Reklam
Reklam
Reklam

İSRAİL YENİLMEDEN, BAŞÖRTÜSÜ SORUNU ÇÖZÜLEMEZ!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

Eski Dışişleri Bakanlarından ve Sabataist solcu vatandaşlarımızdan İsmail Cem bir keresinde: "Türkiye Büyük Millet Meclisinin tamamı, başörtüsünü serbest bırakacak bir kanun da çıkarsa, yine türban sorunu çözülemez!? demişti.

  İsmail Cem, bu sözleriyle:

  "Başörtüsünün, Milletin özüne dönüşü simgelediğini ve İsrail'e rağmen böylesine Milli bir değişime izin verilmeyeceğini" vurgulamak istemişti.

 

Yeni Şafak Yazarı Taha Kıvanç(Fehmi Koru da): İsrail siyonizminin gizli karakolları olan Mason Localarını türbanı engellediğini söylemişti.

  Türbanı, Mason Locaları istemiyor!

  Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası ciddi bir skandalla sarsılıyor. Loca'nın eski büyük üstadı Kaya Paşakay ile birlikte iki 'Birader' yeni Büyük Üstad Asım Ak'ın tarafından ihraç edildi. Görünür sebep, yolsuzluk iddiaları... 'Dul karı kesesi' diye bilinen Loca kasasını kendi cebi gibi kullanmış Paşakay; diğer iki üye de yapılanı görmezden gelmiş...

  Masonluk kendisini 'iyi ahlâk derneği' gibi tanıttığı için o düzeyde birilerinin yolsuzluk yapması hayli sorunlu; daha da sorunlu olan, kirli çamaşırların ortalığa serilmesi... Bu tür ihtilâfları 'Mason Mahkemesi' önüne götürüp çözerdi masonlar; oysa konu bu defa yargı önüne gideceğe benziyor...

  Masonluk hakkında nerede ne çıkarsa dikkatle izleyen bir dostum var. Son yıllarda, "Türkiye'deki türban yasağının arkasında Biraderler var" diye başımın etini yiyip durur o dost. Konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gittiğinde, "Eyvah, oradaki Biraderler eliyle yasağı Avrupa'ya yayacaklar" dediğini iyi hatırlıyorum. Uyarısını işitmesi önem taşıyan kişilere de iletmişti, kös dinlediler...           Çıkan karara tek itirazın Belçikalı bayan yargıçtan gelmesini tezinin doğrulanması olarak yorumlamıştı dostum; "Kadından mason olmaz" gerekçesiyle...

  Kaya Paşakay Türkiye'deki masonların lideri konumundayken bir dizi mülâkat vermişti gazetelere... Önce Hürriyet'te karşımıza çıktı Paşakay, sonra diğerlerinde... Hürriyet'teki mülâkat için Loca'da çekilen fotoğraflarda Hürriyet'te çalışan bir Birader de yer almıştı, hatırlayacaksınız... Sabah'ta çıkan mülâkatta en dikkat çekici cümle şuydu: "Bizde eşi başörtülü üye bulunmaz..."

  Mülâkatı gözüme sokan dostum, "Göreceksin bak" demişti bana, "Bütün Türkiye'yi Loca haline getirme niyetinde bu adam, medyadaki Biraderlerine eşi başörtülü siyasilere ve bürokratlara karşı çıkma tâlimatı veriyor..."O gün bugündür, dostumun açtığı gözlerim, etraftan hep o yönde işaretler alıp duruyor.

  Loca'da yolsuzluk skandalı patlayınca bir süre kendisinin benimle irtibat kurmasını bekledim; haber çıkmayınca ben ulaştım dostuma. "Olan biteni özümsemeni, bazı sonuçlara sohbetlerimiz ışığında kendiliğinden varmanı bekledim" dedi bana. Anladığım, Loca'da kopan fırtınanın medyaya yansıyandan çok farklı sebepleri olduğuna inanıyor dostum. Paşakay'ın otelde izlediği porno filmin parasını, ya da eşine aldığı iç çamaşırın faturasını Loca'ya ödetmesi dostuma yeterince ciddi gerekçeler olarak görünmemiş anlaşılan...

  "Büyük Üstad ya da Üstad-ı Muhterem olan biri, başında bulunduğu örgütün mâlî kaynaklarını istediği gibi kullanma yetkisine sahiptir; bize yolsuzluk gibi görünse de, masonik âlemde Paşakay'ın yaptığı suç sayılmaz" dedi dostum. İddiası şu: Skandalın göbeğindeki kişi kendisini diğer Biraderlerine 'farklı' tanıtma suçu işlemiş biri; 'konumunu kötüye kullanma' gibi bir suçu daha söz konusu. Bize 'basit' gelse bile, bunlar, masonik âlemde affedilemeyecek ahlâkî zaaflar olarak görülürmüş...

  Kaya Paşakay şimdilerde bile kendisini 'emekli diplomat' ve 'eski büyükelçi' olarak tanıtıyor. Oysa Dışişleri Bakanlığı kayıtlarında bu isimle bir büyükelçi bulunmuyor. Matrikül kaydına kendi özgeçmişiyle ilgili doğru olmayan bilgiler sunmuş Kaya Paşakay... Esas sorun da buradan kaynaklanıyor... Dostum olayı böyle görme eğiliminde. "Diplomat Biraderler itiraz etmişler ve yeni yönetim itirazı haklı bulmuştur" dedi bana.

  Tabii, dostumun, olan-biteni kendine yontma çabasını fark etmiyor değilim. Onun ağzından, kim bilir kaç kez, "Türkiye'deki başörtüsü yasağının Avrupa'ya taşınmasında bir rolünüz var mı?" sorusunu Kaya Paşakay'a buradan yöneltmiştim. Her seferinde, "Göreceksin, cevap vermeyecek" demiş ve dediğinde haklı da çıkmıştı. Şimdi de, "Senin yazılarına Kaya Paşakay cevap vermedi, ama onu kovarak Loca sana cevap vermiş oldu" diyor dostum...

  Gerekçesi şu: İskoç ritine bağlı masonluğun tarih boyunca koruduğu en temel kural "Locada siyaset ve din konuşulmaz" kuralıdır... Kendisiyle yapılan mülâkatta, durduk yerde, "Eşi başörtülü mason yok" cümlesini sarf ederek, Kaya Paşakay, bu kurala aykırı hareket etmiş oldu. Çünkü 'başörtüsü' bir dinle ilişkilidir ve son yıllarda siyasetle de irtibatlanmıştır.52

Yeni bin yılda Gladio'nun çocukları

  Devam eden derin devlet, gladio, kontrgerilla açıklamaları ile ortada dolaşan yazılar neticesini vermeye başladı. Aslında amacımız bu tartışmaların içinde yer almak değildi, sadece bu yeni ifşaatın sonun nereye varabileceğini, neleri amaçladığını ortaya koyabilmekti. Daha doğrusu bu sık sık değindiğimiz "psikolojik harekat" çalışmalarının bir unsuru olduğunu ortaya koymaktı.

  Genel olarak bakıldığında ülke bin yılın başında derdin bir "ekonomik harbe" maruz kalmış bu durum ona sadece "ekonomik kriz" olarak tanımlanmıştı. Süreç böyle başlamıştı. Bu çabaların amacı çok uluslu PKK terör örgütünün son dönemde sağladığı zafiyet ortamında toplumu biraz daha manipüle edebilmek, onu gerçeklerden ve olgulardan uzaklaştırmaktır. Toplum son 5-6 yılda yaşananlardan dolayı haklı bir gerilim içerisine girmiştir. Bu gerilimin sağladığı koşullara bağlı olarak, ülke üzerindeki kurgulanan entrikalarda daha fazla ortaya çıkarak belirginleşmeye başlamış ve buna karşılık toplumun ortak akıl ve düşünce ile elde ettiği "birleşik karşı koyma" eylemselliğini artmıştır.

Aynı süreçte topluma farklı bir "konsept siyaset" resmen dayatılmıştır. Aslında bu siyaset 1960'lı yılların mutasyona uğramış halinden başka bir şey değildir ama içinde bulunduğumuz her türden koşul değerlendirildiğinde yeni siyasi yapının daha güçlü ve daha donanımlı olduğu ortadadır.

  Bu siyasi yapı her şeyden önce ülkenin genel durumu içersinde bir kurtarıcı rolü ile meydana çıkmış, her alanda dış ilişkilerine ve yabancılarla iş birliğine bakıldığında adeta bir "Mesih" edasına sahiptir. Buna paralel olarak toplum süratle "dinler arası diyalog sentezine" alıştırılmaya başlanmış ve ciddi bir şekilde pratik olarak uygulamaya geçirilmiştir.

  1999 yılında, bir önceki yıl terörist başı Abdullah Öcalan yakalanarak ele geçirilmesi ile çok uluslu terör örgütü PKK tamamen zayıflatılmış ve fonksiyonların yok edilmiştir. Örgüt elemanları süratle teslim olma eğilimine girmiş, örgütün sözde yönetim kadrosu içinde derin çatışmalar ve iktidar kavgaları başlamıştır.

  Bu gün, 5-6 yıl önce elde edilen bu başarı yokmuş gibi PKK/KONGRAGEL terör örgütü birden eylem alanında yeniden ve yoğun olarak adını duyurmaya başlamıştır. Örgütün kazanımı bu kadarla kalmamış daha ileri giderek devletin resmi kademesine yerleşmiş olan Diyarbakır Belediye Başkanı ve aynı zamanda PKK terör örgütü mensubu Osman Baydemir, cezaevinden tahliye edilen Leyla Zana, Hatip Dicle, Ahmet Türk gibi militan kadrolar ile birleşerek örgütü siyasal yapıya kavuşturmayı elde edebilmişleridir.

Şimdi bir galadio parçası olan bir B'NAİ B'İRTH'den (ahid çocukları) bahsedelim.

  Bu gün 60 ülkede örgütlü bulunan B'nai B'rith 1843 yılında kurulmuştur. Yaklaşık 280.000 üyesi ile en büyük Yahudi kuruluşudur. Dünyada uluslar arası olayları yönlendirebilecek ve şekil verebilecek biri güce sahip olduğu inkar edilemez bir gerçektir.

  Bu gladio parçasının kendi ifadesi aynen şöyledir;

  "Dünyadaki diplomatlar, başkanlar, krallar ve Vatikan'la yakın ilişki içerisindeyiz. Washington'dan, Kudüs'ten ve tüm dünyadan liderler Yahudiliği ilgilendiren konularda bizi aralar... B'nai B'rith kuruluşundan bu yana Birleşmiş Milletlerde çok önemli rol oynamaktadır. BM'de sürekli mevcut olan tek Yahudi kuruluşuyuz... Ayrıca giderek önem kazanan Avrupa Birliği bünyesinde de yer almaktayız..."

  2. dünya savaşı sırasında Alman firmalarında zorla çalıştırılan Yahudiler için akrabaları uzun yıllar tazminat alabilmek için uğraşılmış ama bunun neticesinde bir tek cevap bile alamazlarken, devreye giren B'nai B'rith 3.3 milyar mark tazminatın ödenmesini sağlamıştır. Bu örgüt bunu yeterli bulmamış, New York Times gibi gazetelerde bu alman firmalarının yaptıklarını tam sayfa ilanlar ile baskılar sağlayarak 10 milyar mark tazminat ödenmesini karara bağlatmıştır.

  B'nai B'rith 2000 yılında Miami'de "Demokratikleşme-Diktatörlük ve Sivil Yönetim-Askeri Yönetim Karşılaştırmaları konulu bir toplantı düzenlemişleridir.

  Bu örgüt hakkında daha bir çok bilgi ve ayrıntı yazabilir ve bu örgüt sadece bir örnek. Biz, son 5-6 yıllık olayları kısaca değerlendirerek geldiğimiz şimdiki durumla ilişkilendirmeye çalıştık.

  Bu gün gladio'nun çocukları olan "gladyatör gazeteciler" ülkede yaşanan son gelişmelere rağmen hala TSK'ni gladio'nun üyesi gibi gösterirken bu gerçekleri neden saklıyor olabilirler?.53 

  İsrail lobisi ve ABD dış politikası

  Terörizme ve Ortadoğu'daki diktatörlüklere karşı yürütülen kampanyada İsrail'i ABD'nin en önemli müttefiki olarak görmek, hem bu konularda İsrail'in ABD'ye yapacağı yardımı abartmak, hem de İsrail'in politikalarının ABD'nin işini ne kadar zorlaştırdığını gözardı etmektir.

  Chicago Üniversitesinden Prof. John J. Mearsheimer ve Harvard Üniversitesinden Stephen M. Walt'ın şu tarihi tespit ve uyarıları üzerinde durulması gerekir.

  "Amerikan dış politikası, dünyanın her bir köşesindeki olayları şekillendiren bir dış politikadır. Bu gerçek, sürekli istikrarsızlık yaşayan ve büyük stratejik önemi haiz olan Ortadoğu için özellikle geçerlidir. Bu mesele herkesi ilgilendiren bir mesele olduğu için bütün ülkelerin ABD'nin Ortadoğu politikasını belirleyen, itici güçleri tanıması lazımdır.

  Normalde, ABD'nin ulusal çıkarları, Amerikan dış politikasının ana hedefi olmalıdır. Ancak ABD'nin Ortadoğu politikasının merkezî belirleyici gücü, İsrail'le kurduğu ilişkilerdir ve Yahudi Lobileridir. ABD'nin İsrail'i sorgusuz sualsiz desteklemesi, Arap ve İslâmî duyarlıkların alevlenmesine ve ABD'nin, başına gereksiz yere büyük bir güvenlik sorunu almasına yol açmaktadır.

ABD İsrail için kendini feda ediyor!

  ABD'nin siyasî tarihinden eşi-benzeri olmayan bir durumdur bu. Hâl böyleyken, ABD, başka bir ülkenin çıkarlarını pekiştirmek için neden kendi güvenliğini tehlikeye atıyor öyleyse? Bunun nedeni, iki ülkenin ortak stratejik çıkarları ya da zorunlu ahlâkî hassasiyettir, diye düşünülebilir. Ancak bu makalede birazdan göstereceğimiz gibi, bu iki neden de, ABD'nin İsrail'e yaptığı olağanüstü maddî yardımı ve verdiği büyük diplomatik desteği açıklamaya kâfî değildir.

  Bütün bunların aksine, ABD'nin dış politikasını Ortadoğu'ya (İsrail'e) endekslemesi, bütünüyle Amerikan iç politikasıyla, özellikle de ABD'deki "İsrail Lobisi"nin faaliyetleriyle ilgili bir durumdur.

Ortadoğu'nun stratejik önemi ve diğerleri üzerindeki etkisi göz önünde bulundurulduğunda, hem Amerikalıların, hem de Amerikalılar dışındaki herkesin İsrail Lobisi'nin Amerikan politikaları üzerindeki etkisini anlaması ve ona göre hareket etmesi önem arz etmektedir.

  İddialarımız, İsrail kaynaklarına dayanıyor

  Analizimizi dayandırdığımız veriler ve gerçekler, bu konuya hakikaten ışık tutmuş İsrailli bilim adamlarının ve aydınlarının araştırmalarına ve bulgularına dayanıyor. Ayrıca İsrailli ve uluslararası insan hakları örgütlerinin çalışmalarından da önemli ölçüde yararlandık. Keza, İsrail Lobisi'nin Amerikan dış politikası üzerindeki etkilerine dair iddialarımız, bizzat İsrail Lobisi'nin üyeleriyle, onlarla birlikte çalışmış politikacıların tanıklıklarıyla kanıtlanıyor. Bazı okuyucular, vardığımız sonuçlara katılmayabilirler; ancak sunduğumuz kanıtlar, aslâ tartışmalı kanıtlar değildir.

  ABD İsrail ilişkisinin stratejik meşruiyeti bulunmuyor!

  Amerikan-İsrail İlişkileri Komitesi AIPAC'ın web sitesine göre, "ABD ile İsrail, Ortadoğu'daki artan stratejik tehditleri göğüslemek amacıyla benzersiz bir ortaklık kurdular... Bu ortak çaba, ABD'ye de, İsrail'e de büyük yararlar sağlıyor." Bu iddia, İsrail destekçileri arasında bir inanç akidesi gibi kabul edilir ve hem İsrailli politikacılar, hem de İsrail yanlısı Amerikalı politikacılar tarafından sürekli olarak atıfta bulunulur ve hatırlatılır.

  "1967 Altı Gün Savaşı'ndan sonra ABD'nin uzantısı gibi hareket eden İsrail, bölgede Sovyet yayılmasının "durdurulması"na yardımcı oldu; ABD'ye Sovyetlerin askerî kapasitesi konusunda dikkate değer istihbarat bilgileri verdi" deniyor. Oysa Amerika'nın bu tür bilgileri İsrail'den almaya ihtiyacı yoktur.

İsrail'in stratejik önemi abartılıyor!

  Bütün bunlara rağmen, bu dönemde, İsrail'in ABD açısından taşıdığı stratejik değer ve önem abartılmamalıdır. Zira İsrail'i desteklemek hiç de kolay ve ucuza patlayan bir iş değildi/r; çünkü bu, ABD'nin Arap dünyasıyla ilişkilerini, içinden çıkılmaz hâle getirecek kadar karmaşıklaştırmıştır. Mesela, ABD'nin Ekim (1973) Savaşı'nda 2.2 milyar dolar acil askerî yardımda bulunması, OPEC ülkelerinin petrol ambargosu kararı almalarına yol açtı; bu da, Batı ülkelerinin ekonomilerine büyük bir darbe vurdu.

  Dahası, İsrail ordusu, bölgede ABD'nin çıkarlarını korumakta yeteri kadar başarılı olamıyordu. Sözgelişi, 1979'daki İran Devrimi, İran Körfezi'ndeki petrolün güvenliğini tehlikeye sokunca, ABD, petrolün güvenliğini garanti altına alabilmek için İsrail'e dayanarak hareket edemeyeceğini görmüş ve "Acil Hareket Gücü" kurarak bölgeye yerleştirmek zorunda kalmıştı.

  İsrail'in yükü ABD'nin sırtında kambur gibi duruyor!

  Belki İsrail, Soğuk Savaş sırasında ABD için stratejik bir yardımcı güçtü; ama 1990-91 Birinci Körfez Savaşı'nda Amerika'nın sırtına yük olmaya başlamıştı. ABD, anti-Irak koalisyonuna zarar verebileceğinden çekinerek İsrail üslerini kullanamıyor ve İsrail'i Saddam karşıtı ittifakı parçalayacak saldırılardan uzak tutabilmek için Patriot füzeleri gibi ilâve (ve masraflı) askerî kaynakları devreye girdirmek zorunda kalıyordu.

  Tarih, 2003'te yeniden tekerrür etmişti: İsrail, ABD'nin Saddam'a saldırması için sabırsızlanıyordu ama Başkan Bush, Arap muhalefetinin patlak vermesine neden olmamak için İsrail'den yardım istemeye çekiniyordu. Dolayısıyla, İsrail, bir kez daha kenarda kalmış oldu.

  Terör gerekçesi, ABD'ye zarar veriyor!

  1990'larda, özellikle de 11 Eylül'den sonra başlayan ABD'nin İsrail'e verdiği destek, her iki devletin de Arap ya da İslâm dünyasından neşet eden terörist gruplar ve bu teröristleri destekleyen bir dizi "haydut devlet" tarafından tehdit edildiği iddiasıyla meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bu meşrulaştırma gerekçesi, Washington'un her hâl ve şartta İsrail'in Filistinlilere karşı sürdürdüğü mücadelede İsrail'i desteklemesi ve ABD'nin, bütün Filistinli teröristler hapsedilinceye ya da öldürülünceye kadar İsrail'e Filistinlilere taviz vermesi konusunda baskı yapmaması anlamına geliyor.

  Bu, ayrıca, ABD'nin, İran İslâm Cumhuriyeti, Saddam Hüseyin'in Irak'ı ve Beşşar Esad'ın Suriye'si gibi ülkeleri yakın takibe alarak zamanı geldiğinde vurması gerektiği anlamına da geliyor. Böylelikle İsrail, ABD'nin teröre karşı verdiği savaşta hayatî bir müttefiği olarak görülmeye başlandı; zira İsrail'in düşmanları, aynı zamanda ABD'nin düşmanlarıydı.

  Bu yeni gerekçe, ikna edici gibi görülebilir; ama gerçekte İsrail'in terörle savaş politikaları ve daha genel anlamda ise "haydut devlet"lerle ilişkisi açısından ciddî bir meşruiyet sorunu ile karşı karşıya olduğunu unutmamak gerekiyor.

  Her şeyden önce, "terörizm", çeşitli siyasî gruplar tarafından başvurulan bir taktiktir; ortak ve tek bir düşman yoktur burada. İsrail'i tehdit eden HAMAS ve Hizbullah gibi örgütler, tıpkı 1982'de Lübnan'da olduğu gibi ABD onların iç işlerine müdahale etmediği sürece ABD'yi de tehdit eden örgütler değildir. Dahası, Filistin direnişi, İsrail'e ya da "Batı"ya karşı pattadak zuhur etmiş bir şiddet hadisesi değildir; aksine, İsrail'in uzunca bir zaman diliminden bu yana yürüttüğü West Bank'ı ve Gazze'yi sömürgeleştirme kampanyasının bir sonucudur ve dolayısıyla burada asıl sorumlu ülke İsrail'dir.

  Daha da önemlisi, İsrail ile ABD'nin aynı ortak terörist tehditle karşı karşıya oldukları iddiası, gelişigüzel ve tabansız bir iddiadır. Burada meselenin püf noktası şudur: ABD, İsrail'in mecburi hizmetçisi olduğu için terör sorunuyla karşı karşıyadır; yoksa tersi değil. ABD'nin İsrail'i desteklemesi, anti-Amerikan terörizminin tek kaynağı değil, yalnızca kaynaklarından biridir. O yüzdendir ki, bu durum, Amerika'nın terörle savaşı kazanmasını zorlaştırmaktadır.

  Mesela, Bin Ladin de dahil pek çok el-Kaide liderinin İsrail'in Kudüs'teki varlığı ve Filistinlilere yaptığı zulümler dolayısıyla harekete geçtikleri inkâr edilemeyecek bir vakıadır. (ABD Senatosu'ndaki) 11 Eylül Komisyonu'nun hazırladığı raporda da açıkça belirtildiği gibi, Bin Ladin, ABD'yi, İsrail'e verdiği destek de dahil, Amerika'nın Ortadoğu politikalarından ötürü cezalandırmayı amaçlamış ve 11 Eylül saldırısını da bu sorunu gündeme getirmek için bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışmıştır.

  Aynı ölçüde önemli bir başka nokta da, ABD'nin İsrail'i sorgusuz sualsiz ve şartsız desteklemesi, Bin Ladin gibi aşırı kişilerin kitlesel destek almalarını ve kendileriyle birlikte mücadele edecek kişilerin saflarına katılmasını kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramamasıdır.

"Haydut devletler", ABD için tehdit oluşturmuyor!

  Öte yandan, ABD'deki kamuoyu yoklamaları, Arap halklarının, ABD'nin İsrail'e verdiği destek dolayısıyla ABD'ye düşman gözüyle baktıklarını ortaya koyuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı'na bağlı Arap ve İslâm dünyası konusundaki diplomatik ilişkilerle ilgilenen Danışma Grubu, "bu ülkelerin yurttaşları, Filistinlilerin çektiği acı ve zulümden büyük tedirginlik duydukları ve ABD'nin bu bağlamda oynadığını düşündükleri rolden rahatsız oldukları" sonucuna varmıştır.

  Ortadoğu'daki "haydut devletler" nitelemesine gelince... Aslında bu ülkeler, Amerikan çıkarlarına doğrudan bir tehdit oluşturmuyorlar. Eğer ortada bir tehdit varsa, bu, ABD'nin İsrail'e verdiği şartsız desteğin sonucunda ortaya çıkan bir tehdittir. Her ne kadar ABD, bu rejimlerle pek çok bakımdan çeşitli anlaşmazlıklar yaşıyorsa da, eğer ABD, İsrail'le yakın ilişkiler ve ittifaklar içinde olmasaydı, İran, Irak ve Suriye konusunda bugün olduğu kadar kaygı duyan bir ülke olmayacaktı. Elbette ki kimse arzulamaz ama bu ülkeler nükleer silahlara sahip bile olmuş olsalar, bu, ABD için stratejik bir felaket olmaz.

  Nükleer şantaj, imkânsız bulunuyor!

  Nükleer silahlara sahip bu "haydut devlet" denilenlerin hiç biri, Amerika'ya da, İsrail'e de şantaj yapabilecek bir güce ve imkâna sahip değildir. Çünkü şantaj yapacak böyle bir ülke, kendisi bu tür bir tehdide maruz kalmadığı sürece, bu silahları kullanma şantajı yapmaya cesaret edemez. Edemez; çünkü başına neler gelebileceğini kestirebilir.

  Öte yandan, nükleer silahların teröristlere transfer edilme tehlikesi de uzak bir ihtimaldir. Çünkü böyle bir "haydut devlet", böyle bir transferin tespit edilebileceğini ya da suçlanacağını ve şiddetle cezalandırılacağını çok iyi bilir.

  Dahası, ABD'nin İsrail'le kurduğu yakın ilişkiler, bu ülkelerle sonuç alabilecek şekilde baş edebilmesini zorlaştırmaktadır. İsrail'in nükleer silahlara sahip olması, komşularının da nükleer silahlara sahip olmak istemesinin nedenlerinden biridir ve bu ülkelerin rejimlerini değiştirme tehdidi, bu ülkelerin nükleer silahlara sahip olma arzularını artırmaktadır. Kaldı ki, İsrail, bu rejimlere karşı verilen savaşta bizzat kendisi savaşa katılamadığı için hiç de ABD'nin işine yardımcı olan bir ülke değildir.

ABD'nin işini zorlaştırıyor

  Kısacası, terörizme ve Ortadoğu'daki diktatörlüklere karşı yürütülen kampanyada İsrail'i ABD'nin en önemli müttefiki olarak görmek, hem bu konularda İsrail'in ABD'ye yapacağı yardımı abartmak, hem de İsrail'in politikalarının ABD'nin işini ne kadar zorlaştırdığını göz ardı etmektir.

  Dahası, ABD'nin İsrail'e verdiği şartsız destek, Amerika'nın Ortadoğu dışındaki konumunu da zayıflatmaktadır. Yabancı ülkelerin yöneticileri, ABD'yi, İsrail'i sürekli olarak gereğinden fazla destekleyen bir ülke olarak görüyorlar ve İsrail'in işgal edilmiş topraklarda uyguladığı baskıya hoşgörülü yaklaşmasının ahlâkî açıdan oldukça sorunlu olduğunu ve terörizme karşı sürdürülen savaşta bir handikap oluşturduğunu düşünüyorlar. Nisan 2004'te 52 eski İngiliz diplomatı İngiltere Başbakanı Tony Blair'e bir mektup gönderdiler ve mektupta "İsrail-Filistin sürtüşmesinin Batı ile Arap ve İslam dünyası arasındaki ilişkileri zehirlediğini" belirterek, Blair'i, "Bush ile Şaron'un politikalarının tek yanlı ve gayr-ı meşrû olduğu" konusunda uyardılar.

  İsrail'in stratejik değerinin sorgulamanın son gerekçesi de, İsrail'in hiç de sadık bir müttefik gibi hareket etmemesidir...54

  Tarafsız ve tutarlı bir Yahudi Düşünürün itirafları:            Soykırım olmasa İsrail kurulamazdı!

  Roni Margulies İstanbullu, anti-Siyonist bir Yahudi.        Yahudiliğinin öne çıkarılmasından hoşlanmasa da bu tavrı onu Türkiye Yahudileri ve İsrail konusundaki sorulara muhatap olmaktan kurtaramıyor.

  Hâl böyle olunca o da İsrail karşıtı görüşlerini dile getirmekten geri kalmıyor. Bu sebeple cemaat içinde pek iyi bir şöhreti yok. 'Yahudilerin İsrail'i desteklemesinin sebebi, günün birinde kaçmamız gerekirse gideceğimiz bir yer olsun düşüncesi. Geçmişten getirdikleri korkular sebebiyle İsrail'in aslında ne yaptığını görseler de itiraf etmeleri çok zor. Azınlık oldukları, toplumla kaynaşamadıkları için burada yaşanan pek çok sorundan söz edebiliriz. Ancak son tahlilde bu memleket, küçük bir Yahudi cemaatinin rahatça yaşayabildiği son Müslüman çoğunluklu yer."

  Bu sözler Türk vatandaşı şair, yazar, sosyalist bir Yahudi olan Roni Margulies'e ait. Kendisi, Yahudi cemaatinin en azından bir kısmı tarafından anti-semit ve self-hater, yani kendinden nefret eden Yahudi ilân edilmiş durumda. Sivri dilli anti-Siyonist aynı zamanda. Otuz küsur yıldır hem Türkiye'nin hem de "Kendimi ait hissetmiyorum." dediği Yahudi cemaatinin uzağında, İngiltere'de yaşıyor. Ancak içinde aktif olarak yer aldığı savaş karşıtı hareket nedeniyle son yıllarda Türkiye'ye daha sık gelmeye ve daha uzun kalmaya başlamış. Bu yakınlık, geçmişiyle bir hesaplaşmayı da zorunlu kılmış. Yazı ve konuşmalarında ısrarla kendini Yahudi olarak tanımlamadığını söyleyen Margulies, şu günlerde 'Benim Yahudilerim' isimli kitabını bitirmeye çalışıyor. Kitabın yazılış sebebini de çocukluğundaki güzel günler için cemaate bir teşekkür borcu olmasına bağlıyor.

- 'Yahudi' olarak nitelenmekten hoşlanmadığınızı söylüyor ama bir yandan da 'Benim Yahudilerim' diye bir kitap yazıyorsunuz. Bunu nasıl anlamamız gerekiyor?

"İstanbul'daki Yahudi cemaati kendi halinde, dışarıdan bakanların tanımadıkları, bilmedikleri bir grup. Ben bu cemaatin içinde doğdum ve çocukluk yıllarımı onların arasında geçirdim. Siyasi bir kimlik geliştirip sosyalizmi benimsemem ve bunu takiben anti-Siyonist olduğumda, bu konuda konuşmaya başladığımda cemaat beni düşman kabul etti. "Hepsi beni bilir ve hakkımdaki yegâne kanaat budur" demiyorum ama, bilenler "bu adamın bizimle bir alıp veremediği var" diye düşünür. Çünkü İsrail devletinin siyaseti hakkında olumsuz söz etmeyi, pek de düşünmeden, Yahudilik aleyhtarlığı olarak algılarlar. Hâlbuki ben tabiî ki Yahudi aleyhtarı değilim. Bunları düşünürken cemaate bir aşk mektubu yazmaya karar verdim. Çocukluğumu ve o zamanlardan zihnimde kalan anıları anlatarak bir düşmanlık hissetmediğimi, siyasi kişiliğimle değil de edebiyatçı kişiliğimle anlatayım dedim. Yahudi cemaatinin içinden ama aslında dışından bir insanın kişisel gözlemlerini yazıyorum.

  -Bunu bir diyalog çabası olarak nitelendirebilir miyiz?

  Hayır değil. Bir Siyonist'le bir anti-Siyonist arasında yaşanacak tartışmanın sonuca ulaşması imkânsızdır. Ne onlar beni İsrail'in haklılığına ikna edebilir ne de ben onlara aksini kabul ettirebilirim. Bu sebeple sonuç alamayacağım bir tartışmaya girmem anlamsızdır.

  - Tartışmaya girmem diyorsunuz ama Yahudiler ve Siyonizm hakkında konuşan birkaç kişiden birisiniz aynı zamanda!

  Türkiye'de Yahudileri ve Yahudiliği samimiyetle ve dürüstlükle anlatan birini bulmak çok zor. Çünkü konuşmazsak varlığımızı unutur ve bize dokunmazlar diye düşünüyorlar. Böyle bir ortamda cemaati temsil edecek nitelikte olmadığımı, böyle bir iddia öne sürsem bile onların kabul etmeyeceğini söylemem kâr etmiyor. Yahudilik söz konusu olduğunda akla gelen ilk isimlerden biri oluyorum. Bu röportajın yapılma sebebi de Yahudiliğim, bunun farkındayım. Ne şairliğim, ne sosyalistliğim ne de yazdığım kitaplar... Sadece bir Yahudi olmam cazip kılıyor söylediklerimi.

   - Ama yine de konuşmayı kabul ediyorsunuz...

  "Solun Müslümanlarla birlikte hareket etmesi için çaba sarf eden bir Yahudi olarak bu ilgiyi iletişim kurmak amacıyla kullanıyorum. Bu sayede ırkçılığın yanlış bir genellemeden ibaret olduğunu anlatma fırsatı buluyorum. Türkiye ve Ortadoğu'da doğal olarak İsrail sorunu önemseniyor. Ama doğal olmayan, meselenin Yahudi ırkıyla ilişkilendirilmesidir. Böyle anlaşıldığı için Ortadoğu'da ve dünyada çok olumlu değişikliklere vesile olabilecek bir zemin, ırkçılıkla suçlanıp malul oluyor. Meselenin adı "Yahudi sorunu koyulur ve böyle görülürse" ne olup bittiğini anlama imkânı kalmaz. Hatta bana kalırsa temel sorunun İsrail olduğu zannedilmesi de, konunun anlaşılmadığının göstergesidir. Asıl sebep ırkçı emperyalizmdir ve İsrail bu anlayışın bir uzantısı mahiyetindedir. Amerika'nın politikalarında İsrail'in belirleyici olduğunu söylemek, kuyruğun köpeği salladığını kabul etmek gibi zor olur. Ama doğrudur. Bütün bunları Yahudilere anlatsam beni anlamazlar. Hem sayı olarak çok daha fazla oldukları hem de daha kolay ikna olacaklarını düşündüğüm için Müslümanlara anlatmayı tercih ediyorum. Türkiye'deki İslamcı hareketi ırkçılığa karşı duyarlı olması, doğuracağı pratik sonuçlar ve Ortadoğu siyaseti üzerindeki etkileri açısından çok önemli görüyorum.

  -İsrail'in yürüttüğü siyaseti nasıl değerlendiriyorsunuz?

İsrail, binlerce yıl önceye dayanan bir referansla Filistin topraklarında hak iddia ediyor. Ve bunu çok güçlü bir propaganda ile duyuruyor. 'Savaş istemiyoruz ama Araplar bizi denize sürmeye çalışıyor. Bunlar şiddete düşkün bombacılar...' diyor ve ikna ediyor. Çünkü söyledikleri, batıdaki Arap ve İslam karşıtı söyleme çok yakın bulunuyor. Türkiye'deki durum da farklı değil. Halkının çok büyük kısmı Müslüman olan bir ülkede, sanki Fransa'da yaşıyormuş gibi sürekli İslam karşıtı söylemlere muhatap oluyoruz. Sonuçta bir Yahudi'nin bunlara kanmaması için ya siyasete meraklı olması ya da dünyaya başka bir gözle bakması gerekiyor.

  -Türkiye'deki Yahudilerin tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanıyor. Türkiye ne anlam ifade ediyor onlar için?

  Resmî söylemlerine bakılırsa hepsi kendini Türk hissediyor. Ancak bana kalırsa bugün hiçbir Yahudi, Ermeni veya Rum kendini Türk hissetmiyor, edemez. Çünkü her fırsatta yabancı oldukları hatırlatılıyor. Türkiye'de azınlıklara karşı düşük düzeyli bir ırkçılık hep var olagelmiştir. Bu korku benim için bir anlam ifade etmiyor ama onlara göre banka havaleleri iz bırakır. Cemaat ise iz bırakmamak gerektiğini öğrenmiş. Ya yarın birileri bu izi sürmeye kalkarsa... Yahudiler her ne kadar bunları hiç dile getirmeseler de azınlık olduklarını hiç unutmuyorlar. Azınlık olmak, tehdit güncel ve somut olmadığında bile korkutucu.

  -Peki topluma bakışları nasıl? Korku, ezilmişlik, öfke... hangisi öne çıkar cemaatin Türkiye'ye bakışında?

Bunlar değil de biraz tepeden bakma alışkanlığı olduğunu söyleyebilirim. Geçmişleri ve burada aldıkları eğitim nedeniyle genellikle birkaç dil bilen, uluslararası ilişkileri olan insanlar. Bu nedenle sadece Türkiye'de değil tüm Ortadoğu'da Yahudi cemaati Müslüman ülkelerdeki 'Batılı azınlık' gibi yaşar. Cemaatin bütününde 'aslında Batılı' olma, yerel halktan daha ileri bir kültüre ait olma duygusu, kelimelerle değilse de tavırlarla ifade edilen bir üstünlük iddiası yaygın. Bu sebeple kendilerini hep birkaç basamak yukarıda görmüştür Türkiye'deki Yahudi             cemaatinin fertleri.

  -Sizin için durum ne? Anneniz İspanya, babanız Polonya asıllı ve İstanbul'da doğup büyüdünüz. Kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?

  Bu soru uzun zamandır benim de kafamı kurcalıyor fakat cevabını hâlâ bulamadım. Otuz küsur yıldır İngiltere'de yaşasam da kendimi oraya ait hissetmiyorum. Bu doğal. Ama doğup büyüdüğüm, yoğun bağlarla bağlı olduğum memlekette niye ve nasıl yabancı olduğum sorusunun cevabı yok. Beni ben yapan İstanbullu olmam, Robert Kolej geçmişim, ailemden aldığım eğitim vesaire. Fakat Türkiye'de adımı duyan herkes için yabancıyım. Benim ne düşündüğüm önemli değil. 'Yabancı' olduğum için Türkçeyi düzgün konuşmam yadırganıyor mesela. Yani ne kadar 'Türkiyeliyim!' diye bağırsam da benim dememle olmuyor. Her fırsatta buraya ait olmadığım hatırlatılıyor. Bu şartlar altında ne kadar Türkiyeliyim ya da olabilirim bilmem ama İstanbulluyum! Galiba en doğru tanımım bu."

  Soykırımının tüm Yahudileri aynı şekilde etkilediğini söylemek mümkün değil elbette. Dünyadaki Yahudiler arasında anti-Siyonizm de Siyonizm kadar yaygın bir düşünce akımı. Benim Nazi soykırımına tepkim Siyonistliğimi ve Yahudiliğimi ön plana çıkartmak değil, sosyalist olmak. İsrail'le hiçbir ilişkim yok. Bana kalırsa bir Yahudi için bulunulacak en tehlikeli yer İsrail olsa gerek. Bu konuda benim gibi düşünen pek çok Yahudi var.55


52  21.03.2006 / Yeni Şafak

53 Mehmet Z. Öztürk / www..acikistihbarat.com

54 Yeni Şafak / 15.04.2006

55 Aksiyon




Bu yazarin diger makaleleri

  Tedbirmiş, tazyikmiş; hep bahanedir Gevşek çorap gibi, sökülür gider!.. Yazık, emek...
Devami
Hem aklen, hem ilmen, hem de vicdanen kesindir ki, elbette...
Devami
  NE HALE GELDİK?      Gafletle dolaştım, gayesiz gezdim Hayallere daldım, uzun emelli! Zatından...
Devami
  Çocukların girişimci, becerikli ve özgüvenli olmasını, çok hayırlı ve başarılı...
Devami
  Bitlis'te 5 askerimizin kahpe mayın tuzağıyla şehit edildiği gün,...
Devami
  29 Eylül 2012 – Gebze – Darıca Sanki ilkbahar mevsimi ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 4321

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR