Reklam
Reklam
Reklam

ATATÜRK DİN İSTİSMARCISI MIYDI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfMükemmel 

Kimi şeytani çevreler, Atatürk'ü sabataist (Yahudi kökenli) ve Masonluk üyesi gösterip istismar etmeye çalışırken, kimileri de onun dinle, diyanetle ve İslamiyet'le hiçbir alakası olmadığı halde, özellikle Kurtuluş Savaşı öncesinde ve devrimler sürecinde, halkı aldatmak ve kendisine inandırıp peşine takmak için; Müslüman ve dindar rolü oynadığını söylemektedir. Aslında bu iddialar, Atatürk'ü; sahtekârlık, riyakârlık ve din istismarcılığıyla suçlamakla aynı şeydir ve iftira etmektir. Oysa biraz olsun Atatürk'ü tanıyan bilir ki, böylesi bayağı ve aşağı hasletler, Onun yüksek karakterlerine asla uygun değildir. Çünkü Mustafa kemal, gerçekten inanmış ve İslam'ın fert ve cemiyete hayat ve huzur veren yüce prensiplerini kavramış, samimi bir mümindir. Şekilcilikten ve taklitçilikten ziyade, öze önem veren birisidir.



Bu tür iddialar, özellikle masonik merkezlerce üretilmekte ve Atatürk'ü Müslüman halkımızın gözünden düşürmek suretiyle, localarını kapattığı için, bir nevi ondan intikam alma yoluna gidilmektedir.

Atatürk, Yüksek Görevlerdeki Dindarlara Bile Saygı Gösteriyor ve Sahip Çıkıyordu:

Mustafa Kemal Atatürk, namaz kılan yüksek rütbeli bir subayı ihbar eden milletvekilini tersleyip trenden indirilmesini isteyecek kadar, dindara saygılı, ama münafıklara karşı bir şahsiyettir.

Atatürk, aynı milletvekilinin tekrar seçilmesini de engellemiştir. Bu olayı aktaran Dumlupınar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün, gammazcı vekil hakkında, "Bu adam namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor" dediğini de belirtmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayınladığı aylık "Diyanet dergisinin" Nisan sayısında 'Atatürk, Din ve Din Adamları' konusu işlenmiştir. Atatürk'ün din konusundaki bu tavrı ve uygulamaları, resmî dairelerde namaz kılanları ve bu kurumlarda mescit açanları gammazlayanlara en güzel cevap niteliğindedir. Dosyayı hazırlayan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk'ün din ve lâiklik hakkındaki görüşlerinin "en az bilinen ve en çok istismar edilen" yönü olduğunu söylemektedir. "Özellikle 'lâiklik' konusunda pek çok çalışma vardır. Fakat bunların çoğu incelendiğinde görülecektir ki, ya Atatürk'ün din ile ilgili sözlerini aktarmakla yetinilmiş ya da onun lâiklik anlayışında din ve din adamlarına yer verilmemiştir." değerlendirmesi önemlidir..

Atatürk'ün; "dini toplumsal hayattan çıkarmak" ya da "dinin özüne dokunmak" gibi bir niyet ve gayretinin asla olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ali Sarıkoyuncu, Mustafa Kemal'in sadece hurafelere ve din istismarına karşı çıktığını şu sözlerle anlatıyor: "Bu da din düşmanlığı değildir; gerçek dindarlıktır. Bu sebeple lâiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, Atatürk de dinsiz değildir."

Yazıda Atatürk'ün din adamlarına ve dinî vecibelerini samimiyetle yerine getiren dindarlara karşı son derece saygılı davrandığı ve sahip çıktığına dair yaşanmış bir örnek verilmektedir: "Atatürk, 1930 yılında Fevzi Çakmak'la birlikte trenle yurt gezisine çıkmıştı. Kompartımanında ülke sorunlarını konuşurlarken bir milletvekili içeri girip, Atatürk'ün kulağına bir şeyler fısıldamıştır. Atatürk'ün kaşları çatılır, Fevzi Paşa'ya dönerek, "Paşam, lütfen beni takip ediniz, arkadaşlar bir haber getirdi, inceleyelim." der. Hep birlikte diğer vagona geçtiklerinde, yüksek rütbeli bir subayın kanepe üzerinde namaz kıldığını görürler. Atatürk, mareşale dönerek şunları söyler: "Paşam, bu adamın (gammazcıyı işaret ediyor) biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam, muhafız kıtasına mensup yüksek rütbeli bir subayın namaz kıldığını gammazladı. Bu adam kendi aklınca, namaz kılmayı suç görüyor ve bunu bana ihbar etmekle gözüme gireceğini sanıyor. Durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettim." Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indirmiş ve gelecek dönem milletvekili seçilmesini de engellemiştir. Üstelik bu olay, Atatürk'ün tüm muhaliflerini bastırdığı ve riyakarlık yapmaya hiçbir ihtiyacının kalmadığı en güçlü döneminde gerçekleşmiştir.[1]

Ama maalesef bazı solcu kırıntıları, veya devrim sahtekarları, Atatürk'ü, ya din karşıtı veya din istismarcısı göstermeye hiç utanmadan, hala sürdürmektedir.

İşte, irticayla ilgili, Cumhuriyet tarihi boyunca, savcılıkların hazırladıkları dökümanları, sıkıyönetim komutanlıklarının ilgili dosyalarını ve MİT raporlarını toplayıp "ordu ve din" başlığıyla kitaplaştıran ve büyük çoğunluğu mahkemelerde beratla sonuçlanan iddianameleri kesin kanıt gibi sunan Faik Bulut ta, sonuçta aynı yanlış kanaati yerleştirme gayretindedir.[2]

İttihat ve Terakki Dini Siyasete Alet Ediyordu

"İttihat ve Terakki Cemiyeti, aşırı ölçüde dinle oynamış; onu siyasi emellerine alet etmiş, zekice kullanmış ve keyfi biçimde yorumlayagelmiştir. Ancak, olayı sadece İttihat-Terakki ricalinin mizacına bağlamak ve kişisel dürtülerle açıklamak yanlış olur. O tarihte; İttihat ve Terakki önderleri, bir ikilem içindeydiler. Ya geleneksel "şeriat" anlayışını modern ve pozitivist biçimde yorumlayarak Osmanlı mutlakıyet idaresini yıkacaklar, ya da gücünü "geleneksel şeriat"tan alan gerici güçlere teslim olacaklardı.

Tanzimat'ın açtığı yolda ilerlemeyi sürdüren Meşrutiyetçi güçler (özellikle İttihat-Terakki önderleri), pratikte İslam şeriatı hükümlerini arka plana iterek, onları aşamalı biçimde uygulamadan kaldırarak işe başladılar. İktidara gelip güçlendiklerinde, din adamları, ulema ve tarikat şeyhlerini ya mahkemelere çıkardılar ya da sürgün ettiler.

Esen hava, Fransız İhtilalinin rüzgârından etkilenmişti. Özellikle ikinci Meşrutiyet, basın ve yayın alanına o zamana kadar görülmemiş bir özgürlük getirmişti. Tanzimat'ın açtığı yolun bir üst basamağında doğan fikir akımlarının yarattığı tartışma ortamında, dini kurumlar eleştirilip sorgulanıyor; durağan ve donuk olduğu savıyla, İslami kurumların ıslah edilmesi isteniyordu.

Asker-sivil-bürokrat, "tek kurtuluş yolu Meşrutiyet" derken; ilmiye (din adamları) sınıfı, "eskiye dönelim; arınmış İslam'a sarılalım" savındaydı. Taraflar birbirine veryansın ediyor, polemiklerle rakibini yenmeye çalışıyordu."[3] tespitleri doğruydu. Ama aşağıdaki iddiaları yanlıştı ve gerçeği çarpıtıyordu:

"Kemalistler Osmanlı İttihatçı aristokratlarının yaptıkları gibi, bu sınıfları aşağılamakta ve hor bakmaktadır. Onlara göre halk "cahiller yığını"dır. Kaldı ki, Kuvayı Milliyeciler (sonra Kemalistler) milli burjuvazinin (özellikle ticaretle uğraşan kesimi) temsilcileri olarak, kırsal alanda ideolojik hegemonya kuran gelenekçi, feodal mütegalibeyi tasfiyeye çalışmamıştır. Bu durumda feodal kadrolar ve unsurlar, köylülük alanları ile Batılaşmış genç milli burjuvazi arasında hem köprü hem de baraj oluşturmaktadır. Yani kendi yararlarına olan değişikliklere onay verirken, zararlarına olacaklara engel koymaktadır. Zaten kırsal kesim, Batı kültürünü almış asker-sivil aydın zümreyi kuşkuyla karşılayıp, ona ihtiyatla yaklaşmaktadır. Bir türlü kırsal kesime ulaşamayan siyasi öncüler (Kuvayı Milliyeciler/Kemalistler), çaresizlik içinde, başlangıçta köylüleri düşmana (Padişah ve yabancı işgalcilere) karşı ayaklandırmak uğruna, isteyerek veya kerhen, gelenekçi/İslamcı ideolojiye sarılmışlardır. Mustafa Kemal'in yaptığı, tam tamına bu olmaktadır. Burada, pek önemli olan bir konuyu açıklamalıyım: Millet ve ordu, padişah ve halifenin hainliği konusunda bilgi edinemediği gibi, o görevde bulunana karşı yüzyılların kökleştiği din ve gelenek bağlarıyla bağlı ve uysaldır. Millet ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken, atadan gelen bu alışkanlıkla, kendinden önce bu yüce halifelik ve padişahlık kurumunun kurtuluş ve dokunulmazlığını düşünüyor durumdadır. Halife ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrayacak yetenekten uzaktır. Bu inanca karşı görüş ve düşünce ortaya koyunların vay haline... Hemen dinsiz, yurtsuz, hain ve istenmeyen kimse olacaktır."[4]

"İttihatçılar, Kuvayı  Milliyeciler ve Kemalistler, bir yandan Avrupa/Batı kültürünün, diğer yandan içinden çıkıp kurtulmak istediği geleneksel (Osmanlı-İslam) kültürünün etkisindedir. Eskisinden tam bir kopuş gösteremiyor, yenisini de tam benimsemiyor. Zaman zaman birini alarak diğerine karşı kullanabiliyor.

Sözgelimi 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplantısı nedeniyle Mustafa Kemal'in ivedi gönderdiği telgraf metni çok ilginçtir: "Allah'ın yardımıyla Nisan'ın 23'üncü Cuma gönü, Cuma namazından sonra Ankara'da Büyük Millet Meclisi açılacaktır. Vatanın bağımsızlığı, yüce Halifelik ve Padişahlığın kurtarılması gibi en Önemli ve hayat memat meselesiyle ilgili görevleri yerine getirecek BMM'nin açılış gününü Cumaya denk getirmekle, o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle birlikte, mübarek Hacı Bayram Camii'nde Cuma namazı kılınarak Kur'an ve namazın nurlarından ışık alacak ve güç kazanacaktır. Namazdan sonra Peygamberimizin mübarek sakalı Sancak'ı Şerif alınarak, BMM'nin toplanacağı özel yere gidilecektir. Toplantı yerine girilmeden önce dua okunup kurbanlar kesilecektir. İşbu törende, camiden başlayarak Meclis'e kadar, Kolordu Komutanlığınca askeri birliklerle özel tören düzeni alınacaktır. Açılış gününün kutsallığını artırmak için İl merkezinde Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği ‘hatim indirilmeye ve Buhari okunmaya' şimdiden başlanacak, hatmin son bölümleri, uğur için Cuma günü namazdan sonra Meclisin toplantı yerinde okunup bitirilecektir. Mübarek ve yaralı yurdumuzun her köşesinde, yukarıda açıklandığı gibi, şimdiden hatim indirilmeye ve Buhari okunmaya başlanacak; Cuma günü ezandan önce minarelerde sala (ezan) verilecek; hutbe okunurken Halifemiz ve Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin mübarek ismi anıldığı sırada, kendisinin, ülkesinin ve bütün uyruklarının, bir an önce kurtarılması için dualar edilecek"

TBMM kurulurken bile geleneklerden kopuş değil, onun sürdürülmesi gündeme getirilmiştir. Çünkü BMM, "Salt Türkiye'yi değil, bütün İslam aleminin kendisinde halas (kurtuluş), kendisinin de yegane melce ve penah (sığınak ve himaye) bulduğu bir İslam meclisidir. Hilafetin esarette olduğunu, esaretleri tahsiline (kurtuluşuna) kadar mücadelesine devam edeceğini dünyaya ilan etmiştir. Alemi İslam, hıyanetini gördüğü Saltanata lanet etmiş ve İslamiyet'in muncisi (kurtarıcısı) olarak yalnız Meclis-i Âli'yi (TBMM) görmüştür.

Kemalistlerin nazarında Osmanlı Halifesi "Cihad"a uymadığı için, saltanat, İslamiyet'ten ayrılmalıdır. Ancak Müslümanların bir Hilafet makamı, bir İmamı (önderi) olmalıdır. İşte bu makam, TBMM'de somutlaşmıştır.

Görüldüğü gibi esas orduya dayanan TBMM'yi de askeri güçle yönetip idare eden Kuvayı Milliyeciler, dinden faydalanma, onu siyasi amaçları için kullanma zihniyetini de Yeni Osmanlılarla İttihatçılardan devralmışlardır.

Yeni Osmanlılar ile İttihatçıların yakın tarihteki yeri yoğun bir entrika ile örülüdür, bu gelenek, Kuvayı Milliyeciler için de söz konusudur.

İşlerine geldiğinde dini siyasetlerine alet eden Kemalistler, siyaseti salt işlevsel anlamda kavrayan öncü bir asker-sivil zümre olarak, kendilerine karşı direnen İslamcıları, kötüleyip lanetlemekten çekinmemişlerdir.[5]

Evet, bu tespitler İttihat Terakkiciler ve İnönü uydurması Kemalistler için geçerli olabilir. Oysa Atatürk samimi bir inanca sahiptir. Ve hele kendi halkını aldatmak, oyalamak ve din istismarı yapmak gibi ancak düşük ahlaklıların ve münafıkların yapabileceği basitliklerden uzak birisidir.

Falih Rufkı Atay, "Çankaya" Kitabında; Atatürk'ün çocukluğunu ve gençliğini yakından bilen Kılıçoğlu Hakkı Beyin kendisine yazmış olduğu bir mektuptan şu alıntıyı yaparak:

"Ailece pek yakındık. Zubeyde Mollayı ikinci kocaya veren benim büyük kaynatam Şeyh Rıfat Efendi'dir. Mustafa Kemal tatillerde Selanik'te sılaya geldiği vakit, büyük kaynatamın tekkesine giderdi. Aynı günlerinde dervişler halkasına katılarak "Hu, Hu!", diye kan ter içinde kalıncaya kadar döner dururmuş" demektedir.

Ama hepsinden önce, bizzat Atatürk'ün ağzından Çanakkale Savaşı zaferinin manevi yönünün açıklaması şöyledir:

"Biz kişisel kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Çanakkale'deki Bomba sırtı olayını anlatmadan, geçemeyeceğim. Karşılıklı siperlerin arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm kaçınılmaz... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına tamamen şehit oluyor, ikinci siperdekiler onların yerine gidiyor. Fakat, ne kadar özenilecek büyük bir sükunet ve inançla biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar sonra kendisinin de öleceğini biliyor ama, en ufak bir korku bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, hayran olunacak ve tebrik edilecek bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale savaşını kazandıran, işte bu yüksek ruhtur."

Evet! Milli Mücadelenin de asıl dinamiği kendisinde de dorukta olduğu için, çok iyi bilip anlattığı bu yüksek ruh ve iman kuvvetidir.

Biraz araştıranlar Atatürk'ün sol terminolojiye ait bütün sözlerinin dokuz onu geçmediğini, ama binlerce "Allah, Muhammet, İslam, Kur'an, din ve iman" kavramlarını tekrar ettiğini göreceklerdir.

Evet Atatürk, iç ve dış engelleri çok iyi gözeten ve yöneten dahi bir şahsiyettir. Yurdumuzu işgal eden ve tarihimizi gömmeye niyetlenen barbar batı emperyalizmine karşı, yeri gelince, Bolşevik'lerle de irtibat kurmaktan çekinmemiştir.

Albay Hüsamettin anlatıyor: 1 Haziran 1919 günü Samsun'dan Havza'ya gelen Mustafa Kemal ve arkadaşları Ali Baba'nın Mesudiye adlı ılıca otelinde, bir Bolşevik heyeti ile görüşüyor. Heyetin başında Rus Albayı Budiyeni var. Pala bıyıklı, babayani bir Bolşevik... Mustafa Kemal'le ahbap oluyorlar. Budiyeni Bolşevik Rusya'nın silah, cephane ve para yardımı yapacağını söylüyor, Buna karşılık müşterek düşmana karşı savaşılacak. Ama Budiyeni'nin bir sorusu var: Anadolu'da kurulacak yeni rejim nasıl olacak?

Paşa'nın cevabı:

- Tabii Sovyetlerin, şûralar cumhuriyetine benzer bir hükümet tarzı!

-Yani Bolşevikliğin prensipleri üzerine kurulmuş bir cumhuriyet, değil mi Generalim?

- Öyle olacak, ama buna "devlet sosyalizmi" dersek daha doğru söylemiş oluruz" diyor Atatürk. Sovyet heyeti Havza'dan umutla ayrılıyor. Mustafa Kemal'in beklentisi, Milli Mücadele için Ruslardan silah almak (ve Batı emperyalizmine karşı destek sağlamak olduğu anlaşılıyor. M.Ç)

Sağcı Dr. Fethi Tevetoğlu da içeriğini belirtmeden Mustafa Kemal'in Budiyeni ile görüştüğünü kaydediyor.

Solcu Dr. Mehmet Perinçek te, bu görüşmenin yapıldığını yazıyor.[6]

Ama Mustafa Kemal bir İslam mücahidi gibi davranmaktan da çekinmemiştir.

Gayeye ulaşmak için birinci derecede ihtiyaç duyduğumuz kuvvetler, İslam dünyasıdır...[7]

Sevr Antlaşması, Müslüman ve Hindu bütün Hindistan halkının gözünde, İslam'a karşı işlenmiş bir suçtur.[8]

Milli Meclis açılırken şunları söylemiştir:

Milli Mücadele'de Mustafa Kemal'in izlediği stratejiyi simgeleyen iki tipik olay: Meclis'in müthiş bir İslami gösteri biçiminde açılması... Ve Meclis açıldıktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal'in ilk diplomatik mektubunu Bolşevik lider Lenin'e yazması...

Haziran 1920'de Mustafa Kemal, Milli Mücadelenin dayandığı iki stratejik faktörü ortaya koyuyor:

Devlet ve milletimizin kurtuluş ve selameti hakkında Batı devletlerinden hakiki bir yardım ve insaf ümidi kalmadığında herkes görüş birliği halindedir. Memleketimizin geleceği Doğu hudutlarımızın (Bolşevik) Ruslara ve İslam âlemine muttasıl (bitişmiş) olmasına bağlıdır...

MOON misafiri Yaşar Nuri'nin partisinde de Masonlar bulunuyordu

30 yıl Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği'nde baş hukuk danışmanı olarak görev yapan ve "Kırmızı Kitap" diye bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin mimarlarından Mustafa Ağaoğlu'nun, İstanbul Milletvekili Yaşar Nuri Öztürk'ün Genel Başkanı olduğu HYPY geçtiğini gazetelerden öğreniyorduk.

Adı, Moon tarikatıyla sık sık anılan İlahiyat profesörü Öztürk, yeni transferi Ağaoğlu'yla basın toplantısı yapıyor, Ağaoglu'nun "Mason" kimliği konusunda "Beni ilgilendiren devletteki birikim ve kimliktir" diyordu.

Yaşar Nuri, Ağaoğlu'nu Adnan Kahveci ile mukayese etmekten de çekinmiyordu:

"Türkiye içinde ve dışında büyük beyinleri tespit ediyoruz ve kendilerini partimize davet ediyoruz. Sayın Ağaoğlu'da, MGK'daki görevi boyunca 20'ye yakın hükümet görmüş ve deneyim ve birikimleri olan bir hukukçudur, Ağaoglu'nun bize katılması devletin beyninin itimadıdır. Sayın Özal, Adnan Kahveci gibi bir adamı keşfetmemiş olsaydı, bugün onu kimse tanımıyor olacaktı. Onlarca Adnan Kahveci var. Yaptığımız budur."

MGK'daki görevi boyunca masonluğu sır gibi saklayan, ancak emekli olduktan sonra gazetelere mason olduğunu açıklayan Mustafa Ağaoğlu, Mason kimliğini bugüne kadar gizlemediğini ve partiye katılırken de açıkça dile getirdiğini söylüyor, "Yaşar Hoca ile aynı kulvarda siyaset kararı verdiğini" vurguluyordu. Böylece masonların girmediği siyasi parti kalmıyor, Yaşar Nuri Öztürk'te, masonlara sığınarak siyasi ikbal arıyordu.

Siyonist ve mason kafalı Ahmet Altan, Mayıs 2004 yılında "İçimizde Bir Yer" adlı kitabının 65. Sayfasında özlemlerini şöyle dile getiriyordu;

"Ben bir tanrıya iman edeceksem, kiraz meyvesini ve kadın memelerini yarattığı için iman ederim.

Ben bir memleketi seveceksem, generalleri ile dalga geçilebildiği için severim.

Kendi yarattığı kadınları örtülere ve evlere hapseden tanrılarla, savaşları çok ciddiye alan memleketlerle pek ilgim yok benim.

"Bak çocuğum, şu benim yarattığım memelere, bacaklara, kalçalara bak, şu salıntılı yürüyüşlere bak evladım" diyen bir tanrıyla dostum" diyerek şeytana tapındığını ima ediyordu. Çünkü buna benzer sapık cümleler, Kabalist Yahudilerce Tevrat'a bile sokulmuş bulunuyordu.

Masonik dayanışma övülüyordu

Koyu bir Amerikan mandacısı olan, ve İzmir suikastına katıldığı için ülkeden kaçan, Atatürk'ün ölümü üzerine yurda dönebilen Mason Abdülhak Adnan Adıvar'ın anılarıyla başlayan yazının 43. sayfasında Masonik dayanışmadan örnekler veriliyordu:

"... Harbi Umumide ben tıbbiye müdürü idim. Kömür bitti, hükümet parayı ödemiyor, gırtlağa kadar borç... Müteahhitler de kömürü vermediler. Koskoca Haydarpaşa'daki fakülte binası... Çocuklar, hastalar donuyor. Müteahhidi makamıma çağırdım. Foti Mangolis adında zengin biri imiş. Kapıdan girer girmez işareti çaktım. Adam Mason çıkmaz mı? Hemen çıkıştım; "Yahu bu nasıl biraderlik? Ben burada evladı vatanı, hastaları donduracak mıyım?..."Kömür geldi. Harbiye nezaretinde, sarayda herkes titrerken, Haydarpaşa ısındı."

Baş Mason Tamer Ayan, "Atatürk ve Masonluk" Kitabında, Mustafa Kemal'i Mason Göstermeye Uğraşırken,  Kendi Pisliklerini de Deşifre Ediyordu:

"Mustafa Kemal'in gittiği okul, şehirde varlıklı ve kültürlü etnik bir grup olan sabetaycıların Kapancı kolu tarafından kurulmuştur. Kurucusu Şemsi Efendi, Sabetaycı aileye mensup, kültürlü, başarılı ve aydın bir öğretmen ve eğitimci olmasının yanında, siyasal yönü olan bir Kabala uzmanıdır. Batı tarzı ve ezberciliğe dayanamayan eğitim sistemini uygulamaktadır.

Sabetaycılık (Dönmelik, Avdetilik), 17. yy'da Mesihliğini ilan eden Sabetay Sevi (Zvi)'ye bağlı Yahudilerin oluşturduğu dini bir cemaattir. Dinsel öğretileri, Yahudi inancından farklı olarak, Zohar'a dayanmakta ve ancak inananlarına açıklanmaktadır.

Batı Uygarlığının ileri teknoloji ve kültür düzeyine ulaşmanın ancak gelişmiş eğitim kurumları ile mümkün olabileceğine inanan Sabetaycılar eğitime büyük önem vermişlerdir. Nitekim günümüzde Şişli Terakki, Işık Lisesi, Işık Üniversitesi gibi başta gelen eğitim merkezlerinin kökeni olan Fevziye (İpekçilerin, müdürü gelecekteki Maliye Nazırı Cavit Bey) ve Terakki (Kapancıların) okulları Selanik'te kurulduğu gibi; kuruluşunda Atatürk'ün öğretmeni Şemsi Efendi'nin de büyük katkısı olmuştur. İstanbul'da 1917 yılında vefat eden Şemsi Efendi'nin kabri Üsküdar-Bülbülderesi Selanikliler Mezarlığı'ndadır" sözleriyle Atatürk'te sabataist (Yahudi kökenli) demeye getiriyordu..

Ama, "Atatürk'ün Masonluğu meselesini inceleyebilmek için, öncelikle, Selanik'in hem İttihat ve Terakki açısından siyasal konumuna ve hem de bu siyasi kuruluşla çok sıkı ilişkileri olan Mason Locaları, nedeniyle masonik konumuna ve etkinliklerine öncelikle göz atmak gerekir. Çünkü Selanik şehri, Kâbe-i Hürriyet olarak İttihatçıların anılarına yerleşecek kadar önemlidir" diye devam edip çok kirli ve derinlikli ifşaatlarda bulunuyordu:

İtalya Grand Orienti (Palazzo Giustiniani)nin büyük üstadı Ettore Ferrari'nin "1908 Devriminde, masonluğun üstlendiği Rol" hakkında İtalya'da bir Locada verdiği konferansta da belirttiği gibi:

"İttihat ve Terakki Cemiyetinin başkaldırı ateşi, İtalya Grand Orienti'ne bağlı ve Emanuele Karasu (Carasso)'nun Üstadı Muhteremi olduğu Macedonia Risorta Locası'nda tutuşturulmuş ve buradan yayılmıştır.[9]

Selanik'teki Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin kuruluşuna, kurucularına ve kuruluşundaki masonik yardım ve desteklere, konuyla ilişkisi açısından, göz atmak büyük önem taşır.

Ama Önce, Selanik'teki çok Önemli bir ülkü ve güç birliğini özellikle vurgulamak gerekir.

Bu ülkü birliğinin üç ana öğesi, Siyasiler, Tarikatlar ve Masonlardır.

İstanbul'daki istibdat rejimine karşı bu üç farklı unsur tam bir güç birliği yapmış ve başta "hürriyet" olmak üzere benzer amaçlar doğrultusunda çalışmıştır. Daha doğrusu, yeni Jön Türkler, ideallerini gerçekleştirmek için bu üç kurumdan da yararlanmışlardır.

Özellikle Masonluğun, kendi ilkelerine zahiren taban tabana zıt gibi görünen siyaset ve din erbabı ile aynı amaçta birleşmesinden dolayı; kısaca Cemiyet adı verilen İttihatçılar ve çeşitli tarikatların (Bektaşiler, Melâmiler, Mevleviler) mensupları Mason Localarına üye olabilmiş ve serbestçe girebilmişlerdir.

Hatta bir Mason, biri ittihatçı ve diğeri Tarikatçı olmak üzere iki ayrı kimliği daha rahatlıkla taşıyabilmiştir Bu nedenle Selanik'te, hürriyet savaşımına katılan aydınların ve özellikle önder sınıfının biri İttihatçı, diğeri Tarikatçı ve sonuncusu Mason olmak üzere üç ayrı kimliği uyumla taşıdıkları özellikle belirtilmelidir. Nitekim İttihat ve Terakki kurucularının tamamı Bektaşi, çoğu masondur."[10]

Atatürk'ten İntikam Alacağız Diyen Masonlar, Ona İftira Atıyordu

1993 yılında Yahudi Mason Jak Kamhi'nin oğlu Mason Jefi Kamhi ile Kürtçe eğitim yapacak diye bazı derslikler açan Mehmet Nazif Ülgen "Ufuktaki Cumhuriyet" adlı kitabı kaleme alıyorlardı. Baştan sona hezeyanlarla dolu olan kitabın onuncu sayfasında şöyle deniyordu:

"Cumhuriyet, egemenliği halka vermedi, Osmanlıdan hanedanlığı alıp asker ve sivil bürokrasiye verdi..."

"Kamhi'lerin desteklediği ve yazımına ortak olduğu kitabın yetmiş beşinci sayfasında Türklük düşmanlığı şu sözlerle yer alıyordu: "Diğer taraftan bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin millî hudutları içinde o kadar çok ırk yaşamış ki, bugün bu topraklarda yaşayan İnsanların Türklükleri bile tartışılır...."  

"Herkes çalışıp sağlığını kurtaracak" diyerek devletin sağlıktan elini çekmesini isteyen Yahudi ve kardeşleri, Kürtler söz konusu olduğunda çark ediyor ve şöyle yazıyorlardı:

"Bölgede Kürtçe konuşmak serbest olmalı. İsteyenler Kürtçe tedrisat yapan okullar açabilmeli. Ermeni ye Yahudilere tanınan haklar Kürtlere de tanınmalı, her köşeye yetişecek ve hizmet verecek eğitim kurumları açılmalı, halkın sağlık ve eğitim sorunları halledilmeli..."

Ordunun Savunma Bakanlığı'na bağlanmasını isteyerek şunları vurguluyorlardı:

"Gelişmiş ülkelerin ordularına bakıyoruz. Genelkurmay Başkanları, Milli Savunma Bakanlığı emrindedir. Oysa Türkiye'deki Milli Savunma Bakanlığı'nın fonksiyon ve görevi ordu için iaşe ve ibate yapan bir sayman niteliğindedir...."

Genelkurmay Başkanlığının Savunma Bakanlığı'na bağlanacağının iddia edildiği kitapta MGK'nın ve DGM'lerin kaldırılacağının, paranın arkasındaki sıfırların atılacağının, aydın din adamlarınca İslam dininin reformlara tabi tutulacağının, Kürtlerin kültürel ve siyasal haklarının tanınacağının sinyalleri veriliyordu.[11]

Sahte Atatürkçülerin tiyatro sahnesi haline gelen ülkemizde, gerçek Atatürkçülerin sesleri çıkmıyordu. Yıllardan beri ne kadar çapsız, milli ruhtan yoksun kişi varsa birçoğunun maskesi olan Atatürkçülük bugün masonların elinde oyuncak durumuna düşüyordu.

Yahudi destekli Masonlar, "Atatürk'ün fikirlerini biz yaşatacağız" diyorlardı ama, fikirlerini yaşatmayı bir yana bırakın, Atatürk ve silah arkadaşlarını ayyaş gösteriyorlar, Cumhuriyetin içki masalarında kazanıldığını iddia ediyorlardı. Bunun yanında, 18 Ekim 2005 tarihli Star Gazetesi'nde Faruk Mangırcı "Bu kadar demokrasi fazla" başlıklı yazısında, Sesar adlı İnternet sitesinde yer alan ve Başbakan Erdoğan'a sorular başlığı ile yazılan yazılara dikkat çekiyordu. Bu haberler, gazete sayfalarına yansımasına rağmen cevap verilemeyişi de, ilginç bulunuyordu. AKP-İsrail ve Mason ilişkisini bildiren ve Erdoğan'ın AKP Genel İdare Kurulu'nda söylediği iddia edilen yazı özetle şöyleydi:

"Tüm dünyadaki Yahudi lobilerinin ve Masonların desteğini aldık, artık Türkiye'de her istediğimizi yapabiliriz. Ordu da masonların kontrolünde. Tüm paşalar mason, ya da masonların güdümünde, İsrail'le stratejik işbirliği yapıldığı için, paşaları İsrail bağlantılarımız ile dizginlemişiz. Masonlar, Mason localarının kapatılmasının hesabını; Kemalizm'i, Atatürkçülüğü ve Atatürk'ü Türkiye'den silerek, intikamlarını Atatürk'ten alacaklar. İshak Alaton bana bu konuda teminat verdi."

Haydi, AKP taparlar! Eğer bu iddialar doğruysa, Büyük İsrail Piyonu (pardon eşbaşkanı) Receb'in bu sefil itiraflarına da bir hikmet uydurun.

 

 

 

 



[1] www.aktifhaber.com 07.05.2008

[2] Bak: Ordu ve Din Berfin yy. 1. Baskı Mart 2008-İst. sh: 109-126

[3] sh: 109

[4] sh: 123

[5] sh: 126

[6] Bak. Taha Akyol Ama Hangi Atatürk sh: 39

[7] Mustafa Kemal Paşa, 25 Eylül 1920, TBMM

[8] Hint Hilafet Komitesi, 5 Mart 1922 Sayı: 181.660

[9] sh: 114-115

[10] sh: 116-117

[11] Ergün Poyraz Tarikat, Siyaset, Ticaret ve Cinayet sh:113

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

  Cemaat, kaset savaşlarıyla Hükümeti yıkacağını sanıyor, Hükümet ise yolsuzluklarını “şantaj,...
Devami
  Alevilik; Varis-i Nebi Hz. Ali Efendimizin; tertemiz ve seçkin...
Devami
Maalesef Allah’ın Dinini, kendi nefsi heves ve hedeflerine alet etmek,...
Devami
  Bugün uluslar arası ilişkilerde ABD'nin ve İsrail'in isteklerini yerine...
Devami
  Masonluk; farklı din ve kavimden, farklı köken ve kültürden, farklı...
Devami
  Van Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın "yolsuzluk, yani hırsızlık yapmak...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 3785

SON YORUMLAR