Reklam
Reklam
Reklam

AKP, SURİYE VE İRAN’I SATTI MI? AKP, ABD’NİN TRUVA ATI MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

İşte Aralık 2005 tarihli Milli Çözüm Dergisinde yayınlanan ve tüm öngörüleri aynen çıkan bir yazı…

Bu yazıyı 6 yıl önce Milli Çözüm Dergimizde yayınladığımızda bizi “Komplo teorileri uydurmak” ve “AKP’yi karalamak için fırsat kollamak”la suçlayanlar, acaba şimdi kendi feraset körlüklerinden, ABD ve AKP köleliklerinden dolayı biraz olsun yüzleri kızaracak ve utanacaklar mıydı?

Suriye'de "Rejim Değişimi" Senaryoları!

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Steve Hadley'in 2005’te gerçekleşen Ankara gezisi, başta Suriye olmak üzere Ortadoğu'da siyasi haritanın yeniden şekillenmesine neden olacak kritik gelişmeler öncesinde, Ankara ve Washington arasında "Talimat diplomasisi" niteliğindeydi.

Hadley'in Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak "ilk dış gezisini" apar topar Ankara'ya yapmasına neden olan gelişme, geçen şubat ayında öldürülen Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin suikastını araştıran bağımsız Birleşmiş Milletler soruşturmasının Şam'a kadar genişletilmesiydi.

Alman Savcı Detlev Mehlis tarafından yürütülen soruşturmasındaki gidişat, Lübnan'daki istihbaratçı ve yetkililerin de ifade vermesiyle, parmakların Şam'ı göstermesine yetmişti. Uluslararası camiadaki beklenti, soruşturma tamamlanınca BM'nin Esad rejimine yönelik "yaptırımlar" uygulayabileceği yönündedir. Bu durumda kurulacak uluslararası bir mahkeme, Beşar Esad'ı da koltuğundan etme gayretindedir. Çünkü BOP çerçevesinde Suriye’de istikrarın bozulması ve parçalanması gerekmektedir.

Bu yüzden de Washington ve İsrail, soruşturmanın Esad hükümetini "sallayabileceği," kasımdan itibaren Suriye'de "rejim değişikliği" senaryolarının gündeme gelebileceği beklentisi içindedir. Washington Post gazetesi, geçenlerde Suriye'nin el altından bir teklif yaparak, "güvenlikten sorumlu bazı bireylerin iadesi" karşılığı rejimin tepesindeki isimler için dokunulmazlık garantisi istediğini bildirmiştir. Ancak hem Avrupa hem de Washington, bu teklifi kabul etmedi. Bush yönetiminde Esad'ın "zayıf" bir lider olduğu ve Suriye'de güvenlik ve demokratikleşme konusunda "faydalı" olamayacağı görüşü hâkimdir. Bunun anlamı Beşşar Esad’ın şahsiyetli ve Milli gayretli birisi olması onların işine gelmemektedir. Hem Ankara hem de Batı başkentlerinde, Esad'ın yerine kimin gelebileceği bile görüşülmektedir. Konu, Hadley'in Ankara gezisinde de gündeme geldi. Washington'daki hesap, "istikrarsızlığı önlemek" amacıyla, Alevi ağırlıklı rejimin içinden gelen "güçlü" bir ismin Beşar'ın yerine geçmesi seçeneği üzerinde dönmektedir. Bu bağlamda telaffuz edilen isimler arasında Beşar'ın amcası Refik Esad gibi "aile içinden" ya da rejimin tepe noktalarından gelenler gelmektedir. Kısaca Amerika yeni bir amigo peşindedir.

Ankara ise, BM aracılığıyla olsa dahi, Suriye'de rejim değişiminin "kaos" yaratacağından endişelidir. Ama hükümet, artık Esad rejiminin "büyük ağabeyi" rolünü oynamaya pek hevesli görünmemektedir. Bu yüzden Recep Bey Esad'la tatil programını ya da New York'daki Erdoğan-Esad buluşmasını Amerika’nın baskısıyla iptal etmiştir. Ancak milli Ankara, Suriye'de Irak benzeri bir istikrarsızlık istememektedir. Ama AKP BM soruşturmasının ortaya koyacağı "somut" delillere güvenmektedir. Bu mesaj Hadley'e de verildi. Washington, Ankara'ya Suriye konusundaki talimatlarını iletip gitmiştir.

Türkiye Suriye'yi Satacak mı?

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri'ye yönelik suikasttan Suriye'yi peşinen sorumlu tutup resmen suçlamıştır. Ardından Şam yönetimine siyasi ve ekonomik ambargo uygulamaya başlamıştır. Böylece ABD'nin bu ülkeyle ilgili planları için ortam hazırlanmıştır.

Hatırlanırsa ABD, işgal öncesi Irak'ı da yine BM üzerinden mahkûm etmiş, yapacağı işgale dünyayı yönlendirmişti. Güvenlik Konseyi'nde Irak'ın mobil nükleer/kimyasal silahlarına ilişkin iddialı gösteriler sergilemişti. Bunların ne kadar büyük palavralar olduğu sonra ortaya çıktı. Dışişleri eski Bakanı Colin Powell, Güvenlik Konseyi'ndeki şovunun utanç verici olduğunu kendisi söylemişti.

Ama olsun, amaca ulaşıldı. İşgal tamamlandı ve Irak perişan edilip üç bölgeye ayrıldı. Artık ABD ve İngiltere katliamlar ve utanç verici uygulamalarla anılacaktı. Bu harekat BOP’un bir aşamasıydı..

Şimdi Suriye macerasını başlatıyorlar. ABD Şam'ı da BM üzerinden köşeye sıkıştıracak. Gerekçe bu sefer nükleer silahlar değil, Hariri suikastı olacak... Suriye'nin Iraklı direnişçilere destek verdiği iddiasıyla süslenecek yeni bir oyun sahnelenecek yani Irak müdahalesiyle yöntem aynı, gerekçe farklıydı.

Ancak Hariri suikastı çözülmeyecek, bizler çözüldüğünü zannedeceğiz. Suikast sadece Suriye gündemi için kullanılacaktı. Çünkü Hariri suikastı çözülürse, kirli dosyalar açığa çıkacak. Irak'tan Lübnan'a uzanan kuşağa yönelik ABD/İsrail hedefleri, bölgede dönen para trafiği, Türkiye'ye yönelen sermayenin niteliği, Hamas/Hizbullah gibi örgütlere yönelik projeleri, Büyük Ortadoğu Projesi'nin siyasi ve ekonomik boyutu gibi CIA ve MOSSAD destekli Siyonist tezgâhlar deşifre olacaktı!

11 Eylül saldırılarından birkaç gün önce öldürülen Afgan komutan Ahmet Şah Mesud'a yönelik suikast ile Refik Hariri'ye yönelik suikast, bölgesel etkileri açısından birbirini hatırlatmıştı. Hariri suikastı ABD'nin Suriye-Lübnan-Filistin bölgesinde önünde hiçbir engel bırakmamıştı. Mes'ud Suikasti'de Orta Asya kapılarını ABD'ye açmıştı!.

ABD'nin Suriye ile bağlantılı BM gündemine paralel biçimde Türkiye-Suriye ilişkileri masaya yatırıldı. Başbakan Tayip Erdoğan'ın New York'taki BM zirvesi çerçevesinde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın görüşme talebini reddettiği, Esad'ın Türkiye ziyaretinin aynı gerekçeyle ertelendiği, Türkiye-Suriye ilişkilerinin kötüye gittiği, Türkiye'nin araya mesafe koymaya çalıştığı gibi iddialar ortaya atılmıştı. Yasemin Çongar'ın Milliyet gazetesindeki yazısına bakarsanız, “AK Parti yönetimi aklını başına almaya başlamıştı”! Şimdi Esad'la, Gaziantep'teki Suriye Konsolosluğu'nun açılışında yapılacak görüşme bekleniyordu!

Oysa Türkiye-Suriye yakınlaşması, terör ve güvenliğin çok ötesinde bizim için hayati önem taşıyordu. Özellikle Irak işgalinin ortaya çıkardığı kaos, Türkiye'nin aklını başına getirmiş olmalıydı. ABD/İngiltere/İsrail üçlüsünün Suriye'yi de denetim altına alması hem bu kaosu bütün bölgeye yayacak, hem Türkiye'nin sınırlarını tartışmalı hale sokacak hem de Türkiye'nin güneyle bağlantısını Washington ve Londra'nın inisiyatifine bırakacaktır. Irak'tan sonra Suriye'nin de Batı istilasına maruz kalması, Ortadoğu'da Arapların da Türklerin de bir geleceği olmayacağının açıkça ilan edilmesi anlamını taşımaktaydı. Kuzey Irak-Doğu Akdeniz hattında oluşacak kuşak, Türkiye'yi boğacaktır. Irak'taki trajediye şimdi Suriye işgali eklenecek, Türkiye kamuoyu derin sarsıntılar yaşayacaktır.

Türkiye-Suriye yakınlaşmasının, Esad rejiminin çok ötesinde anlamları ve önemi vardır. Dolayısıyla AKP’nin Suriye yakınlaşmasından geri adım atması çok yanlıştı ve Türkiye için hiç de akıllıca sayılmazdı. Ancak son dönemde AKP’nin dış politikasında kendini gösteren eğilim, şüphelere yol açıyor. Şöyle:

· ABD'nin "Suriye muhalefeti" olarak öne çıkardığı ancak bu ülkede hiçbir karşılığı olmayan çevreler "muhalefet" kimliği ile Türkiye'ye gelip görüşmeler yapıyordu.

· Türkiye'nin desteğiyle İsrail'in Pakistan ve bazı Müslüman ülkelerle yakınlaşması, yeni bir kamplaşmanın temellerini atıyordu.

· İran ve Suriye'yi de bölmeyi amaçlayan Büyük Ortadoğu Projesine Recep Erdoğan’ın eşbaşkanlık yapması Türkiye için yeni ve tehlikeli riskleri öne çıkıyordu.

· Irak'taki İran kuşkuları, Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün arasında bir çeşit "Sünni refleks" olarak ortaya çıkıyor, İran ve Suriye'yi karşı tarafa itiyordu.

· Türkiye-İran-Suriye üçlü inisiyatifi zayıflıyordu.

· ABD yönetimi, PKK'yı Türkiye'nin İran ve Suriye ile ilişkilerini bozacak şekilde etkili bir kart olarak kullanıyordu.

· Tam bu sırada Ankara'ya gelen ziyaretçilerin hemen hepsinin ortak gündemi PKK pazarlığı ile kamufle edilmiş biçimde Suriye ve İran oluyordu.

· Tezkere reddinden sonra Paul Wolfowitz "güneydeki komşunuza karşı işbirliği yapın affedelim" şeklindeki aptalca önerileri AKP’ye dayatıyordu.

· ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'ye yakın ve neo-con kadrodan Stephen Hadley, Ankara'ya aynı gündemle geliyordu. Silah şirketlerinde ve CIA'da kariyer edinen bu kişi, Irak'ın nükleer silahları, 11 Eylül sanığı Muhammed Atta'nın Çek Cumhuriyeti'nde Irak istihbarat mensubu Samir el Ani ile görüştüğü palavralarının da en önemli savunucusuydu ve tabi sonunda fos çıkıyordu. Hadley, Ankara'da Suriye ve İran'ı konuşuyor ve Wolfowitz'in söylediklerini tekrarlıyordu.

Bunlar Türkiye'yi İran ve Suriye'ye karşı kışkırtma hileleridir. Bunlar, Türkiye'yi Doğu-Batı kırılmasının tam merkezinde intihara sürükleme tezleridir. Bu tezler, Türkiye'yi neo-con hayalperestliğine kurban etme girişimleridir.

Türkiye-Suriye ilişkileri geri dönülmez noktadadır. İsrail'in bölgesel hâkimiyetinin önünü açan Türkiye olmamalıdır. Çünkü bu yol barışa değil, yeni sömürge harekâtına hizmet edecek ve Türkiye'ye çok zararlar verecektir.

Peki, Türkiye, ABD ve İsrail'in Suriye'yi yok etme stratejisine kapılıp Suriye'yi satacak mı?

Suriye demek Baas rejimi demek değildir. Suriye'nin işgali demek, Basra Körfezi'nden Doğu Akdeniz'e, Kızıldeniz'e kadar bütün bölgenin istilası demektir. Suriye demek Türkiye için "su" demek, hayat demektir.

“Türkiye Suriye'yi satmamalı, AKP bu vebali sırtına almamalıdır… Bunun, Baas rejimini savunmakla hiç bir ilgisi yok. Türkiye'nin böyle bir lüksü yok. Bunun özellikle Irak işgalinden sonra çok iyi anlaşıldığı ortadadır. Irak'tan ders almadık mı? Daha fazlasına tahammül edebilecek miyiz?” diyen İbrahim Karagül haklıydı, ama maalesef sonunda O da AKP’nin hıyanetlerine mazeret ve keramet uydurmaya başlayacaktı.

Hedef: Suriye ve İran mı?

Washington Tahran ile karşı karşıya geleceği noktaya giderek yaklaşırken Ankara’nın bu rolleri üstlenmeye göstereceği isteklilik, Türk-Amerikan stratejik ortaklığının boyutunu gösterecekti.

İran’ın nükleerleşme ihtimalinin artması da “Türkiye’de derin kaygı nedeni” olarak gündeme getirilmekteydi. Erdoğan Mayıs 2005’teki İsrail ziyaretinde Başkan Moşe Katzav’a “Tehdit altında olan sadece siz değilsiniz. Biz de, bütün dünya da tehdit altında” demişti..! Ve Siyonistlerden yana olduğunu ima etmişti.

Ankara’daki siyaset belirleyiciler, şimdi Washington’la yeniden barışmanın yollarını aramaktaydı. Haziran başında Erdoğan ABD’ye yüksek profilli bir ziyarette bulunarak Beyaz Saray’la diplomatik ilişkilerini düzeltmeye çalıştı. Kamuoyunun fazlasıyla gözünün önünde gerçekleşen bu şirinlik atağı, daha anlamlı bir stratejik açılımla pekişti: Türk hükümeti Bush yönetiminin son derece iyi işleyen bir küresel silahsızlanma ortaklığı olan Silahsızlanma Güvenlik Girişimi’nde, önemli bir rol üstlenmeyi resmen onaylamıştı. ABD Siyonist odakların şu aralar İran’ın giderek artan nükleer ve balistik füze kapasitesine uyarlamaya ve böylece daha da etkinleştirmeye çalıştığı bu girişime Türkiye’nin de katılması, girişim açısından çok önemli bir adımdı.

Dahası AKP’nin, gerek Doğu Akdeniz’de İran’ın silah alım-satımına engel çıkararak, gerekse Kafkaslar ve Orta Asya’da İran’ın siyasi İslam markasına karşı ağırlık merkezi olarak Amerikan stratejisine katkılar sağlayacağı konuşulmaktaydı.

Washington Tahran ile karşı karşıya geleceği noktaya giderek yaklaşırken Recep Erdoğan iktidarının bu rolleri üstlenmeye göstereceği isteklilik, Türk-Amerikan stratejik ortaklığının gerçekten geçmişte mi kaldığını, yoksa bu söylentilerin abartıldığını mı ortaya koyacaktır?

“İslamofaşist Türkiye” Tanımı Yakıştı mı?

“İslamofaşist”! Bu ABD’li neo-conların memleketimize ve Başbakan’a armağan ettiği yeni bir yakıştırmaydı. Bunu dile getiren ise, Washington Times Gazetesi’nde köşe sahibi olan Frank J. Gaffney Jr. olmaktaydı. Yazısının başlığı da hayli ilginç; "İslamcı Türkiye’ye hayır"!..

Makaleyle ilgili değerlendirme yapmadan Gaffney’in kim olduğu konusunda kısa birkaç bilgi aktaralım. Bize göre hakkındaki en önemli bilgi, hepimizin yakından tanıdığı "Karanlıklar Prensi" Richard Perle’nin yardımcılığını yapmış olmasıydı. Perle ve Wolfowitz gibi isimlerin yanında yetişen, deyim yerindeyse neo-conların genç kuşak elemanlarındandı. Şimdi ise yazılarının yanı sıra, ABD’deki Güvenlik Politikası Merkezi’nin başkanı olarak görev yapmaktaydı. (İlgilenenler için kuruluşun adı, Center For Security Policy. Bu arada Gaffney Jr, kısa zaman önceki bir başka yazısında, İsrail’in Gazze’den çekilmesinin yanlış olduğunu öne sürerken de "İslamofaşistler" kavramını kullanmıştı.)

Şimdi aynı isim, bu kez doğrudan Türkiye üzerinde bir değerlendirme yaparak, AKP hükümetini ve Başbakan Erdoğan’ı "Laik Müslüman bir demokrasi olan Türkiye’yi sistematik bir biçimde, Avrupa değer ve özgürlüklerini lanetleyen bir ideolojiye sahip, ‘İslamofaşist’ bir devlete dönüştürmek"le suçlamaktaydı. Yazarın imam-hatip okulları ve Kur’an kursları hakkındaki bilgileri, muhtemelen bizdeki malum çapsız gazete haberlerinden esinlenmiş olsa da, bazı değerlendirmeleri üzerinde dikkatle durmak lazımdı.
Makalenin temel tezlerinden birisi, Türkiye’ye ‘yeşil para’ diye tanımlanan milyarlarca doların aktığı ve bunların 11 Eylül saldırılarının ardından Suudi Arabistan ile Körfez ülkelerince ABD’den geri çekilen paralardı. Yazarın iddiasına göre ABD’nin politik karar vericileri, paranın Türkiye’de aklandığından, ‘İslamofaşist’ terör için kaynak olarak kullanıldığından kuşkulanmaktaydı. Hatta Türkiye’de yapılan bankalara el koyma operasyonlarının bile bu işin zeminini hazırlamak için yapıldığı kanaati yaygındı. Oysa ABD’li Yahudi stratejistlerin, bu çarpıtılmış iddialarla, hem Türkiye’nin dindar toplumunda, hem İslam dünyasında Recep T. Erdoğan’ı aklamaya ve kahramanlaştırmaya çalıştığı açıktı.

Kuşkusuz bu tezler yeni değil ve hemen her yerde ülkemize akan milyarlarca dolardan bahsediliyor. Konuşulmayan ise, bu paranın nasıl bir gelecek mimarisi için geldiği ve bu kaynakları kimin yönlendirdiği. Eğer gerçekten 11 Eylül’den sonra canı sıkılan bazı Arap sermayedarları, "Şu paraları alıp Türkiye’ye gidelim de dünya görsün gününü" demişse mesele yok. Ama Ya, 11 Eylül saldırıları, zaten bu türden sonuçlar üretmek üzere kurgulanmışsa ve de bu Siyonist taktik ve takvim işliyorsa, o zaman aynı ölçüde rahat olabilir miyiz? Başka bir deyişle, bu kadar milyar doların dünya sisteminden izin almadan memleketimizde dolaşıma çıkmasını aklınız alıyor mu? Memleketimizde ateşli özelleştirme taraftarı olan hükümet ve onun "tüccar" bakanları, böylesine büyük bir hızla gelen sermaye kimindir, niçin geliyor, bu ülkeyi böylesine cazip kılan nedir diye düşünüyorlar mı?

Mesela bu sermaye akışının doğal bir uzantısı olarak Suriye’de rejim değişikliği gerçekleşirse, hükümetimiz bu konuda ne tür bir hazırlık sahibidir? Türkiye’nin paraya para demediği bir dönemde, Suriye’nin yeniden teşrih masasına yatırılması tesadüf mü sizce? Bu kadar cari açık, inanılmaz rakamlara ulaşan dış borç ve ortalıkta gezinen bir acayip para. Sonra da Türkiye etrafında olup bitine müdahil ve etkin bir ülke olacak!

Tekrar makaleye dönersek, şu iddia gerçekten üzerinde dikkatle durmaya değer. "AKP programı kaçınılmaz bir şekilde ülkenin ekonomisini çökertip, toplumu radikalleştirecek." Böyle bir öngörü için büyük strateji uzmanı olmaya hiç gerek yok. Ama yine de bu neo-con yazarın söyledikleri önemli. Bu dolarları Türkiye’nin damarlarına pompalayanlar, istedikleri ekonomik operasyonu yapmakta da zorlanmayacaktır. Çünkü bu paranın memleketimizde herhangi bir derde deva olmadığını, özellikle üretim açısından bakıldığında hiçbir reel katkı sağlamadığını hep birlikte görüyoruz. Sonrasında yaşadığımız ülke, daha büyük operasyonların altyapısı için kullanılacak.

“Bu arada daha önceki bir yazımızda kendilerini Kemal Derviş’le aynı yere koyduğumuz için bize "O kadar da değil" diye sitem eden AKP’li dostlarımız, ekonomiden sorumlu bakanları Ali Babacan’ın, Derviş’le ilgili son değerlendirmesini bir zahmet okuyuversinler.

Bir kez daha söyleyelim: AKP; sadece ve sadece Kemal Derviş programının bir devamıdır. Bir bakarsınız Cumhurbaşkanı ararken yolları yeniden kesişebilir” diyen Nasuhi Güngör’ün, daha sonra koyu bir AKP yanlısı ve Erdoğan yalakası olması da hayret vericiydi.

Ankara’ya Gönderilen Belgede, AKP İktidarından Tükürdüğünü Yalaması İsteniyordu!

Zehir-Zemberek Talepler Sonun Başlangıcı mı?

AB Türkiye ilişkilerinde yol haritası niteliği taşıyan ve 3 Ekim’de başlaması planlanan görüşmelerin kurallarını belirleyen “müzakere çerçeve belgesi” Ankara’ya gönderiliyordu. 8 sayfadan oluşan taslak belge, mütareke metnini andırıyordu. 4 ana maddenin yer aldığı çerçeve metninde, ön şart olarak Türkiye’nin OECD ve NATO’da yeni üyelerin girmesinde veto hakkını kullanmaması isteniyordu. Böylece, deklarasyonla Güney Kıbrıs’ı tanımadığı ilan eden Türkiye, bu şartı kabul ettiği takdirde, Rumların NATO’ya üye olmasına izin vermiş sayılıyor ve ileride İsrail’in OECD’ye girmesine zemin hazırlıyordu.

AB karşı deklarasyonu ile birlikte netlik kazanan AB Müzakere Çerçeve Belgesi, AKP’yi zora sokuyordu. 8 sayfadan oluşan metinde, Türkiye’nin AB ile imzalamış olduğu tüm anlaşmalardaki yükümlülüklerini yerine getirmesi isteniyordu. Metindeki ön şart ise, "Türkiye, OECD ve NATO gibi uluslar arası kuruluşlara yeni üyelerin girmesine engel olmayacaktır" şeklinde dayatılıyor ve AKP İsrail’in figüranı yapılıyordu. Ve zaten bundan birkaç yıl sonra, tabanını ve teşkilatını rahatlandırmak üzere ara sıra İsrail’e horozlanan Recep T. Erdoğan, yandaşlarını şaşırtan bir tavırla, İsrail’in OECD’ye girmesini veto etmeyerek, Siyonistlerin önünü açıyordu.

Çerçeve belgesinde yer alan diğer 4 ana madde ise kısaca şöyleydi:

1- Türkiye ancak AB kurumları yeniden yapılandıktan sonra üye olabilecek.

2- Ek protokolden doğan yükümlülükler Türkiye tarafından mutlaka hayata geçirilecek

3- Müzakereler ucu açık sürdürülecek

4- AB’ye Türkiye üye olduktan sonra bile, Türk vatandaşları turistik seyahatler dâhil vize almadan AB ülkelerini ziyaret edemeyecek!..

Ne Hallere Düştüğümüz Sorgulanmayacak mı?

Avrupa Parlamentosu’ndan gelen haberleri psikolojik harekâtın önemli unsurları olan yandaş gazetelerimiz bile internet nüshalarında ‘Avrupa Parlamentosu’ndan Türkiye’ye: Ermeni Soykırımını tanı’ şeklinde vermek zorunda kalıyordu.

Bundan Başbakan Erdoğan ve Abdullah Gül herhalde memnun kalıyordu. ‘Ermenileri kestik, aslında dedelerimiz birer caniydiler’ diyenlerin konferansının yapılabilmesinden fevkalade mutluluk duyuluyordur. Bu talebi yerine getirmek de onlara pek yakışır doğrusu. Ama aziz milletimizin bu suçlamayı kabul etmeyeceği ve bir gün gerçeği göreceği umuluyordu.

Aslında Ermeni soykırımı iddiaları çoktandır önümüzde duruyordu. Bu talepler 6 Ekim günü yayımlanan ilerleme raporlarında yer almıştı. O gün yayımlanan üç belgeden biri olan ‘Etki Raporu’ hem Ermenistan ile sınırımızın derhal açılması talebini içeriyordu, hem de Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye tarafından bütün Ermenileri tatmin edecek bir tarzda kabullenilmesini istiyordu.

Daha sonra 15 Aralık günü Türkiye’ye tarih verilmesini isteyen Avrupa Parlamentosu’nun zehir zemberek kararı diğer birçok hususa ilaveten Ermeni soykırımı iddialarının kabulünü de dayatıyordu. Ve bu karar 17 Aralık Avrupa Konseyi yani AB zirve sonuçlarında da yer alıyordu. AB zirvesi o kararında ‘Avrupa Parlamentosu’nun almış olduğu kararı memnuniyetle not’ ettiğini vurguluyordu.

Hatta 1987’de Avrupa Parlamentosu’nun ‘Türkiye Ermeni soykırımını kabul etmelidir’ şeklinde aldığı ilk karardan beri bu husus Türkiye için bir şart gibi koşuluyordu; ancak bizimkiler her zaman ‘Avrupa Parlamentosu’nun kararları bizi bağlamaz’ gibi ifadelerle işi geçiştirmeye çalışıyordu. Şimdi de maalesef aynı lafları ediyor. ‘Avrupa Parlamentosu’nun aldığı karardır; zirve kararlarına geçmeden bir önemi yoktur’ diye halkımız oyalanıyordu.

Mesela AB geçenlerde bir deklarasyon yayımladı. Bu, aslında, bizimkilerin KKTC’nin idam fermanı olan Ek Protokol’ü imzalarken yayımladığı tek yanlı deklarasyona karşı bir deklarasyondu ve tam da ‘al sana deklarasyon neymiş bir gör bakalım’ tarzında hazırlanmıştı.

Limanlarımızı ve havaalanlarımızı derhal Rumlara açmamızı isteyen, müzakere sürecinde Rumların tanınması gereğinden bahseden ve Rumlarla ilişkilerimizi normalleştirmemizi talep eden bu deklarasyona da aynı geyik muhabbeti yapıldı. ‘Efendim bu deklarasyon tek yanlıdır ve neticede bir deklarasyondur, bağlayıcı değildir’. Biz de o zaman ‘pekiyi, bizim yayımladığımız deklarasyon tek yanlı değil miydi’ sormuştuk.

Şimdi hazırlanan müzakere çerçeve belgesi sanki inadına tasarlanmıştı. Bizimkilerin kabul etmeyeceklerini söyledikleri ne varsa, hepsi çerçeve belgede yer almıştı. Çünkü çerçeve belgede Türkiye’nin AB müktesebatına kayıtsız şartsız uymak zorunda olduğu söylendikten sonra, bu müktesebatın nelerden oluştuğu da açıklanmıştı. AB dönem başkanlarının yayımladığı deklarasyonların bu müktesebatın bir parçası olduğu da hatırlatılmıştı. Yani AB’nin yayımladığı bu deklarasyon, en bağlayıcı belgelerden biri halini almıştı.

Onunla da yetinilmemiş, Kıbrıs konusunda ilave tavizler de metine yerleştirilmişti. Kıbrıs Rumlarının NATO’ya ve başka kurumlara girişine itiraz etmememiz istenmişti. Tam yazıyı bitirirken internette Abdullah Gül’ün İngiltere dışişleri bakanına ‘oyuna gelmeyeceğiz; çerçeve belge metnini görmeden oraya gelmeyiz’ dediği haberlerini okudum. Ve kendi kendime güldüm: Sayın Gül siz nasıl olur da oraya gitmezsiniz. Şakayı bırakın Allah aşkına. Sizin ve partinizin bu teslimiyetçi politikalarda geriyi dönüşü kalmadı. Oraya gidecek ve söylenenleri yine kabul edeceksiniz. Bu kadar teslimiyetçilikten sonra sizin blöfünüzü kim ciddiye alır?

Fetullahcı Fetvacıya Göre: Hedef, “AB'ye Hazır Bireyler Yetiştirmek” olacakmış!..

Vakıf ve devlet üniversitelerinde 2005–2006 akademik yılı açılmıştı. Fatih Üniversitesi'nin Rektörü Prof. Dr. Turgut Balkaş, "Bizim görevimiz, Avrupa Birliği'ne hazır bireyler yetiştirmektir" açıklaması şaşırtıcıydı.

Fatih Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Turgut Balkaş, Atatürk'ün hayalinin, Türkiye'nin muasır medeniyetler arasındaki yerini alması olduğunu hatırlatarak, "Bunun yolu Avrupa Birliği'dir. Bizim görevimiz AB'ye hazır bireyler yetiştirmektir" sözleri tam bir saptırma ve çarpıtmaydı. Bu sözler: Kendi Milli dinamiklerimizden ve manevi değerlerimizden kopuk, AB gibi materyalist gençler yetiştireceğiz” anlamını taşımaktaydı…

K.K.Komutanı Büyükanıt “Çan Seslerine Dikkat!” Uyarısı Yapmıştı

Avrupa Parlamentosu’na tepki gösteren dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, “Tüm dünyanın teröre karşı belli ölçüde tavır aldığı bir ortamda TSK’nın terörle mücadelesini ‘saldırgan askeri operasyonlar’ olarak tanımlayan bu tür ifadeleri Türkiye Cumhuriyeti’ni uyandırması gereken, çan sesleri olarak izlemekteyim” diyerek, AB sürecinin tehlikeli sonuçlarını hatırlatmıştı.

“Bu oyunu bozarız!”

Kara Harp Okulu 2005–2006 Eğitim ve Öğretim Yılı Açılış töreninde konuşan Orgeneral Büyükanıt, “Her türlü cinayeti hayâsızca ve insanlık dışı eylemlerle işleyen tarihin en kanlı terör örgütünün, bugün tüm bu cinayetlerini, barbarlıklarını, demokrasi, özgürlük ve barış gibi insanlığın en yüksek değerleri ile örtüştürmeye çalışanların ve bunlara destek çıkanların oyununa Türkiye Cumhuriyeti ve Cumhuriyetin inançlı koruyucuları alet olmayacaktır. Ülke içinden ve ülke dışından destek gören yıkıcı ve bölücü faaliyetler, elbette ki, Türkiye Cumhuriyetini korumakla yükümlü dinamik güçlerin pençelerinde yok olacaklardır” vurgusu anlamlıydı.[1]

Irak’ı Bölmeye Çalışan İşgalcilerin Foyası Resmen Ortaya Çıkmıştı:

Irak’ta Lawrence Taktiği uygulanıyor!

Irak’ın Basra şehrinde, Arap giysileri içindeki iki kişiden şüphelenerek kimlik soran Irak polisi, İngiliz ajanı oldukları ortaya çıkan bu iki kişi tarafından öldürülüyordu. Gözaltına alınarak hapishaneye konan İngiliz ajanları, işgalci İngiliz kuvvetleri tarafından hapishanenin duvarları yıkılarak kurtarılmaya çalışılıyordu. Iraklılar ise tankların etrafını sararak İngiliz askerleriyle çatışmaya giriyordu

Halk İngiliz Askerlerine Saldırıyor!

İngiliz tanklarının katil ajanları kurtarmak için hapishanenin duvarlarını yıktığını öğrenen sivil Iraklılar ise tanklara Molotof kokteylleriyle saldırıyordu. Halka ateş açan İngiliz askerleri iki sivili öldürürken, hapishanedeki 150 mahkûm da yıkılan duvarlardan kaçıyordu. İngiliz istihbaratından olan 2 ajanın arabasında çok sayıda mayının bulunması ise Irak’ta gelişen olaylar üzerindeki şaibeleri artıyordu. Yani El Kaide ve Bin Ladin’e mal edilen kanlı eylemlerin çoğunu İngiliz ABD ve İsrail ajanları yapıyordu.

Kapadokya’dan Uçan Kargalar!..

BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın çağrısı doğrultusunda bütün dünya 24 saat süreyle savaşa ara veriyordu. Annan'ın çağrısına 151 ülke uyarken, kardeşçe yaşamın, hoşgörünün merkezi Kapadokya da barışa ev sahipliği yapıyordu. Bunların kukla konukları ise savaşın acısını en çok çeken 54 ülkeden 950 yerel yöneticisi oluyordu.

İsrailli ile Filistinli, Pakistanlı ile Hindistanlı, Felluceli ile Bağdatlı ve diğerleri yan yana getirilip göz boyanıyordu...

El ele tutuşmuş bir şekilde, kendi ana dillerinden dünyaya dün şöyle haykırıyorlardı: "Barış istiyoruz..."

Birleşmiş Milletler HABITAT'ın öncülüğünde, yerel yönetim ve kalkınma ile ilgili uluslararası kuruluşların ortaklığında, Nevşehir Belediye Başkanlığı'nın ev sahipliğindeki toplantıdaki görüntü tam bir tiyatro oynanıyordu. Bu yıl ilki düzenlenen Uluslararası Yerel Yönetimler Barış Konferansı için özellikle Kapadokya seçiliyor, bu Siyonist senaryoya AKP Türkiyesi alet ediliyordu!

İstanbul’daki Ritz Carlton Oteli'nin Sırrı ve Siyasi Kırılma Noktası!

“Türkiye ciddi bir 'siyasi kırılma'nın eşiğinde bulunuyordu. Bu nedenle iç ve dış siyasi güçler bütün hesaplarını buna göre yapıyordu. Fehmi Koru, Yeni Şafak'ta Taha Kıvanç imzasıyla ilginç bir yazıya imza atıyordu. Yazıya geçmeden önce bir kaç noktaya vurgu yapalım.

Son dönemlerde ABD'de önemli iki gazetede Türkiye'yle ilgili 'garip' denecek yazılar yayınlanıyordu. Yazıların ana eksenini kısaca 'Türkiye'de darbe dönemi hâlâ kapanmadı' fikri oluşturuyordu.

Peki, dışarıda dile getirilen bu beklentinin Türkiye ayağı var mıydı? İşte Taha Kıvanç'ın yazısı bu adresi işaret ediyordu.

Kıvanç şöyle yazıyordu: "İstanbul'dayım ve Washington Times gazetesinde Frank Gaffney imzasıyla o gün yayınlanmış saçma sapan yazıdan söz ediyor, böylesine aptalca bir yazının neden yazılmış olabileceğini sorguluyordum. Ritz Carlton Oteli'ne gittiğimde, 'Neden?' soruma cevap alabileceğime dair cümle işte o sırada fısıldandı. Bilirkişi durumdaki kişinin, 'Yazının içindeki şifreleri kendin de çözebilirsin, ama şu kadarını söyleyebilirim.' dedikten sonraki cümlesi de önemliydi: 'Pollack, Pipes, Ruben ve Gaffney... Bunların dördü de American Enterprise Instite çevresinden Neo-Con tipler. Richard Perle'ü patron bilirler."

Bu tespiti yapan Taha Kıvanç, Perle ile Ritz Carlton Oteli'nin sahibi Mustafa Süzer
arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekiyor ve birinin kulağına "Perle şu sıralar Süzer Ailesi ile yanak yanağa" sözünü fısıldadığını yazıyordu.

Gerçekten de ilginçti; Richard Perle'ün özellikle 28 Şubat süreci döneminden bu yana Türkiye'ye her geldiğinde kaldığı tek yer Ritz Carlton Oteli oluyordu. Hatta Ankara'nın siyasi kulislerini yakından bilen biri Perle'ün birkaç gün önce de Ankara'da olduğunu belirtiyor ve şöyle diyordu:

"Perle, şimdi iş takibi yapıyor. İstanbul'a her geldiğinde Ritz Carlton'da kalıyor ve ücret ödemediği de konuşuluyor."

Şimdi gelelim Richard Perle ve 'gazeteci' ekibinin Türkiye takıntılarına. İstanbul'un siyaset kulislerinde son dönemin kulaktan kulağa konuşulan en önemli konusu buydu. İşin püf noktası da Mustafa Süzer ve hükümet ilişkisinde gizleniyordu. Süzer'in hükümete negatif bakışı, sık sık Washington'da kamp kurması ve Perle ile yakın teması kimsenin dikkatinden kaçmıyordu.

Bu yakın ilişkinin sonucu ise ABD'deki gazetelerde çıkan yazılar gösteriliyordu ve işin uzmanı:

"O gazetecilerin Türkiye'ye bakışlarında, kendi problemlerini Amerika üzerinden çözmek isteyen bazı işadamlarının önemli etkisi gözleniyor. Bunlardan birinin de Mustafa Süzer olduğu konuşuluyor. Dikkat edin, Frank Gaffney, satır aralarında istihbaratçıların gözünden kaçmayacak ince mesajlar da veriyor. Körfez sermayesinin Türkiye'ye gelmesini 'terörist hareketler Türkiye'den finanse edilebilir' gibi 'tehlikeli' bir noktaya taşıdılar." diyordu.

Amerikan Ordusu, Suriye'ye 12 Kilometre Mesafedeki Sadea Kentinde yaptığı Katliam aslında Suriye’ye gözdağıydı!

Amerikan ordusu, Irak'ta Suriye sınırı yakınındaki bir kente hiç yoktan saldırı başlatmıştı. Amerikan ordusu, 1000 kadar Amerikan askerinin katıldığı “Demir Yumruk” adlı operasyonun batıdaki Anbar eyaletinde Irak-Suriye sınırına 12 kilometre mesafedeki Sadea kentinde yapıldığını açıklamıştı.

Bu saldırıda yine aynı gerekçe gösteriliyordu; "kentin El Kaide örgütü direnişçilerinden temizlenmesi, kent içi ve dışındaki destek sistemlerinin yok edilmesi." İşgal kuvvetleri tarafından yapılan açıklamada, direnişçilerin son aylarda Sadea kentine yerleştiği ve buradan Iraklı sivillerle, Amerikalı ve Iraklı askerlere saldırılar düzenlediği iddia ediliyordu.

Açıklamada, saldırıyla ayrıca Suriye'den Irak'a yabancı direnişçilerin girmesinin engellenmesi ve 15 Ekim'de yapılacak anayasa taslağı referandumundan önce bölgede güvenlik durumunun düzeltilmesinin hedeflendiği öne sürülüyordu. Bu arada Irak polisi ve görgü tanıkları, helikopterler desteğindeki Amerikalı ve işbirlikçi Iraklı askerlerin batıdaki Suriye sınırı yakınında Kaim, Karabila ve Sadea kentine saldırdığını söylüyordu.

Kaim'de bir hastanede görevli doktor, saldırıda 10 kişinin öldüğünü ve 8 kişinin yaralandığını belirtiyordu. Bölgede daha önce de saldırılar düzenleyen Amerikan ordusu, saldırılarına kılıf bulmak için Kaim ve Suriye sınırı yakınındaki diğer kentlerin Irak'a silah ve üyelik girişinde kullanıldığını iddia ediyordu.

İsrailli Milletvekillerinden ABD’ye: “İran’ı Durdurun, Yoksa Biz Durdururuz” Mesajı!

ABD’yi ziyaret eden bir grup İsrailli milletvekili, Washington yönetiminden ve müttefiklerinden İran’ın nükleer çabalarını gerekirse güç kullanarak durdurmalarını isteyerek, “yoksa bunu İsrail’in yapacağı” tehdidinde bulunuyordu. Sağ eğilimli Ulusal Birlik Partisi Milletvekili Arieh Eldad, The Washington Times gazetesine yaptığı açıklamada, İran’ın, güç kullanımı dışında hiçbir tehditle durdurulamayacağını savunuyordu. İsrail’in İran’a karşı tek yanlı harekete geçmesini “en kötü senaryo” olarak nitelendiren ve bunun İslam dünyasında infiale yol açacağını belirten Eldad, “Yine de yapmamız gerekirse bundan sakınmayız. Ancak bunu ABD ve uluslararası toplum yaparsa tepkilerin sınırlı kalması şansı var” diyerek, Siyonist tiyniyetini ortaya koyuyordu.

İktidardaki Likud Cephesi milletvekili, parlamento savunma ve dışişleri komitesi başkanı Yuval Steinitz de, “İran’ın 2–3 yılda nükleer silah sahibi olacağını” savunarak, “Biz, İran’ın nükleer silahlarını, İsrail’in varlığına, tüm Ortadoğu’ya ve Ortadoğu’daki tüm Batı çıkarlarına karşı bir tehdit olarak görüyoruz” diye tehditler savuruyordu.

Steinitz, “En iyi umut, ABD’nin ve diğer büyük güçlerin, İranlı liderlere, nükleer programlarının meyvelerine izin vermeyeceklerini açıkça göstermesi. Yoksa sadece yaptırım ve tecrit tehditleri işe yaramayacak” dedi. Merkez eğilimli Şinui Partisi’nin lideri Tommy Jozef Lapid de, “İsrail’in, daha fazla İran’ın nükleer bomba tehdidi altında yaşamayacağını” söylüyordu.

İran’ın: “Zorbalığa boyun eğmeyiz” açıklaması

İran Milli Güvenlik Yüksek Konsey sekreteri ve İran’ın nükleer dosyası sorumlusu Ali Laricani ise; ülkesinin nükleer faaliyetlerinde tamamen uluslararası ilke ve anlaşmalara göre hareket ettiğini belirterek “İran, zorbalığa boyun eğmeyecek” diyordu.

İran Radyosu’nun sitesinde yer alan habere göre, Laricani, “Bizim nükleer konudaki tutumuz, tamamen NPT Anlaşması çerçevesindedir, ama Avrupa ve Amerika’nın ısrarlı baskıları devam ederse o zaman İran da milli çıkarları doğrultusunda bu zamana kadar sürdürdüğü şeffaf siyasetlerini yeniden gözden geçirir” hatırlatmasında bulunuyordu.

İran’dan Sert Uyarı

Ahmedinejad, ülkesinin Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'ne sevk edilmesi halinde petrolü bir silah olarak kullanacaklarını vurguluyordu.

Birleşik Arap Emirlikleri'nde İngilizce olarak yayınlanan Haliç Times gazetesine konuşan Mahmud Ahmedinejad, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) İran'ın nükleer dosyasını Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi'ne sevk etmesi halinde buna değişik hamlelerle cevap vereceklerini ifade ediyordu. "Mesela petrol satışlarını askıya alarak ya da nükleer tesislerimizin teftişine sınırlama getirerek cevap verebiliriz" şeklinde konuşan Ahmedinejad, nükleer programlarının barışçıl amaçlar için yürütüldüğünü bir kez daha tekrarlıyordu.

İran'ın petrol satışlarını durdurması halinde, zaten son yılların en yüksek seviyesinde bulunan petrol fiyatlarının daha da yükselmesinin kaçınılmaz olduğu konuşuluyordu.

UAEA, geçenlerde Viyana'da yaptığı toplantıda nükleer gözlemcilerle tam bir işbirliği yapmaması halinde İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne sevk edilmesi önerisini oy çokluğuyla kabul etmiş bulunuyordu.



[1] 27.09.2005 / Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

Şimdi, Amerika'nın gücü sorgulanıyor; Süper Güç, sıfırı tüketiyor! İngiltere'nin önde gelen düşünce kuruluşlarından...
Devami
Başlatılan operasyonlarda 50’ye yakın üst düzey paralel emniyetçi(!) hakkında tutuklama...
Devami
  Aslında düşmanlıklardan değil, gövdeyi beslemek üzere, avlarını parçalamak için...
Devami
AKP iktidarının, ılımlı İslamcıların ve yandaş medya yanaşmalarının, başörtüsünü veya...
Devami
PKK ve BDP’ye destek çıkan ABD’li ve Yahudi patronları, aynı...
Devami
   AKP TÜRKİYESİ GERÇEKTEN BAĞIMSIZ MIYDI, YOKSA HAÇLI VE SİYONİST AB’NİN TUTSAĞI...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1646

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR