ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2947
mod_vvisit_counterDün4283
mod_vvisit_counterBu Hafta10536
mod_vvisit_counterGeçen hafta35024
mod_vvisit_counterBu Ay16328
mod_vvisit_counterGeçen Ay183380
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18114429

IP'niz: 3.235.227.117
Bugün: 04 Ağu 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12689639

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Erdoğan’ın 28 Şubat İstismarı ve CEMAAT-HÜKÜMET KAVGASININ PERDE ARKASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

“Erbakan bütünüyle ve samimiyetle Siyonizm’e ve Batı sistemine karşıydı. Batı’nın sömürü hâkimiyetine son vermeyi hedefleyen D-8 gibi küresel atılımlar başlattı. Erdoğan ise Batıcı olmamakla beraber, Batı ile uzlaşmayı, bu sayede iktidar olmayı ve yol almayı başarmıştı. Batı da Erdoğan’a inandığı için, AKP üzerine çarpı atmamış ve TSK’nın darbe girişimlerini onaylamamıştı.”[1]

Diyen Ruşen Çakır’a sormak lazımdı:

Bu BATI dediğin şeytan şakirtleri mi ahmaktı, Recep Erdoğan’ın niyetini ve hedefini anlamamış, TSK’yı bırakıp Ondan taraf çıkmıştı?

Yoksa sizlerin mi, BATI’nın yeni İslamcı figüranlarını fark edemeyecek kadar beyni dumura uğramıştı?

Oysa bunlar, Batı emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i için en büyük engel sayılan Türkiye’nin zayıf düşürülmesi için dış güçlerle işbirlikçilerinin TSK’ya karşı ortak operasyonlarıydı.

Siyonizm ve Batılı güçlerin “asla yenilmez ve baş edilmez” olduklarına inanmak, önce İslam itikadına aykırıydı, bu düşünce “Batı’yı tanrılaştırmak ve mecburen tabi olmak” sonucunu doğurmaktaydı. Ve işte bu yüzden Erdoğan da, Fetullah Hoca da, Ruşen Çakır gibi medya fetvacıları da, ismen ve resmen olmasa da, fikren ve fiilen BATI’NIN KULLARIYDI!

Erbakan’ın farkı ve fazileti ise; asla şirke, teslimiyete ve acziyete düşmeden, Siyonist odakları bırakıp da, onların figüran ve taşeron kuyruklarıyla uğraşmaya ve kabadayılık satmaya yeltenmeden, her türlü tedbire tevessül ederek zalim güçlerle mücadele azminde yatmaktaydı.

Şimdi, Bay Ruşen Çakır, iddia ve itiraf buyurduklarınızdan anlaşıldığına göre:

  • AKP, Batı’nın (Siyonist Yahudilerin ve Haçlı emperyalistlerin) onayını ve desteğini almış ve güvenini kazanmışsa…
  • TSK ise, Batı’nın izni ve icazeti olmadan darbe bile yapamıyorsa…
  • Fetullah Gülen de, Batılı odaklarca şişirilip (pardon saygı gösterilip) sahip çıkılıyorsa…
  • Ve zatıâliniz gibi, çok bilgili, sezgili, dengeli ve deneyimli gazeteciler de, “Batılı odaklarla yerli ortakları arasındaki patron-piyon ilişkisine, bir sürü hikmet ve kerametler uyduruyorsa”, Türkiye Batı’nın postmodern bir sömürge eyaleti sayılmaz mıydı?

Erbakan’ın Libya ziyareti öncesi, Kaddafi’yi MİT ve CIA şişirip kızdırmıştı!

Erbakan, 1995 yılındaki seçimlerden birinci olarak çıkmayı başardı. Ancak DYP-ANAP yakınlaşmasına engel olamadı. Bunun üzerine güven oylamasını Anayasa Mahkemesi'ne taşıdı. Hükümet dağıldı. 8 Temmuz 1996'da Refah-Yol hükümeti kurulup çalışmalara başladı. Yeni oluşumdan sonra Rahmetli Erbakan daha önceden kafasına koyduğu programı hayata geçirmek üzere 2-7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan olarak Mısır, Libya ve Nijerya turuna çıktı.

Ve bu gezi Erbakan’a yönelik tezgâhlanan 28 Şubat’ın başlangıcı yapıldı.

Nasıl mı?

Tarihler 1995 Ekim ayının sonlarıydı. Filistin İslami Cihad Örgütü'nün lideri Dr. Fethi Şikaki Libya'daki Filistinlilerin sınır dışı edilmesini engellemek için Kaddafi'ye gitti ve çok sıcak karşılandı. Şikaki dönüşte biraz tatil için Malta'ya uğradı. Ancak adanın en sakin yerlerine Pedal çeviren İslami Cihad'ın lideri kendisini bekleyen tehlikenin farkında olmamıştı. Gece yarısı Malta'ya gelen MOSSAD ajanları turist kıyafetleriyle peşine takılıp Onu vurmuşlardı. Cinayetin CIA'nın merkezi olan Malta'da olması Kaddafi'yi sarsmıştı. CIA’nın lojistik desteğiyle MOSSAD Şikaki’yi ahirete yollamıştı.

İşte Erbakan’ın Libya ziyareti öncesinde de şeytani bir plan hazırlanmıştı. Ankara’da birileri hummalı bir çalışma başlatmıştı. Şimdi Ergenekon tutuklusu bir Paşa daha sonra İstanbul'da bir Özel Üniversite'nin sahibi olan hırslı genci ayarlamış, eline sarı bir zarf verip CIA'nın merkezi olan Malta'ya yollamıştı. ABD'den arkadaşı olan ve Çatlı'ya kimliğini veren Mehmet Özbay'ı da oraya çağırmıştı. İki genç ajan, adanın en lüks otelinde kalmışlardı. Daha sonra önü açılacak olan Paşa'nın güvendiği isim Özbay'a sarı zarfı uzatmıştı. Derin Ankara'nın hassasiyetle üzerinde durduğu Belgeler ertesi sabah CIA'nın Malta sorumlusu "Rhodes" kod adlı ajana ulaştırılmıştı.

Rhodes, Şikaki suikastına da bulaşan CIA ajanıydı. Rhodes aldığı zarfı kendi kanalları içinde kısa zaman sonra Kaddafi'nin çadırına ulaştırdı. Zamanlama çok enteresandı. Çünkü iki gün sonra Erbakan, Trablusgarp'ta olacaktı...

Mehmet Özbay ve Rhodes belgelere bir takım eklemeler de yapmıştı, yani özenli bir imalattı. (Bu konuda Türkiye’nin Libya Büyükelçilik mensupları da önemli destekler sağlamıştı. Yoksa CIA ajanı olarak Kaddafi’yle görüşmek ve yönlendirmek imkânsızdı. A.A.)

Kaddafi zarfın içinden çıkan notlara bakınca çıldırmıştı. Çünkü Erbakan'ın koalisyon ortağı olan partinin lideri Bayan Çiller CIA ajanı olarak tanıtılmıştı. Üstelik kendisinin ucuz atlattığı suikasttan, yani Rhodes'un kurduğu Tezgâhtan Erbakan’ın koalisyon ortağının haberi olduğu yazılmaktaydı. Özbay ve Rhodes'un titizlikle hazırladığı belgeler işe yaramıştı ve zaten dengeli ve disiplinli bir psikolojiye sahip olmayan Kaddafi zıvanadan çıkmıştı. Tarihler 6 Ekim 1996 günü iki lider çadırda bir araya geldiğinde Rahmeti Erbakan şaşırmıştı. Kaddafi esip savurmaktaydı.

28 Şubat’ın ABD Yahudi patronları ve yerli CIA ajanları Kaddafi’nin kurusıkıları bahanesiyle, Erbakan’a linç kampanyası başlatmıştı. Zaten balans ayarıyla yakında sonuç alacaklardı... Böylece hem (Din düşmanlığına alet edilen) laiklik ilkesi, hem de (Masonların ve Sabataist cuntanın gizli saltanat) ülkesi kurtulacaktı!

Bugün bile Malta'da hangi Türk şirketlerinin hesapları olduğu ve kimlerin orayı Üs olarak kullandığı hala konuşulmazdı. Kimlerin orada hangi gizli görüşmelere katıldığını da kimse yazamazdı.[2]

Erbakan Hoca Kaddafi’nin kızdırılıp kışkırtıldığını, daha doğrusu kandırıldığını hemen anlamış, ama devlet adamı ciddiyetiyle davranıp, Onu muhatap almamış ve asıl hedefine yani Tarihi D-8 projesine sekte vuracak çıkışlardan kaçınmıştı.

Biz de, daha o günlerde Milli Gazete’de, “Kaddafi’nin dolduruşa getirilmesi ve boş yere estirilip gürletilmesi konusunda, dönemin Türk Büyükelçiliği üst düzey görevlilerinin nasıl bu tezgâha destek verdiklerini” yazmıştık.

Ve yıllar sonra Erbakan’dan kurtulmak ve Ecevit’in deyimiyle “Milli Görüş’ün kökünü kurutmak” üzere ABD’nin derin devleti olan Yahudi Lobilerinin tertiplediği ve yerli asker-sivil işbirlikçilerinin figüranlık ettiği 28 Şubat darbesinin, gayrimeşru meyvesi olan Recep T. Erdoğan Hükümeti, gâvurların bu iyiliklerinin diğer bir diyeti olarak, Libya’nın NATO saldırılarıyla yerle bir edilmesine ve bir yıl önce elinden madalya alıp övgüler dizdiği Kaddafi’nin vahşice katledilmesine taşeronluk yapmıştı. Hala bunu, “Erbakan’ın intikamını aldı” gibi gösterenler ise, yalan söyleye söyleye yalama olmuş yağcılardı. Şimdi soralım, Erbakan’a şeytanı bile şaşırtan tuzaklar kuran CIA, acaba Fetullah Hoca’ya ve Tayip Erdoğan’a niye bu kadar sahip çıkmaktaydı?

TSK düşmanlığı gâvur Uşaklığıdır!

ABD ve İsrail’in asıl hedefi Türkiye’yi hırpalayıp kendilerine sürekli mahkûm ve mecbur bırakmak ve bunun için de öncelikle TSK’yı yıpratmaktı. İşte bu amaçla her ikisi de kendi güdümlerinde bulunan Cemaatle AKP hükümetini TSK’ya karşı işbirliğine zorlamıştı. Oysa Fetullahçılık Nurculuğun bir ekolü olarak, hep siyaset üstü kalmak iddiasındaydı. Ama emir Yahudi Lobilerinden gelince, uymak lazımdı.

Aslında hem Fetullah Gülen hareketi hem de AKP, her ikisi de, Erbakan’a hıyanetinin, yani Milli Görüş’ün; Batı’dan bağımsız ve her yönden kalkınmış Büyük Türkiye davasını engellemenin hatırına, Amerika’nın yüksek himayesine hak kazanmışlardı. Hem Cemaati hem de Hükümeti, “milli hedefler güden, yerli ve kaliteli hizmetler üreten müstakil oluşumlar” zannetmek veya öyle göstermek; eğer akıl fukaralığı değilse, kesinlikle bir propaganda ve parlatma hesaplıydı.

İşte Ruşen Çakır’ın fırçaları ve çarpıtmaları da bu amaçlıydı.

Sözde “darbe hazırlığı” bahanesiyle komutanları, paşaları, kurmay subayları, Amerikan karşıtlarını tutuklama furyası başlatılırken, Balyoz operasyonuyla ilgili yandaş gazeteler şu manşetle çıkmışlardı:

“Askerlerin Fetullah Gülen’i Bitirme Planı”!

Şimdi o gazetelerin bazıları MİT’çilerin ifadeye çağrılmasıyla deşilen kriz için:

“Hükümetin Cemaati bitirme hesapları”!.. diye manşet yapmışlardı..

  • Yani şimdi TSK ile AKP aynı çizgide mi buluşmuşlardı?
  • Fetullahçılar bu denli etkili ve tehlikeli konumda ve makamlarda mıydı?

Sn. Ruşen Çakır Hükümet-Cemaat kapışmasıyla ilgili şunları yazmıştı:

“Öncelikle Erbakan’ın siyasete hep sıcak bakmış olan Nakşibendilikten, Gülen’in de siyasete mesafeli olmaya çalışmış Nurculuktan geliyor olmalarını akılda tutalım. Öyle ki Gülen’in Nurcu hareketin gövdesinden kopmasında, bu hareketin Adalet Partisi’nin peşinde aşırı politize olması hayli etkili olmuştur. Hatta sırf bu nedenle Gülen ve onu izleyen gençlerin ilk yıllarda AP yerine Erbakan’ın liderliğindeki Milli Nizam Partisi-Milli Selamet Partisi’ne daha fazla sempati duymuş oldukları söylenir. Fakat bu durum çok belirleyici olmadı, zaten uzun da sürmedi. 1970’lerin ortasından itibaren Gülen hem kendisini, hem takipçilerini siyasetten tamamen koparıp başta eğitim olmak üzere toplumsal alanlarda hummalı bir kurumsallaşmaya yöneldi.

Bu faaliyetler kısa sürede meyvesini vermeye başlayınca Gülen ve cemaati İslami kesim içinde hızla ünlendi; kimi zaman ilgi ve merak, kimi zaman da endişe ve kuşku konusu oldu. Örneğin İran devrimiyle özellikle gençlerde yaşanan radikalleşme geleneksel İslami yapıları da bir şekilde etkisi altına almaya başladığında, bu gelişmenin önüne çıkan engellerden biri de Gülen cemaati oldu. Gülen’in “devrimci İslam”a karşı iç ve dış odaklar tarafından kayırıldığı yolundaki sayısız komplo teorisinin herhangi bir değeri bulunmuyor. Buna karşılık Gülen’in nerdeyse yoktan var ettiği hareket, içinden çıktığı geleneksel Nurculuk’tan ziyade Milli Görüş’ün, Gülen’in kendisi de bir nevi Erbakan’ın alternatifi olarak öne çıktı, en azından böyle bir algı oluştu.”

Evet, Ruşen Çakır’ın: “Gülen hareketinin Erbakan’ın alternatifi olarak öne çıkarıldığı” tespiti doğruydu. Ama; “Cemaatin, CIA ve Batılı güçlerin özel desteğiyle değil, Fetullah Gülen’in şahsi gayret ve marifetiyle yükseldiğine” acaba kendisi de inanıyor muydu?

“Bir süre İslamcıların iç meselesi muamelesi gören ve fazla merak uyandırmayan bu (en hafif deyimiyle) “rekabet”, 1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin (RP) elde ettiği zaferle birlikte tüm Türkiye’nin ilgisini çekmeye başladı. Şöyle ki RP’nin siyasi yükselişine neredeyse paralel olarak Gülen hareketi de toplumsal, ekonomik ve kültürel alanlardaki “sessiz ve derinden” gelişimini belli bir noktaya getirmişti ve artık aleni bir şekilde kamuoyunun karşısına çıkmaya hazırdı. Sonuçta RP’nin siyasi yükselişini durdurma karşısında giderek daha da çaresizleşen iç ve dış odakların büyük bölümü Gülen hareketine, bir nevi “can simidi”ymiş gibi sarıldı. Gülen’i RP ve Erbakan’ın temsil ettiğini düşündükleri “radikal İslamcılık”ın bir tür “panzehiri” olarak gördüler ve onun “ılımlı” yorumlarının egemen olması için ellerinden geleni yaptılar.

Cemaat kendini ısrarla “siyasetler üstü” olarak tarif ediyor ve yurtiçi ve dışındaki okullarını öne çıkarıyordu; ancak Gülen’in kendisi Bülent Ecevit, Tansu Çiller, Alparslan Türkeş gibi dönemin önde gelen siyasetçilerle düzenli görüşmekten geri kalmıyordu, ama nedense Erbakan ile hiç bir araya gelmiyordu.

28 Şubat süreci zaten birbirlerine fazla güvenmeyen Milli Görüş ile Gülen hareketlerinin aralarının daha da açılmasına neden oldu. Fakat yaklaşık 10 yıl sonra, yine TSK yüzünden yollar birleşti; Milli Görüş gömleğini çıkartmış olduğunu söyleyen Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP ile Gülen’in öncülüğündeki hareket Türkiye’ye damga vuracak bir işbirliğini hayata geçirdi.”

Doğrularla yanlışları harmanlayan Ruşen Çakır:

“28 Şubat süreci hem Milli Görüş, hem de Gülen hareketine çok ağır darbeler indirdi. (Bu tespit yanlıştır, Çünkü 28 Şubat’tan Fetullahçılar kârlı çıkmıştır. A.A.) Fakat bu darbelerin söz konusu hareketlerin kaderlerine farklı etkileri oldu. Şöyle ki, Milli Görüş bölündü: RP’den sonra Fazilet Partisi’nin de kapatılmasıyla, Recep Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği “yenilikçi” kanat ayrılıp AKP’yi kurdu. Gülen hareketiyse, tam tersine “ricat” (geri çekilme) halinde olmasına rağmen birlik ve beraberliğini daha da güçlendirdi.

Türkiye son beş yıldır, 28 Şubat’ta çile çekmiş olan bu iki kesimin (AKP ve Gülen hareketi) güçlerini birleştirip geçmişin hesabını sormalarına tanık oluyor. Tabii ki bu süreçte yalnız değiller. İçerde ve dışarıda çok sayıda kişi, çevre, grup, cemaat... kimi zaman farklı, kimi zaman ortak saiklerle bu sürece dahil oldular. Sonuçta, ilk bakışta AKP hükümetiyle Gülen hareketinin bir ittifakı olarak görünen şey aslında çok daha geniş çaplı bir koalisyondur.” diyordu.

O Zaman, Bay Ruşen Çakır, hani Dış güçler ve işbirlikçi çevreler Gülen’e ve AKP’ye yardım etmiyordu?

“27 Nisan olayı AKP hükümetine TSK ile doğrudan hesaplaşmayı daha uzun süre erteleyemeyeceğini açık bir şekilde gösterdi. Artık, bu konuda çok uzun bir süredir hazırlıklar yapmış olan Gülen hareketiyle iş ve güçbirliğine gitmeleri kaçınılmazdı ve öyle oldu. Yani Erdoğan ile Gülen’in yollarını kesin bir şekilde yeniden birleştiren kişi dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’tan başkası değildi.

Bu işbirliği ilk meyvesini 2007 genel seçimlerinde verdi. AKP’nin yüzde 47 gibi yüksek bir oy oranına ulaşmasında, yıllarca epey işlerine yaramış olan “partilerüstü” imajlarını açıkça riske atan Gülen hareketinin katkısı hayli yüksekti. Ama hareketin siyasi tarafını en bariz biçimde belli etmesi 12 Eylül referandumunda olmuştur. Referandumda elde edilen başarı da her iki tarafta da yaptıklarının doğru olduğu düşüncesini güçlendirdi.

Referandumdan kısa bir süre sonra yapılan genel seçimlerde AKP’nin yüzde 50’yi aşmasını, ülkede askeri vesayetin ölüm ilanı olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. Ne var ki bu büyük seçim zaferinden kısa bir süre sonra yeni iktidar bloğunun iki ana bileşeni, AKP ile Gülen hareketi arasında sorunlar çıktığı söylentileri ortalığı kapladı. Taraflar daha bunları yalanlamaya fırsat bulamadan MİT krizinin patlak vermesiyle iddialar yepyeni boyutlar kazandı.

Özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya’nın başta Müsteşar Hakan Fidan olmak üzere eski ve yeni 5 MİT yöneticisini “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağırmasıyla patlak veren krizle birlikte, kimi zaman açık ama genellikle üstü örtülü bir şekilde dile getirilen, Gülen cemaatinin devlet içinde güçlü bir şekilde örgütlenmiş olduğu iddialarını yeniden tartışmaya başladık. Yıllardır ülkenin gündeminde olan bu iddiaların AKP iktidarıyla birlikte daha da arttığını biliyoruz ama bu sefer yeni bir durumla karşı karşıyayız: İktidar partisi çevreleri, daha önce yaşandığı gibi bu tür iddiaları yalanlama yarışına girmiyor; hatta bazen örtük, bazen aleni bir şekilde Gülen hareketinin devlet içindeki unsurları aracılığıyla hükümete politika dayatmak istediğinden şikâyet ediyorlar.

Kürt ve PKK sorunlarının nasıl çözülmesi gerektiği konusunda da her iki kanadın, kimi zaman mutlak bir şekilde ortak hareket ediyor görünseler de çok farklı, hatta zıt görüşlere sahip olduklarını da biliyorduk ki son MİT krizi bu farklılıkların ne derece hayati olduğunu kanıtladı. Her ne kadar sonradan, savcının tek amacının KCK’ya sızmış bazı MİT unsurlarının yasadışı faaliyetlerini soruşturmak olduğunda ısrar edilse de MİT’çilerin davetiyle esas olarak hükümetin PKK ve Öcalan’la görüşme politikalarının masaya yatırılmak istendiği açıktır. Bu durum, hükümete yakın bazı kişilerin de vurguladığı gibi siyasetin üzerinde bir “yargı vesayeti” kurma arayışı olarak görülebilir.

Öte yandan Mavi Marmara olayının ardından Erdoğan ile Gülen’in İsrail’e bakışlarında çok önemli farklılıklar olduğunu öğrenmiştik. Ayrıca Gülen cemaatine yakın yayın organlarında son dönemde Suriye ve İran konusunda çıkan haber ve yorumlara baktığımızdaysa hükümetin hayata geçirmeye çalıştığı dengeli politikaların epey uzağında, bu ülkedeki rejimlerin bir an önce alaşağı edilmesine yönelik yaklaşımların öne çıktığını görüyoruz.”

Yani ılımlı Fetullahçılar, artık katı ve baskın politikalara mı başlamıştı? İsrail’e saygılı Fetullah, İran’a ve Suriye’ye karşı niye böylesine saldırgandı?

“Hatırlayalım, Fidan ve diğerlerinin “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağrıldığı ve kendilerine Öcalan ve PKK ile görüşmelerin de sorulacağı öğrenildiğinde, burada esas hedefin başta Erdoğan olmak üzere AKP hükümeti olduğu şeklinde yorumlar yapılmıştı. Bir süre sonraysa Gülen cemaatine yakın bazı isimler bu iddialara karşı “Ne alakası var. Savcılar KCK içinde karışık işler çeviren MİT elemanlarını soruşturuyor, hükümet politikalarını değil” şeklinde savunmalar geliştirmişti.

Bu krizi hemen hükümet-Gülen hareketi arasındaki çekişmeyle ilişkilendirmek hiç de şaşırtıcı değildi, çünkü uzun süredir, özellikle özel yetkili mahkemeler ekseninde Gülen hareketinin bilgisi dâhilinde bir tür polis-savcı-yargıç üçgeni kurulmuş olduğu ve bu durumun giderek hükümeti de rahatsız ettiği yolunda iddialar vardı. Kriz patlak verir vermez, daha savcıya bir şey olmadan İstanbul’daki üç polis şefinin kızağa alınması (daha sonra devamı da geldi) bu teoriyi güçlendirdi. Daha önemlisi, yakın bir zamana kadar birçok konuda elele hareket etmiş olan bazı medya kuruluşları ve gazeteciler arasında çarpıcı bir bölünme yaşandı.

İktidar partisi sözcülerinin temkinli açıklamalarına ve Fethullah Gülen’in Başbakan’a yolladığı sıcak geçmiş olsun mesajına rağmen, her iki tarafın eli kalem tutanları, sanki uzun bir süredir bu anı bekliyorlarmış gibi yoğun bir savaşa giriştiler. Savcıların (ve onlarla birlikte hareket eden polislerin) tezlerinin ve bazı iddialarının, hiç de adı “cemaatçi”ye çıkmamış anaakım medyanın bazı organları ve bazı popüler gazeteciler tarafından dolaşıma sokulması bu savaşı daha enteresan kıldı.”

İktidara bile karşı koyacak ve politika dayatacak kadar güçlü olan bu organizenin gerçek sahibi CIA değil de, Fetullah Hoca ise, ülkesine dönmekten niye aciz bulunmaktaydı?

“Fetullah Gülen, 20. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye’ye damgasını vurmakla kalmadı küresel bir hareketi yoktan var etti. Bu hareketin, Müslüman Kardeşler, Rabıta, Tebliğ Cemaati gibi diğer uluslarötesi İslami yapılanmalardan en önemli farkı, dini değil eğitimi ön plana çıkarması; böylece sadece Müslümanlara değil her inançtan insanlara seslenebilmesidir. Bu hareketin 21. yüzyılda da etkisini kaybetmemesi, tam tersine sürekli güçlenmesine bakarak tam bir başarı öyküsüyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Kuşkusuz bu başarı kolay elde edilmemiştir ve ana öznesi Fetullah Gülen’in kendisidir. Onun ilk günden itibaren her adımını özenle attığını, her öğrencisini bizzat yakından kontrol ettiğini biliyoruz.”

Diyen Ruşen Çakır, kelimenin tam anlamıyla palavra sıkıyordu ve bunları yaranma kasıtlı söylediği sırıtıyordu. Çünkü yapılan icraatlar ve teşkilatlanmaların büyük kısmından Fetullah Gülen’in haberi bile olmuyordu, O sadece bir vitrin mankeni işlevi görüyordu.

“Gülen hareketi bir başarı öyküsüdür ama tarihinde başarısızlıklar da vardır. Bana göre bunların en çarpıcılarından biri 28 Şubat sürecinin başlarında geliştirilen, ama bir süre sonra sıra kendilerine gelince yanlış olduğu anlaşılan, diğer İslami yapıların uğradığı mağduriyetlere kayıtsız kalma stratejisidir. Son MİT krizininse çok daha büyük bir stratejik hata olduğu kanısındayım. “Gülen hareketini, belki de tarihindeki en büyük hataya ne sevk etmiş olabilir?” diye sorulacak olursa öncelikle AKP hükümetinin ve tabii ki Erdoğan’ın gücünü yanlış hesapladıklarını; buna bağlı olarak AKP’nin kendi desteklerini asla riske atmak istemeyeceğini düşünmüş olduklarını söyleyebilirim.

Ancak esas sorun, AKP ile Gülen hareketinin Türkiye’ye bakışlarında ciddi bir kopuş yaşanması ve cemaatin de bu kopuşu kabullenmeye yanaşmamasından kaynaklanıyor. Şöyle ki askeri vesayetin tasfiyesi için polis-özel yetkili mahkemeler işbirliğiyle yürütülen operasyonlar hep birlikte öne çıkarıldı. Ama belli bir aşamadan sonra hükümetin ülkeyi “normalleştirmek” istediğini, ama diğer tarafın operasyonları sonlandırmak bir yana hayatın her alanına el atmaya giriştiklerini gördük. Şike soruşturması bunun en açık örneğidir.”[3]

Ruşen Çakır’ın Cemaat ile ilgili sorularına Yeni Şafak gazetesi yazarı Ali Bayramoğlu şu yanıtları veriyordu:

“Fetullah Gülen’e yakın emniyetçilerin 2002-2003 yıllarındaki Sarıkız, Ayışığı gibi kendi varlıklarını da özellikle hedefleyecek askeri darbe girişimlerini saptadıkları, buna bağlı olarak cemaatin sosyolojik ve yarı-politik dokusundan çıkıp çok daha aktif bir örgütlenmeye gittiklerini, yani kendilerini agresyon içinde savunmaya yöneldiklerini görüyoruz. İşte cemaatteki bu yönelişle AKP’nin askerle karşı karşıya kalışının paralelliği, zaten tabii olan ama bu koşullarda çok daha pekişen bir işbirliğine yol açtı.

Her ne kadar mecburen ortaya çıkmış olsa da bu ittifakın başarılı olduğunu görüyoruz. Sonuçta askeri vesayet büyük ölçüde geriletildi, hatta tasfiye edildiğine inananlar da var...

Nitekim cemaat benim gözümde her zaman Türkiye’de İslami hareketin modernleşmesinin; İslam ile Batı, İslam ile teknolojinin bir tür sentezinin ve yeni Türk muhafazakârlığının köklerinin oluşmasının bir aracı oldu, hâlâ da böyle. Bugün sorun bu dokunun cemaat olma sınırlarını aşması, politik olarak aktif hale geçmesidir. Çünkü bir yerden sonra sosyolojik örüntü, doku gölgede kaldı ve politik yön ön plana çıktı.

Elbette tehlikeli. Kontrol dışı bir doku oluşuyor. Güçlü olduğunuz emniyet, adliye ve mülki amirliklerdeki kişi profiliyle oralarda üretilen politika, sıkça cemaatin istediği ve söylediğinin ötesine geçecek araçlar üretebilir. Bir polis sadece cemaat mensubu değil, bakışıyla da bir polistir. Şunun farkına varmalı cemaat: güçlenme, yayılma, kadrolaşma arayışı güvenlik birimleri ve stratejileriyle yapılıyorsa, kendisini kontrol eden, uygulamalarla tanımlayan doku olmaya başlıyor. Dahası cemaatin siyasi alandaki genel görüşleri asayiş mantığına endeksleniyor. Yani polisiye düşünmeye teslim oluyor. Ve cemaat son dönemlerde olduğu gibi ülkede ciddi bir otoriterleşme kaynağı olmaya başlıyor. Bu, Gülen’i seven pek çok insanı tedirgin edecek bir durumdur.

O mücadeleyi sürdüren emniyet-yargı-siyasi iktidar bloğu, bunu yaparken (Fetullahçı Emniyet) kendi konumunu güçlendirmek ve kendi aralarındaki ilişkilerde pozisyon almaya yönelik bir strateji de izlemeye başladı. Üç yönü vardı bu stratejinin. Önce orduyu tuş aşamasına getirip öyle tuttuğu müddetçe güçlenen, KCK gibi operasyonlarla ve güvenlik diliyle daimi hale gelen bir güç ürüyordu.

İkincisi kendisine yönelik eleştirileri cezalandırmaya, yetkisini bu istikamette kullanmaya başladı. Bunların bir kısmı gazeteci, bir kısmı devlet memuruydu. Mesela Hanefi Avcı. Hiç kimseye kefil değilim ama bu olayda biliyorum ve hissediyorum ki Avcı gibilerin başına gelenler bu palazlanmayı (Fetullahçı yapılanmayı) görüp ona dikkat çekmelerinden, bunu yüksek sesle dile getirmelerinden kaynaklanıyor.

Üçüncüsü son MİT krizinde olduğu gibi (Cemaat) bu gücü devlet içinde kritik bölgelere yayılmak için araçsallaştırdı. Kürt politikası burada kritik bir rol oynadı, daha doğrusu büyük iç çakışmaya vesile oldu. Zira malum yapının gücü, Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakol olayları, KCK operasyonları üzerinden iş Kürt politikasını uygulamada tanımlamaya kadar uzandı. İşte o noktadan itibaren asıl sorun başladı. Kürt politikasında ve genel demokratikleşme konularında Başbakan’ın etrafında daha meşruiyetçi bir anlayış ve ekiple, bu KCK operasyonlarını sürdüren ve her operasyonla biraz daha protein alan ve siyasi olarak konumunu belirleyen cemaat merkezli grup arasında bir kopuş yaşanmaya başladı.

Burada şu çok önemli, daha önce söyledim, bu çerçevede, güvenlik politikaları, güvenlik gücü ve dili cemaatin mücadelesinde var oluş aracı haline dönmeye başladı ve ciddi bir şekilde otoriterleşmeye özdeş hale geldi. Örneğin hükümet çevresinden ne zaman demokratikleşmeye yönelik bir niyet beyan edilse bu tür adımların demokratikleşmeye değil, Ergenekonculara yarayacağı şeklinde bir algı yaratıldı. Özetle seçimlerden sonra güvenlik bürokrasisi içinde kimin nerde olduğu bir kavgaya yol açmaya başladı.”[4]

Ali Bayramoğlu’nun bu itiraflarıyla:

1- Fetullahçıların Emniyet ve yargıda önemli ölçüde ve etkin biçimde kadrolaştıklarını

2- AKP iktidarına kafa tutacak hatta kapışacak güce ulaştıklarını

3- Cemaatin eğitim-öğretim hizmetlerini, dini ve ahlaki gayretlerini çok aşıp, artık devleti ve düzeni şekillendirme gayesine odaklandıklarını açıkça ortaya koymuşlardı.

4- Şimdi sormak lazımdı:

Bütün bunları CIA’nın, yani Amerika’nın değil de zavallı Fetullah Gülen’in kotardığına inanmak şapşallık derecesindeki bir saflık mıydı, yoksa “kiralık yazar” olma mecburiyetiyle gerçekleri saklama ve saptırma hesaplı mıydı?



[1] Erbakan’la Erdoğan’ın Temel Farkı / Ruşen Çakır / Vatan Gazetesi / 28.02.2012

[2] Ergün Diler / 28 Şubat 2012 / Takvim

[3] Ruşen Çakır / Vatan / 17-18-19-20-21 Şubat 2012

[4] Vatan – 23.02.2012


Bu yazarin diger makaleleri

YA ONURLU CİHAT VE İZZETİ; VEYA KURU EDEBİYAT VE ZİLLETİ…
“Dünya Yahudileri Amerika'daki sermaye Yahudilerini (sömürü sermayesinin sahiplerini, kendileri) "FAİZ"den...
Devami
YA ALLAH'A TAPINACAKSIN, YA DA AMERİKA VE AVRUPA'YA !
  Çok muktedir ve güvenilir bulduğu, yararını umduğu veya zararından...
Devami
KAVRULDUM DOSTLAR (ŞİİR)
  KAVRULDUM DOSTLAR        İmtihan unutup, iddaya daldım Gaflet koltuğuna, kuruldum dostlar… Nefsin...
Devami
ERBAKAN VE ŞEYTANIN “DOKUZ”LU ÇETESİ
  ERBAKAN VE “ŞEYTANIN ‘DOKUZ’LU ÇETESİ”          Kur’an’da Mafya Yapılanması ve İşbirlikçilerin İttifakı! Tefsir âlimleri...
Devami
OY VERMEK
  Hocamızla Kuran Sohbeti KONU: OY VERMEK (Gerçekten) İnkâr eden ve küfre giren...
Devami
İSLAM’DA İNSAN HAKLARI VE İSYAN AHLAKI
   İslam’da devlet başkanına ve diğer emir ve yetki sahibi makamında...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 2529

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR