ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1585
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta5449
mod_vvisit_counterGeçen hafta27382
mod_vvisit_counterBu Ay82563
mod_vvisit_counterGeçen Ay119131
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17839410

IP'niz: 3.236.170.171
Bugün: 15 Haz 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12602574

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

3. DÜNYA SAVAŞI VE 1. ve 2. DÜNYA SAVAŞLARININ RÖVANŞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

3. DÜNYA SAVAŞI

VE

1. ve 2. DÜNYA SAVAŞLARININ RÖVANŞI

         

Kanla kurulan, milyonların canına mâl olan ve bir asırdan fazladır milyarlarca insanı ezip sömürüp duran ve semirdikçe kuduran Siyonist-emperyalist dünya düzeni, yine kanla yıkılacak ve İlahi intikamla hezimete uğratılacaktır. 1. ve 2. Dünya Savaşlarıyla kazandıkları ve sonrasında kışkırttıkları ve insanlığa kan kusturdukları iç çatışmalar, işgale kalkışmalar ve terör olaylarıyla ellerinde tuttukları zulüm saltanatları yine, ama bu sefer haklıların, ahlâklıların ve mazlumların kazanacakları bir savaşla geri alınacaktır. Ama onların yani Şeytani odakların yaptıkları gibi, bu sefer öyle milyonlarca, yüz binlerce, on binlerce insan katlolunmayacak; sadece zulmün elebaşları, savaş karargâhları ve atom başlıklı füze rampaları ortadan kaldırılacak ve çağın Nemrutları, Firavunları ve Şeddatları hizaya sokulacaktır.

Ey bütün bunları hayal sanıp burun kıvıranlar… Eğer gökleri gezip, Dünyamızın onların yanında bir sahradaki futbol topu kadar kaldığı galaksilerdeki Allah’ın özel ordularının (Bak: Fetih Suresi: 4. Ayet) ışıklı çadırlarının ve intikam hazırlıklarının farkına varsaydınız İsrail, ABD, AB, Rusya ve Çin’in elindeki atom bombaları ve son sistem saldırı silahları yüzünden onları yenilmez ve baş edilmez saymazdınız! 300 milyar galaksinin her birindeki 400 milyar adet güneşin tek ve gerçek sahibi Allah’ın mutlak iktidarına inanıp sığınsaydınız; ne Haçlı kapitalistlerin ne de oraklı sosyalistlerin kapısında uşaklığa razı olmazdınız!..

Çaresi yok, 2. Dünya Savaşı sonunda Karadeniz’in Kuzey kıyısındaki YALTA’da, tüm dünyanın kapitalist ve komünist taşeronlar elinde paylaşılmasını sağlayan Siyonist plan artık yırtılacak… İki kolu Kudüs’te, iki kolu Moskova’da ve üç kolu da Washington’da bulunan “Yedi Kollu Şamdan” kırılıp parçalanacak… Yıllardır kan ağlayan Mescid-i Aksa’dan bu sefer zafer tekbirleri Arş’a çıkacaktır!..

Karadeniz Isınmakta, Akdeniz’e Yığınak Yapılmaktaydı!

Zaten Rusya’yla Ukrayna arasında her an savaş başlayacağına ilişkin yorumlar giderek artmaktadır. ABD ve NATO Karadeniz’e savaş gemileri yığmaktadır. Hâlâ bu savaş ihtimalinin çok yüksek olmadığını düşünenler yanılmaktadır. Ukrayna’da 2014'te Batı yanlısı grupların ihtilal yaparak iktidara taşınmaları ve dönemin Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in Rusya’ya kaçmak zorunda kalması; bunun hemen ardından Rusya’nın Ukrayna’ya kısmi müdahalede bulunmasıyla, iki ülke ilişkileri, kolay düzelmeyecek şekilde yara almıştı. Ukrayna’yla Rusya arasında, başlıca iki sorunlu bölge bulunmaktaydı:

1- Kırım Yarımadası: Şubat 2014'teki ihtilalin hemen ardından Rusya, Ukrayna’nın Kırım Yarımadası’na müdahale edip el koymuşlardı. Rusya’nın Karadeniz Filosu, 1700’lerin sonlarından beridir, Kırım’daki Sivastopol Limanı’nda bulunmaktaydı. 1991'de Sovyetler Birliği dağılıp da Ukrayna bağımsızlığını kazanıp, Kırım da Ukrayna’da kalınca, Sivastopol Üssü’nden yararlanma konusu, Rusya ile Ukrayna arasında krize yol açmıştı. Fakat 1997'de varılan anlaşma sonucunda, Rusya yönetimi, Sivastopol Üssü’nden, kira sözleşmesi çerçevesinde yararlanmaya başladı. Bu sözleşme, 2010'da, yenilenmiş olacaktı. Ancak 2014’te ihtilalle Batı yanlısı gruplar iktidara gelince, Rusya, yeni yönetimin ilk fırsatta bu sözleşmeyi feshedeceğini gördü ve kendisi önce davranarak Ukrayna’da ihtilal sonrası yönetimin de henüz koltuğa ısınamamış olmasından yararlanarak, Kırım Yarımadası’nı işgale kalkışmışlardı.

2- Donbas Bölgesi: Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinden kısa bir süre sonra, Ukrayna’nın güneydoğusundaki Donbas bölgesinde (Donetsk ve Lugansk illerinden oluşur), Rusya yanlısı ayrılıkçı gruplar, Rusya’dan da aldıkları destekle, Ukrayna güvenlik güçleriyle çatışmaya başlamış ve Donetsk ve Lugansk il merkezlerini zaptetmiş durumdalardı. Bu iki il merkezi, yedi yıldan bu yana, ayrılıkçıların denetiminde burada “Donetsk Halk Cumhuriyeti” ve “Lugansk Halk Cumhuriyeti” adlı yönetimler kurmuşlardı. Ukrayna’da kanlı çatışmalar, işte bu bölgede yaşanmaktaydı.

Son dönemde savaş senaryolarından bahsedilmesinin başlıca iki nedeni vardı:

“a) Donbas’ta çatışmaların son aylarda giderek yoğunlaşması. b) Rusya’nın Ukrayna sınırına yığınak yapması” tespitleri haklıydı.

Çünkü Rusya, Ukrayna sınırına yakın bölgelere 28 tabur asker yığmış ve kısa sürede, ek birlikler yollamıştı. Rusya yönetimi, ilk başta yaptığı açıklamada, asker sevkiyatının sadece tatbikat nedeniyle olduğunu söylese de, Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’in Sözcüsü Dmitri Peskov, bunun, “Ukrayna’da başlayabilecek olan bir iç savaşa karşı sınırı güvence altına alma” amacını taşıdığını açıklamıştı. Rusya yönetimi, bir taraftan da Ukrayna’yı Donbas’ta taarruza geçmeye hazırlanmakla suçlamaktaydı.

Rusya’da “Ukrayna’nın genel taarruza girişmesi” iddiaları, birkaç nedenden ötürü gündeme taşınmıştı. Birincisi, Azerbaycan Ordusu’nun otuz yıldır Ermenistan işgali altında bulunan Karabağ topraklarının büyük kısmını geri almasından sonra, Ukrayna’da da bazı kişilerin “biz de benzerini yaparız” demesine yol açmıştı. Fakat bunu savunanlar, tamamen azınlıkta kalmıştı. Zira Ukrayna yönetimi, Rus Ordusu’nun Ermenistan Ordusu’na benzemediğinin farkındaydı. Bir diğer husus ise, Karabağ Savaşı’nda kullanılan Türk İHA’larının Ukrayna’ya da satılması ve bunların Donbas’a getirilecek olması, Rusya’da tedirginlik yaratmıştı. Rus yetkililer, bu konudaki tepkilerini açık şekilde ortaya koymuşlardı.

Aslında, Kuzey komşularımız Ukrayna ve Rusya’nın kışkırtılıp kapıştırılması ve Karadeniz’in iyice karıştırılma hazırlıklarının altında, Türkiye’nin başını belaya sokmak ve burnunu kırmak (!) yatmaktaydı. Zaten bu Siyonist odaklar Osmanlı’yı da 1. Dünya Savaşı’na boğazlardan geçirilen ve Türk bayrağı çekilen iki Alman savaş gemisinin Karadeniz’e açılıp Sivastopol’u bombalamasıyla sokmuş ve parçalamaya bahane yapmışlardı. Ancak bugünkü iktidarın bu sinsi ve Siyonist oyunları anlayacak ve boşa çıkaracak kapasiteden mahrum olması, kuşkularımızı daha da artırmaktaydı.

NATO’nun Düşmanı İslam’dı ve Tarihi Hesaplaşma Kaçınılmazdı!

İngiltere’nin “Demir Leydi” lakabıyla ünlenen muhafazakâr Başbakanı Margaret Thatcher, “düşmansız ideolojilerin yaşayamayacağı” açıklamasıyla aslında NATO’ya yeni bir vizyon belirleme yoluna girmişti ve İslam’ı düşman ilan etmişti. 1991 yılında 1. Körfez Savaşı’nda her ne kadar Irak’a NATO ortak kararı ile harekât kararı alınmamış olsa da bu savaş bir anlamda Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) NATO için istikamet belirleme girişimiydi. O gün adı “Yeni Dünya Düzeni” olan, sonrasında “Büyük Ortadoğu Projesi”ne (BOP) dönüşen planlar Ortadoğu’nun yeniden dizaynını hedeflemişti. Bu arada NATO’nun ABD iradesi dışında hareket etmesinin mümkün olmadığı gerçeğinden yola çıkılırsa, 2003 yılındaki Irak ve Afganistan’ın işgaliyle birlikte gelinen durum ancak bu üst bakış ve BOP gibi bir yol haritası ile anlaşılabilirdi.

Bunun yanında Irak’a komşu tek NATO ülkesi olan Türkiye’nin, 1991 yılında ABD’nin yanında yer alması sonucunda her geçen yıl zemin kaybettiği, bugün çok daha net olarak belirginleşmişti. İstikrarsız hale getirilen bölgede bir de 2011’de Arap Baharı süreci ile Suriye’de ortaya çıkan sonuç, Türkiye’nin güvenlik endişelerini artırıvermişti. 1991, 2003 ve 2011 yılları tarihi dönüm noktaları idi ve maalesef Türkiye bu üç tarihten de zararla çıkmıştı. Bugün yaşanan güvenlik kaygılarının merkezinde işte bu tarihlerin ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlar yatmaktaydı.

Bununla birlikte bugün artık Türkiye, NATO için olmazsa olmaz bir ülke olmaktan çıkmıştı. Aslında Soğuk Savaş döneminde Türkiye stratejik konumu ile NATO için Sovyet tehdidine karşı en ileri noktaydı. Türkiye neredeyse NATO’nun tutkalı gibi sunulmaktaydı. Bugün artık köprünün altından çok sular akmıştı. NATO Türkiye’nin kaygılarını dikkate dahi almamaktaydı. Türkiye’nin toprak bütünlüğü başta ABD tarafından tehdit ediliyor durumdaydı. Bütün bunlara sebep de yukarıda sayılan tarihlerde alınan yanlış siyasi kararlardı.

Diğer taraftan bugün Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan gerginliğin arkasında da NATO’nun genişleme stratejileri bulunsa da, asıl hedef Türkiye’yi bir belaya sarmaktı. Ancak Rusya'nın özellikle Putin ile bütün Orta Asya’yı tabiri caizse “Rus Milletler Topluluğu” gibi görmesini de unutmamak lazımdı. Ukrayna’ya sürekli sopa gösteren, “Rusların yaşadığı her yer Rusya’ya aittir” gibi bir ön kabul ile hareket eden Rusya, ABD ve NATO’ya karşı adımlar atmaktan ve stratejiler oluşturmaktan geri durmamaktaydı. Yani NATO’nun genişlemesine tepki koyan ama kendisi olabildiğince genişlemeye çalışan Rusya’nın da son tahlilde Türkiye ile güllük gülistanlık bir süreç yaşamayacağı ortadaydı.

Evet, Türkiye’nin bir kuşatılmışlık sorunu vardı ama bu sadece ABD tarafından yapılmamaktaydı. Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi, Suriye’de kalıcı hale gelmesi, Dağlık Karabağ’a yerleşmesi, Libya’da isyancı General Hafter’e destek vermesi gibi hususlarda Türkiye ile çıkar çatışması alanları vardı ve Rusya da bu anlamda bir kuşatma hesapları yapmaktaydı.

Her ne kadar ABD ve Rusya birbiri ile mücadele ediyor gibi görünse de yarın ortak bir noktada buluşacaklardı. Türkiye’yi onların arasındaki bu pazarlığın içine dâhil etmemek lazımdı. Her ikisinin de, 'Türkiye’nin üzerinde tasarrufta bulunabilinecek herhangi bir ülke olmadığını' bilmelerini yeniden sağlamak kaçınılmazdı. Aksi durumda Türkiye her an bir oldubitti ile karşı karşıya kalacaktı. Salgın koşullarının oluşturduğu ekonomik kriz, 1929’daki “Büyük Buhran” ile aynıydı ve 3. Dünya Savaşı’nın altyapısı oluşturulmaktaydı. Evet, ABD’nin Karadeniz ısrarı, Rusya’nın Kırım’ı elde tutmak için Ukrayna ile çatışma hazırlığı da 1. ve 2. Dünya Savaşı öncesi güç mücadelelerini hatırlatmaktaydı.”[1] tespitleri üzerinde durmak lazımdı.

Türkiye’nin Kuzey Irak ve Suriye operasyonları hayati önem taşımaktaydı!

Başta ABD ve İsrail, sonra AB ülkeleri hatta Rusya; maalesef Suriye’deki PYD-PKK’ya özel bir statü ile özerklik kazandırarak Türkiye’nin başına bela sarmak ve bölgede bu teröristleri destekleyip taşeron olarak kullanmak istiyorlardı. Bunu da öyle gizli saklı değil, açıkça ve küstahça yapıyorlardı. Yani Türkiye düşmanlıklarını artık saklamıyorlardı ve ABD bu maksatla F-35 savaş uçakları projesinden Türkiye’yi resmen çıkarmıştı. Üstelik 1 milyar dolardan fazla parasını peşin verdiğimiz F-35’leri de bize satmamıştı.

Bütün bu tehlikeli ve tehdit edici gelişmeler karşısında, PKK ve PYD’nin belinin kırılması ve etkisiz bırakılması amacıyla TSK’nın 24 Nisan 2021 tarihinde, Kuzey Irak’ta Metina, Zap, Avaşin-Basyan ve Kandil kamplarına yönelik başlattığı hava saldırıları ve komando indirme ve düşman hedefleri imha etme harekâtı hem lazımdı hem de oldukça başarılıydı. Türkiye, bu tür çok geniş bir alanda ve başarılı sonuçlar almak şartıyla, askeri operasyon yapabilecek birkaç ülke arasındaydı, hatta en ön sıradaydı.

Ancak artık çıbanları kökünden deşecek ve dengeleri temelinden değiştirecek, kalıcı ve kapsayıcı bir hesaplaşmaya acilen ihtiyaç vardı ve bu kapışma kaçınılmazdı.

Joe Biden Bunağının Küstahlığı!

Tam aynı günde, ABD Başkanı Joe Biden Türkiye’yi güya Ermenilere soykırım yapmakla suçlamış ve tabi saçmalamıştı. AKP’li Bakanlar, bürokratlar ve omurgasız aydınlar: “Bu iddiaların tarihi dayanağı bulunmamaktadır…” “Soykırım ithamı Türkiye’ye iftiradır…” tarzında bir nevi sızlanıp durmuşlardı. Oysa bunak Biden’e verilecek en net yanıt: “Masum ve mazlum halklara soykırım uygulamak; siz Amerikalıların ve Haçlı Batılıların en malûm ve mel’un sanatınızdır. Amerika’yı işgal edip yerleşirken Kızılderililere nasıl sistemli katliamlar uyguladığınızı ve Avrupalıların başta Cezayir olmak üzere, Afrika’da hangi soykırımları yaptığınızı kimse unutmamıştır. Ey bunamış Biden, siz Müslüman Türk’ün aynasında kendi şeytan suratınızı görüp bize sataşmışsınız!” olmalıydı. Ama maalesef iktidar bu cesaret ve hassasiyetten çok uzaktı.

İran Saldırısının Arkasında İsrail Parmağı!

İsrail Kamu Yayın Kuruluşu (KAN), 11 Nisan 2021’de İran'daki Natanz Nükleer Tesisi'nde meydana gelen kazanın arkasında İsrail istihbarat servisi MOSSAD'ın olduğunu açıklamıştı. İran'ın İsfahan eyaletindeki Natanz Nükleer Tesisi'nde önce elektrik dağıtım ağında meydana gelen bir "kaza" olarak kamuoyuna duyurulan, sonrasında ise "terör eylemi" olduğu yönünde açıklamalar yapılan olaya ilişkin KAN tarafından bu iddia ortaya atılmıştı. KAN'ın istihbarat yetkililerine dayandırdığı haberde, olayın arkasında MOSSAD'ın olduğu ve tesisteki zararın İran'ın açıkladığından büyük olduğu vurgulanmıştı. Yani İsrail iyice azıtmıştı ve İran’ı kışkırtarak bir 3. Dünya Savaşı’na zemin hazırlamaktaydı.

Söz konusu zararın, ülkenin uranyum zenginleştirme kapasitesine darbe vurduğu ifade edilen haberde, olayın zamanlamasının da tesadüf olmadığı aktarılmıştı. Haberde, İsrail kabinesinin, İran konusunu ele almak üzere toplanacağı ve kabine toplantısında İran nükleer anlaşması için yürütülen müzakereler ve bölgede İran'la yaşanan gerilimin görüşüleceği hatırlatılmıştı. Ayrıca İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif de, İsfahan eyaletindeki Natanz Nükleer Tesisi'ne yapılan saldırının arkasında İsrail'in olduğunu ileri sürerek, intikam alacaklarını duyurmuşlardı. İran resmi haber ajansı IRNA'ya göre Zarif, İran Meclisi Milli Güvenlik Komisyonuna İran ve ABD'nin nükleer anlaşmadaki taahhütlerine dönmesi için sürdürülen müzakereler hakkında bilgi sunmuşlardı. Natanz Nükleer Tesisi'ne yapılan saldırıya değinen Zarif, İsrailli yetkililerin, "İran'a yönelik ABD yaptırımlarının kaldırılmasına izin vermeyeceklerini" belirten ifadeleri açıkça dile getirdiklerini hatırlatmıştı. Söz konusu eylemin de İran'ın ABD yaptırımlarını kaldırmaya yönelik sürdürdüğü müzakereleri hedef aldığını belirten Zarif: "Siyonistler baskıcı yaptırımları kaldırma yolundaki başarının intikamını İran halkından almak istiyor. Ancak, izin vermeyeceğiz ve bu eylemin intikamını Siyonistlerden alacağız." ifadelerini kullanmıştı. İşte bütün bunlar, 3. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen olaylardı.

Bu Arada Ermenistan'ın Rusya’ya Ait Balistik Füzeler Kullandığı Ortaya Çıkmıştı.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ermenistan'ın Dağlık-Karabağ Savaşı’nda Rus yapımı "İskender M" balistik füzelerini kullandığını açıklamıştı. Başkent Bakü’de Azerbaycan'ın Ermenistan ordusundan ganimet olarak ele geçirdiği askeri araçların sergilendiği Askeri Ganimet Parkı'nın açılışını yapan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, parkta incelemelerde bulunurken, Rus üretimi "9K720 İskender-M" tipi kısa menzilli balistik füzeyi eliyle işaret ederek, Ermenistan’a tepki koymuşlardı. Aliyev, "Ermeniler, Şuşa'yı bakın bu İskender-M füzeleri ile ateşe tutmuştu" ifadelerini kullanmıştı.

"Ermenistan'ın Savaş Suçunun Kanıtı"

Füzenin Ermenistan'ın savaş suçunun kanıtı olduğunu ve Ermenistan’dan bu durum için bir cevap ve resmi açıklama umulduğunu belirten Aliyev, "Bu füzeler Ermeni ordusuna nereden geliyor? Bu füzeler olmamalıydı ve asla kullanılmamalıydı. Bu çok açık ve görsel bir kanıttır. Bu Ermenistan'ın savaş suçunun kanıtı ve biz bir cevap istiyoruz. Bu ölümcül silah Ermenistan'ın eline nasıl geçti? Henüz bir cevap almadık ama alacağız. Ermenistan'ın ‘İskender-M’ füzeleri ile kadim şehrimiz Şuşa'yı yok etmeye çalıştığını herkes görsün. Şuşa'yı kurtardıktan sonra kullandılar. Yeterli bilgiye sahibiz. Sadece resmi bir açıklama bekliyoruz. Herkes gelip görecek. Bu, Ermeni vahşetinin ve savaş suçlarının bir başka görsel kanıtıdır” diyerek, dolaylı biçimde Rusya’yı da suçlamıştı.

2021 Ocak ayında temeli atılan ve 5 hektarlık alanı kaplayan parkta tanklar, askeri araçlar, topçu bataryaları, uçaksavar füze sistemleri, küçük silahlar, askeri nakliye araçları da dahil olmak üzere 150’ye yakın askeri araç ve 300'den fazla askeri teçhizat sergilenmeye başlanmıştı. Ermenistan ordusunun Şuşa’ya attığı "İskender-M" füzesinin kalıntıları da sergilenen silahlar arasında yer almıştı.

Mısır-Türkiye İlişkilerinin Düzelmesi Hayırlı Bir Adımdı!

Erdoğan iktidarının duyarsız ve tutarsız politikaları yüzünden uzun yıllardır aramız açık olan, Erbakan Hocanın D-8 üyesi yaptığı kardeş Mısır’la yeniden uzlaşılması lazımdı ve hayırlıydı.

Türkiye, Doğu Akdeniz'de elini daha da güçlendirmeye çalışmalıydı. Arap medyasında Mısır'ın Türkiye ile MEB anlaşması imzalamak istediği yönünde de haberler gündeme taşınmıştı. Uzmanlar Türkiye ve Mısır’ın önümüzdeki süreçte mutlaka Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşması yapacağını konuşmaktalardı. Şayet Mısır, Türkiye ile MEB anlaşması imzalaması durumunda, Yunanistan ile yapmış olduğu anlaşmaya nazaran Sırbistan ülkesinin yüz ölçümü kadar deniz yetki alanına da sahip olacaktı. Yunan gazeteler bu olayın kabul edilemez olduğunu yazarken, Haçlı kamuoyu Mısır’ın Ankara’ya göz kırpmasından rahatsızdı. Bu durumun ardından Yunan heyeti acil bir şekilde Mısır’a ziyaret yapmış ve Mısır, ihale alanında değişikliğe gidildiğini açıklamıştı.

Mısır, Türkiye'nin Bildirdiği Kıta Sahanlığını Dikkate Almıştı!

28 Şubat 2021 tarihinde Mısır, Türkiye'nin Birleşmiş Milletlere bildirdiği kıta sahanlığı sınırlarını dikkate alarak 18 numaralı parselde ihaleye çıktığını duyurmuşlardı. Bu durum sonrası Yunan ve Haçlı kamuoyundan cırtlak sesler çıkmaya başlamıştı. Tüm bu gelişmelerin ardından Arap medyasından Al Araby TV’de bomba bir özel haber yayımlanmıştı. Habere göre Mısır Dışişleri Bakanı, Devlet Başkanı Sisi’ye Türkiye ile MEB anlaşması imzalandığı takdirde Mısır’ın çok büyük deniz yetki alanına sahip olacağının bilgisini paylaşmıştı. Mısır’ın Türkiye ile MEB anlaşması yapmak istediğine dair bir diğer haber de yine Arap medyasının haber kanalı "Mada Mısır"da yer almıştı. Habere göre Mısır Dışişleri’nin, Sisi’ye Türkiye ile hızlıca ve gerekirse sessizce MEB anlaşması yapması konusunda yazılı bilgi paylaştığını açıklamıştı.

Bütün bunlar, tarihi hesaplaşma adına olumlu ve onurlu adımlardı!

Libya'nın Türkiye Çıkarması Dünyaya Mesajdı!

Libya'da yeni kurulan kabinenin 14 Bakan ile Türkiye'ye yaptığı ilk resmi ziyaret, Yunanistan ve Rum yönetimi olmak üzere tüm dünyada yankılanmıştı. Daha önce Haçlı Batı’nın tahrikiyle NATO güçlerinin Libya’ya saldırısına destek çıkan, 100 bin Müslümanın katline ve Libya’nın tamamen tahribine ortak olan iktidarın bu yıkımlarını telafi etmesi lazımdı. Libya'da yeni hükümetin kurulması, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin karşısında bulunan cephenin en çok iştahını kabartan konuların başındaydı. Özellikle Türkiye ile imzalanan MEB anlaşmasının iptal edilmesi ve Türkiye'nin bu sahadan çekilmesi için ellerini ovuşturan Yunanistan ve Rum yönetiminin kabaran iştahı, Dibeybe'nin seçilmesiyle kaçmıştı.

Türkiye ile arasının bozulması için her türlü lobi faaliyetini bıkmadan, usanmadan gerçekleştiren AB ve ABD kuklası Atina, bu bağlamda 2021 Nisan'ında hem Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe'yi hem de Atina'da Büyükelçilik yaptığı dönemde Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşma nedeniyle diplomatik olarak "Persona non grata" yani "İstenmeyen adam” ilan edilen Libya'nın geçici Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed Yunus Menfi'yi ziyaret etmeye kalkışmıştı. Ardından Libya'nın yeni Başbakanı Abdülhamid Dibeybe'nin 14 Bakanı ile birlikte Türkiye'yi ziyaret etmesi hem Doğu Akdeniz'de hem de bölgede Türkiye’siz planların işe yaramayacağının en önemli göstergesi sayılmıştı. Libya Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe ve 14 Bakanının, kabine olarak ilk resmi ziyaretini Türkiye'ye yapıyor olmasının önemine dikkat çeken uzmanlar, özellikle daha evvel (6 Nisan 2021'de) Yunanistan Başbakanı ve Dışişleri Bakanı'nın Libya'ya yaptığı ziyaret ile karşılaştırıldığında ortaya önemli bir mesaj çıktığını vurgulamışlardı.

Bu Arada Türkiye’nin Mısır’daki ve Libya’daki Özel Konumunu Bozmak İsteyenler de Vardı!

Libya’nın yeni Başbakanı Dibeybe’nin, Başbakan Yardımcısı ve 14 Bakan’la Ankara’ya çıkarma yapması oldukça anlamlıydı. Bu ziyaret sırasında yeni havalimanı inşaatı, enerji santrali ve alışveriş merkezi inşaatı için anlaşmalar imzalanmıştı. Ama Türkiye’nin Libya ile ilişkilerini sabote etmeye, bu şu aşamada mümkün değilse bile uyutarak zayıflatmaya çalışan aktörlerin varlığı hesaba katıldığında, meselenin dikkat gerektiren bir yönünün olduğu da ortadaydı. Yani ABD ve AB’nin kışkırtmaları sonucu Libya hükümetinin yanlış adımlar atmasına asla fırsat tanınmamalıydı.

İsrail-MOSSAD Ajanları, Sincar'a Karargâh Kurmuşlardı!

14.04.2021 tarihli haberlere göre İsrail’in 'Arz-ı Mev’ud' haritasında yer alan Sincar'a karargâh kuran MOSSAD ajanları, Saddam Hüseyin döneminde inşa edilen Cil Miran Askeri Üssüne yerleşmiş durumdaydı. İsrail gizli servisi MOSSAD, Irak-Suriye sınırında yer alan ve terör örgütü PKK tarafından kontrol edilen Sincar’da karargâh kurmuşlardı. İsrail’in Arz-ı Mev’ud (Vadedilmiş Topraklar) haritasında yer alan Sincar, PKK terör örgütü için de ikinci Kandil niteliği taşımaktaydı. Erbil’i merkez üssü olarak kullanan MOSSAD ajanları, Sincar’a daha çok ABD helikopterleri tarafından taşınmışlardı. Zaten emperyalist ABD, aslında Siyonist İsrail’in hizmetkârıydı. Sincar’daki MOSSAD Ajanlarının kara bağlantıları ise KYB tarafından sağlanmakta ve Talabani Peşmergelerine yine KYB’ye yakın bazı aşiretler de destek çıkmaktaydı. Evet, MOSSAD ajanları, Sincar’ın doğusunda Saddam döneminde inşa edilen Cil Miran Askerî Üssüne yerleşmiş durumdaydı. Eski Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilcisi ve Yürütme Kurulu Üyesi Dr. Hicran Kazancı, İsrail gizli servis ajanlarının Cil Miran’ı seçme sebebinin stratejik önemi yanında, tarihi arka planının olduğunu da hatırlatmıştı. Kazancı, Saddam Hüseyin’in İsrail’i vuran Scud füzelerini Cil Miran’dan fırlattığını anlatmıştı. ABD sonrası yazılan 2005 Irak anayasasında Sincar ve çevresinin İsrail’in baskısı ile 'Tartışmalı Bölgeler' olarak tanımlandığını belirten Kazancı, “Buraların statüsü hâlâ belirlenmedi” diye yakınmıştı. Saddam yönetiminin 1991 yılı istihbarat kayıtlarına göre Sincar Dağı’nda inşa edilen Cil Miran Askerî Kampı, Suriye ve İran’ın faaliyetlerini izleme amaçlı planlanmıştı. Dönemin istihbarat raporları, Saddam’ın özel emri ile İsrail’e bu askeri tesisten 39 Scud füzesi atıldığını doğrulamaktaydı. İşgalin ilk yıllarında alınan karar sebebiyle halen merkezi hükümet tarafından denetlenmeyen bölge, jeopolitik ve jeostratejik açıdan çok büyük önem taşımaktaydı. Türkiye-İran-Irak-Suriye sınır aksında yer alan bölge, dış faktörler tarafından bilinçli ve sistematik biçimde istikrarsızlaştırılmıştı. Merkezi hükümetin kontrol alanı dışında tutulması sebebiyle doğan belirsizlik, PKK başta olmak üzere illegal yapılanmalara olağanüstü imkânlar sağlamaktaydı. Musul’a bağlı bir ilçe olmasına rağmen idare ve güvenlik, tamamen PKK-PYD terör örgütünün kontrolü altındaydı. Saddam Hüseyin’in Kuveyt’e girdiği dönem Sincar’da bulunan güçlerini önemli oranda çektiği ve daha sonrasında bölgenin adım adım belirsizliğe sürüklendiği anlaşılmıştı. Şu an tam anlamı ile kangrene dönen bölgede İran ve İsrail, Türkiye’nin varlığını aynı gerekçelerle istemiyorlardı. İran, Bağdat’ta pekiştirdiği gücünü kuzeyde de sürdürmek istiyordu ve Suriye sınırı ile ilgili hayati öneme sahip bir lokasyonu kaybetmeye yanaşmamaktaydı. Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut koridoru için varlığını Sincar’da doğrudan ve dolaylı olarak sürdürmek amacındaydı. Sincar’ı bu açıdan ikinci ikmal hattı olarak görüyorlardı. İsrail ise bir yandan Deyrizor - el-Bukemal sınır hattında kontrolü elinde tutan İran’ın kuzeydeki etkinliğini kırmak, diğer yandan Fırat ve Dicle arasındaki Sincar’da etkisini artırarak Barzani-Talabani bölgeleri ile PKK’nın Suriye işgal hattı arasında koordinasyon sağlamak hesabındaydı. DEAŞ’ın 2014’te bölgeye sokulması ve ardından 2015 yılında PKK’nın hâkim güç hâline getirilmesi hem İsrail hem de Tahran’ın işine yaramıştı. Her iki ülke de otoriteden mahrum, devlet dışı aktörlerin kontrol ettiği bu alanı fırsat olarak görüyorlardı. Türkiye’nin istikrar çabasına da aynı amaç için karşı çıkıyorlardı.

Sincar’ın mevcut hali ile bütün Orta Doğu için kriz-terör merkezine dönüştüğü açıkken; Türkiye’nin, teröre 40 binden fazla şehit vermiş bir ülke olarak bölgeyi temizleme iradesini çok net bir biçimde ortaya koyması doğaldı. Bağdat’ta BM gözetiminde alınan kararlar ve bölgenin terörden arındırma takvimi işe yaramamıştı ve alınan kararlar ile girişimler sonuçsuz kalmıştı. PKK’ya verilen mühlet 1 Nisan 2021 itibarı ile dolmuştu ancak Sincar’da hiçbir şey değişmemiş durumdaydı. Irak halkı bu konuda Türkiye’nin yanındaydı. Iraklı birçok aşiret bu desteği açık bir biçimde duyurmaktaydı. Bağdat yönetiminin böyle bir operasyonu yapma gücü kalmamıştı. Bu durumda Türkiye’nin Sincar’a yapacağı bir askeri operasyon meşru ve hukuki sayılmalıydı. Çünkü Sincar, Türkiye için Kandil kadar önemli bir tehdit ve millî güvenlik meselesi halini almıştı. ABD, İran, Avrupa ya da İsrail’in DEAŞ’ı ittifakla tehdit olarak gördüklerini ancak PKK konusunda ikiyüzlü tavır sergilediklerini bilmeyen kalmamıştı. Türkiye’nin askeri ve diplomasi kanallarını kullanarak bu tehdidi bertaraf etmesi kaçınılmazdı.

Evet; Arz-ı Mev’ud ve Büyük İsrail hayalleri peşinde koşan ve Anadolu’muzun yarısını kendi doğal toprağı sayan Siyonist İsrail, Türkiye’yi kuşatmak ve karıştırmak için açıkça PKK-PYD’ye arka çıkmakta ve düşmanlığını açığa vurmaktaydı!?

Artık tarihi bir hesaplaşma yaşanmadan, AB ve ABD gibi Haçlı emperyalist odaklar hizaya sokulmadan ve elbette Siyonist işgalci ve terör şebekesi İsrail çıbanı deşilmiş olmadan; ne ülkemize, ne bölgemize ve ne de yeryüzüne barış ve refah gelmiş olmayacaktı. İşte bu nedenle Hz. Peygamber Efendimizin (SAV), “Melheme-i Kübra: Büyük Kapışma ve Yaralanma” diye haber verdikleri, Haçlı-Siyonist kesimlerin ise “Armageddon” dedikleri savaş kaçınılmazdı ve anlaşılan pek yakındı!..

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız – 6 Nisan 2021


Bu yazarin diger makaleleri

YENİ BİR DÜNYANIN, DOĞUM SANCILARI
  Erbakan Hoca 3 Eylül 2004 Cuma Sohbetinde: "Dünyayı gizlice ele geçiren...
Devami
ERBAKAN'IN AÇILIMI: HİDAYET, FERASET VE DİRAYET
  Tercüman'dan Behiç Kılıç, Erbakan Hoca'yla yaptığı bir röportajdan şu...
Devami
DIŞ POLİTİKA MI, BOŞ PALAVRA MI?
Bir ülkenin dış politikası, onun uluslar arası ağırlığını, saygınlığını ve...
Devami
Uğur Mumcu Suikastında MOSSAD PARMAĞI VE ŞEVKET KAZAN'IN SAPTIRMASI
Uğur Mumcu'nun İlhan Selçuk ve Cumhuriyetle yollarını ayırması 1977'de Mumcu'ya...
Devami
Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?
  Devlet Bahçeli’nin Erdoğan İttifakı “BEKA” KAYGISI MIYDI, YAKAYI KAPTIRMASI MIYDI?        Yıllarca...
Devami
SAHTE KABADAYILIĞIN SIRITAN KOMEDYASI !..
  Alaattin çakıcı ve Mafya Çarkı ?.. Başbakan'ın İsrail'e sert çıkışı ?!.. Ve...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 37

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR