ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün547
mod_vvisit_counterDün1835
mod_vvisit_counterBu Hafta2382
mod_vvisit_counterGeçen hafta16507
mod_vvisit_counterBu Ay14289
mod_vvisit_counterGeçen Ay85276
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18589550

IP'niz: 18.212.120.195
Bugün: 07 Ara 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12866905

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

DİYANET VAKFI’NIN: FAİZ’E FETVA ARAYIŞLARI MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfMükemmel 

 

DİYANET VAKFI’NIN:

FAİZ’E FETVA ARAYIŞLARI MI?

      

Dindar Kahramanların Sırıtan Korkaklığı

Konuya dindar kahraman olarak hava atan iktidarın, ortağının ve yandaşlarının gerçek ayarını ve amacını ortaya koyan çarpıcı bir saptama ile başlayalım. 2021 Ramazan Bayramı namazına giden mü’minler belki farkına bile varamamışlardı; ne namaz öncesi (Elazığ’da) Müftü Bey tarafından yapılan vaazü nasihatte ne de Hoca Efendilerin okudukları hutbede, hatta maalesef ondan sonraki Cuma hutbesinde; Kudüs’te ve Filistin’de yaşanan korkunç katliam ve saldırılarla ilgili olarak, soysuz ve kuduz İSRAİL kelimesi dahi yer almamıştı. Öyle anlaşılıyor ki, Erdoğan iktidarınca Diyanet Başkanlığına özel talimat verilerek mel’un Yahudi’lerin ve Siyonist İsrail’in kesinlikle ve ismen suçlanmaması ve sadece “zulmeden bir topluluk” denilerek geçiştirilmeye çalışılması için sıkı bir tenbihat yapılmıştı. Zaten günlerdir yandaş medya yorumcuları ve yazarları da; “Bütün bu vahşetlerin, Netanyahu’nun oy devşirme telaşı ve çabası olduğu kanaatini” işleyip durmakta, işgalci ve zalim İsrail’in Siyonist amaçları ve Türkiye’mizin de yarısını içine alan Büyük İsrail planları, kasıtlı olarak unutturulmaya uğraşılmaktaydı. Yoksa yandaş Abdurrahman Dilipak’ın da itiraf ettiği gibi, kuruluş aşamasında Sn. Erdoğan’a iktidara taşınmak karşılığında dayatılan: “İsmen ve resmen İsrail ve Siyonizm aleyhtarlığı yapmama” şartına mı uyulmaktaydı!? Elbette bu Kur’ani ve tarihi gerçeklerin ve fiili cinayetlerin perde arkasını gizleyip saklamaya ve Siyonist odaklara ve onlara destek çıkan Haçlı Amerika ve Avrupa’ya yaranmaya çalışanlar, kesinlikle Allah’ın, meleklerin ve mü’minlerin lanetine ve kahrına uğrayacaklardı. Tarih böyle bir korkaklığa ve kuklalığa şahit olmamıştı.

Gerçekten, apaçık belgelerden (ibaret emirler olarak) indirdiklerimizi (Kur’ani hüküm ve hakikatleri) ve insanlar için Kitapta açıkça beyan ettiğimiz hidayeti (şeriat ve istikamet prensiplerini) gizlemekte olanlar (güç odaklarının vereceği zarardan korkarak veya onlardan makam ve menfaat umarak, Kur’ani gerçekleri kısmen veya tamamen örtmeye çalışanlar var ya); işte onlara, hem Allah lanet etmektedir, hem de (bütün) lanet ediciler(in bedduası onların üzerinedir).(Bakara: 159)

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları arasında 323. sıra numarasıyla çıkarılan ve 4 kişilik bir profesör heyetine hazırlatılan İLMİHAL Kitabı, 2. Cilt 12.06.2005 basımı, 420-426 sayfalarında; Müslüman halkımıza, ekonomik ve ahlâki yüzlerce belanın asıl kaynağı ve çok tehlikeli ve tahripçi bir zulüm ve sömürü aracı olan ve bu nedenlerle şiddetle yasaklanan FAİZ batağından kurtulma çareleri arama gayreti ve mes’uliyeti kazandırma yerine; tam tersine, “Bu hâkim şartlar ve mecburi ihtiyaçlar karşısında onu mübah ve caiz gören âlimler de vardır…” marazlı mantığı sıklıkla ve aktarım kılıfıyla hatırlatılarak beyinler bulandırılmaktadır. Şimdi şu alıntıları dikkatle ve ibretle okuyalım:

Faiz Konusunda İslam Bilginlerinin Tavrı

Kur’an’da ve Sünnet’te faiz (ribâ) açıkça yasaklanmış olup bu konuda bütün İslam bilginleri fikir birliği içindedir. Ancak fıkıh bilginleri faizin kapsamı ve faizli işlemlerin hukukî sonuçları konusunda farklı tavır ve görüşler ortaya koymuşlardır.

Bir grup bilgine göre; faizin her türü haram olduğu gibi, faiz şüphesi taşıyan veya faize yol açabilen her türlü ticari işlemler de yasaktır. Bu konuda bir ayırım ve derecelendirme yapmamak gerekir. Gerek ayetler ve gerek hadislerin şiddetli bir üslupla faizi yasaklaması böyle anlaşılmalıdır. Ancak ölüm tehlikesi gibi zaruret hallerinde diğer haramlar gibi faizi alıp vermek de mübah olabilir.

Diğer bir grup bilgin, faiz konusunda bir ayırım ve derecelendirmeye giderler. Bunlara göre asıl haram olan, vadeden kaynaklanan faiz yani “ribe’n-nesîe”dir. Peşin mübâdelelerdeki fazlalığın (ribe’l-fadl) faiz sayılması ise “faize yol açma” tehlikesi sebebiyledir. Elbette ki bir şeyin bizzat haram olması ile dolayısıyla haram olması arasında fark vardır. Bundan dolayı da vadeden doğan faiz ancak zaruret halinde câiz olabilirken, fazlalık faizi (ribe’l-fadl) ihtiyaç halinde de mübah olabilir.

Özellikle son devir Mısır bilginlerinden bir kısmı ise, Kur’an’da yasaklanan faizin Cahiliye dönemi faizi olduğunu, yani “alacağın vadesi gelip de ödenmediğinde vadesini uzatıp miktarı arttırma” şeklindeki katlı veresiye faizi olduğunu, ilgili ayetteki “ed’âf-ı mudâafe” kaydının da (Al-i İmrân 3/130) bunu ifade için sevk edildiğini ileri sürüp malı baştan veresiye verirken veya parayı ödünç verirken belirlenen bir fazlalığı bu yasaklanan faizin kapsamında görmezler. Bir grup İslam âlimi, kredi faizlerini emek-sermaye ortaklığının değişik bir nevi olarak değerlendirmekte, bir başka grup ise günümüz toplumlarında şartların değiştiğinden, faizli kredi kullanımında zaruret ve kamu yararı bulunduğundan söz etmektedir. Bu arada, tüketim kredisinden alınan faizi haram görüp üretim ve yatırım kredisinden alınan faizi haram saymayanlar, devletle vatandaşı arasında faizin cereyan etmeyeceğini söyleyenler toplumsal kalkınma ve sosyal adalet noktasından, düşman ülkesinde faizli işlemleri câiz görenler de Müslümanın bundan kârlı çıkacağı noktasından hareket ederler.

Ancak faiz yasağı konusunda klasik doktrinde hâkim çizginin bir hayli dışında kalan bu yaklaşımları, İslam’ın asli iki kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’in yeni yorumundan çok içinde yaşanılan Batılı iktisadî hayatın ve şartların etkisi altında gündeme gelen ve İslam toplumunda köklü yatırımlar için kredi kaynakları üretmeyi, sosyal devlet olgusunu geliştirmeyi hedefleyen arayışlar olarak nitelendirmek daha doğru olur. Dini hükümlerde Kur’an ile Sünnet’in arasını ayırmak yanlış olup Sünnet’i, Kur’an’ın açıklayıcısı ve uygulanmasının göstericisi kabul etmek gerekir. İslam sistem olarak faizi reddedip onun yerini alacak başka kurumlar ikame etmeye önem vermiştir. Bu itibarla, böyle kapsamlı bir faiz yasağını, yatırım ve üretim kredileri, konut kredisi, devlet bankası kredisi gibi bazı münferit olay ve örnekler üzerine uygulayıp, taraflara bir zararının olmadığını, aksine iki tarafa da yarar sağladığını, öyleyse helâl olması gerektiğini genel bir ilke olarak ileri sürmek de isabetli bir yol değildir. İslam emir ve yasaklarında genel ve toplumsal yarar ve zararı dikkate alır, yoksa şahısların özel yarar ve zararı ölçü alınmaz.

Faiz alıp vermek için İslam’ın, “Zaruretler, haramları mübah kılar” ilkesini işletmek de çok sakıncalı bir yoldur. Önce, zaruretin subjektif değil objektif ölçüleri vardır. İkinci olarak, hukukta kurallar istisnai durumlara göre değil normal ve olağan durumlara ve yapıya göre konur. O halde istisnaî durumun genelleştirilmesi, ona göre verilen istisnai hükümleri de kural haline getirme yanlışlığına yol açacaktır.

Faizde Hile

İslam’ın faiz konusundaki çok sıkı ve açık yasağına rağmen öteden beri Müslüman toplumlarda faize ulaşma için hileli yolların keşfedildiği de bilinen bir gerçektir. Mesela, ilk müçtehidler devrinden itibaren “bey’u’l-îne” denilen alışveriş şekli toplumda belli bir yaşama şansı bulmuştur. Bu nevi alışverişte bir kimse vadeli aldığı bir malı daha düşük para ile peşin olarak satmakta, böylece fazla ödemeli de olsa vade ile para bulmuş olmaktadır.

Yine Osmanlı toplumunun özellikle sonraki dönemlerinde görülmeye başlanan muâmele-i şer’iyye de, faizle borç para sağlama yolunda zorlanmış hileli bir yoldur. Bu işlem de şöyle yapılır: Bir kimse başka bir kimseden belli bir meblağı borç olarak alır, sonra onun yanında bulunan bir malı faiz olarak ödenecek miktarda bir bedelle ve aynı vade ile satın alır, sonra bu malı geri hibe ve iade eder. Bu amaçla yapılan işlemin başka şekilleri de vardır.

İslam dininde niyete, kişinin Yaratanına, kendine ve toplumuna karşı dürüst olmasına son derece önem verildiği, din de kolaylık ilkesi üzerine kurulduğu halde Müslüman toplumlarda bu tür hileli yolların gündeme gelmiş olması insanî zaaflardan kaynaklanabildiği gibi ilk dönemlerden devralınan kural ve ölçülerin değişen toplumsal hayata ve şartlara cevap veremez oluşuyla da bağlantılıdır. Nitekim, faiz konusunda klasik doktrinde yer alan kuralların, faizden kaçınmada gösterilmesi gereken titizliği vurgulayabilmek için yapılan örneklendirmelerin, değişen iktisadi şart ve ihtiyaçlara tam mutabık olmayışı ve kredi temini için alternatif kurum ve usullerin de geliştirilmemiş olması, Osmanlı döneminde devlet kontrolünde bir muâmele-i şer’iyye uygulamasının temel âmilini teşkil etmiştir.

Enflasyon-Faiz İlişkisi

Enflasyonun akidlere ve borç ilişkilerine etkisi aşağıda ayrıca ele alınacaktır. Faizin enflasyonla ilişkisine gelince; paranın satın alma gücünün yani gerçek değerinin hızlı bir düşüş kaydettiği, enflasyonun çok yüksek oranlarda seyrettiği toplumlarda faiz, bu sınıra kadar paranın enflasyon karşısındaki eriyişini durdurucu bir çözüm olarak görülmekte, dolayısıyla bilhassa dar ve orta gelirlinin faize yönelmesinin önemli bir sebebini de bu oluşturmaktadır. Burada şu sorulabilir: Enflasyon oranını aşmayan bir faiz oranı gerçek faiz sayılır mı? Vade farkı ile banka faiz oranları arasında sıkı bir ilişkinin olduğu, enflasyonun bir sebebinin de faiz olduğu, faizin gerçek kâr yönü kadar başlangıçtaki niyet yönünün de olduğu göz önünde bulundurulursa, bu soruya açık bir cevap vermek bir hayli güçleşmektedir. Fakat her hâlükârda, başlangıçta belirli bir miktar veya oran üzerinden garanti edilen bir fazlalığın faiz dışında mütalaa edilmesi de mümkün değildir. Ancak İslam’da zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yasak olduğundan, enflasyonun yüksek olduğu ortamlarda ödünç verilen paranın gerçek değerini koruyucu önlemler almakta (mesela altın gibi gücünü koruyabilen bir mübâdele aracını esas almakta veya önceden bir fazla ödemeyi şart koşmaksızın ödeme zamanında enflasyon sebebiyle hâsıl olan zararın bu nispette telâfi edilmesinde) sakınca yoktur.

Vade Farkı-Faiz İlişkisi

Vadeli satışın câiz olup olmadığı konusu aşağıda ele alınacaktır. Vadeli satışta vade karşılığı alınan fazlalığın faizle ilişkisi öteden beri İslam hukukçularını meşgul etmiş bir konudur. Ancak klasik fıkıh kültüründeki faiz anlayışına göre ifade etmek gerekirse, faiz; paranın vade sebebiyle para kazanması, vadeli satış ise; malın vade sebebiyle peşin değerine göre fazla paraya satılması olduğundan faizle vade farkı arasında fark bulunduğu ve vade farkının faiz olmadığı görüşü hâkim olmuştur. Diğer bir anlatımla, fakihlerin faiz tanımı esas alınıp şekli ve objektif olarak bir değerlendirme yapıldığında, vadeli satışlarda satım sırasında belirlenen ve satım bedeline dahil olan vade farkının faiz olarak nitelendirilmemesi gerekir. Hanefîler de dahil fakihlerin çoğunluğunun görüşü bu istikamettedir. Akidlerde dış görünüş ve objektif ölçütler kullanıldığında çoğunluğun görüşü doğrudur ve kişiler kendi niyetleriyle baş başa olup bunun sorumluluğunu Allah’a karşı taşırlar.

Aralarında bazı Mâlikîler’in de bulunduğu azınlığı teşkil eden fakihler ise akidlerde niyet, saik ve öze önem verip vadeli satışı, malın peşin değerinin vadeli olarak daha yüksek bir değerle satımı mahiyetinde görür, bu sebeple de vade farkını da bir tür faiz sayar. Bu son görüşte vadeli satışta aradan mal kaldırılıp para ile para mukayese edilmekte, tarafların zihninde de bu dönüşümün bulunduğu var sayılmaktadır.

Günümüz ticari hayatında vade farkının alınmasının sebebi ve hesaplanma yöntemi dikkatlice izlendiğinde, bunun klasik doktrinde tanımlandığı şekliyle, faiz şüphesinden uzak olduğunu söylemek bir hayli zorlaşmaktadır. Vade sebebiyle yapılan fazla ödemenin bir kısmının satış bedelini enflasyonun olumsuz etkisine karşı korumayı amaçlayan bir tedbir, bir kısmının ise beklemenin, ödenmeme riskinin ve mahrum kalınan peşin kârın karşılığı mahiyetinde olduğu, bu sebeple de câiz olacağı iddiası belli ölçüde doğrudur. Ancak günümüzde bankaların kredilere uyguladığı aylık faiz oranları ile piyasadaki aylık vade farkı oranlarının daima paralel seyrettiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Kâr payı dağıtan finans kurumlarının -ortak yatırım ve üretimin güçlükleri sebebiyle- gelirlerinin önemli bir kısmının ticari faiz oranına paralel seyreden bu vade farkı uygulamasından kaynaklandığını buna ilave edebiliriz. Böyle olunca, vade farkının faizle hiçbir ilişki ve bağının bulunmadığını söylemek vâkıaya uymamakta, kâğıt üzerinde kalmaktadır. Faiz ortadan kaldırılmadıkça ekonomide ve ticari hayatta onun etkisinden uzak kalmak mümkün olmayacaktır.

Vade farkının, hatta enflasyon oranındaki artışın faizle ilişkisi konusundaki bulanıklığın asıl sebebi ise, faizin ne olduğunun belirsizliğidir. Böyle olunca, öncelikli olarak faizin toplum genelini ve hukuk düzenini ilgilendirir tarzda tanımının yapılması ve ölçütlerin belirlenmesi gerekmektedir. Vade farkının faizle ilişkisi de, tarafları vade farkına sevk eden sebeplere göre subjektif nitelikte bir değer hükmüyle açıklanabileceği gibi, hukuk düzeninin belirleyeceği objektif ölçütlere göre genel bir açıklamaya da tâbi tutulabilir.

Değerlendirme

İslam faizi yasaklarken sermayeyi müstakil bir kazanç vasıtası olmaktan çıkarıp emek ile birlikte üretim ve yatırıma girmeye teşvik etmiştir. Toplumda yeni kredi imkânlarını oluşturacak birçok kurumu teşvik etmiş, Müslümanları zihnen, ahlâken buna hazırlamıştır. Müslümanların da gösterilen bu yönde adımlar atıp faiz yerine yeni alternatif sistemler ve kredi imkânları üretmeleri, bu ihtiyacı karşılayacak başka kurumlar oluşturmaları gerekirdi. Bu yapılmadığı sürece gerçek anlamda haksızlık edilmeyen ve haksızlığa uğranılmayan ideal bir iktisadi hayata geçilemeyeceği gibi faiz kapısını zorlayan hileli yollar ve usuller de artacaktır. İslam; dini-ahlâki umdeleri, ilke ve prensipleri, emir ve yasakları ile kendi içerisinde belli bir bütünlüğe sahip olup bunlar birbirini destekleyici ve tamamlayıcı bir rol ve konuma sahiptir. Faiz yasağı da bu bütünün bir parçasıdır. Toplum, İslami hayat tarzına ve anlayışa adapte olup sistem geliştiğinde, haliyle faizin yerini alacak orijinal ve İslami ilkelerle çatışmayan müesseseler kurulacak, faize hileli yollardan ulaşmaya ihtiyaç kalmayacaktır. Müslüman toplumlarda zaman zaman faiz konusunda görülen zorlamalar da herhalde bu bütünlüğün sağlanamamasından kaynaklanmaktadır. Faizsiz banka modeli de ancak böyle bir ortamda sağlıklı yaşama şansı bulabilir.

İslam ülkeleri de dahil günümüz toplumlarında ahlâki ve dini hassasiyetin kaybedilmesine paralel olarak faizin hızla yaygınlaşıp iktisadî hayatın âdeta ayrılmaz bir parçası haline gelmeye başladığı acı bir gerçektir. Ancak bundan sadece belli bir kesimin, meselâ faizle borçlanan borçlunun, kredi alan yatırımcının zarar gördüğünü söylemek doğru olmaz. Faiz maliyete yansıdığından bundan en çok geniş halk kitlesi zarar görmekte, sermayenin belli ellerde toplanması hızlanmakta, insanlar acımasız ve barbarca bir mücadelenin içine itilmektedir. Öte yandan yüksek faizle alınan kredilerle yapılan yatırımlar ve girişilen teşebbüsler beklenen kârı vermediğinde kapatılıp satılmakta, bundan da yine büyük bir kesim zarar görmektedir. Haram kazançla beslenen yeni nesiller dini emir ve yasaklara karşı daha kayıtsız olmakta, netice itibariyle faiz; alanı da vereni de dünyevi ve uhrevî birçok sıkıntı ve ıstırapla, günah ve perişanlıkla karşı karşıya bırakmaktadır. Şu halde, Kur’an-ı Kerim’in ribâ yasağı üzerinde ısrarla durmasının, bu kötü sonuçların önlenmesi amacına yönelik olduğunu dikkatten uzak tutmamak gerekir.

Ancak, İslam’ın getirdiği faiz yasağıyla ilgili olarak yukarıda özetlenen teorik bilgi ve yaklaşımı genel çerçeve olarak çizmek vazgeçilmez bir önem taşımakla birlikte, konunun günümüz şartlarına uyarlanması ve toplumsal kalkınmada aktif bir öneme sahip sermaye birikimi ve yatırımlara finansal kaynak temini problemlerine çözüm bulunması da icap etmektedir. Bu itibarla, çağın biriken problemlerine çıkış yolu ve alternatif çözümler üretmeden sadece “faizin haram olduğunu, faize yol açan hilenin ve faiz şüphesinin de faiz olduğunu” söylemek, haramın aşınması ve aşılması ya da dindar kesimin ekonomik hayattan uzak durarak pasif ve mütevazı işlerle yetinmesi gibi iki yanlıştan birini yaygınlaştıracaktır. Hatta İslam toplumlarında Müslüman kesimin giderek ekonomik gücü yitirmiş ve bu gücü gayr-ı Müslimlere kaptırmış olmasının önemli bir sebebi de faiz yasağını anlayış tarzları ve bu yasağın yerini dolduracak alternatif çözümler üretilmemiş olmasıdır.

Faizin İslam dininde kesin olarak yasaklandığı doğru olmakla birlikte neyin artı değer olduğu, hangi usul ve ölçüde elde edilen fazlalığın faiz olacağı ve yasak kapsamına gireceği tartışma ve yoruma açık bir konudur. Bu sebeple de bu hususta öteden beri farklı ölçütlerin ve yaklaşım farklılıklarının sergilendiği görülür. Diğer bir anlatımla, faizin dinde yasaklanmış olması birtakım hikmetlere mebni İlâhî bir belirleme, bir yönüyle taabbüdî bir hüküm olmakla birlikte faiz yasağının içerik ve kapsamı, konunun esasen muâmelât alanına girmesi sebebiyle ictihadî bir nitelik taşır. Bu nedenle bir kimsenin, “günümüzde böyle bir yasağa gerek bulunmadığını hatta faizi yasaklamanın mevcut ekonomik gelişmeler karşısında doğru bir yol olmadığını” söylemesi İslam’ın açık bir hükmünü red ve inkâr etmesi anlamına gelir. Buna karşılık bir Müslüman âlimin şu veya bu tür bir maddi karşılığı veya artışı faiz saymaması, faiz yasağını inkâr değil, o şeyin bu yasak kapsamına girmediğini belirleme olacağından tamamen farklı bir durumdur. Bu itibarla günümüzde İslam bilginleri arasında yapılan faiz tartışmalarını ve bu arada ileri sürülen farklı çözüm önerilerini faiz yasağını tanıma-tanımama şeklinde değil yasağın içerik ve çerçevesini belirleme yönünde gayretler olarak nitelendirmek gerekir.

Öyle anlaşılıyor ki, vade farkını faiz dışında mütalaa etmek, enflasyon farkını faiz saymamak, faizsiz banka modelini ve murâbaha usulünü ön plana çıkarmak çok bireysel ve mevziî kalmakta, meseleyi çözmeye yetmemektedir. Bunların faiz sayılması ise hiç çözüm değildir. O takdirde iktisadi hayat cendere içine itilmiş ve daha da zorlaştırılmış olacağından birçok örtülü faiz yolu kendiliğinden açılacaktır. Belki daha sağlıklı bir yol, faiz meselesini ilke olarak dinen haram olması itibariyle dinî-şer’î bir konu, insanın sömürülmesine ve haksız kazanca yol açması yönüyle ahlâki bir mesele olarak ele almak, muâmelâttan olması, toplumsal hayatı ve hukuk düzenini yakından ilgilendirmesi sebebiyle de pozitif hukuk düzenine ve kanunlaştırmaya taalluk eden bir konu olarak görmektir. Zaten sağlıklı bir İslam toplumunda da bu tür konular, dini ve ahlâki yönüyle ferdi, yasal düzenlemeler itibariyle de mevcut hukuk düzenini ilgilendirdiğinden, İslam hukukçularının bu konudaki farklı görüş ve önerileri bireye yönelik bir fetva olarak değil, kanunlaştırmaya katkı sağlayacak bir doktrin olarak görülür. Böyle bir süreç başladığında belki de, klasik doktrindeki ölçülerden gerekiyorsa sarfınazar edilip faizin ne olduğu ve ne olması gerektiği hususunda iktisatçıların ve diğer sosyal bilimcilerin katkılarını da almak, böylece toplumun geneline yönelik bazı ölçüleri belirlemek mümkün olacaktır. Son çeyrek asır içinde İslam ülkelerinde faiz konusunda çeşitli konferans ve kongrenin yapılmış ve milletlerarası bazı kararların alınmış olması, bu konuda giderek yoğunlaşıp derinleşen araştırmalar, dini bilgi ve kaygıya sahip kişi ve mercilerce yapılacak kanunlaştırmalar için de önemli bir adım olabilecek seviyededir.”

Oysa bu ifadeler ve bahaneler; ilim erbabı olarak kendi eksiklik ve beceriksizliklerini, hâşâ dolaylı şekilde Dinimize yüklemek gafletidir. Çünkü İslam’la “Şeriatlerin Değişme” dönemi kapanmış, yeni peygamber ihtiyacı “İçtihatların Değişme” sistemiyle karşılanmıştır.

Kur’an-ı Kerim’in en son inen Maide: 3 “…(Zira) Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamlayıverdim ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim...” ayeti Dinde hiçbir konuda noksanlık bırakılmadığı ve her hususta yeni şartlara ve ihtiyaçlara esas alınacak temel ve genel hükümlerin açıklandığı vurgulanmaktadır. İşte İslam âlimlerine düşen; bu değişmez İlahi doğrulardan, Hz. Peygamber Efendimizin uygulamalarından ve ulemanın üzerinde icma ve ittifak ettikleri hususlardan yola çıkarak, değişen ve gelişen durumlara ve sorunlara uygun içtihatlar yaparak, toplumu rahatlatacak yeni kurumlar ve kurallar ortaya koymaktır. Bunu başaracak ilmi ehliyet ve dirayetten, ciddi gayret ve cesaretten mahrum kafaların hâşâ, dolaylı da olsa İslam’ı suçlayıp Dinimizde açıklık ve noksanlık varmış gibi davranmaları ve çareyi haramlara fetva uydurmakta aramaları… Bu bozuk ve Bâtıl sistemi ve yönetimleri değiştirip adil ve asil bir düzeni yerleştirmek konusundaki duyarsız ve korkak tavırları, önemli bir sıkıntı kaynağıdır.

Kur’an’ın kesin ve keskin ifadelerle haram kıldığı, Resulüllah’ın (SAV) en ağır tehditlerle yasaklayıp kınadığı FAİZ’e, günümüz şartlarında fetva uyduran ve üstelik “Kamu Yararı” sayan ve “devletle vatandaş arasında faizin cereyan etmeyeceğini, yani resmi banka ve kredi faizlerinin caizliğini” savunan kimseler âlim midir, yoksa zalim midir? sorusu karşımıza çıkmaktadır!

“Müslümanların (daha doğrusu ilim erbabının) faiz yerine yeni alternatif sistemler ve kredi müesseseleri üretmeleri, bu ihtiyacı karşılayacak başka kurumlar geliştirmeleri gerekirdi.” gibi doğru tespit ve temenniler dile getirildiği halde, bu yönde Rahmetli Erbakan Hocanın hazırlattığı Adil Düzen’de faizsiz kredi sistemlerini gündeme bile getirmemek ilim ve insaf ehline yakışır mıydı?

“…Müslüman kesimin ekonomik gücü yitirmiş ve bu gücü gayr-ı Müslimlere kaptırmış olmasının önemli bir sebebi de faiz yasağını anlayış tarzları ve bu yasağın yerini dolduracak alternatif çözümler üretememiş olmalarıdır.” saptamalarının son kısmı doğru olmak ve ilim adamı geçinenlerin acizliğini ortaya koymakla beraber, sorunun “Faiz yasağını anlayış tarzlarından” kaynaklandığını söylemek ve daha da ileri giderek; “Faizin İslam Dininde kesin olarak yasaklandığı doğru olmakla birlikte, neyin artı değer olduğu, hangi usül ve ölçüde elde edilen fazlalığın faiz olacağı ve yasak kapsamında sayılacağı ise yoruma ve tartışmaya açık bir konudur!?” yaklaşımı, hâşâ İslam Dininde, helal ve haramların tespitinde bir eksiklik ve belirsizlik olduğu kanaatini çağrıştırır ki, bu tam bir saptırma ve çarpıtmadır.

Bu arada, zekât da aslında devlet eliyle toplanan ve belirlenen yerlere harcanan bir resmi vergi konumundadır. Çağımızda seri üretim yapan fabrikaların kendisinden değil, çıkarıp sattığı mallardan vergi alınır. Az masrafla ve bolca üretilen sanayi mamullerinden ve fabrika=atölye üretimlerinden, zirai gelirlere benzetilerek “Onda bir” oranında vergi alınır. Ama maliyet girdileri ve işçilik giderleri masraflı bulunan ve pahalıya mal olan fabrika ve atölye ürünlerinden ise para ve altın gibi “Kırkta bir” oranında, duruma göre ya üretilen mal cinsinden, veya para olarak vergi alınır.

Diyanet Vakfı İlmihalinin bahse konu bölümünde geçen:

“Ancak fıkıh bilginleri faizin kapsamı ve faizli işlemlerin hukuki sonuçları konusunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır…”

“… Vadeden doğan faiz ancak zaruret halinde caiz olabilirken, fazlalık faizi “rib’el-fadl” ihtiyaç halinde de mübah olabilir…”

“Bir grup İslam âlimi, kredi faizlerini emek-sermaye ortaklığının değişik bir nevi olarak değerlendirmekte, bir başka grup ise günümüzde şartların değiştiğinden, faizli kredi kullanımında zaruret ve kamu yararı bulunduğundan söz etmektedir.”

“… Vadeli satışlarda, satım sırasında belirlenen ve satım bedeline dahil edilen vade farkının faiz sayılmaması gerekir…” gibi ifadeler, başkalarının görüşlerini nakletmek gibi gösterilse de, Müslümanlar nazarında faize mecburiyet, hatta meşruiyet kazandırmaktan başka işe yaramayacaktır.

Bu şekilde, doğrularla yanlışların harmanlanıp aktarılması, Müslüman halkın kafasını karıştıracak, faizli sistemi benimsetmeye başlayacak, fırsatçı ve fesatçı münafıklara bahane hazırlayacaktır. Oysa ilmihal kitapları, doğru, doyurucu ve net ifadelerle yazılmalıdır. Daha da önemlisi mü’minleri faizci sistemden ve faizci yönetimlerden kurtarıcı ve bu yönde şuur ve sorumluluk aşılayıcı ifadeler kullanılmalıdır. Tam aksine şartlar ve ihtiyaçlar bahane edilerek faize mecburiyet hatta meşruiyet kazandırmaya yarayacak yaklaşımlar, iman ve İslam tahribatına yol açacaktır. İlmihal kitaplarıyla, üniversitelerdeki ve bilimsel mahfillerdeki tez programları ve araştırma-tartışma konuları elbette ve herhalde farklı olmalıdır. Münazara ve münakaşa tarzında ilmihal yazmak, safdil, gafil ve cahil kesimleri daha da şaşırtıp saptıracaktır.

Asla unutmayalım ki; Diniyle düzeni uyuşmayan toplumlar mutlaka yozlaşıp yamuklaşmaktadır!

İslam’ın en doğru ve doğal şekliyle anlaşılması, yaşanması ve günümüze taşınması konusunda milletimize rehberlik yapan, eserleri ve manevi öğretileriyle hâlâ gönüllerimize ışık tutan büyük şahsiyetlerin ortak hedefi; her alanda Tevhid düşüncesini hâkim kılmak ve vahdeti (birliği) sağlamaktır. Çünkü bir toplumun: Diniyle düzeni, ahlâki prensipleriyle siyasi projeleri, camide dinledikleriyle mektepte öğrendikleri eğer birbirini tutmuyor, zıtlaşıp farklılaşıyorsa; bu durumda ya düzene uyup dinlerini yozlaştıracaklar veya dinlerine uyup düzenle çatışacaklar, her iki halde de huzursuz olacaklardır. Örneğin; din faizi yasaklıyor, ama ekonomi çarkı faize dayanıyorsa… Din zinayı haram kılıyor, düzen serbest bırakıyor hatta teşvik ediyorsa… Din kumarı günah sayıyor, düzen farklı isimler altında meşrulaştırıp umut kapısına çeviriyorsa… Din rüşveti, zimmeti, rantiyeyi, hile ve sahteciliği kötülüyor, ama düzen halkı bunlara mecbur ediyor ve siyaset bunları rahatlıkla ve büyük çapta yapmak için en etkili bir araç sayılıyorsa… Din adaleti emrediyor ama düzen adam kayırma ve güçlü olanı aklama üzerine kurulmuşsa… Bu durumda insanlar; a- Ya dinlerini bırakacaklar, b- Ya düzene başkaldırıp isyancı konumunda olacaklar, c- Veya genellikle hem dinlerini hem de düzenlerini idare edip münafıklaşacak; fikren Müslüman fiilen Hristiyan gibi yaşamaya mecbur kalacaklardır.

Diyanet İşleri Başkanlığımızdan ve Diyanet Vakfı sorumlularından, ilmihal kitabındaki bu yanlış anlaşılacak ve FAİZ günahını mübahlaştıracak kısmın, mutlaka değiştirilip düzeltilerek konunun doğru ve uygun algılanmasına müsait şekilde yeniden yazdırılmasını Müslüman bir vatandaş olarak istemek ve beklemek hakkımızdır.

Şimdi sizleri Faizi yasaklayan, bunun nedenlerini açıklayan ve bile bile Faizci Sistemi uygulayan ve her türlü imkân ve iktidara sahip oldukları halde bu zulüm ve sömürü sistemini kaldırmayanların Allah ve Resulüne savaş açmış sayılacağını ve onların kahrına uğrayacağını bildiren Bakara Suresi 275-276 ve 278-279 ayetlerinin mealleriyle baş başa bırakalım:

275- “(Farklı isimler ve sistemler içerisinde ve çeşitli şekillerde) Faiz (riba) yiyenler (ve faiz ekonomisini yürütenler; dünyada asla ayakta duramayacak, onurlu ve huzurlu yaşayamayacak, kıyamet günü ise) ancak şeytan çarpmış (sara nöbetine yakalanmış) olanın kalkışı gibi, (Allah’ın kahrına uğramış) olmaktan başka (bir tarzda) kalkamayacaklardır. Bu, onların: ‘Alım-satım da ancak faiz gibidir’ demelerinden (faizi helâl görmelerinden ve faize fetva üretmelerinden) dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Böyle her kime Rabbinden bir uyarı ve yasaklama gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmiş (dönemdeki uygulamaları ve kazandıkları) kendisine kalır (ve bağışlanır; bundan sonraki) işi(nin başarısı ve bereketi) de Allah'a aittir. (Devlet ona helâl ve hayırlı kazanç yolları göstermelidir.) Kim de (cahili sisteme) geri dönerek (faizli muameleye devam ederse), artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. [Not: Bu ayette ‘Elleziy ye’külü-r riba’ (Faiz yiyen kimse) denmeyip; çoğul olarak ‘Elleziyne ye’külune-r riba’” (Faiz yiyen kimseler) buyrulması, yani, ismi mevsulün, cemi müzekker salim kalıbı ile getirilmiş bulunması; asıl tehlikeli ve tahrip edici FAİZ’in, ferdi riba muamelesinden ziyade bugünkü gibi bir sistem halinde ve resmi müesseseler (Banka şubeleri) eliyle yürütülen faiz cinsinin olduğuna dikkat çekmek amaçlıdır.]”

276- “Allah, faizi (faizci sistemleri ve halka zulmeden hükümetleri) yok edip (iflasa ve inkıraza sürükler) de, sadakaları (servet ve üretim vergisi olan zekât müessesesini, yani Kur’an’a dayalı adil bir düzeni uygulayan cemiyet ve devletlerin gücünü ve refahını ise) arttırır. (Bu nedenle adil devletin de faizi yasaklaması lazımdır.) Allah, (faizi mübah sayan) günahkâr kâfirlerin ve fırsatçı nankörlerin hiçbirini sevmez. (Onları hidayet ve inayetinden mahrum bırakır.)

278- “Ey iman edenler! Allah'tan korkup (her türlü haram ve haksızlıktan) sakının ve eğer (gerçekten) inanmışsanız, faizden artakalanı (ana paranızdan fazlasını) bırakın (faizci düzenden uzaklaşıp kurtulmaya bakın).”

279- “Şayet böyle yapmazsanız, (yani faizi, faizci düzenleri ve yöneticileri bırakmazsanız) Allah'a ve Resulüne karşı savaş açtığınızı (adil devlet ve hükümet düzeninin temellerini yıktığınızı) bilip anlayın (ve ona göre davranın). Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) Ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz. (Öyle ise mü’minler faizsiz düzene geçmek için çalışmalıdır.)”

Zaten Diyanet Vakfı’nın hazırlattığı ilmihalin 1. Cilt 17 ve 18. sayfalarında: “İslam’ın; 1-İnanç, 2-İbadet, 3-Ahlâk gibi 3 unsurdan oluştuğu” söylenerek, hâşâ “İslam’ın hukuk temelinin, şeriat sistemi ve prensiplerinin bulunmadığı” iddia edilecek kadar gerçekler çarpıtılıp saptırılmıştır.

“İnsanların birbirleriyle ilişkilerini normatif olarak düzenleyen hukuk ise, dinin tanımında ve unsurları içinde yer almamakla birlikte, genel olarak din ile irtibatlı olarak düşünülebilir ve dinin üç temel unsurundan her biriyle ayrı ayrı bağlantısı kurulabilir. Bu yaklaşım çerçevesinde başlı başına amaç olmayan hukukî düzenlemeler, özellikle ahlâki hükümlerin değişik zaman ve zeminlerde gerçekleştirilmesine hizmet eden normatif düzenlemeler olması itibariyle belli ölçülerde değişmeye ve dolayısıyla insanın belirlemesine açıktır. Esasen hukukun biçimsel yönünün, temel yapısı ve mahiyeti itibariyle akıl üstü ve dogmatik olan dinin kapsamında yer almayışının anlamı da budur” (Bak: C.1 - Sh.18) yaklaşımları tam bir safsatadır. Ve hele: “Esasen hukukun biçimsel yönünün, temel yapısı ve mahiyeti itibariyle, akıl üstü ve dogmatik olan dinin kapsamında yer almayışının anlamı da budur…” denilerek açıkça iftira edilmiş ve gayet net ve kesin olan hukuk (şeriat) esasları inkâra kalkışılmıştır. (İslam Dininde) “Hukukun biçimsel yönü…” ifadesiyle, herhalde zahiri hükümleri kastedilerek kapalı ve dolaylı şekilde, İslam’ın temel hukuk kuralları ve şeriat esasları bulunmadığı kanaati oluşturulmaya ve saf zihinler karıştırılmaya çalışılmıştır. Zaten Haçlı Batı’nın, müşteşrik takımının ve bizdeki masonik münafıklık akımının özellikle yaymaya uğraştıkları: “İslam’ın bir hukuk sistemi ve şeriat düzeni bulunmadığı, hatta bir devlet disiplinine ihtiyaç duymadığı” yalanını kafalara sokmaktır.

Evet, işte bu zihniyetteki İlahiyatçıların ve yapılanmaların faize fetva ve kılıf uydurma çabalarının asıl nedeni de böylece ortaya çıkmaktadır.

Abdullah AKGÜL -

Karşılaştırmalı İslam ve Batı Hukuku araştırmacısı.

El-Ezher Üniversitesi Usuliddin Fakültesi Mezunu.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mezunu

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

ALLAH NASIL VE NİÇİN, HİLE YAPMAKTADIR? Ve Bu referandumla, Kader AKP’nin yularını...
Devami
  Mehdiyet; İslam âlemi ve insanlık için, çok mutlu ve mübarek...
Devami
PKK’nın sivil kanadı olan BDP Başkanı: “Gerekirse PKK’ya saldıran tankların...
Devami
  "İşte bunlar, Allah'ın ayetlerinden (Delil ve belgelerinden, ibret ve...
Devami
  TÜRKİYE NATO TOPRAĞI İSE, SİZ DE NATO BAŞBAKANI YERİNDESİNİZ!   ABD Dışişleri...
Devami
 Cenabı Hakkın değil, halkın ve iktidarın rızasını aramak, şirktir! Radyoya, televizyona...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 86

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR