ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1933
mod_vvisit_counterDün3864
mod_vvisit_counterBu Hafta5797
mod_vvisit_counterGeçen hafta27382
mod_vvisit_counterBu Ay82911
mod_vvisit_counterGeçen Ay119131
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17839758

IP'niz: 3.236.170.171
Bugün: 15 Haz 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12602759

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

SADAKAT; İMANIN SİGORTASIDIR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

 

SADAKAT; İMANIN SİGORTASIDIR!

      

Kelime-i Şehadet, aslında Allah’la ve Resulüllah’la yapılan bir anlaşmadır ve sadakat; hayatı boyunca ve her şart altında bu ahdine bağlı kalmak, Allah’ın rızasından ve davasından asla caymamaktır. Ahzab Suresi 23. ayet bu durumu açıklamaktadır.

“Mü’minlerden öyle (mert ve metin) er kişiler vardır ki, Allah üzerine yaptıkları ahde (iman, itaat ve cihad sözlerine) sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirip (Hakk uğrunda canını vermiştir), kimi de (gönülden cenneti ve şahadeti umup) beklemektedirler. Onlar hiçbir vazgeçme ve yan çizme (bedel ve bahane) ile (Allah adına verdikleri sözlerini) değiştirmemişlerdir.”

Cahiliye Toplumunun Sadakat Anlayışı

Sözlerine ve Yeminlerine Sadık Değildirler

Cahiliye toplumundaki insanların sadakat anlayışlarını şekillendiren temel düşünce genellikle çıkarlarıdır. Bu yanlış düşünceyi benimseyen insanlar, menfaatleri uğruna, kime veya neye sadakat gösterilmesi gerekiyorsa bunun gereğini yapmaktadır. Oysa bu, bütünüyle sahte ve samimiyetsiz bir davranıştır. Gösterecekleri sadakatin derecesi, elde edecekleri menfaatin değerine ve büyüklüğüne bağlıdır. Eğer çıkarlarına ulaşabilmenin tek yolu, sadakatli ve itaatli bir şekilde davranmaksa, bunu hiçbir sıkıntı duymadan büyük bir zevkle yaparlar.

Bunun yanı sıra, insanlar arasında yaşanan anlaşmazlık ve uyuşmazlıkların büyük bölümü, birbirlerine verdikleri sözlerde durmamalarından kaynaklanır. Bunun temel nedeni de yukarıda anlatıldığı gibi, bu kimselerin çıkarcı bir bakış açısına sahip olmalarıdır. İman etmeyen bir insan, içinde bulunduğu her durumdan kendine bir çıkar sağlamak istediği için, karşısındaki kişiyi de bu yönde kullanmaya ve gerçek niyetini olabildiğince saklamaya çalışır. Bu çıkarı elde etmenin en güzel yolunun ise, karşısındaki insanın 'güvenini' kazanmakla mümkün olduğunu zanneder. Karşısındakinin güvenini kazanarak, hem o kişinin kendisi hakkında olumlu düşünmesini sağlayacak, hem de bu şekilde ona fark ettirmeden amacına rahatlıkla ulaşabileceği bir ortam oluşturacaktır.

Allah Kur’an'da ayrıca, 'münafık' olarak adlandırılan, kalplerinde hastalık bulunan kimselerin de, imanlarının zayıflığını gizleyebilmek ve mü’minleri, onlar gibi samimi kimseler olduklarına inandırabilmek için, yemin etme yöntemini kullandıklarını hatırlatmıştır. Oysa Allah yolunda dosdoğru bir istikamet tutturmak, Kur’an ahlâkına en güzel şekilde uymak ve insanları Hak dine davet ederken karşılaşılan zorluklara sabredip aşmak, ancak Allah'a güçlü bir iman ve sadakat duygusuyla mümkün olacaktır.

Cahiliye mantıklı insanların birbirlerinin haklarını tanımamaları ve söz verdikleri şekilde hareket etmemeleri, genellikle gösterecekleri sadakatin çıkarlarına ters düşmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bu anlayışa sahip olan kimselerle yapılan antlaşmalar genellikle sadakatsizlikle sonuçlanır. Allah'ın, "Onların çoğunda 'verdikleri söze bağlılık' (ahde vefa) bulamadık, ama onların çoğunu (iman ve itaatten çıkan) fasıklar (yoldan sapanlar) olarak bulup (yakaladık. Maalesef her asırda çoğunluk kendi hevâsına ve dünyalık hesabına dalan insanlardı.)" (A’raf Suresi: 102) ayetiyle bildirdiği gibi, bu kimselerin verdikleri sözlere hiçbir bağlılıkları olmadığı için, yaptıkları antlaşmaları ilk fırsatta bozmaya çalışırlar. Allah bu insanların durumunu Kur’an'da şöyle açıklamıştır:

“Bunlar(ın bazısı), içlerinden kendileriyle antlaşma yaptığın kimselerdir ki, sonra her defasında ahitlerini bozup (hıyanete girişeceklerdir). Onlar Allah’tan korkmayan (ve azabından) sakınmayan (kişilerdir).” (Enfal Suresi: 56)

Ayrıca Allah; münafık karakterli bu samimiyetsiz kişilerin, öncesinde Allah'ın rızasını kazanabilmek için fedakârlıktan kaçınmayacaklarına dair Allah'a söz verdiklerini, ancak bu sözlerini de tutmadıklarını vurgulamıştır:

“(Halbuki) Andolsun, daha önce ‘arkalarını dönüp kaçmayacaklarına (ve İslam davasından kaytarmayacaklarına)’ dair Allah'a söz vermişlerdi; Allah'a verilen söz (ahit) ise, (ağır bir) sorumluluktur. (Ahdine vefa etmeyenler belasını bulacaktır.)” (Ahzab Suresi: 15)

Bu ahlâka sahip olan insanlar hayatları boyunca sürekli olarak, Allah'a, elçilere ve çevrelerindeki diğer insanlara karşı 'ihanet' içinde yaşamaktadırlar. Şeytanın ikiyüzlü tavrı, bu yapıdaki insanların ahlâkını ortaya koyan önemli örneklerden biridir. Şeytan insanlara sahte vaatlerde bulunmuş, ancak daha sonra bu vaatlerinin sadece birer yalandan ibaret olduğunu açıklamıştır.

Sahtekâr münafıklar Peygamberimiz (SAV)'den Kur’an'ın değiştirilmesi talebinde dahi bulunmuşlardır:

“Onlara (münafıklara ve inkârcılara); apaçık belgeler olan ayetlerimiz okunduğu zaman, (günahları ve din tahribatları nedeniyle) Bizimle karşılaşmayı (ve huzurumuza çıkmayı ummayan ve) arzulamayanlar: ‘(Bu hükümler ve haberler bize ağır geliyor) Bundan başka bir Kur’an getir, veya (nefsimizin hoşuna gidecek şekilde) Onu değiştir’ derler. (Ey Resulüm!) Onlara de ki: ‘Onu (Kur’an’ın apaçık hüküm ve haberlerini) kendi nefsi tahmin ve tedbirimle değiştirmem asla olacak şey değildir. Ben sadece Bana vahyedilene tâbiyim. Eğer Rabbime isyan ederek (Kur’ani haber ve hükümleri değiştirir ve yanlış mana verirsem) gerçekten büyük bir günün azabından çekinirim.’” (Yunus Suresi: 15)

Bu kimseler kendi bâtıl dinlerini yıkması dolayısıyla, Peygamberimiz (SAV)'den Kur’an'ı 'yenilemesi' veya 'değiştirmesi' talebinde bulunmuşlardır. Kendi bâtıl dinlerine karşı duydukları sadakat, onları Allah'ın ayetlerine uymaktan alıkoymuştur. Bu yüzden, çağlar boyunca Allah'ın, din ahlâkını tebliğ edip yayması için göndermiş olduğu elçiler, kavimlerinin bu bâtıl inançlarına olan sadakatleriyle ve öfkeli tepkileriyle karşılaşmışlardır. Bu tiplere bugün de sıkça rastlanmaktadır.

Sadakat Göstermek İçin Davetçilerde Mutlaka Bir Üstünlük Aranmaktadır

Kur’an ahlâkından uzak yaşayan topluluklarda, insanların çok önem verdikleri, hayatları boyunca elde etmek için büyük bir çaba gösterdikleri bazı toplumsal değerler ve ölçüler vardır. Bunlardan en önemlileri, kariyer sahibi olup toplumda saygın bir mevkiye ulaşmak, tüm insanların tanıdığı, peşinden koştuğu örnek bir kişi olmak ve zengin olup lüks bir hayat yaşayabilmektir. Bunlara sahip olan kişiler genellikle toplum tarafından takdir edildiği için, herkes bunlara sahip olmak ve insanlar arasında iyi bir yer edinmek amacındadır. Çünkü bu yanlış anlayışa göre, en makbul insan en zengin insandır, en akıllı insan kariyer yapmış insandır, en özenilecek insan herkes tarafından tanınan ve beğenilen insandır. Bu yanlış bakış açısının sonucunda da birçok insan; ilişkilerini, birbirlerine olan bakış açılarını, saygı ve bağlılık anlayışlarını, tamamen saydığımız bu ölçüler üzerine kurmuşlardır. Bundan dolayı, bir kimseyi değerlendirirken, genelde ilk bakılan şeyler, o kimsenin ne kadar parası ya da malı olduğu veya itibar sahibi bir kişi olup olmadığıdır. Bu nedenle, toplum içinde en çok kim bunlara sahip ise, en fazla saygı duyulan, takdir edilen, her konuda söz sahibi olan ve en çok korunup-kollanan da o kimse olmaktadır. Tüm bu saydıklarımıza sahip olan biri, diğer insanlar tarafından yakından takip edilir; gittiği her yerde saygı ve ilgi görür, sözleri ya da düşünceleri yanlış da olsa doğru kabul edilir. Dolayısıyla, bu insanlara karşı garip bir saygı, sevgi ve bağlılık hissi duyulur. Bu kişi bir fikir adamı ise, herkes onun eserlerini okur, söyledikleri ve yazdıkları araştırılmadan, sorgulanmadan hemen kabul edilir. Büyük bir saygı görür, güçlü bir bağlılıkla savunulur ve izlenir. Bu kişiye hiçbir bilgiye dayanmadan anlamsız bir bağlılık ve sadakat duyulur. Tanınmış ve şöhretli insanlar için de aynı şey geçerlidir. Büyük bir hayran kitlesine sahiptirler. Nereye giderlerse gitsinler, hiç yalnız bırakılmaz ve her zaman desteklenirler.

Tüm bu anlatılanları bir araya getirdiğimizde ise, karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Toplumda önde gelen, insanların çok değer verdikleri; mal-mülk, şöhret ve mevki sahibi kişiler ve bunların arkasında da onları sürekli takip eden, destekleyip savunan ve hiçbir zaman yalnız bırakmayan insanların çoğu cahili mantıklıdır. Bunun sebebi ise; insanların sadakat duyup bağlanmaları için, karşılarındaki insanlarda mutlaka kendilerine göre bir üstünlük unsuru görmek arzularıdır. Çağlar boyunca insanların sahip oldukları bu yanlış düşünce yapısı hiç değişmeden kalmıştır. Sözde soylu olan ve maddi gücü sayesinde saygı duyulan insanlar, zorba ve zalim bir karaktere sahip olsalar dahi, toplumlarını yönetmeyi başarmışlardır. Sadakat ve bağlılık anlayışları geçici birkaç dünyevi değere göre şekillenmiş olan kimi insanlar için önemli olan doğruyu ve güzeli bulmak değil, sadece bu maddi değerlere sahip olmaktır. Dolayısıyla bu değerlere sahip olanlar herkes tarafından en bilgili, en akıllı, en başarılı, kısacası en ideal insanlar olarak tanınır.

İşte Allah'ın insanlara bir yol gösterici ve rahmet olarak gönderdiği peygamberler de, yaşadıkları toplumları Allah'ın yoluna uymaya davet edip, onları Allah'a ve elçilerine sadakat göstermeye çağırdıklarında, sürekli inkâr edenlerin çirkin ve isyankâr tavırlarıyla karşılaşmışlardır. Bu durum; cahiliye bakış açısına sahip olan bu insanların, elçilerde, bu büyük görevin onlara verildiğine dair, zenginlik, mal, itibar ya da makam sahibi olmak gibi cahili anlamda delil olacak bir üstünlük unsuru aramış olmalarından kaynaklanmaktadır. Onların sözlerine inanmak ve kendilerini çağırdıkları Hak dine uymak için, bir üstünlük unsuru olarak, onları mucizeler göstermeye zorlamışlardır.

“Onlar dediler ki: ‘Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça Sana kesinlikle inanmayız (ve inanmayacağız).’ ‘Ya da Sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden (görülmedik güzellikte) bir bahçen olmalı, öyle ki aralarından da şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın.’ ‘Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza (şahit olarak) getirip (bizimle konuşturmalısın).’ ‘Yahut (tamamı) altından yapılmış (saray gibi) bir evin olmalı, veya (gözümüzün önünde) gökyüzüne yükselip çıkmalısın. Ayrıca üzerimize, (gökten meleklerle getirilen ve) bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirip (önümüze koymalısın). Aksi halde Senin (göklere) yükselmene (Miraç hadisene) asla inanmayacağız!’ (Ey Nebim, onlara) De ki: ‘Rabbimi (tesbih ve tenzih edip) yüceltirim; Ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım (ki bu dediklerinizi yapayım)?”’ (İsra Suresi: 90-93)

Allah; Peygamberimiz (SAV)'in, iman etmemek için bahaneler arayan bu samimiyetsiz insanların kendilerinden mucize istemeleri karşısında şunları hatırlatmışlardır:

"… Size Allah'ın hazineleri yanımdadır diye (iddia etmiyorum), gaybı da bilmiyorum ve Ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, (sadece) Bana vahyedilene uyuyorum (sizleri de uyarıyorum)..." (En’am Suresi: 50)

Bu kimseler, kendilerini yönetip idare edecek elçilerde, cahiliye kıstaslarına göre hep bir 'üstünlük' aramışlardır. Bu da onların, Allah'ın davetçilere verdiği 'bilgi ve istikamet üstünlüğünü' görüp anlamalarına engel olmuştur. Kendilerine gönderilmiş olan elçilerin ne kadar değerli ve üstün insanlar olduklarını kavrayamadıkları için, onların çağrılarını hesaba katmamışlardır. Allah aşağıdaki ayette bu kimselerin elçilere sadece bu sebeple inanmadıklarını şöyle vurgulamaktadır:

“Aslında kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: ‘Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?’ demeleri (ve bahaneleri)dir.” (İsra Suresi: 94)

Bu insanlar elçilere ve davetçilere inanmayıp, onların yolundan gitmedikleri gibi, onları menfaat peşinde koşmakla da suçlamışlardır. Kendilerince hiçbir üstünlüğe sahip olmadığını düşündükleri bir kimsenin, elçilere sadık kalınmasını ve uyulmasını istemesini, kendi çarpık bakış açılarıyla, bu kişinin ancak bir üstünlük elde etme peşinde olmasından kaynaklanabileceğine yormuşlardır. Bu nedenle de, inkâr eden kavmin zengin ve tanınmış olan 'önde gelenleri', peygamberleri üstünlük ve çıkar elde etmeye uğraşmakla suçlamışlar ve her fırsatta onları haksız yere kötülemeye çalışmışlardır. Firavun’un, kendisini Allah'a kulluk etmeye davet eden Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun'a verdiği tepki, bu çarpık bakış açısına sahip olan insanların tavrını ortaya koymaktadır. Allah, Firavun’un Hz. Musa'ya yönelik bu yöndeki konuşmalarını Kur’an'da şöyle buyurmaktadır:

“Nitekim onlara katımızdan Hakk geldiği zaman: ‘Bu, kuşkusuz apaçık bir büyüdür’ demişlerdi. Musa (onlara): ‘Size Hakk geldiğinde (hep böyle) mi söylersiniz? Bu (benim tebliğim ve mucizelerim) bir büyü müdür? (Hiç akıl erdirmez misiniz?) Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler’ deyip (uyarıvermişti. Onlar ise:) ‘Siz bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden (sistemden) çeviresiniz de, bu memlekette (kuracağınız yeni düzenle) büyüklük (ve üstünlük) siz ikinize kalsın diye mi bize geldiniz? Biz sizin ikinize de inanacak (getirdiğiniz dine ve düzene uyacak) değiliz’” demiş (zulüm ve zillet üzerinde inat etmiş)lerdi.” (Yunus Suresi: 76-78)

Bu asırdaki inkârcıların ve münafıkların, kendilerini doğru ve güzel olana çağıran elçiye verdikleri tepki de Firavun'unkinden farklı sanılmamalıdır. Sadakat duymaları için mutlaka bir üstünlük görme arayışları, bu kimselerin akıllarını örterek, kendilerini dünyada ve ahirette kurtuluşa yöneltecek olan davetçilerin çağrısını kavramalarına ve doğru yola uymalarına engel olmaktadır. Gerçek üstünlük ise, ancak Allah'a aittir. Ve Kur’an’a uymaktadır. İnsanların çevrelerinde gördükleri her şeyin gerçek sahibi Allah'tır. Gerçek anlamda sadakat duyulacak ve içten bir sevgi ile bağlanılacak tek varlık Allah'tır. Bu nedenle gerçek sadakat, yalnız Allah'a ve O'nun elçilerine karşı duyulacak olandır.

Münafıkların Sadakat Gösterebilmeleri Belirli Şartlara Bağlıdır

Geçmişe dönüp baktığında, pek çok insan yaşam süreci içerisinde çeşitli zorluk ve sıkıntılarla karşılaştığını hatırlayacaktır. Allah dünya hayatını, kimin daha güzel davranışlarda bulunacağını denemek için, zorluk ve kolaylıklarla bir arada yaratmıştır. Bundan dolayı, insanın hayatı boyunca hiçbir engel veya sıkıntıyla karşılaşmaması söz konusu olmayacaktır. Ancak Allah'ın yaratışındaki bu hikmetlerden habersiz olan kimseler, kendilerince hayatın bu zorluklarını 'yaşam kavgası ya da mücadelesi' olarak adlandırırlar. Oysa tüm bunlar, Allah'ın insanların Kendisinden başka sığınılacak ve yardım dilenecek bir güç olmadığını görerek doğru yolu bulmaları için hikmetle yarattığı olaylardır.

İnsanların duyguları, düşünceleri, niyetleri ve bunlara bağlı olarak davranışları, karşılaştıkları bu birbirine tümüyle zıt olan iki durumda, yani zorluk ve kolaylık anlarındaki farklılıklarda ortaya çıkmaktadır. İnsanların zorluk anlarında, kalplerinde sakladıklarını gizleyebilmeleri genellikle pek mümkün olmamaktadır. Bir insanın kendisine isabet eden sıkıntılar karşısında gösterdiği sabır, bu kişinin Allah'a olan bağlılığını, samimiyetini ve içtenliğini ortaya koyacaktır. Dolayısıyla bir insanın iç yüzünü en iyi ve en doğru şekilde ortaya çıkaran anlar, genellikle kişinin içine düştüğü zorluk ve sıkıntı zamanlarıdır. Bu açıdan, bir insanın amacına ulaşmaktaki istek ve çabasının ne kadar ciddi, kendi inancına olan sadakatinin ise ne denli güçlü olduğu, büyük ölçüde bu gibi olumsuz zamanlarda göstereceği tavırlardan anlaşılır.

İnsanların zor durumlar karşısındaki psikolojileri, kalplerinde hastalık bulunan münafık karakterli insanların Allah'a olan bağlılıklarının ve samimiyetlerinin sahteliğini de ortaya çıkarmaktadır. Bu kimseler, Allah'a karşı gerçek anlamda bir sadakat ve bağlılık hissi duymazlar ve Allah'ın rızası için herhangi bir zorluğa ya da sıkıntıya karşı sabırsızdırlar. Bu sebeple de, nefislerine zor gelecek ortamlardan kaçabilmek için sürekli olarak bahanelere sığınılmaktadır. Allah Kur’an'da, bu gibi zorluk ortamlarıyla karşılaştıklarında Peygamberimiz (SAV)'den izin isteyerek kaçmaya çalışan kişilerin samimiyetsizliklerini hatırlatmaktadır.

“(Şayet) Yakın bir dünya menfaati ve orta halli (zahmetsiz) bir sefer olsaydı, herhalde (o münafıklar) Sana tâbi olurlardı. Fakat zorlukla (ve uzun zamanda) aşılacak mesafe (ve hizmetler) onlara uzak ve meşakkatli geldi. (Her biri birer bahane uydurup Tebük seferinden kaytardı.) Üstelik; ‘Eğer gücümüz ve imkânımız olsaydı, mutlaka sizinle beraber çıkardık’ diye de gelip (yalan yere) Allah'a yemin ederek boşuna kendilerini helak ediyorlardı. Çünkü, Allah yalancı olduklarını bilmekteydi.” (Tevbe Suresi: 42)

Bu kimseler Allah'a kesin bir bilgiyle iman etmedikleri için, fedakârlıkta bulunmaları gerektiğinde Allah'a ve Elçisine karşı sadakat ve bağlılıkları hemen ortadan kalkmaktadır. Allah'a ve O'nun Resulüne sadık kalmanın ve Allah'ın rızasına uygun davranmanın, dünyada ve ahirette getireceği büyük kazanç ve kurtuluş önemli sayılmamaktadır. Bu nedenle dünya hayatının geçiciliğine aldanmış, Allah'ın rızası için sabretmekten kaçmışlardır.

Sadakatin Anlamı ve Yararı

Sadakat, Allah'a gönülden iman eden mü’minlerin en belirgin vasfıdır. Allah yolunda gösterdikleri samimi sadakat, onların ihlas sahibi kimseler olduklarını ortaya koymaktadır. Çünkü bir insanın Allah'a iman etmesi, hiçbir dünyevi çıkar beklemeden İslam’ı yaşaması, hayatı boyunca Allah'ın rızasını kazanmak için çaba harcaması, sahip olduğu ve sevdiği her şeyi O'nun rızasına ulaşabilmek için kullanması ve kendisine isabet eden zorluklara sabırla katlanması için kesinlikle güçlü bir sadakat ve bağlılık duygusuna ihtiyacı vardır. İnsana bu yolda ilerleyebilme gücünü ve isteğini, ancak Allah'a karşı duyduğu sevgi ve bunun getirdiği güçlü bağlılık ve sadakat kazandıracaktır. Allah'a karşı duyulan bağlılık ve teslimiyet ne kadar içten ve kuvvetli olursa, insan Allah'a o denli yakınlaşma fırsatı bulacak ve O'nun rızasını kazanmakta göstereceği çaba ve şevk de o kadar artacaktır. Mü’minlerin sahip olduğu bu manevi gücün kaynağı, Allah'a karşı duydukları içten sadakat ve güven duygularıdır. Bu nedenle sadakat, mü’mini diğer insanlardan ayıran en temel özelliklerin başındadır. Bir mü’min, hayatının sonuna kadar Allah'ın emir ve yasaklarına uyduğu takdirde, -Allah'ın izniyle- Allah'ın rahmetine ve cennetine ulaşacaktır.

Sıkıntı ve zorluk anları, inkârcıların sadakatsizliklerini ve samimiyetsizliklerini deşifre ederken, mü’minlerin de Allah'a ve elçilere olan sadakatlerini ortaya çıkarmaktadır. Mü’minler, karşılaştıkları zorluk anlarında, "...Bu, Allah'ın ve Resulü’nün bize va’ad ettiği (ve haber verdiği) şeydir (zalim ve güçlü saldırganları yenmek için bize manevi yardım edilecektir); Allah ve Resulü doğru söylemiştir..." (Ahzab Suresi: 22) diyerek, Allah'a karşı olan teslimiyetlerini ve bağlılıklarını açığa vuracaktır. İşte mü’minlerin ortaya koydukları sadakatin gücü, Kur’an ahkâmını ve Peygamber ahlâkını yaşarken gösterdikleri şevk ve gayretten kaynaklanmaktadır.

Mü’minler Allah'a karşı güçlü bir teslimiyet ve kararlılık içerisinde oldukları için, en zor anlarda bile Allah'ın rızasına en uygun olan kararı verip, ona göre davranmaktadır. Onlar, Allah'ın "... Halbuki evla olan (ve onlara yakışan şöyle davranmaktı: Cihad davetini ve görevini) İtaat ve ma’ruf (güzel bir) sözle (karşılamaktı). Böylece iş, kesinlik ve kararlılık gerektirdiği zaman, şayet Allah'a sadakat gösterselerdi, şüphesiz onlar için daha hayırlı olacaktı. (Yani, lafa gelince; Allah’a, Resulüne, Hakk dava ve devlet liderine itaatten ve cihaddan bahsetmek kolaydır, ama iş ciddiye bindiği zaman sadakat gösterenler pek azdır.)" (Muhammed Suresi: 20-21) ayetleriyle bildirdiği gibi, her şartta Allah'a sadık kalmanın, kendileri için 'hayırlı' olduğunun şuurundadır. Allah bu ayetlerde ayrıca, güçlü bir sadakatin, insanın hak olan bir şey karşısında tereddüde kapılmasını engellediğini ve kişiye kararlı bir tavır kazandırdığını da vurgulamaktadır. Eğer insan güçlü bir iman ve teslimiyete sahipse, bu içten sadakat duygusu, onun kararsızlığa düşmesini önleyecek ve nefsini yenmekte ona daima yardımcı olacaktır.

Sadakat mü’mine, Allah yolunda yaptığı tüm salih amellerde ve Allah'ı razı edecek güzel ahlâkı göstermekte bir 'süreklilik' de kazandırır. Kalplerinde hastalık bulunan münafıklar ise, şeytanın aldatmacaları sonucunda, ibadetlerinden ve hizmetlerinden çabuk usanmaktadır. Nefislerine ters gelen bir konuda ya da karşılaştıkları en ufak bir zorlukta hemen yaptıkları hayırlı işler bırakılmaktadır. Gösterdikleri çaba ve istek zayıf olduğu için de, hedeflerine bir türlü ulaşamazlar. Mü’minlerin sahip olduğu içten sadakat, onların hareketlerine de yansıyarak, azimlerini ve Allah'a olan teslimiyetlerini artırmakta ve daha da güçlenmelerine vesile olmaktadır. Buna karşılık Allah, münafık karakterli kimselerin kalplerindeki 'hastalıklarını' ortaya çıkarmaktadır. Allah Kur’an'da, inkâra yatkın olan bu zayıf imanlı kimselerin, mü’minlere ve elçiye çeşitli engeller çıkararak onları zor durumda bırakmak ve zarara uğratmak isteyeceklerini anlatmaktadır.

Sadakatin Anahtarı: Allah Sevgisi ve Allah Korkusu Olmaktadır.

Allah Sevgisi

Bir insanın, herhangi bir kişiye ya da bir varlığa sadık kalması, tüm yaşamını onun istek ve hoşnutluğu üzerine kurgulaması, ancak ona karşı güçlü ve içten bir sevgi duyması ile mümkün olacaktır. Bu anlamda aralarında sahte bir sevgi bağı olan insanlar, gerçek bir sadakati asla yaşayamazlar. Ancak burada önemli olan bir nokta vardır; bu insanlar bir şekilde birbirlerini sevip bağlanmış olsalar dahi, bu bağlılıkları cahiliye ölçülerine göre şekillendiği için, Allah'ın Kur’an'da bildirdiği 'gerçek' sadakat ve sevgi duygusundan yine de çok uzak olmaktadır.

Gerçek sevgi ve bağlılık, insanın ancak Allah'ın büyüklüğünü ve imanı kavramasıyla yaşanacaktır. İnsanın içten bir sevgi ve sadakat duyması gereken, asıl olarak Rabbimiz olan Allah'tır. Allah'a karşı bu derin sevgi ve bağlılığı yaşayan insanlar, O'nun razı olacağı hayatı yaşayan ve cihat için yarışan kimselere karşı da çok derin ve içten bir sevgi duyacaktır. Dolayısıyla gerçek sevgiye de ancak Allah'tan korkan, O'na karşı içli bir sevgi ve saygı duyan kimseler arasında rastlanır. İnkâr edenlerin sevgi anlayışları ise tümüyle dünyevi birtakım değerler üzerine kurulu olduğu için, mü’minlerin yaşadığı derinlikten ve süreklilikten çok uzaktır.

Allah Korkusu

Allah sevgisi, sadakatin yaşanması için çok önemli bir özelliktir ancak tek başına yeterli olmayacaktır. Beraberinde mutlaka Allah korkusu da lazımdır. Allah korkusu, kişinin Allah'ın emir ve yasaklarına karşı son derece titiz olmasını, O'nun beğenmeyeceği tavırlardan şiddetle kaçınıp sakınmasını, şeytanın ve nefsinin telkinlerine karşı güçlü ve iradeli olabilmesini sağlayacaktır. Allah korkusu kişiyi, hayatının her anında Allah'ın istediği gibi davranıp O'nu hoşnut etmek için çalışmaya mecbur bırakır. Şeytanın ve nefsin arzularına, onların hile ve oyunlarına karşı uyanık ve tedbirli olmaya alıştırır. Bu da, insana kendi sınır tanımaz isteklerini uygulatmaya çalışan nefsin ve şeytanın tüm aldatmacalarını boşa çıkarır.

Bu sebeple şeytan ve nefis, insanı öncelikle Allah korkusundan uzaklaştırmaya çalışır. “Allah korkusundansa, asıl önemli olanın kalp temizliği olduğu” gibi yanlış telkinlerle kişinin Allah'tan korkup sakınmasını engellemeye çalışır. Oysa Kur’an'ı okuyup anlayan şuurlu bir insan, şeytanın bu tür telkinlerinin hiçbir gerçekliği olmadığını, tamamen saptırma ve aldatma amacı taşıdığını rahatlıkla anlayacaktır. Zira Allah, Kur’an'da mü’minlere Kendisinden korkmalarını emir buyurmaktadır.

İnfak; Sadakatin İcabıdır.

Allah Kur’an'ın pek çok ayetinde, infak etmenin mü’minlerin sorumlu olduğu ibadetlerden biri olduğunu hatırlatır. İnfak etmek, mü’minin Allah'ın kendisine vermiş olduğu her nimeti Allah yolunda, O'nun rızasını kazanmak için kullanmasıdır. İnfak etmenin, mü’minin Allah'a duyduğu sadakatin bir göstergesi olduğunu, iman etmeyen ya da münafık karakterli insanların, bu konuya bakış açılarıyla kıyaslayarak da anlaşılır. Kesin bir bilgiyle iman etmeyen samimiyetsiz kimseler, sahip oldukları maddi şeylere bir nevi tapınırlar. Kendi inançlarına göre, sahip oldukları bu değerli şeyleri, kesin bir bilgiyle inanmadıkları veya şüphe duydukları bir şey uğruna asla harcayamazlar. Allah'a ve ahirete zayıf bir imanla inandıkları için de, Allah'a ve Elçisine karşı bir sadakat duymazlar ve bu yolda sahip olduklarını severek kullanmazlar. Bu nedenle, Allah yolunda infak etmeye çağrıldıkları zaman bundan kaçarlar.

“Ve onlara: ‘Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin’ denildiği zaman, o inkâr edenler iman edenlere derler ki: ‘Eğer dilemiş olsaydı (zaten) Allah’ın yedireceği (ve zengin edebileceği) kimseyi biz mi doyurup besleyecekmişiz? (Allah onlara da servet ve genişlik verseydi, bize ne!..) Gerçekten siz (ey iman ehli, fakirlere zekât vermek ve infak etmekle) apaçık bir şaşkınlık içindesiniz’ (diyerek mü’minlerle dalga geçilmektedir.)” (Yasin Suresi: 47)

Yukarıda tarif edilen mallarda çoğalma psikolojisi, insanı; sahip olduklarını Allah yolunda harcamak gibi çok değerli bir ibadetten alıkoymaktadır. Diğer yandan infak etmek, iman edenlerin Allah'a olan güçlü sadakatlerini ve bağlılıklarını ortaya çıkarmaktadır.

Mü’minler Allah yolunda 'dosdoğru' bir istikamet tutturmuşlardır

Elbette insanın dünya hayatında kendisine birtakım hedefler belirlemesinin ve bunlara ulaşmak için çaba göstermesinin yanlış bir yönü yoktur. Yanlış olan, tüm hedeflerini sadece bu dünyevi isteklerle sınırlandırmış ve bunlar arasında ahirete yönelik bir hedefe yer vermemiş olmasıdır. Kişinin hedefi sadece bu dünya hayatı ise, bu durumda yaşamı yukarıda tarif ettiğimizden farklı olmayacaktır. Allah'a tam iman etmeyen ve ahiret hayatından habersiz yaşayan bir insan, kendisi için belirlediği geçici dünyevi hedeflere ulaşmak için çaba harcayacaktır.

İşte mü’minlerle inkârcılar arasındaki en önemli farklardan birisi bu noktadır. Mü’minler inkârcılardan farklı olarak, bu dünyanın 'değersizliğini' ve 'geçiciliğini' çok iyi kavradıkları için, bu dünyaya hiçbir şekilde bağlanmazlar. Elbette dünya hayatının nimetlerinden de en güzel şekilde yararlanırlar ancak mü’minlerin bu dünyadaki amaçları Allah'a kulluk yaparak O'nun rızasını ve rahmetini kazanıp, cennetine kavuşmaktır. Bu yüzden mü’minler hayatlarını, kendilerine Allah'ın rızasını kazandıracak salih amellerde bulunmaya ve Kur’an ahkâmını ve ahlâkını yaşamaya, Hakkı hâkim kılmaya adamışlardır. Allah'ın, "... Artık her kim Allah(ın dinine) sımsıkı tutunursa, kesinlikle o, dosdoğru yola iletilmiş olacaktır." (Al-i İmran Suresi: 101) ayetiyle belirttiği gibi, Allah'a sımsıkı bağlandıkları için, Allah onları Kendi dosdoğru yoluna iletip koruyacaktır.

Allah'a ibadet etmekte kararlı ve duyarlı davranırlar

Kararlılık; herhangi bir amaca ulaşmak için, hiçbir engel ve zorluk tanımadan, azimli bir şekilde çaba harcayıp, yapılması gerekenleri tam olarak yerine getirme amacıdır. Bu anlamda kararlılık, mü’minlerin hayatları boyunca ihtiyaç duydukları ve kendilerine Allah'ın rızasını kazandıran çok önemli bir ahlâktır. Allah, aşağıdaki ayet ile mü’minleri, ibadetlerinde kararlı davranmaları konusunda uyarmıştır:

“(Allah) Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde (sadece) O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı ve sebatlı ol. Hiç O'nun adaşı (hâşâ yoldaşı ve iş ortağı) olan birini biliyor musun? (Böyle bir şey mümkün değildir, her şey O’nun elinde ve emrinde bulunmaktadır.)” (Meryem Suresi: 65)

Allah, Kur’an'da, Kendisine inanan salih mü’minlerin hayatları boyunca uymaları gereken tüm emir ve yasakları anlatmış, Allah’ın Resulü bunları uygulamış ve dünya hayatında yaşamaları gereken imani olgunluğu ve ahlâk özelliklerini onlara açıklamıştır. Her Müslüman, Kur’an'dan sorumlu olduğunu ve Allah'ın rızasını kazanmanın önemini bildiği için, Allah'ın kendisine indirdiği tüm emir ve yasaklara uyar ve bu dünyada cennete layık olabilecek bir ahlâka ulaşmaya çabalar. Mü’minler, Allah'a en güzel şekilde kulluk eder ve Allah'ın razı olacağı umulan düşünce ve davranışlarda bulunurlar.

Ahiret için 'ciddi bir çaba' harcarlar

Mü’minlerin Allah'ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için hayatları boyunca 'ciddi bir çaba' göstermeleri, onların Allah'a olan sadakatlerinin bir ispatıdır. Rabbimiz Kur’an'da, mü’minlere Allah'ın rızasını ve ahiretini kazanmak için 'ciddi bir çaba' göstermekle sorumlu olduklarını buyurmuştur. Mü’minler bu 'ciddi çabayı', hem kendi nefislerini imani açıdan olgunlaştırıp Allah'ın hoşnut olacağı bir yapıya kavuşturmak, hem de Allah'ın Kur’an'da tarif ettiği ve Resulüllah’ın bizzat yaparak-yaşayarak öğrettiği güzel ahlâkı insanlara anlatmak için çırpınırlar. Mü’minlerin çabası, onların Allah'a olan teslimiyetlerinin getirdiği 'güç ve azim' sayesinde ortaya çıkmaktadır.

Peygambere ve Elçilerine Sadıktırlar

Allah, çağlar boyunca tüm insanlara, kendilerine dini tebliğ etmesi, bilmediklerini bildirmesi, onları temizleyip arındırması için, Kendisinden bir rahmet olarak peygamberler yollamıştır. Peygamberleri diğer insanlardan farklı kılan, onların Allah'ın özel olarak görevlendirdiği, yani 'seçtiği' insanlar olmalarıdır. Bu nedenle peygamberler, mü’minler için çok 'değerli' insanlardır. Mü’minler Allah'a karşı içten bir bağlılığa sahip oldukları için, Allah'ın kendilerine bir 'rahmet' olarak gönderdiği peygamberlere karşı da derin bir sevgi ve saygı duyar, onlara da güçlü bir sadakatle bağlıdırlar. Peygamberlerle ilgili konuşmalarında ve davranışlarında çok sevgi dolu ve saygılı bir üslup kullanırlar. Allah Resulünün Sünnetine ve hayat sistemine sahip çıkmak imanın icabıdır.

Ayrıca mü’minler, Allah'ın elçilerine iman edip sadakat göstermenin, Allah'ın bir emri olduğunun da farkındadırlar. Peygamberler ve Hak elçileri, Allah'ın dinini tebliğ eden ve iman edenlerin örnek aldıkları seçkin insanlardır. Kendilerine verilen bu büyük sorumluluk peygamberlerin ve Hak dava önderlerinin imanlarının çok üstün ve güçlü olduğunun kanıtıdır.

Mü’minler Kur’an'a Bağlıdırlar

“Hiç şüphesiz, Zikri (Kur’an-ı Kerim’i) Biz indirdik, Biz; ve elbette (kıyamete kadar) Onu (bu kutsal metni değiştirilmekten ve dejenere edilmekten koruyup aynen) muhafaza edicileri de Biziz. [Not: Londra'da bir müzede bulunan ve Miladi 650 yıllarına -yani Peygamber Efendimizden hemen sonrasına ve Sahabenin hayatta olduğu sıralara- ait olduğu saptanan el yazması bir Mushaf'la, şu anda elimizdeki Kur'an nüshalarının arasında hiçbir çelişki ve değişiklik bulunmadığı gerçeğinin tespit edilmesi, Kur’an’ın orijinal metninin Allah'ın özel muhafazası ile günümüze kadar nasıl geldiğinin ve kıyamete kadar nasıl devam edeceğinin ispatı yerindedir ve bu açık bir mucizedir. Ancak orijinal lafzının aynen muhafaza edileceği bildirilen Kur’an ayetlerinin, mana ve mesajlarının din simsarı Bel’amlar tarafından çarpıtılıp dejenere edilmemesine bir garanti verilmemiştir.] (Hicr Suresi: 9)

Rabbimizin mesajı olan Kur’an, mü’minler için en önemli bir başvuru kaynağıdır. Mü’min, Allah'ın kendisi için 'seçip-beğendiği' dini ve kendisine emrettiği sorumlulukları Kur’an'dan okuyup anlamaya çalışır. İhtiyaç duyduğu akıl için mü’minin kılavuzu yine Kur’an'dır. Hayatı boyunca karşısına çıkacak tüm olaylarda, hareketlerini Allah'ın Kur’an'da bildirdiği emir ve tavsiyelere göre ayarlamaktadır. Allah, Kur’an'ın uyulacak tek kılavuz olduğunu Müslümanlara şöyle buyurmaktadır:

“...Biz Kitabı (Kur’an’ı) Sana, her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde (kaynağı) olarak indirdik. [Not: Bu düşünce yapısı ile mü’minler, olayları; cahiliye toplumunun değer ölçülerine göre değil, Kur’an’ın hükmüne göre yorumlamak mecburiyetindedirler.](Nahl Suresi: 89)

“İşte bu (Kur’an) insanlara açık bir tebliğdir ki; bununla hem ikaz (ve irşad edilsinler,) hem Allah'ın, (ibadet olunacak ve emri uygulanacak) yegâne İlah olduğunu bilsinler, hem de aklıselim sahipleri (her konuda Kur’an’dan ilim, ibret ve hikmet öğrenmek üzere dikkatle okuyup) tefekkür ve tezekkür etsinler (diye gönderilmiştir).” (İbrahim Suresi: 52)

İşte bu nedenle sadık mü’minler en ziyade ve dikkatle Kur’an-ı Hâkim ve Meal-i Kerim okumaktadırlar.

Mü’minler; Ülkeye, Devlete ve Millete Sadıktırlar

İman eden tüm insanlarda olduğu gibi, ülkemizdeki inançlı insanların da devletimize ve milletimize karşı sadık ve itaatkâr bir tavır içerisinde olmalarının temel nedeni, Allah'ın Kur’an'da bildirdiği ölçüleri benimsemiş olmalarıdır. Kur’an ahlâkını yaşayan kimselerin devletimize bağlı olmalarının bir diğer nedeni de, devletin tanımı içerisinde bulunmaktadır.

Devlet; ortak bir hayatı ve kültürü paylaşan bir toplumda; bu toplumu düzenleme, koruma, refah ve huzuru sağlama gibi amaçlar güden ve bu amaçlara ulaşmak için de en adil yöntemleri kullanan kurumların başıdır. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi; bir ülkede bulunan insanların mutlu, huzurlu ve onurlu bir şekilde yaşayabilmesi, milli birliğin ve beraberliğin sağlanabilmesi ve bunların sonucunda ülkede dirlik ve düzenin kurulabilmesi için, devletin gücüne ve otoritesine ihtiyaç vardır. Devlet ülkenin ve milletin varlığı için en gerekli ve en önemli kurumdur. Gerek ülkenin savunulmasında, gerekse toplumsal güven ve barışın sağlanmasında, gerekse de ekonomik ve sosyal hayatta devletin rolü ve önemi çok büyüktür.

Bu nedenle, ülkeye zarar vermek isteyen her grup, ilk olarak devleti ve devlet otoritesini hedef almaktadır. Tarih boyunca bölücü ideolojiye sahip çeşitli örgütler ve kişiler, devletin var olan otoritesinden büyük rahatsızlık duymuş ve her fırsatta devleti yıpratmak ve devletin önemini azaltmak için çeşitli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Allah; (Ey Nebim, Sen Hakk ve hayır üzerinde) Sabret! Senin sabrın da yine ancak Allah iledir. (Senden yüz çeviren ve hakarete yönelenler için) Sakın üzülme ve kurdukları hileli tuzak ve planlardan dolayı telaşlanıp sıkıntıya düşme (ki bu tevekkül ve teslimiyete uygun değildir).” (Nahl Suresi: 127) ve (Ey Nebim!) Bu nedenle Sen sabret; şüphesiz Allah'ın va'adi Hakk’tır; kesin bilgiyle ve vicdani kanaatle (yakinen) inanmayanlar(ın itiraz ve inkârları ve ahireti değil dünyayı öne alanların sapkınlıkları) sakın Seni (telaşa kaptırıp) hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesin (çünkü intikam vakti yakındır).” (Rum Suresi: 60) ayetleriyle, karşılaştıkları güçlükler karşısında yılgınlığa ve hüzne kapılıp, telaşa ve gevşekliğe sürüklenmemeleri konusunda mü’minleri uyarmıştır. İman edenlerin yükümlülüğü, Allah'ın Kur’an'da bildirmiş olduğu bu ayetleri hiç unutmadan hareket etmek ve Allah'a kullukta kararlı, sabırlı ve sadık olmaktır.

Güçlü bir sadakat duygusu, beraberinde güçlü bir imanı da olgunlaştıracak ve bu, mü’min kişinin Allah yolunda kendisine isabet edebilecek her türlü zorluğa karşı sabretme şevkini ve gücünü arttıracaktır. Kişiyi sürekli olarak 'Allah'a yönelip dönen, Allah'ı zikreden, O'ndan korkup, O'nu seven ve sadece Allah'ı veli edinmiş' salih bir kul haline sokacaktır. Allah'a karşı olan bu güçlü bağlılığı, mü’mini bu yolda sürekli salih ameller yapmaya ve 'Allah'ın rızasını' kazanmaya uğraştıracak ve onu üstün ahlâklı ve imani olgunluğa erişmiş saygın bir kişi konumuna taşıyacaktır. İşte Milli Çözüm Ekibi’ne hayranlık ve saygınlık kazandıran bu sadakat ve bağlılıklarıdır.

“(Kalbi) Ölü iken kendisini (iman ve İslam’la) dirilttiğimiz ve insanlar içinde (sapıtmadan, örnek ve rehber olarak) yürümesi için kendisine bir nur (akıl ve anlayış) verdiğimiz kimsenin durumu, (gaflet ve cehalet) karanlıklarında kalıp oradan bir çıkış (yolu) bulamayan kimsenin durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle 'süslü ve çekici' gösterilmiştir.” (En’am Suresi: 122)

“Hiç şüphesiz, size va’ad edilen (her şey) mutlaka gelecek (ve gerçekleşecek)tir. Ve (ey kâfirler ve zalimler) siz (Bizi asla) aciz bırakacak değilsiniz.”

“De ki: 'Ey kavmim, bütün imkânlarınızla çalışıp (elinizden geleni) yapın; şüphesiz ben de (görevimin gereğini) yapıyorum (yapacağım.) Yakında (kutlu) sonuç diyarının (ülke ve dünya iktidarının) kimin olacağını, bilip-öğreneceksiniz. Gerçekten zalimler kurtuluşa ermeyeceklerdir.’” (En’am Suresi: 134-135)

“Nuh dedi ki: ‘Ey kavmim, samimi reyinizi (vicdani kanaatinizi) söyleyin: Eğer ben, Rabbimden verilen apaçık bir delil üzerinde bulunuyorsam... Ve Rabbim bana Kendi katından (özel) bir rahmet (hikmet ve hidayet) vermiş de (bu gerçek) sizin (basireti körelmiş) gözlerinizden gizli tutulmuşsa!.. (O takdirde kime karşı çıktığınızı ve nelerden mahrum kalacağınızı bir düşünüverin.) Ve tabi siz bu (nimet ve fazileti) istemiyorsanız, biz onu size zorla mı kabul ettireceğiz?’” (Hud Suresi: 28)


Bu yazarin diger makaleleri

LOZAN MÜZAKERELERİ VE ATATÜRK'ÜN VASİYETİ
Büyük Millet Meclisi'nin 23 Nisan 1920 Cuma günü açılmasına müteakip...
Devami
ERKEN SEÇİM İNTİHARDIR!
Temel Karamollaoğlu’nun: “Saadet Partisi kadroları Meclis’te bulunmadan faydalı çalışmaların çıkması...
Devami
Sancılı Referandum Sonuçları Ve DERİN KUŞKULARIN KİRLİ KAYNAKLARI
Türkiye Akdeniz’den ve Karadeniz’den kuşatılmaktaydı! Kore Yarımadası'nda gerginlik devam ederken, Güney...
Devami
Siyonist Yahudiler İçin Afrika; KÖLE PAZARI VE HAMMADDE KAYNAĞI
  Beşeriyetin bünyesinin (insanlık aleminin) kanser hücrelerine benzeyen, etrafını çürütüp mahvederek...
Devami
AKP’NİN EKONOMİK VE AHLAKİ TAHRİBATLARI VE İSTİSMAR SALTANATI
AKP’nin ekonomik iflası! Mevcut ekonomi ve toplumsal politikaların yanlışlığı, resmi rakamlar...
Devami
MİT’TE BİT YENİĞİ; MOSSAD CEMAAT İLİŞKİSİ VE HAS PARTİ
  Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu, 28 Şubat öncesinde TSK’da olduğu...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 28

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR