacaktır. F. Gülen ve adamları ABD için “iyi adamlar” ise Meclis Binamızı ve masum insanları bombalayan F-16’ların, İncirlik’ten aldıkları istihbarat ile lojistik destekte, ABD’li komutanların rolü var mıdır? FETÖ, ABD menfaatleri için dünyada nasıl bir taşeronluk yapmaktadır? Bu soruların  elbette F. Gülen’de cevapları olmalıdır. Demem o ki, Gülen’in itirafları ABD yönetimini zorda  bırakacaktır.

Evet, benim kanaatim ABD, F. Gülen’i Türkiye’ye iade edecektir, ama nasıl? Burada dört yol vardır:

1- Gülen’in ani bir rahatsızlıkla ya da beklenmedik bir suikastla Pensilvanya’da ölmesi (Planlanır ve uygulanır).

2- Gülen’e zaman ayarlı ilaç içirilip Türkiye’ye vardığında ölür. Arkadan da “biz iade ettik, öldürüldü” propagandası yapılır.

3- Gülen’in akli melekelerini yok edecek bir ilaç yutturulup, ifadesi alınamaz hale sokulmasıdır.

4- Gülen’in başka bir ülkeye (Kanada gibi) deport edilmesi (ve ABD'nin başından savulmasıdır).[2]

Diyen eski Fetullahçı yeni Erdoğan yalakası Hüseyin Gülerce acaba ABD ağabeyine akıl verip kurtuluş çareleri mi sunmaktaydı!

“Dün ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nda ‘Amerikan Milli Günü daveti’ vardı. İstanbul dışındayım, gidip görüşebilseydim, Büyükelçi John Bass’a, “Fazla uzatmayın, hükümetin talebine uyup Fetullah Gülen’in Türk adaletine teslimini sağlayın tavsiyesinde bulunacaktım” diyen Fehmi Koru da  Fetullah piyonunun Türkiye'ye gönderilip Amerikan patronlarının rahatlatılması taraftarıydı.

ABD'nin hedefi iç savaş çıkarmak ve Türkiye'yi parçalamaktı!

Artık iz’an ve vicdan sahibi herkesin bilmesi lazımdı: 15 Temmuz, darbeden çok ülkeyi iç savaşa sürükleme saldırısıydı. Bu yüzden yapılanlar klasik darbelerden farklıydı. Tankları halkın üzerine salıp  silah sıkmalar, helikopterlerden taramalar, Meclis'i bombalamalar erken açığa çıkmış bir darbenin tezahüründen öte, sinsi ve Siyonist bir stratejinin parçalarıydı. Asıl hedefleri de Cumhurbaşkanı Erdoğan'a  suikasttı. Çünkü Cumhurbaşkanını ortadan kaldırmaları kirli bir iç savaşın ilk adımı  olacaktı. Marmaris'te Erdoğan'ın kaldığı oteli basan Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş bu yüzden "Öldürün!"  talimatını aktarmıştı. Ama onlar bununla  kalmayacak, apoletli teröristler İmralı'da Öcalan'ı da öldürme planıyla  hesaplarını daha da derinleştirmiş  olacaklardı.  Böylece Türkiye, bir yandan dindar-laik, öte yandan Türk-Kürt çatışmasının yaşanacağı bir cehenneme itilmiş olacaktı. Ardından küresel güçler  devreye sokulacak, "Güneydoğu'da şu paralelden sonrasına uçuşu yasaklıyorum" diyerek el koyacak ve bölünme  resmiyet kazanacaktı. Açıkça Türkiye'ye Irak muamelesi yapılacak ve Büyük İsrail'e zemin hazırlanacaktı, ama hesapları tutmadı, şimdi tuzakları kendi başlarına çevrilmiş durumdaydı.

Artık milli mutabakat ve tarihi restorasyon zamanıdır!

Bu açıdan üç husus kendiliğinden ortaya  çıkmaktadır:

A- Devlet mekanizması cumhuriyet tarihinde görülmemiş çapta büyük bir kriz ve vakum karşısındadır. Devlet işlevlerinin, kamu otoritesinin devamlılığı, oluşan büyük gediğin kapatılması için hızla tedbirler alınması  kaçınılmazdır. Güneydoğu ve bölge koşulları dikkate alındığında, özellikle ordudaki komuta kademesindeki boşluk ciddi bir sorun olarak derhal tamire muhtaçtır.

B- Açığa alınan 90.000 memurun  çoğunun FETO yanlısı olduğu dikkate alınarak  ciddi ve etkisizleştirici  bir temizliğe ihtiyaç olduğu muhakkaktır.  

C- Otoritenin tam sağlanması, kurumlarda onarım ve ayıklama  işinin hızla ve sağlıkla yapılanması  yanında, özellikle ordu ve adliyenin yeniden yapılandırılması kamu otoritesinin ilk görevi olmalıdır. Aynı zamanda darbe esnasında ortaya çıkan kimi istihbarat zafiyetleri de mutlaka tamire çalışılmalıdır.

Bu durumda karşımızda iki büyük  sorun olduğunu görmemiz lazımdır:

İlki, böyle darbe hamlesinin yarattığı sarsıntı ve işaret ettiği büyük risk karşısında Türk devletinin bir bakıma yeniden yapılanması ihtiyacıdır. Bunu görmeyen, görmezden gelen, soruna peşinen iktidar ilişkileri, otoriterleşme gibi  açılardan yönelen herkes ciddi bir yanlışa  ortak olacaktır.

İkincisi, bu tasfiyeden, yeniden yapılanmaya gidecek süreçteki kriterlerin neler olacağıdır. Bu kriterlerin tüm olağanüstü durum baskısına rağmen, adalet ve liyakat kuralları içinde yapılıp yapılmayacağı, en az birinci mesele kadar hayati önem taşımaktadır ve Türk demokrasisinin geleceği açısından belirleyici bir rol oynayacaktır” tespit ve tavsiyelerine şu tarihi teklifi de mutlaka katmalıdır:

Türkiye Milli bir mutabakatla ve tarihi bir sorumlulukla;  aklın,  vicdanın,  temel insan haklarının, evrensel hukuk kurallarının ve elbette  birlik ve dirlik mayamız olan inanç esaslarımızın ortak sonuçlarıyla hazırlanan Adil Düzen’e  geçmek zorundadır.

Artık Genelkurmayımızın da:  “Dost acı söyler, zaten gerçekler acıdır, ama söylenmesi lazımdır: TRT'nin güzel yüzlü ve billur sesli spikeri Tijen Karaş, darbecilerin bildirisini  okumak zorunda kalmıştır. Ne yapsın? Silahı yoktu, sadece spikerlik eğitimi almıştı. Askeri lisede okusaydı, kurmaylık öğrenimini  tamamlasaydı, savaşma pratiği eğitimine sahip olsaydı darbecilerle vuruşacaktı... Ve Genelkurmay Başkanı! Rehin (teslim) alındı. (Ama) Darbecilerle vuruşmadı. En yakınındaki “Fetullahçı darbecilerinden” birisiydi de gafil mi avlanmıştı? Makamında silahsız otururken üstüne aniden çullanılmış ve rehin alınmıştı... Varsayalım ki Kurmay Başkanı gafil avlandı. Peki, öbür komutanlar! Kara, Hava, Deniz, Jandarma, Donanma Komutanları da vuruşmamışlardı Sadece rehin alınmışlardı. Kimisi 12 saat, diğeri 24 saat, öbürü 48 saat (esir tutulmuşlardı)  herhalde bunun bir açıklaması olmalıydı.”[3]

Şeklindeki kasıtlı,  kışkırtıcı ve aşağılayıcı sataşmalara bir daha muhatap olmayacağı ciddi ve gerçekçi tedbirleri alması,  Aziz Milletimize ve bizi millet yapan manevi değerlerimizle  barışıp bütünleşecek  şartları oluşturması da kaçınılmazdır.

21 Temmuz 2016 tarihli Şeytan’ın SÖZCÜ’sünde Soner Yalçın şu küstahlıkları kusmuşlardı:

“A. Cemal Özkan (d.1922- ö.2010) adını hiç duydunuz mu? Sanmam. Tümgeneral idi. 1969-1973 yılları arasında Kara Harp Okulu Komutanlığı yapmıştı. Cemal Özkan niye bu görevde uzun süre kalmıştı? 1969-1973 süreci kritik yıllardı. Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de 68 Kuşağı'nın estirdiği sol rüzgârlar vardı. Bu rüzgârın Türk Silahlı Kuvvetleri'ni etkilememesi imkânsızdı. Teğmenler, Üsteğmenler, Yüzbaşılar Mahir Çayan gibi devrimcilerin yoldaşı olmaya başladı. İşte bu süreci durdurmak için A. Cemal Özkan Kara Harp Okulu Komutanı yapıldı. 12 Mart 1971 askeri darbesi genç subayları ve askeri öğrencileri biçti ve harcadı.

ABD, Türk Ordusu'ndaki bağımsızlıkçı-Kemalist damarı yok etmek için dincilik ipine sarılmıştı. A. Cemal Özkan bilinçli seçilip bu göreve atanmıştı…

Tümgeneral Özkan'ın emekli olduktan sonra Erbakan'ın partisi MSP'ye katılmasına kimse şaşırmadı. Sadece MSP'ye katılmakla kalmadı; milletvekili adayı oldu; MSP adına radyoda seçim konuşması yaptı. Konusu, “dış mihraklar” idi! Dış mihrak dediği, solculardı. (Soner Yalçın tam anlamıyla saçmalamıştı. Çünkü MSP ve Milli Görüş’te “Dış Mihrak’la Amerika ve Siyonist odakların anlatıldığının ahmaklar bile farkındaydı.)

Savcı, “Cemaat, TSK'ya 1971'de sızdı” deyince; Cemaatçi darbecilerin biyografilerine baktım.

Örneğin… Darbeciler arasında en yüksek rütbede olup, “nasıl Cemaatçi olur” denen 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti, Kara Harp Okulu 1973 mezunuydu! Cemal Özkan'ın gözbebeğiydi; namazında niyazında bir komutandı. Cemal Özkan'ın başarılı öğrencileri arasında başka kimler yoktu ki:

– Koltuğundan alınıp alınmadığı henüz netleşmeyen Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Kara Harp Okulu 1970 mezunlarındandı!

– Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, 1972 mezunuydu. (Hulusi Akar da 2002-2005 yılları arasında Kara Harp Okulu Komutanlığı yaptı.)

Şunu demek istiyorum: Cemaat'in TSK'ya 1971'de sızıp sızmadığını bilmiyorum. Bildiğim o yıllar; Türk Ordusu'nun “genetik yapısıyla” oynandığı; ve sola karşı, dincilikle set çekilmeye başlandığıdır. Bu dinci politikaların uygulayıcılarından darbeci Faik Türün MSP'nin Cumhurbaşkanı adayı yapılmıştı.

O dönemde askeri okulların ders müfredatı bile değişti. Keza bu okullarda Türk-İslamcı Aydınlar Ocağı'ndan icazet alanlar öğretmenlik yapmaya başladı. 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle, bu dincileştirme projesi en katı biçimde uygulanmıştı. Bugünün Cemaatçi darbecilerinin çoğu işte bu koşullarda TSK’ya sızmıştı.”

Şeklinde gerçekleri çarpıtıp açıkça yalan ve iftira uyduran, kendi marazlı mantığı ve garazlı bakışıyla solcu ve din düşmanı olmayan herkesi “Gericilik ve Dincilikle” suçlayıp saçmalayan, bu arada Rahmetli A. Cemal Özkan’ın emekli olunca Erbakan’ın MSP’sine katılmasını, Sn. GKB Hulusi Akar ve Jandarma G.K. Galip Mendi Paşaların O’nun talebeleri ve takipçileri olmasını bile “en büyük gericilik ve dincilik tehdidi” sayacak kadar soysuzlaşan bu SONER YALÇIN yavşağının böyle ciyak ciyak bağırmasının altında; Siyonist odakların, Amerika’nın ve hezimete uğrayan FETO’cu kiralıkların kışkırtmaları yatmış olmasındı? Ve Şeytan bile çok iyi biliyordu ki, Birleşik Amerika’nın ve onun derin devleti Siyonist Yahudi odakların en büyük korkuları ve kurtulmak için çırpındıkları Rahmetli ERBAKAN’dı.

 


[1] Arslan Bulut, Yeniçağ

[2] Amerika Gülen'i iade edecek ama nasıl?, 21 Temmuz 2016, Star

[3] Necati Doğru, Ordu buysa! Biz yanmışız!, 18 Temmuz 2016, Sözcü


Bu yazarin diger makaleleri

MAHİR KAYNAK’IN NUMAN KURTULMUŞ KEHANETİ “İnkâr ve nankörlük edenler, kendilerine (hemen...
Devami
  Hawai'ye Mevlevihane Yapılacakmış!.   Önce Mevleviliği tanıyan ardından da Müslüman...
Devami
Şovmenlere şakşakçılık yapmayın! Erbakan Hoca'nın Star muhabirine söylediği gibi:...
Devami
Erbakan Hoca, 2007'nin Mayıs ayında; Genel İdare Kurulu üyelerini ve...
Devami
Küresel terör konusunda önemli çalışmaları olan Prof. Dr. Nurullah Aydın,...
Devami
İslam, "hayalci" değil, "gerçekçi" bir dindir. Bu gerçekçiliği İslam'i kuralların...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 891

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR