Reklam
Reklam
Reklam

KÜRTÇÜ MEWLA BENAVİ İLE TÜRKÇÜ BEHİÇ GÜRCİHAN'IN ORTAK KEHANETİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Bir toplumda "yanlış"ları yutturmanın en pratik ve etkili yolu, onu bazı "doğru"larla harmanlayıp birlikte sunmaktır. Ve bu yüzden " en tehlikeli ve tahrip edici yanlış, doğruya en yakın olan yanlıştır". Çünkü böylesi yanlışların doğru gibi algılanma şansı daha yüksek bulunmaktadır.

 

İşte Behiç Gürcihan (Kıvanç Değirmenli) ın Açıkistihbarat sitesindeki "Bir muhtıra Çevresinde Dans Eden İki Devlet Adamı" yazısında, Yaşar Büyükanıt'la Recep T. Erdoğanı aynı kirli-derin "Devlet"in adamı olarak tanıtmaya uğraşırken, İsveç'ten yayın yapan; "Kürdistan savaşçısı, İsrail ve ABD yandaşı, ama koyu bir Türkiye Cumhuriyeti ve Türk askeri düşmanı Mewla Benavi ile sanki birbirini tamamlar mahiyette yorumlar yapmaları acaba sadece bir rastlantı mıydı? Biribirine aykırı yaklaşımlarla, ama aynı sonuçları doğuracak beklentileri nasıl yorumlanmalıydı? Yoksa malzemeler aynı mutfaktan mı yollanmaktaydı?

   Geliniz önce Behiç Gürcihan'ın yazısını okuyalım, sonra Mewla Benavi'nin yaklaşımıyla karşılaştıralım.

   Bir Muhtıra Çevresinde Dans eden İki Devlet Adamı

   Tabanın/Tebanın en büyük yanılgısı başın kendisi ile aynı perspektife/ufka/kaygıya sahip olduğudur.

   SİYASET denilen; Egemenlerle Millet arasındaki o geçirgen tampon bölgede; sözde liderlerin görevi Taban ile Tavan arasındaki o hassas dengeyi tutturmaktır.

İçinden geçtiğimiz süreçte; Tayyip Erdoğan ve Yaşar Büyükanıt Türk siyasi hayatına bahşedilmiş iki denge ustası olarak okunmalıdır.

   İkisi de; sanıldığının aksine aynı gemidedir... (yani: Aynı odakların güdümündedir. M.Ç.)

İkisinin de arasındaki iletişim sanıldığın aksine fazlası ile iyidir.

   Tek sorun; tabanlarının ikisini de olduklarından farklı bir yere oturtmuş olmasıdır ve maalesef siyaset denilen tampon bölgede karizmanızın kirası size biçilen rolü oynadığınız sürece geçerlidir.

   Halbuki Tayyip Erdoğan da...

   Yaşar Büyükanıt da...

   Yıllardır bu "DEVLET" adına çalışmaktadır.  (Burada, dış güçlerin emrindeki kirli ve masonik derin devlet kastedilmektedir. M.Ç.)

   Gündem bir Anayasa çorbası kıvamında yoğun ateşte pişirilirken iki devlet adamı Tayyip Erdoğan ve Yaşar Büyükanıt Dolmabahçe'de bir araya gelmiştir.

   Türk Devleti'nin hassas konularda üçlü toplanma geleneği bozulmadıysa o toplantıda bir "Devlet" adamının daha bulunma ihtimali yüksektir.

   Bu "Devlet" adamının Dolmabahçe'ye yakın bir mekândan; basına görünmeden gelmiş olma ihtimali de yüksektir.

   Neticede bir "Devlet" toplantısıdır.

   "Siyasetçi" Tayyip ile "Asker" Yaşar Paşa'nın birbirlerine sitemlerini iletip; "rejim elden gidiyor/gitmiyor" tartışmaları yapacakları bir toplantı değil.

   İkisi de "rejimin elden gitmediğini" çok iyi bilmektedir.

   Baş olarak ikisinin de "DEVLET" adına en büyük derdi "kitlelerin yönetimidir".

   İkisinin de en büyük derdi; şahit ve taraf olup da kitlelere anlatamadıkları dönüşümleri/değişimleri topluma yavaş yavaş yedirecek süreçleri yönetmektir.

   İkisi de o yüzden koordinasyon için ortak yabancı dostlarına güvenmektedir.

   Neticede Tayyip Erdoğan'ın "şirket" tecrübesi de; Yaşar Paşa'nın ustaca tırmandığı pramidin gerektirdiği politika tecrübesi de;  kendilerine tek bir şey öğretmiştir:

   Yükselme; safralarını taşıma ve doğru yükseklikte atma sanatıdır.

Bu iki ismin de dosyasını elinde tutan "DEVLET";  bu iki ismi de hayatlarının en zorlu denge oyunu ile test etmektedir.

   Bir yanda; Atlantik ötesi ve berisi müttefikliklerle kotarılan "neo-projeler"

   Diğer yanda; Ümraniye sokaklarını bile dikkate almayı gerektiren dinamikler...

   Bir yanda; sizi oralara taşıyanlara ödenmesi gereken/ödenmesi zorunlu diyetler...

   Diğer yanda; sırtınızda taşıdığınız ve kitlelerin sizinle özdeşleştirdiği tarihi kıyafetler....

   O yükseklikte denge oyunu çok zordur beyler...

   Bir düşerken, bir boğulurken birbirine sarılır "düşman" eller.

   NATO zirvesi için İstanbul'da bulunan dünya liderlerine Topkapı Sarayı'nda verilen özel konser sırasında İngiltere Başbakanı Tony Blair'in laf arasında Erdoğan'a söylediği bir söz vardı hatırlayın lütfen : "Başbakanlığı buraya taşısanıza" !?

   Bu "esprili" tavsiyenin hemen sonrasında Türkiye'nin en büyük Osmanlı tarihçilerinden biri olan İlber Ortaylı Topkapı'daki görevine başladı.

   AKP'nin; İngiltere'nin tavsiyesinden hemen sonra Topkapı Sarayı'na yerleştirdiği İlber Ortaylı; Türkiye'ye giydirilmeye çalışılan Neo-Osmanlı projesinin en sembolik entellektüellerinden biri olarak mesaisini sürdürmektedir.

   Cumhuriyet ile Neo-Osmanlı projesi arasında kurulmaya çalışılan köprüden geçen bir mesai.

   Türkiye'ye dayatılmaya çalışılan federatif-başkanlık sisteminin (Neo-Osmanlı) başarılı olması için küresel güçlerle senkron olması gereken iki isimden biri olan Tayyip Erdoğan; Ortaylı-Topkapı Sarayı eşleştirmesi ile bugüne kadar verdiği yüzlerce "uyumluyum, beni delikten süpürmeyin" mesajını çok nitelikli yeni bir mesajla takviye etmiştir.

   Ortaylı'yı ilgili yerlere gereken mesajı vermek için sadece Tayyip Erdoğan'mı kullanmıştır?

   Göreve atanması ile birlikte "modernizasyon" başlığı altında TSK'nın Pentagonizasyonu Süreci hızlanan Yaşar Büyükanıt da; ABD Büyükelçiliği ortak muhabbet zemininde buluştukları Ortaylı'yı mesaj vermek için çok akıllı bir şekilde kullanmıştır.

   Ne zaman mı? Harp Akademileri'nin açılış dersini - Atatürkçülük hakkında - İlber Ortaylı'ya verdirerek.

   Bunun; "Atatürkçülüğü", bir "new age paradigması"na çeviren Hilmi Özkök'ten daha derin;

   Mustafa Kemal'in temsil ettiği Milli ve Devrimci dinamiğin; Osmanlı'nın temsil ettiği yapı ile nasıl çeliştiğini anlaması gereken bir dimağa göre çok sığ olduğunu not etmemiz gerekir. (Burada yazar Osmanlı sistemini bahane ederek, gizli İslam alerjisini mi kusmaya çalışmaktadır? M.Ç.)

   Anlamama ihtimallerine karşı da; Tayyip Erdoğan gibi ABD'den cüppe giyip, madalya almak;

   Bush'un elini sıkmak için Ortaköy'de sıraya geçip, zenci korumalara el kontrolü yaptırmaya kadar bir çok tarihi sahnenin altına imza atarsınız ki.... Yükselmek vizyonunuza halel gelmesin.

   Yükselme vizyonuna sonuna kadar sadık olanları tespit edip, küresel planlarına entegre etme konusunda usta olanlar açısından Cumhuriyet'ten Neo-Osmanlı'ya geçiş hayalinde aynı anda işlemesi gereken iki kulvar söz konusu:

   Birincisi; Osmanlı'nın yüceltilerek, özenilecek bir model olarak ortaya konulması...

   İkincisi; Cumhuriyet'in yıpratılarak, tasfiye edilmesi gereken, eskimiş bir model olarak yeniden teorize edilmesi...

   Tayyip Erdoğan - Yaşar Büyükanıt ekseninde birinci misyonu İlber Ortaylı gibi isimler başarı ile yürütüyor.

   Yalçın Küçük gibi isimler ise ikinci kulvarda ortaya çıkıyor.

   Aktuel'de son yayınlanan röportajında;

   Büyükanıt'la akraba olduğunu müjdeleyen Yalçın Küçük; Sabetaycılıktan girip; Enver üzerinden Kerkük'e çıkmayı tahrik ediyor ve artık çıktığı her programda,

   "Yaşar Paşa Hazretleri bunu görüyor" demeye başlıyor!

   Yaşar Paşa'nın da, Tayyip Erdoğan'ın da yarından ötesini gördüğüne emin değiliz.

   Öncelikle Türkiye'de devletin derinliklerdeki çatlağı;  karikatürize etmek pahasına iki kategoriye ayıralım.

   Birinin başına Doğu Bey'i

   Diğerinin başına Batı Bey'i koyalım.

Doğu Bey;  Az çok Kurtlarımızın Vadisi'nde gördüğünüz tarzda bir misyon adamı.

   Denge oyunlarını çok iyi bilen;  Bastonunu fiziki dengesinden çok;  zamanında etkili olduğu fakat Milli hassasiyetleri nedeni ile dışlandığı masonik yapının yadigarı olarak taşıyan;  Sabırlı ve nihai tahlilde bütün denge oyunlarını ülkesi için Milli ve hatta emperyal bir vizyonla oynayan bir "Yaşlı Kurt"

   Batı Bey ise; Kariyer basamaklarını sürekli gözetim ve kontrol altında tırmanmış;  Ciddi karakter zaaflarını, kendisi için inşa edilen medya vitrini üzerinden karizma unsuru ile dengelemiş;  Mensubu olduğu hiyerarşik tarikat yapısının uluslararası dengelerine ulusal dengelerden çok daha fazla özen gösteren; İçerdeki konseyleri dışarısı adına idare eden ve en önemlisi Türkiye konusundaki hassasiyetlerinde samimi olsa dahi; Türkiye'nin çıkarlarını ve bekaasını ancak dış güçlerle uyum ve senkron içinde koruyabileceğine inanan;  arasıra gaza gelip yalnız başına hareket etmeye kalktığında da ipi çekilip, dinlenmeye alınan; kadrolu bir politikacı.

Doğu Bey ne kadar perde arkasında kalmayı tercih eden bir profile sahipse; Batı Bey spotların sıcaklığını sever.

   Türkiye'de maalesef Doğu Bey şu anda sadece Kurtlarımızın Vadisi'nde bulunmaktadır.

   Doğu Bey niteliği taşıyan bir kaç isim ise yaşlılığın da etkisi ile güçten düşmüş ve sadece eli öpülen, danışılan atıl bir konuma düşmüş durumda.

   Batı Bey'ler ise "uyumlu" ve "senkron" olmanın ödülünü; Türk siyasi hayatının demirbaşları olarak kalarak her zaman almışlardır.

   Türkiye'yi kalkındırırken aynı zamanda gittikçe "Batı"'nın uydusu haline dönüştüren politikalara imza atan bir Süleyman Demirel buna güzel bir örnektir.

   Kısacası; Doğu Bey; "Dışarıya rağmen içeriye hizmet et" ekolünden; Batı Bey ise "Dışarıyı rahatsız etmedikçe içeriye hizmet et" ekolündendir.

   Bütün bunları niye anlattığıma gelince...

   Tayyip Erdoğan'ı izlerken sürekli aklıma Yalçın Küçük'ün AKP seçimleri kazanır kazanmaz yaptığı

   "Tayyip Erdoğan"'ın iktidara gelmesi ile "siyasal İslam bitmiştir"   tespiti geliyor.

   Ve daha sonra bu sözü aşağıdaki tespitlerin yanına koyuyorum:

   Türkiye'ye "müttefiklik" perdesi altında yanaşan küresel güçlerin; bizim "derin devletimize" yardım adı altında sızıp, genellikle kendi yarattıkları "sorunları" çözmek için kısa vadeli teknolojik/istihbarat, uzun vadeli ise "toplumsal mühendislik" desteği verdiğinin tarihimizde bir çok örneği vardır. Türkiye'de sağ/sol çatışması kurgulamaktan; APO kodadlı bir operasyonla, 2000'li yılların toplumsal ve ekonomik altyapısını hazırlarken bunu bizimkilere "Kürt sorununu uzun vadede kökünden halledeceksiniz" diye yutturmak bunlara güzel bir örnektir. Sihirli kelime NATO'dur.

   AKP iktidarı ile birlikte; Türkiye'de "Siyasal İslam", başörtüsü sorunu ile tamamen kozmetik bir boyuta indirgenmiştir. Palazlandıkça burjuvalaşan "İslamcı kadrolar", AB-D düzleminin sadık oyuncuları haline gelmişlerdir. "İslam" bir dava olmaktan çıkıp, AKP ile bir "politik ürün" haline dönüşmüştür.

   28 Şubat sürecinde "İslami Sermaye" diye ortalığı velveleye verenler bugün AKP'nin danışmanlığını yapmaktadırlar. Çevik Bir ile Tayyip Erdoğan'ın sadece ödül aldıkları Yahudi lobileri değil, feyz aldıkları makro plan da aynıdır.

   Ve en önemlisi; Tayyip Erdoğan iktidar olana kadar, ona "devlet düşmanı" muamelesi yapan ve lekeleyim derken tabanı nezdinde kahramanlaştırarak seçilmesinde çok değerli bir rol oynayan strateji miyobu kurumlar; iktidar olmasından sonra, AKP iktidarı ile şiir gibi bir uyum sağlamakta hiç bir beis görmemişlerdir.

Tayyip Erdoğan'ın; Bir yandan en fazla medet umduğu "BATI" (Bey) tarafından ortada bırakıldığı hissine kapılması ve bu arada; "Siyasal İslam"ı dönüştürmek için başlatılan proje; Türkiye Cumhuriyeti'ni dönüştürme projesine dönüştükçe aldatılmışlık hissi ile çatlağın öbür tarafında konuşlanan güçlerden çekinerek; gittikçe daha "MİLLİ" bir duruş sergilemeye çalışması belki de bu yüzdendir. Ve bu yüzden üzerinde çok fazla sırıtmaktadır.

   Tayyip Erdoğan bundan sonra ne BATI Bey'e, Ne de DOĞU Bey'e yaranabilecektir.

   Tayyip Erdoğan'ın çatlayıp, ikiye ayrılan kıtaların ortasında duramayacağını anlayıp, bir an önce kıta tercihini yapması şarttır.

   BATI Bey'e karizma kiralayarak liderlik yaptığı dönem sona ermiştir.46

   Bu kafaların, Recep T. Erdoğan'la ilgili tesbitleri ne kadar doğruysa, Erbakan Hocayla ilgili teşhisleri okadar yanlıştır. AKP kurucuları ve kurmaylarıyla ilgili teklif ve tavsiyeleri ne kadar doğruysa, Yaşar Büyükanıt Paşayla ilgili tahlilleri de okadar yanlıştır ve yanıltıcıdır. Ama doğru ile yanlışı, hak ile batılı karıştırmak bunların ustalığıdır.

   Şimdide Mewla Benavi'nin yakıştırmalarına bakalım:

   Apartheid47 Muhtırasına "Teknik" Kılıf

   Türk genelkurmay başkanlığının sitesinden "BA- 08 / 07" numaralı bildiri kaldırıldı. "BA- 08 / 07"nin kaldırılmasının nedenlerini açıklayan "BA- 09 / 07" numaralı bidiri, kaldırılış nedenini "bazı teknik çalışmalar" olarak izah ediyor. Muhtıra, izaha yer bırakmayacak kadar etkili oldu ve yapacağını yaptıktan sonra kaldırmanın fazla bir önemi yok.

   Türkiye'de artık diktatörlüğü kurtarmak, demokrasiye geçmek kadar zor bir bir duruma gelmiştir. Her ikisi de nerdeyse imkânsızdır. Demokrasiyi savunan güçler olmadığı için ve Türk devleti değişime kapalı olduğu için demokrasi yerleşemiyor. Diktatörlük te eski biçimi ile uygulanamaz bir hal almıştır. Uluslar arası koşullar açık bir askeri idareye elverişli olmadığı gibi, gizli askeri idareye de dünyayı dar ediyor. (Yani Siyonist küresel güçler, milli ve bağımsız yapılanmalara izin vermiyor. M.Ç.)

   Türklerin sağ ve sol partileri yapıştırma ve AKP'yi devre dışı bırakma çabaları gizli askeri diktatörlüğün devamını sağlama amaçlıdır. Ama bu işin yürümeyeceği şimdiden bellidir. Askeriye içerisindeki guruplaşma ve guruplar arasındaki savaş hiçbir "teknik" kılıf ile örtülmeyecek kadar şiddetlidir. Guruplar arasındaki güç dengesi ve gurupların siyasi, ideolojik, askeri ve ekonomi alanındaki fikir bulanıklıkları; bir gurubun hâkimiyetini engelliyor. Yani 'askeri koalisyon' bir müddet daha devam edecek. Eğer?

Eğer göçmen kökenli komutanlar Kürdistan'ın güneyine müdahalede bulunursa, Yunanistan ile bir savaş başlarsa veya açıkça askeri hükümet kurulmaya çalışırsa askeri koalisyon dağılır.

   Şimdi göçmen yöneticiler, göçmen generaller, askeriye'ye uygun bir 'siyasi koalisyon'u 'siviller' içerisinde uygulamaya koyuyor. Ama bu siyasi koalisyon, çelişkileri hafifletmediği gibi her alandaki guruplaşmayı daha da kemikleştirir ve aprtheid rejiminin devamlılığını sağlamaya yetmez.

   Zaten apartheid türü diktatörlüklerin temel dayanağı silahlı güçler, ama daha önemlisi dünyada hakim olan güçlerin desteğidir. Hiçbir kitle desteğine sahip olmayan bu güçler, köleleştirdiği insanlardan kalabalık topluluklar oluşturabilir. ANC Güney Afrika'da çok güçlü olmasına rağmen hiçbir zaman seçimler ile iktidar olması mümkün değildi. Apartheid varolduğu sürece bu böyle devam etti. Apartheid siyahlara düşman bir rejim olmasına rağmen siyahlardan son anına kadar 'destek' alabiliyordu.

   Türk apartheidi de Güney Afrika aprtheidi gibi göçmen iktidarının adı olan kemalizm dışında bir rejimin uygulanmasını anayasa ile yasaklamış, değiştirilmesi mümkün olmayan kanun maddeleri ve devletin yalnızca askerin egemenliğinde olmasına müsaade eden bir rejimdir.

   Türk ordusunun Kurmay, YAŞ vb. askeri müesseseler ile göçmenler dışındaki insanların ordunun yüksek kademelerinde yer alması engellenmiştir. Hakeza Anayasa mahkemesi, Danıştay, YÖK, üniversite rektörleri ve askeri ekonomik komplekslerin yönetici ve üyeleri de esas olarak göçmenlerden ya da apartheide açık sadakat gösteren kişilerden seçilebiliyor.

   Göçmen rejimi, yani kemalizm, yani apartheid dış desteğini kaybettiği için kriz yaşıyor. Dünya ve bölge şartları, Türkiye'nin artık apartheid, yani kemalizm ile yönetilmesine uygun değil. Ama apartheid örgütlü, silahlı ve zengin olduğu için iktidarı bırakmak istemiyor.

   Bu çaba; gizli askeri hâkimiyet sağlamak içindir. Fakat Sadece AKP değil -CHP hariç, CHP başından beri göçmen köleliğini kabul etmiş bir guruptur- siyasi 'partiler' de bu işin sanıldığı kadar kolay ve tatlı olmadığını biliyor. Örneğin Tansu Çiller bu işe yatmıştı. Kendisi de göçmen olmasına rağmen sonunda örgütün OK'unu almadı ve alaşağı ettiler. Sonra Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli ve Bülent Ecevit göçmen köleliğine evet dediler ve hükümet kurdular. Fakat artık göçmen köleliği eskisi gibi kolay değildi. Ecevit hastalandı, Devlet Bahçeli %35 hesabını yaparken barajın altında kaldı ve Mesut Yılmaz da, belki, bir daha dönmemek üzere sahneden ayrıldı.

İşte bütün bunlardan sonra, köleliği kabul eden partiler bir araya getirilerek gizli askeri idare sağlanamaz. Zaten AKP göçmen devletinin sıkışması, çaresiz kalması sonucu hükümet olabilmişti. AKP hükümeti, dört yıl içerisinde gizli askeri idarenin, yani göçmen diktatörlüğüne itaat etti. Fakat koşullar o kadar güvensizlik yaratıcı ki, kemalistler hep AKP'nin şike yaptığına inandılar. Göçmenler güçsüz ve dayanaksız oldukları için sadece dış koşullara bakarak durum değerlendirdiler, korkunç çöküşü gördüler herkesten ve her gelişmeden korku duydular. Haklıdırlar.

   Çünkü temel dayanakları olan uluslar arası koşullarda Türk apartheidinin yaşamasını gerekli kılan şartlar oluşmuyor. Tersine Türkiye'nin içinde ve dışında göçmen diktatörlüğünün, yani apartheidin, yani kemalizmin sönmesini gerekli kılan koşullar gelişiyor. İşte bu durum; göçmenlerin herkesten ve her şeyden kuşku duymasına neden olduğu gibi, göçmen guruplar arasında güvensizliğe de neden oluyor.

   Bundan sonra, kimi liberal-demokratların (Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar vb.) söylediği gibi 'demokrasiyi rayına oturtmak' mümkün değil. Zaten rayından çıkan demokrasi değil. Türkiye'de hiçbir zaman demokrasi olmadı ki rayından çıksın. Rayından çıkan göçmen diktatörlüğü, yani kemaliz, yani apartheid'dir ve rayına oturtmak mümkün değil. Türkiye'de bundan sonra belirsizlik daha da derinleşecek. Gelişmelerin nasıl olacağını tahmin etmek oldukça zor ama Türk apartheidi bitecek.48

   İşte durum bu... Yorum ise değerli okurlarımızın...

 


(46) http://www.acikistihbarat.com/, Behiç Gürcihan, 20.04.2007                                                           

(47) Apartheid: Türk ve Müslüman halkı dışlayan sistemli ayırım ve kayırımcılık rejimi. (M.Ç.)

(48) Mewla Benavi, Mayıs 2007, http://www.kerkuk-kurdistan.com/                                         

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  Vatikan Hz. İsa'nın Değil; Siyonist ve Emperyalist Odakların Karargâhıydı! AB anayasasının...
Devami
  TÜRKİYE’NİN KUŞATILMIŞLIĞI VE MİLLİ KURTULUŞ PROGRAMI (1)        Hakkın Kerameti, Erbakan’ın Bereketi Yaşanmıştı! “Biz...
Devami
  Türk hukuk sisteminin üç büyük sakatlığı vardır:   1-   Milli...
Devami
  PATRİK ŞERİAT MAHKEMESİ KURDU Suç Duyurusu...             Hırsızlıkla suçlanan ve kiliseye...
Devami
Öcalan hikâyesi ve Kürt Meselesi! Abdullah Öcalan 04 Nisan 1949’da Şanlı...
Devami
"Türkiye'nin emperyalist kuşatmayı kıracak, her türlü gücü var, ama özgüveni...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5580

SON YORUMLAR