ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1285
mod_vvisit_counterDün1959
mod_vvisit_counterBu Hafta14183
mod_vvisit_counterGeçen hafta19338
mod_vvisit_counterBu Ay3244
mod_vvisit_counterGeçen Ay67493
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19011474

IP'niz: 3.215.79.68
Bugün: 02 Tem 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13039988

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

İSRAİL’İN SURİYE HESAPLARI VE AKP POLİTİKALARININ İFLASI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

Rahmetli Erbakan Hoca: “Gerçekten Türkiye bir felakete götürülüyor mu, götürülmüyor mu?” diye soruyor ve şunları söylüyordu:

“Dış mihraklar Arz-ı Mev'udu alıp İsrail'e bağlamak için başladıkları planları şimdi Suriye'yi hedef alıp yutmak üzere yeni adımlarla devam ettirme arzusu içindedirler. Bu maksatla kısa bir süre önce ABD Temsilciler Meclisi Suriye'yi Cezalandırma Yasasını onaylamış, 4'e karşı 398 oyla kabul edilmiştir. Oyu veren 4 kişi Suriye konusunda iddiaları gerçekçi olmadığını söylemiş ve buna mukabil dış mihrakların etkisinde olan Haçlı-Siyonist ittifakı içinde olan diğer üyeler ise Suriye'nin derhal işgal edilmesini istemişlerdir. Irak'ın işgali için ortaya atılan uydurma bahaneler şimdi Suriye için dile getirilmektedir. Güya Suriye, Filistin'in terörist gruplarını destekliyormuş, Arapları ABD'ye karşı kışkırtıyormuş… Biz yıllardan beri tüm bu planların arkasında dış mihrakların Arz-ı Mev'ud'un İsrail'e bağlamak gayelerinin olduğunu her zaman belirtmişizdir. Asıl maksat büyük İsrail'in kurulma hedefidir. Afganistan ve Irak'tan sonra Suriye ile sınırlı kalmayacak, sıra Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye’ye gelecektir. Asıl hedef Türkiye'dir.

AKP dış odakların desteği ile başa geldiği için onların çizdikleri programın dışına çıkamıyor. AKP’ye diyorlar ki, Sen Hizbullah’ı silahsızlandıracaksın. Bunun içindir ki AKP askerimizi Lübnan’a gönderiyor. Yahu Sen barış için mi asker gönderiyorsun? Öyleyse barışı bozan İsrail’e göndermen lazımken, niçin Lübnan’a gönderiyorsun? Çünkü İsrail barış için değil, Hizbullah’ın silahları bizim askerimizi tehdit etsin ve kendisi de elini kolunu sallaya sallaya Lübnan’a girsin istiyor. Şimdi askerimiz gitti orda bekliyor. Neyi? 22 Temmuz’u Allah muhafaza buyursun, şayet 22 Temmuz’da bu AKP tekrar iktidara gelirse, Hizbullah’la çatışma çıkacak. Diyecekler ki, “efendim biz bir şey yapmıyorduk. Hizbullah saldırdı, biz de kendimizi savunmaya mecbur kaldık.” Böylece Hizbullah’ı silahtan tecrit edecekler. Böylece İsrail ellerini kollarını sallayarak Suriye ve Lübnan’a girmiş olacak. Ondan sonra da, İncirlik’te olan misket bombalarını ve Amerikan füzelerini bizim üzerimizde kullanacaklar, sonunda AKP iktidarında Türkiye’de gerçekleştirdikleri manevi işgali, maddi işgalle tamamlayacaklar. Irak gibi değil, Türkiye’yi yumuşak lokma haline getirerek almak istiyorlar. Türkiye’nin yöneticilerini kullanmak suretiyle Türkiye’yi İsrail’e köle yapmak istiyorlar. Ey aziz milletim, bulunduğumuz noktayı, anlatabiliyor muyum? Bunlar Suriye’ye girecekler, hududumuza gelecekler ve böylece tarihin en şerefli milletini yok etmek isteyecekler. Allah muhafaza buyursun.”[1]

Şimon Perez Suriye’ye saldırı talimatı veriyordu!

Brüksel’de Avrupa Parlamentosunda konuşan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres: “Suriye’deki zalim Esad yönetiminin katliamlarına daha fazla göz yumulmaması gerektiğini, bu nedenle BM destekli Arap Birliği askerlerinin bir an evvel Suriye’ye girmesinin kaçınılmaz hale geldiğini” söylüyordu. Yani AKP’nin ve İsrail’in Suriye politikası örtüşüyordu. Ancak ABD yönetiminin ve özellikle Yahudi Lobilerinin “uzaktan kumandalı manipülasyonlarıyla”, AKP Türkiyesinin bölgedeki ağırlık ve saygınlığını(!) yükseltmek için Erdoğan ve bakanlarının İsrail aleyhine atıp tutmaları, İsrail’in ise Türkiye’yi kontrolünde tutabilmek için alttan almaları şeklinde bir danışıklı dövüş yaptırdığı konuşuluyordu.

Hatta, İsrail’in ve Onun Türkiye’de en güvendiği Sabataist Hasan Cemal gibi isimlerin kontrolü dışında bir “AKP-PKK” uzlaşmasına bile razı olunmayacağını, Cengiz Çandar şöyle açıklıyordu:

“Yani Öcalan, bir ‘sınır dışına çekilme tarihi’ verirse Kandil ona uyacaktır. Ama ben, Abdullah Öcalan’ın ‘deklarasyonu’ndan daha öncelikli olarak, Hasan Cemal’in yazısını bekliyorum. ‘Newroz’dan 48 saat önce, yarın yani salı günü Hasan Cemal’in yazısı çıkacak mı çıkmayacak mı? Hasan Cemal, iki haftadır yazdırılmadığı için Milliyet’teki yazılarına devam etmiyor. Bu Milliyet patronajının tercihi midir, bunda siyasi iktidarın payı nedir; bunun tartışması ayrı bir konu. Tartışma götürmeyecek husus, Hasan Cemal’in iki haftadır yazamıyor durumda olmasının kocaman bir ‘ayıp’ olduğu. Hasan Cemal, herhangi bir isim değil. Sadece basın dünyasındaki meslek kıdeminden ötürü de değil. Özellikle, 2000’li yılların başından, yani AK Parti’nin iktidar dönemiyle eşzamanlı olarak Türkiye’nin ‘demokrasi mücadelesi’nin simge isimlerinden biri. Bugünün ‘yeni merkez medyası’ndaki birçokları, 2007’deki ‘e-muhtıra’da nereye sıvışacaklarını bilemezken, ‘e-muhtıra sabahı’ televizyonlardan yürekli sesiyle, askeri müdahaleye başkaldıran oydu. 2008’de AK Parti kapatma davasındaki tavrını iktidar çevreleri unutmuş olabilir ama ‘arşivler’ unutturmaz.

Hasan Cemal’in yazılarına iki hafta ara vermesi söz konusu edilmişti ve bu süre yarın doluyor. İki hafta yazmaması zaten utanç verici idi ama bakalım yarın iki hafta sürekli mi olacak? Yeni Şafak’ın lümpeni, “Hasan Cemal’in yazamadığı ülkeye barış gelmez mi?” başlığıyla hafta içinde bir yazı yazarak Hasan Cemal ve Kürt sorununda bugüne dek barış ve çözüm mücadelesi vermiş olanların ‘susturulması’nı alaycı bir dille ‘meşrulaştırma’ya çalıştı. “Hasan Cemal’in yazamadığı ülkeye barış gelmez mi?” Bu terbiyesiz soruya cevap: Hayır, gelmez! Özellikle, Kürt sorununda çözüm ve barış mücadelesinin bunca yıldır başını çekmiş olan insanları susturursanız ne çözüm ne de barış gelir. Hasan Cemal, bu ‘simge’lerden biridir; dolayısıyla bu sorunla ilgili duruşu nedeniyle susturulursa, yani yazamazsa, onun yazamadığı ülkeye barış gelmez. Barış diye yutturduğunuz gelir. Çözüm ise hiç gelmez. İçi ‘özgürlükler’, ‘haklar’ ve bunları güvence altına alacak bir ‘demokrasi’ olmayan ne barış olur ne çözüm olur. Şayet ‘Kürt sorununa çözüm süreci’nin başladığı öne sürülen bir dönemde, Hasan Cemal, yazamaz, yazdırılmaz hale sokulmuşsa, o, ‘Türk medyasının bittiği’nin ‘deklarasyonu’dur.”[2]

Bu arada ABD Kongresi’nin Erdoğan’a gönderdiği “Siyonizm serzenişi” mektup, bu Hükümet ile İsrail arasında sürdürülen iyi ilişkilerin teyidi sayılıyordu. Hükümet ile İsrail’in kamuoyundan gizli olarak sürdürdüğü derin ilişkileri bilen Kongre üyeleri Erdoğan’ın Siyonizm çıkışına bir anlam veremediklerini belirtip “Bunu senden beklemezdik” ikazında bulunuyordu.

Hükümet’in ’Stratejik Müttefik‘ olmakla övündüğü ABD, her fırsatta İsrail’i Türkiye’ye tercih ediyor, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin ‘Siyonizm’e çıktığı desteğin ardından ABD Kongresi de Erdoğan’a manidar bir mektup gönderiyordu. Mektupta, Türkiye’nin İsrail ile sürdürdüğü iyi ekonomik ilişkilere vurgu yapılırken, Hükümet’in verdiği uluslararası taahhütler(!) hatırlatılıyordu. Kongre üyeleri Erdoğan’ın ‘Siyonizm’ çıkışını, sürdürdüğü icraatlarla bir türlü bağdaştıramayarak, Erdoğan’ı uyarıyordu.

Verdiğiniz taahhütleri unutmayın

Mektupta yer alan ‘hayal kırıklığı’ ifadesi Erdoğan’dan böyle bir çıkışın beklenilmediğini ortaya koyuyordu. Mektubun devamında yer alan satırlar ABD Kongre üyelerinin şaşkınlığını açıklıyordu. Kongre üyeleri Erdoğan’a “İsrail ile ekonomik ilişkileriniz tam gaz sürerken ve verdiğiniz uluslararası taahhütler hâlâ geçerliyken neden böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissettiniz?” diye soruyordu.

El altından ilişkiler tam gaz sürüyordu!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi İsrail’in Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) üyeliğine kabul edilmesi sağlanıyordu. Ekonomik ilişkileri geçen yıllar içinde daha da artıyor, Türkiye öne sürdüğü şartlar yerine getirilmeden gizli kapaklı toplantılarla İsrail’e el uzatıyordu. Son olarak Türkiye’nin Ottawa Büyükelçisi Dr. Tuncay Babalı bu gizli görüşmeleri doğruluyordu. Bu çıkışın sebebini biz söyleyelim; Hükümet, İsrail karşısında düştüğü açmazı ‘tribünlere oynayarak’ gizlemeye çalışıyordu. Türkiye’nin Ottawa Büyükelçisi Dr. Tuncay Babalı’dan büyük bir itiraf geliyordu. Büyükelçi Babalı, Mavi Marmara’da 9 Türk vatandaşının şehit edilmesinin ardından Türkiye ve İsrail arasında meydana gelen gerilimin son bulmak üzere olduğunu belirtiyor, “Eğer Lieberman baltalamasaydı iki ülke anlaşacaktı” diyordu. Tuncay Babalı, Toronto Üniversitesi’ne bağlı Munk School’da “Yeni Fırsatlar ve Zorluklar Karşısında Türkiye-Kanada İlişkileri” konulu konferansın sonunda bir soruyu yanıtlayan Büyükelçi Dr. Tuncay Babalı, Mavi Marmara olayından sonra kopan Türkiye-İsrail ilişkilerinin yakında normale dönebileceğini söylüyordu. Kanada dahil birçok ülkenin, iki ülke arasında arabulucu olmak için başvurduğunu ifade eden Babalı, “Biz ikinci veya üçüncü kulvar diplomasisinden yana değiliz. Tercihimiz doğrudan görüşmedir. Bu kanal da açıktır ve gerektiğinde yapılıyor” itirafında bulunuyordu.

Siyonizm’in Irkçılık ve fesatçılık olmadığını savunanlara soralım:

  • Daha (Mart 2013) başında İsrail Devleti, Batı Şeria’dan Kudüs’e gitmek isteyen Filistinlilerin İsraillilerle aynı otobüse binmesini yasakladı. Biliyorsunuz benzeri uygulama Güney Afrika’daki apartheid rejiminde vardı. Bu faşist uygulama Yahudilerin üstün ırk olduğuna inanmasından kaynaklıydı.
  • 2008 yılı biterken İsrail Gazze’ye saldırdı ve 22 gün süren bombardımanda 1500 Filistinli hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin yarısından fazlası kadın ve çocuktu. O zaman İsrail ordusunun da hahamı olan General Avi Ronzki, Filistinlilerin nasıl öldürüleceğine dair bir kitapçık hazırlayarak askerlerine dağıtmıştı. Masum bir bebeği ve kadını katletmeyi caiz sayan ve bunun kitabını yazanlar, gerçekten insan mıydı?
  • İsrail’deki hükümet ortaklarından Şas Partisi’nin dini lideri Haham Ovedya Yosef daha üç yıl önce, “Yahudi olmayan diğer bütün insanların varlık sebebi, Yahudilere hizmettir” ifadelerini kullanmıştı. Ey AKP’liler ve Fetullah Gülenciler, acaba siz de o hizmetten şeref duyanlardan mısınız?
  • İsrail toplumunun büyük saygı duyduğu hahamlardan İzak Şapiro, yazdığı “Kral’ın Tevrat’ı” kitabında bebek, kadın ve yaşlılardan Yahudi olmayanların Yahudiler tarafından öldürülmesinin mübah olduğunu açıklamıştı. Aynı kişi, Filistinlilerin can ve mallarının Yahudilere helal olduğunu vurgulamıştı. Sizce bu Yahudi ayrımcılığını ve üst ırk saplantısının bir ispatı sayılmaz mıydı?
  • 1948 yılında Filistin toprakları üzerine kurulmuş olan terörist İsrail Devleti’nde vatandaşlık verilmediği için elektrik, yol, su gibi temel hizmetlerden yoksun yüz binlerce Filistinli yaşamaktaydı. Bu vahşi ve gayri insani tavrı nasıl tanımlamak lazımdı?
  • Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında 4 milyona yakın Filistinli mülteci sığınmacıydı. Bu insanların topraklarına geri dönmelerine İsrail Devleti izin vermiyordu? ABD kongre üyelerine göre saygın bir müessese olan Siyonizm neden böyle davranmaktaydı?
  • Aleni bir şekilde ırkçı olduğunu söylemekten sakınmayan ama bazılarınca bunun yerine “aşırı sağcı” diye tanımlanan Avigdor Lieberman diye bir adamın, “Gazze’ye atom bombası atalım” sözleri size göre ayrımcılık olmaz mıydı?

Siyonizm kendisini, “Yahudi olmayanlar Yahudilere hizmet için yaratılmıştır ve onların sömürülmesi hatta öldürülmeleri mübahtır”diye tanımlarken size ne oluyor da Siyonizm’i, “Yahudiliğin ayrımcılık içermeyen bir beyanı” olarak tanımlıyorsunuz?[3]

Washington’da gizli toplantı yapılıyordu!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İsrail Başbakanı Bünyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Barack Obama’nın Washington’da 3’lü bir toplantıda yapacakları öne sürülüyordu. Filistinli haftalık “El Minar” dergisi, İsrailli, Amerikan ve Türk liderlerinin 3’lü bir toplantının düzenleyeceğini ve her üç tarafın menfaatlerini temin konusunu görüşeceklerini söylüyordu. Derginin savlarını yansıtan İranlı Farsa Haber Ajansı’nın “Böyle bir toplantının düzenlenmesi, Erdoğan’ın Ankara’yla Tel Aviv arasındaki gizli temasları ve geniş koordinasyon girişimlerini gizli tutma yönündeki çabalarını ortadan kaldıracaktır” iddiasını dile getirdikten sonra şöyle devam ediyordu:

“Habere göre, bu toplantının düzenlenmesiyle Türk ve İsrailli yetkililerin bir süre yaşadıkları sahte gerginliklerin ardından görüştükleri de açığa çıkmış olacaktı. Hâlbuki Erdoğan bugüne kadar Siyonist İsrail’le gerginlik konusunu Arap toplumlara nüfuz edebilmek için kullanmıştı. Bir taraftan da Filistin ve Suriye başta olmak üzere Arap ümmetine karşı terör komplolarına katılmaktaydı.”[4]

Acaba Sn. Başbakan, açığa çıkan bu sırlı haberler üzerine mi, psikolojikmen hastalanıp Cuma namazına bile gidemiyordu? Bu kadar hasta ve perişan Erdoğan, bir gün sonra Çanakkale’ye nasıl gidip, esip gürlüyordu?

Ankara ve Tel-Aviv’in İslam dünyasını parçalama iddiaları konuşuluyordu!

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- El-Minar dergisi güvenilir Türk kaynaklardan naklen yayınladığı haberinde, Ankara yönetiminin Arap dünyasına karşı düşmanca bir politika izlediğini ve Suriye'de halkın kanının akıtılması komplosuna katılarak gerçekte Arap dünyasını parçalama planına taşeronluk ettiğini belirtiyordu. Dergi, Türkiye yönetimi bu planı yıllar önce gizlice “korsan İsrail” ile imzaladığını, planın amacı Arap dünyasını parçalamak ve burada azınlıklardan oluşan küçük ve aynı zamanda korsan İsrail'in müttefiki olan yeni devletler kurmak olduğunu yazıyordu. El-Minar, Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun CIA ile yakın irtibatta olduğunu ve aslında bu örgütün bir üyesi sayıldığını ve ayrıca Siyonist elebaşları ile iyi ilişkileri bulunduğunu vurguluyordu.[5]

Ayrıca El-Minar dergisi, Tel aviv’de Katar ve Türkiye’nin katılımıyla düzenlenen gizli oturumlarda “Korsan İsrail’in Suriye’ye saldırmak için teşvik edildiğini açıklıyordu.[6]

Tam bu sırada Benyamin Netanyahu, Ürdün Kralı ile gizli bir görüşme gerçekleştiriyordu

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu Amman’da Ürdün Kralı Abdullah ile gizli bir görüşme gerçekleştiriyor ve kesilen İsrail-Filistin görüşmeleri ele alınıyordu. İsrail ile Filistin arasında barış görüşmeleri 2010 yılının Eylül ayından beridir kesilmiş bulunuyordu. Bu görüşmelerin tekrardan başlayabilmesi için Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas Yahudi yerleşim inşatlarının durdurulmasını ve 1967 savaşı öncesi var olan sınırların tanınmasını istiyordu. Buna karşı Tel-Aviv ise müzakerelere koşulsuz başlanmasında diretiyordu.[7]

Ardından Ürdün Kralı Türkiye'ye geliyordu!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, daveti üzerine Türkiye'ye resmi bir ziyarette bulunan Ürdün Kralı II. Abdullah ile bir araya geliyordu. Cumhurbaşkanı Gül, Kral II. Abdullah'ı Çankaya Köşkü'nde törenle karşılıyor, ardından Cumhurbaşkanı Gül ve eşi Hayrünnisa Gül, Kral II. Abdullah ve eşi Kraliçe Rania El Abdullah ile bir süre görüşüyor ve sonra heyetler arası görüşmelere geçiliyordu. Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde yer alan açıklamaya göre, ziyaret, Cumhurbaşkanı Gül'ün, Ürdün'e 1-3 Aralık 2009'da gerçekleştirdiği resmi ziyaretin iadesi mahiyetini taşıyordu. Görüşmelerde, başta siyasi ve ekonomik konular olmak üzere iki ülke arasındaki ilişkiler tüm yönleriyle ele alınarak, ikili ticaret hacminin ve karşılıklı olarak yatırımların arttırılması için alınması gereken önlemler üzerinde duruluyor, ayrıca, güncel, bölgesel ve uluslararası meseleler hakkında fikir alışverişinde bulunulduğu belirtiliyor, ancak ayrıntı verilmiyordu.

Ziyaretinin ikinci gününde de temaslarını sürdüren Ürdün Kralı, Başbakanlık Resmi Konutu'nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya geliyordu. Basına kapalı olarak gerçekleşen görüşmeye ise Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, AK Parti Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mevlüt Çavuşoğlu ve AK Parti Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan da katılıyordu.

“Ürdün Kralı’nın Ankara görüşmelerinde Suriye’nin istikbali konusunda hayli kaygılandığı ve İsrail’in Golan’ı işgal etme olasılığından bahisle yakındığı” kulislere yansıyordu.

Kral’ın Arap Baharı ateşinin Suriye üzerinden kendi ülkesine sıçramasından çekindiği de konuşuluyordu. Hatta birilerinin Kral’a: Tabii; ‘Suriye’nin güneyi İsrail’e’ düşerse, Kuzeyi de size düşer” dediği söyleniyordu!

Şimdi Obama’nın İsrail ziyaretinin Suriye’nin parçalanması öncesine denk gelmesini nasıl okumak gerekiyordu?

Yandaş gazetelerin dış politika yazarları ve yorumcularının bir kısmı olayları hiç okuyamıyor, bir kısmı hiç anlamıyor, bir kısmı da gerçekleri gizleyip yazmıyordu! İşte Suriye; hesabı-kitabı çoktan yapılıp bağlanmış bir kurbanlık gibi akıbetini bekliyordu. AKP iktidarı hala ABD’nin gerekli müdahaleyi yapmadığı için sızlanıp duruyordu! Siyonist Kissinger’ın, "10 yıl içinde İsrail olmayacak" sözleri İsrail kalmayacak, ortadan kalkacak değil.. "Eskisi gibi olmayacak ve Büyük İsrail kurulacak” anlamını taşıyordu. Ve tabi Suriye’den sonra parçalanma sırası Türkiye’ye geliyordu.

Bu iddialar niye yanıtlanmıyordu?

Suriye’de yaşanan iç çatışmalar Türkiye’yi de yakından etkiliyordu. Bir yandan sığınmacılara kapılarını açarak maddi bir külfetin altına giren Türkiye, diğer yandan da gençlerin kandırılarak Suriye’ye götürülüp çatışmaya sokuldukları iddiasıyla çalkalanıyordu. Gençlerin aileleri seslerini duyuracak yetkili arıyor, ama bulamıyordu.

BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, Diyarbakır ve Bingöl’den bazı gençlerin Suriye’ye çatışmaya götürüldüklerine yönelik iddialar olduğunu, bunların araştırılması gerektiğini söylüyordu. Altan Tan, uzun süreden beri değişik ülkelerden gelen çete ve silahlı güçlerin Ceylanpınar üzerinden Suriye’nin Serekaniye ve Rasülayn kasabasına geçtikleri, orada eylemlere karıştıkları, silah, cephane ve mühimmat desteğini Türkiye’den aldıklarına yönelik ciddi iddialar olduğunu belirtiyordu. Diyarbakır’ın Hani ilçesinden 9-10 gencin bu çatışmalara götürüldüğü bilgisini aldıklarını kaydeden Tan, bunlardan 4-5’inin hafta içinde izinli olarak Hani’ye döndükleri, Suriye’de öldürülen birinin cenazesinin getirildiği, Bingöl’den 60’a yakın gencin de götürüldüğüne dair söylentiler olduğunu anlatıyordu.[8]

Bu tehlikeli süreçte CIA ve MOSSAD ajanlarının eğittiği El Kaide militanlarının başta Hatay olmak üzere Türkiye’nin pek çok il ve ilçesine sızdırılıp hücreler halinde teşkilatlandırıldığı ve şimdilik uykuya yatırıldığı iddiaları giderek yaygınlaşıyordu!?

Bu arada Rusya Dışişleri Bakanı Leurov, ‘’Suriye’de muhaliflerin silahlandırılması uluslararası hukuku ihlal edebilir’’ diye uyarıyordu. İngiltere Dışişleri Bakanı Hague ise, Suriye’de yaşananlarla ilgili yapacakları her şeyin ülkesi ve uluslararası toplum açısından yasal olacağını iddia ediyordu. Sergey Leurov, ‘’Suriye’de muhaliflerin silahlandırılmasının uluslararası hukuku ihlal edebileceği’’ uyarısında bulunuyor, İngiltere Dışişleri Bakanı Hague ise ülkesinin Suriye’ye ilişkin hiçbir olasılığı göz ardı etmediğini, Suriye’deki durumun ‘’yıkıcı boyutlara’’ ulaştığını ve ‘’daha da kötüye gidebileceğini’’ vurguluyordu. Hague, Suriye’de yaşananlarla ilgili yapacakları her şeyin ülkesi ve uluslararası toplum açısından yasal olacağını söylüyor, daha önce Suriye’deki muhalefete zırhlı araç ve çelik yelek gibi askeri teçhizatlar sağlandığını açıklıyordu.

Irak Maliye Bakanı feryat ediyordu: ABD, Irakta sadece yıkıma ve katliama yol açıyordu!

Irak’ın işgalinden sonra ülkede yaşanan patlamalarda resmi rakamlara göre tam 137 bin kişi can veriyordu. Oysa bu rakamın gerçekte 1 milyona yaklaştığı söyleniyordu. Irak Maliye eski Bakanı Rafi İsavi, ABD’nin 2003’teki Irak işgaliyle başlayan şiddetin ardından ‘’son 10 yılın, Irak’ta yıkım, mezhepçi politikalar ve Sünni kesime yapılan tecavüzlerle geçtiğini’’ söylüyordu. Emperyalist ABD ve müttefiklerinin Irak’a açtığı savaşın 10. yılı münasebetiyle açıklamada bulunan İsavi, ‘’Son 10 yıl, yıkımla, ulusal uzlaşma ve ortaklıktan yoksun, hegemonya, mezhepçi politikalar, ayırım, çifte standartlar ve Sünni kesime yapılan tecavüzlerle geçti. Önceki ve mevcut hükümetle, politikalarını, vatandaşların çıkarlarını esas alan doğrultuda değiştirme hedefiyle çalıştık. Açık bir şekilde söylüyorum; başarısız olduk. Bu sebeple 6 ilimizde vatandaşlar, hükümetin mezhepçi ve ayırımcı politikalarına karşı çıkmak için sokağa döküldü’’ diyerek acı ve alçaltıcı gerçekleri ortaya koyuyordu.

BOP politikalarının ve Arap Baharı palavralarının, Türkiye dâhil 27 İslam ülkesini parçalamak için hazırlandığını, ahmaklar ve kiralık meddahlar dışında artık herkes anlıyordu. Hatta işsizlik ve adaletsizlik yüzünden Tunus’ta kendini yakan ve Arap Baharının öncüsü sayılan işportacı gencin ölümünden aylar geçtikten sonra şimdi hiçbir şeyin değişmediği ortaya çıkıyor ve Tunus’ta tam üç diploma sahibi bir genç, yine işsizlik ve çaresizlik nedeniyle kendisini yakıyordu!

Yine Erbakan Hocamızın sözleriyle bağlayalım:

“Dünyaya hâkim olan Siyonist ve emperyalist güçler en büyük zulmü çay kahve içerek oturdukları yerden işleyecek kadar, teknolojiyi geliştirmişler. Şimdi kalkıp “ben hakkımı koruyacağım” diyorsun. İyi de nasıl koruyacaksın? Adamın 40 tane uçak gemisi var. Efendim ben de 40 tane yapayım dersen birkaç ömür buna yetmeyecek. Kaldı ki bak, İran’a atom bombasını yaptırıyor mu? Üstelik sen 40 tane yaparken o 80 tane yapacak. Öyleyse nasıl kurtulacaksın, nasıl bunlara laf anlatacaksın? Bana bak Cenab-ı Allah Rahman ve Rahimdir. Sen teknoloji nedir biliyor musun? Şimdi o geminin içerisinde, sen öyle bir manyetik alan yaparsın ki, kumandanın sesini o subay duyamaz. Onun atmış olduğu füzeyi oluşturacağın elektromanyetik dalgalarla havada yakalarsın, geri çevirip, onu atan geminin üzerinde parçalarsın!

Evet, teknoloji Allah’ın bir rahmetidir ve üstün bir teknoloji olmadan Batılı barbarlarla başa çıkmak imkânsızdır. Geri kalmış ülkelerin, kendini ilerlemiş zanneden ülkelerin önüne geçmesi bakımından teknoloji bir fırsattır. Bunu başardığın zaman senin artık uçak gemisi yapmana gerek yok, çünkü onun uçak gemisi senin sayılır. İstediği kadar füze atsın, nasılsa kendi başında patlayacak!

“Hocam yahu sen nelerden bahsediyorsun?” Bana bak! Sen benim aynı zamanda bir teknik profesörü olduğumu bilmiyor musun? Onun yüz tane uçan kalesi varmış, ne yazar! Havadaki sürtünmesi o kadar düşük olan madenler var ki, fazla açıklama yapmayı uygun görmüyorum, o madenleri sen buradan fırlattığın zaman, onun uçan kalesinin bin misli hızla gidiyor. Havada dağılıyor ve tellerden ibaret olmak üzere onun uçan kalesini yakalıyor ve aşağıya düşürüyor. ABD ve İsrail’in elindeki bir uçan kale 100 milyon dolara mal oluyor. Benim söylediğim bu silahın kendisi ise sadece 500 bin dolara hazırlanıyor. İşte böylece onun 100 milyon dolarlık malını sen 500 bin dolarla düşürebilirsin.

Neyle düşüreceksin? İmanla imanla, imanla… (ve hazırladığımız ve size anlattığımız teknoloji harikalarıyla)

Böylesine bir teknolojik gelişme yaptığın zaman ve şu müeyyide kuruluşlarını kurduğun zaman, “gel bakalım buraya!” dediğin zaman, ister istemez ayağı titreyerek gelecek ırkçı emperyalizm. Otur şuraya bakalım; bana bak sen şimdiye kadar, bizim kanımızı canımızı emdin. İnsanlığa kan kusturdun. Ama biz Hz. Ömer’lerin, biz Selahaddin Eyyübi’lerin ahfadıyız. Biz Sultan Fatih’lerin ahfadıyız. Biz sizi imha için gelmedik. Biz rahmet Peygamberinin ümmetiyiz. Biz size de sizin hakkınızı vermek için geldik. Yeryüzünde ecdadımız gibi adil bir düzen kurmak için geldik. Hakkı korumak için geldik. Biz hakkı üstün tutarız amma kuvvetin de kıymetini biliriz. Hakkın emrindeki kuvvet en şerefli kuvvettir. İşte biz o kuvvete sahip olacağız ve böylece kuvvetli bir Türkiye kuracağız ve yeni bir dünya kuracağız.”

Hocamız İl Başkanları toplantısında yukarıdaki konuları anlattıktan sonra, bir ara:

  • “Farz edelim ki, İslam Birleşmiş Milletlerini, İslam Ortak Pazarını kurduk, D-8’leri oluşturduk, ama Siyonizm’in elindeki teknolojik silahları hesaba katmadık. Eğer elinizde Siyonizm’in elindeki silahları yok edecek teknolojik imkânlarınız bulunmuyorsa, diğer bütün imkânlarınızın hiçbir anlamı kalmaz, Siyonizm elindeki teknolojik silahlarla gelir, tüm zenginliklerinizi ve girişimlerinizi yok eder, gider. Bu nedenle bütün bunları hazırlamak ve ilgili kurumlara bırakmak zorundaydık!” diyerek ırkçı emperyalizmle (Siyonizm’le) tarihi hesaplaşmanın yakın ve kaçınılmaz olduğuna ve gerekli teknolojik hazırlıkların yapıldığına dikkat çekiyordu.



Milli Kurtuluş Konferansları–1,  http://www.timeturk.com/tr/2012/10/06/erbakan-bugunler-icin-uyarmisti.html

Önce Hasan Cemal sonra Nevroz, Radikal, 13.03.2013

Milli Gazete, Selahattin Toprak

15.03.2013, Vatan

 http://abna.co/data.asp?lang=10&Id=350496, 24.09.2012

www.islamidavet.com, 01.02.2013

www.cybc.com., 03.03.2013

15 Mart 2013, Milli Gazete


Bu yazarin diger makaleleri

  Bir takım İslamcı (istismarcı) gafiller, hatta Milli Görüşçü bazı...
Devami
  Etrafımızda bölge ve dünya dengelerini değiştirecek III. Dünya Savaşı hazırlıkları...
Devami
  SORU SORMAK VE SORUŞTURMAK HAYATİ BİR İHTİYAÇTIR!          Bilgi edinmenin ve gerçeğe...
Devami
  Kuvayı Milliye Dernekleri: "Vatan elden kayıyor ve geleceğimiz karartılıyor"...
Devami
  TÜRKİYE’NİN BÖLÜNME PROJELERİNE TAŞERONLUK YAPAN; AKP'DİR        31 Mart 2019 seçimleri öncesi,...
Devami
  PKK, Avrupa'da ahtapot gibi örgüt kurmaktadır ABD Dışişleri Bakanlığı...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 1904

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR