ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1736
mod_vvisit_counterDün1726
mod_vvisit_counterBu Hafta6537
mod_vvisit_counterGeçen hafta16665
mod_vvisit_counterBu Ay10466
mod_vvisit_counterGeçen Ay67493
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar19018696

IP'niz: 44.192.94.86
Bugün: 06 Tem 2022

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 13043059

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

Çağdaş “Kadın Hakları” mı; AİLE YUVAMIZIN YIKILMASI MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Çağdaş “Kadın Hakları” mı;

AİLE YUVAMIZIN YIKILMASI MI?

      

Yüce Yaratıcı ve O’nun koyduğu İslam kuralları, Batılıların istismar edip durdukları “Kadın-Erkek Eşitliğinden” çok daha öte, Kadını ve Erkeği aynı bütünün iki parçası ve aynı rüknün unsurları saymıştır. Yani erkeksiz kadın ve kadınsız erkek yarımdır. Bunlar birbirini tamamlayan, huzur ve onura birlikte ulaşılan varlıklardır. Ancak fıtratları (yaratılış özellikleri) icabı, ortak sorumlulukları yanında, ayrı ve farklı görev sahaları da vardır. Bu nedenle hem biyolojik olarak hem de psikolojik olarak, kadının erkek, erkeğin kadın yerine konulması safsatadır, sapkınlıktır.

Elbette kadınlar da birer insandır ve tüm insan haklarına sahip ve saygın konumdadır. Bu nedenle kızlarımız ve kadınlarımız da okuyacak, fıtratlarına uygun meslek ve memuriyet sahibi olacak; ailenin, yakın çevrenin, hatta ülkenin sorunlarını birlikte sırtlanacak ve ortak sorumluluklarını kuşanacaklardır. Ancak, kadının en kutsi, en önemli ve en öncelikli görevi ANNELİK sıfatıdır. Kadınlar, çocuklarımızın ilk eğitimcisi, terbiye edip şekillendiricisi olmak bakımından, geleceğimizi inşa eden mimarlar konumundadır. Kadınlarımızı annelik sorumluluklarından uzaklaştıracak her girişim, mutsuz, huysuz ve huzursuz yetişen nesiller dolayısıyla geleceğimizin karartılmasıdır. Kadınlarımız, her şeyden önce sıcak ve samimi aile yuvamızın sigortasıdır. Zaruri olmayan sebeplerle, suni gerekçelerle ve Haçlı Batı’nın ahlâksız projeleriyle aile yuvasından ve annelik sorumluluklarından uzaklaştırılan kadınlarımız, aslında kendi onur ve huzurlarından da mahrum bırakılmaktadır.

Soyup sokaklara saldıkları, tüm ahlâki ve ailevi bağlarından kopardıkları kızları-kadınları sadece birer cinsellik aracı ve reklam vasıtası olarak gören Barbar Batı düşüncesinin “Kadın Hakları” iddialarının bir palavra olduğu, işte Ukrayna Savaşı’nda bir kez daha ortaya çıkmıştır. Putin’i kışkırtıp kızıştırarak, Zelenski’ye hava basıp dolduruşa sokarak, Rusya’nın emperyalist emellerle Ukrayna’ya saldırması sonucu, göç etmeye mecbur kalan 3 milyon insanın 2 milyonu kadınlar ve çocuklardır… Ve bunların perperişan olmalarını özellikle ABD ve AB ülkeleri sağlamışlardır.

Ve işte “Dindar Kahraman” rolüyle iktidara taşınan, ama AB dayatmalarıyla, kadınlarımızı yozlaştıracak ve aile yuvalarımızı yıkacak nice uğursuz anlaşmalara şu Erdoğan iktidarları imza atmışlardır.

• Kadınlarımızın ve kızlarımızın ahlâk ve maneviyattan nasıl yoksun bırakılmaya çalışıldıkları…

• Gerçekten ihtiyacı olanların dışında, kadınların ille de ayakları üzerinde durmaları gerektiği dayatmasının, hanımlarımızı evden işe, işten eve nasıl bir robot haline soktukları...

• Bu durumun evin içinde: "Ben de para kazanmaktayım, o halde bu evde en çok ben söz sahibi olacağım" yanılmasının ve ardından çıkan tartışma ve kavgaların nasıl yuvaları dağıttığını…

• Doğar doğmaz bakıcı kucağına veya kreşlere, yuvalara atılmış, anne/babaların sevgi ve ilgisinden mahrum bırakılmış, yalan yanlış yetiştirildiklerinden sorun halini almış minik yavrularımızın çoğaldıkları...

• Yorulmuş, yıpranmış ve iş yerindeki tüm sorun ve sıkıntıların altında bunalmış ve psikolojileri sarsılmış kadınlarımızın, yeni ve tehlikeli arayışlara başladığı…

• Yanlış yetiştirilmiş, Rabbinden ve Kur’an’dan mahrum edilmiş, bu yüzden yanlış tercihlere yönelmiş diye, eşleri babaları veya kardeşleri tarafından hunharca katledilmiş kadınlarımızın giderek arttığı…

• İki-üç çocuğunu, eşini-evini bırakıp; sosyal medyada tanıştığı falanca filanca adamlara kaçan, gittiği kişide de aradığını bulamayıp ondan ona savrulan, ahlâken ve bedenen yıpranıp yok olan kadınların yüreklerimizi dağladığı bir süreç yaşanmaktadır.

Aile, bir toplumun temel taşıdır!

Aile insanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar da ihtiyaç duyulan en önemli bir kurum konumundadır. Allah (CC) Hz. Adem’i (AS) yarattıktan hemen sonra Havva annemizi yaratmış ve onları aile kılmıştır. Bu da bize insan fıtratında ve toplum hayatında aile kurumunun önemini anlatmaktadır. Tarih boyunca Şeytaniler ve şerliler toplumun ve devlet kurumunun genlerini bozmaya çalışmışlardır. Toplumsal genleri bozmak ise ancak aileyi dağıtmakla mümkün olacaktır. İşte bu yüzdendir ki gerek ülke çapında gerekse uluslararası alanda aileye yönelik sinsi ve Siyonist tahripçi operasyonlar yapılmaktadır. Ancak bu operasyonlar; algı ve manipülasyonlarla saklanarak, “kadın hakları, özgürlük, feminizm, toplumsal cinsiyet eşitliği” gibi kılıflara sarılarak ve asıl amaç gizli tutularak gerçekleştirildiğinden dolayı, birçok insanın aldanmasına sebep olmaktadır. Özellikle Siyonizm’in güdümündeki Batı’da, kapitalist zihniyet ve pozitivist/seküler/materyalist eğitim sistemi, his ve duyguları, aklı, ruhu ve vicdanı ve sonuçta irfanı ve ahlâkı devre dışı bıraktığından önce gençlik, sonra da aile çözülmeye başlamıştır.

İstanbul Sözleşmesi’nin devamı olarak 6284 sayılı yasa ve “kadının beyanı esastır” çarpıklığıyla yaklaşık 3 milyon erkek ceza almış ve birçoğu boşanmak zorunda kalarak aileler yıkılmış ve toplumsal bunalıma yol açılmıştır. Bu sözleşme devam ederse okulda hocalar, hastanede sağlıkçılar, iş yerlerinde ve sosyal ortamlarda çalışanlar, evde ise kocalar ve babalar tecavüzcü olarak yaftalanacak ve toplumda bunalım artarak toplumsal/sosyal çöküşe sebep olacaktır.

Erkek arkadaşıyla çıkmasına müsaade etmeyen babasını “Beni taciz etti!” diye hapse attıran kız çocuğu, “Kocam bana şiddet uyguluyor!” diyerek eşini evden uzaklaştırıp sevgilisiyle kendi evinde zina yapan hanım, markette çarptığı erkekten şantaj yoluyla para isteyen ve vermeyince şikâyet edip hapse attıran kadın, “Müdürüm beni taciz etti!” diyerek, öğretmeni mesleğinden eden kız öğrenci, yediği yemeğin kaşığını, çatalını yere atıp anne babaya köle muamelesi yapan çocuk ve yaşanan daha nice olumsuzlukların sebebi olan 6284 sayılı yasa hâlâ uygulanmaktadır.

Akla, vicdana ve İslam’a göre: İnsan haklarının aslında kadın-erkek bütün bireyleri kapsaması esastır. Eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkı sayılan ve doğarken sahip olunan bu temel haklar, ömrümüz boyunca kesintisiz olarak süren, vazgeçilemez ve hiçbir durumda değiştirilemeyen temel ve doğal kazanımlardır. Haklarımızı koruma altına alan Dinimize ve hukuk sistemine göre herkes; cinsiyet, ırk, renk, din, dil, yaş, uyruk ya da toplumsal köken, düşünce farkı, mülkiyet gibi farklara bakılmaksızın hem imani ve vicdani kurallar, hem de yasalar önünde eşit konumdadır.

Ancak; “Kadının İnsan Hakları” kavramı ayrımcılık ve kışkırtıcılıktır!

“Kadının İnsan Hakları”, insan hakları kavramını dünya kadınları açısından yeniden yorumlayarak oluşturmayı, daha doğrusu kadınları yozlaştırmayı, huysuzlaştırmayı ve uyumsuzlaştırıp aile yuvasını yıkmayı amaçlayan bir kavramdır.

Bu çarpık anlayışa göre, kadının insan hakları şunlardır:

Kadının evlilikle ilgili hakları: İstediği kişiyle evlenme hakkı, eşit miras hakkı, evlilik içinde cinsel birleşmeyi reddetme hakkı, şiddete maruz kalmama hakkı, kendi malına sahip olma hakkı, kumayı reddetme hakkı, resmi nikâh hakkı.

• Kadının boşanma ile ilgili hakları: (Evli olduğu halde başka) Ev tutarak ayrı yaşama hakkı, boşanmak için mahkemeye başvurma hakkı, çocuklarının velayetini alma hakkı, nafaka alma hakkı, kendi malını beraberinde götürme hakkı.

Kadının bedensel hakları: (İstediği kişiyle ve istediği şekilde) Kendi cinselliğini yaşama hakkı; tecavüzsüz, tacizsiz, enseste maruz kalmadan yaşama hakkı; doğum kontrolünü kullanma veya kullanmama hakkı; sağlıklı yaşama hakkı; kadının bedeninin yalnızca kendine ait olması hakkı.

Kadının kamu yaşamındaki hakları: İstediği zaman kocasından izin almadan istediği işte çalışma hakkı, eşit eğitim hakkı, kendi istediği partiye oy verme hakkı, siyasi partiye katılma hakkı, ev kadını veya tarımda aile işçisi olarak çalışsa bile sigortalı olma hakkı, dini yaşama katılma ya da katılmama hakkı.

Evet açıkça görülüyor ki; “Kadının İnsan Hakları” bahanesiyle:

• Evlilik içinde, kocasıyla cinsel birleşmeyi reddetme hakkı…

• Evli olduğu halde başka ev tutma ve ayrı yaşama hakkı…

• İstediği zaman ve kocasından izin almadan istediği işte çalışma hakkı…

• İstediği kişiyle ve istediği şekilde kendi cinselliğini yaşama hakkı…

gibi soysuzluk ve sorumsuzluklara mazeret ve meşruiyet oluşturulmaktadır.      

Kadının yozlaştırılması ve Ailenin yıkılması!

Aile, toplumun yapı taşı olması nedeniyle ilk insan Hz. Âdem’den (AS) günümüze kadar önemini sürekli korumaktadır. Tarihsel süreçte aileye gerekli önemi gösterip yücelten toplumlar sürekli kalkınmış, ailenin yozlaştığı toplumlar ise çöküp dağılmıştır. Neslin ihyası ve geleceğin inşası ailede başlamaktadır. İlk yedi yaş çocuk eğitimi için gerek manevi gerekse akademik, dilsel, fiziksel, sosyal ve psikolojik açıdan oldukça önem taşımaktadır. Çocuklar bu yaşlarda daha çok aile tarafından şekillenip yoğrulmaktadır. Tarih boyunca ahlâki ve ailevi imar çalışması yapanlar olduğu gibi maalesef toplumu fesada çalışan odaklar da boş durmamışlardır. Ve birçok alanda toplumu fesada uğratmayı başarmışlardır. Günümüzde aile hayatını tahrip eden ve toplumu fesada uğratan en temel problem başlıklarından bazıları şunlardır:

“Feminizm ve cinsiyet eşitliği” safsatası.

Feministler; toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın erkek eşitliği gibi kavramları yozlaştırıp, özgürlük adı altında kadınları yuvalarından çıkarmış, anneliğin kutsallığını ayaklar altına almış ve kadını sözde özgürleştirme adı altında sokaklara salıp, aile kurumunun yıkılmasına sebep olmuşlardır.

Yozlaştırılan ve çağdaşlık diye yutturulan Batılı anlayışta kadın cinsel obje ve meta iken, İslam dini kadını diri diri gömülmekten kurtarıp, cenneti ayaklarının altına sermiş bulunmaktadır. Avrupa için kadınların kendini savunması bu anlamda belki haklılık payı taşırken, eşleri ve çocukları Allah’ın emaneti olarak kocaları sorumlu tutan Müslümanlar arasında feminizmin yayılması sadece huysuzluğun ve huzursuzluğun meşrulaştırılmasıdır.

“Cinsiyet değiştirme” sapkınlığı.

Son çeyrek asırda medyanın dayattığı rol modellerine heveslenen kadınlar erkek; erkekler ise kadın olmak için ameliyatla cinsiyet değiştirmeye başlamışlardır. Böylesi gençlerin sayısı her geçen gün artmakta ve bu da aile kurumunun ve toplumsal ahlâkın çökmesine sebep olmaktadır. Nitekim cinsiyet değişse de his ve duyguların değiştirilemeyeceği gerçeği ile nasıl bir aile ortaya çıkacaktır?

Nikâh ve Aile yerine ‘partner’ kavramı!

Gerek İstanbul Sözleşmesi, gerekse 6284 sayılı yasa ve bunu tamamlayan diğer kanuni mevzuatlar kadının beyanını esas aldıklarından beri aile kurumu ciddi manada değişmeye ve dönüşmeye uğramıştır. Aile kavramı yerine partner kavramı kullanılmaya başlandıktan sonra aralarında nikâh olmasa bile partner olduğunu iddia etmeleri, her türlü zina kapısının açılmasını sağlamıştır. Ülkemizde, yakında kadının kadınla, erkeğin erkekle evliliklerine şahit olmaya başlarsak şaşırmamalıdır!

“Kadının beyanı esastır” söylemiyle yuvalar yıkılmaktadır!

Aile gibi müstesna bir kurumun devamı ve adaletin sağlanması için sadece kadının veya sadece erkeğin beyanının esas alınması yanlıştır ve yanıltıcıdır. Oysa bugün Batı’ya özenerek çıkarılan kanunlar, Müslüman aile yapısını hızlı bir şekilde yıkmaktadır. Tek taraflı ‘Kadının beyanı esastır.’ yasası çıktığından beri yüz binlerce erkek, yalan-yanlış veya abartılı beyanlar yüzünden evinden uzaklaştırılmış ve birçoğu tekrar eve dönmek yerine boşanmaya başvurmuşlardır.

Gençler iman esaslarından hızla uzaklaşmaktadır!

Bugün maddiyata önem verip maneviyattan uzaklaşılması, olumsuz rol model olan programlarla aile bağlarının zayıflatılması, çocukluktan itibaren iman ve ahlâk merkezli ve değer eksenli eğitimden mahrum bırakılması gibi sebepler yüzünden gençler “deizm” başta olmak üzere her türlü değer tanımazlığa ve inançsızlığa doğru kaymaktadır. Başta iktidarlar olmak üzere anne babaların, eğitim kurumlarının ve özellikle de sivil toplum kuruluşlarının ciddi sorumlulukları vardır.

Bilişim teknolojisi araçları, sağlık ve maneviyatı bozmaktadır!

Medya ve teknolojinin baş döndürücü hızla gelişip yaygınlaşması ve bu ürünlerin uygun kullanılmaması; her türlü cinsel sapkınlık ve saldırıları azgınlaştırırken depresyon, anksiyete gibi psikolojik hastalıkları artırırken, aynı zamanda zihin kas koordinasyon bozukluklarına da yol açmaktadır. Çocuklarda ise etkileri ilerleyen yaşlarda daha net ortaya çıkan gereksiz korku, kaygı ve strese neden olmaktadır. Yine çocuklar üzerinde diziler ve filmler ile birlikte oyunlar da şiddet ve cinsellik içerikli subliminal mesajlarıyla beyinlerini karıştırmakta ve uzun vadede sağlıksız bireylerin yetişmesine sebep olmaktadır. Özellikle ergenlerde, uygunsuz içerikli TV programları ve ahlâksız internet yayınları ve kontrolsüz sosyal medya programları adeta zinayı meşrulaştırmakta ve çoğu zaman da eşcinselliği özendirip yaygınlaştırmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi Aileyi Yıkma Amaçlıdır!

İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen, tam adı ise “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan sözleşme 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da gerçekleştirilen Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu toplantısında alınan kararlardır. İstanbul Sözleşmesi, imzaya açılmasından sonra onay için TBMM Genel Kurulu'na sunulmuş, 14 Mart 2012 tarihinde AKP, CHP, MHP ve BDP’nin oybirliğiyle 246 kabul ve sıfır ret oyuyla Meclis'te onaylanmış, 1 Ağustos 2014 itibari ile de yürürlüğe girmiş durumdadır.

İstanbul Sözleşmesi’nde toplumsal yapımızı ve aile hayatımızı adeta dinamitleyen, Milli benliğimizle, Dinimizin emirleriyle, örf ve adetlerimizle taban tabana zıt uygulamalar içeren maddeler olmasına rağmen, maalesef Türkiye sözleşmeyi imzaya açan ilk ülke olmuş, hiçbir itiraz ve şerh konulmadan da sözleşme imzalanmıştır. Oysa birçok ülke sözleşmeyi imzalamamıştır; imzalayan ülkelerden birçoğu da dini, kültürel ve toplumsal yapılarından ve toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve partner (nikâhsız birlikte yaşayan bireyler) yaşamı gibi konularda çekince koymuşlardır. Biz Müslüman bir ülke olmamıza rağmen sözleşmenin dördüncü maddesinin üçüncü fıkrasındaki “cinsel tercih ya da cinsel yönelimin” güvence altına alınmasına dahi itiraz etmeden maalesef Erdoğan iktidarınca imza atılmıştır.

İstanbul Sözleşmesi’nin vahameti maalesef uygulamaya başlandıktan sonra gün yüzüne çıkmaya başlamıştır.

Bu sözleşme dayanak gösterilerek Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Cuma Hutbesinde Allah’ın Lutilik ile ilgili ayetlerini ve zinanın haram olduğu gerçeğini hatırlatması bile dava konusu yapılmıştır. Yarın yine İstanbul Sözleşmesi’ndeki ilgili maddeler dayanak gösterilerek ebeveynlerin çocuklarının cinsel yönelimine tedbir alması da mahkemelerce “cinsel tercihe müdahale” şeklinde yorumlanacaktır.

Yine Sözleşmenin 3. Maddesinin (b) fıkrasında İslam aile yapısına yüzde yüz aykırı bazı kavramlar eklenerek “kadınla kadının, erkekle erkeğin evlendirilmesi meşrulaştırılmıştır.” Sözleşmenin 4/3 fıkrasında cinsel yönelim, cinsel tercihler ve her türlü sapıklık kanunla koruma altına alınmaktadır. Sözleşmede aile kavramı bulunmamaktadır. Ortak ev arkadaşlığı vardır. Bu da her türlü gayrimeşru birliktelikleri kapsamaktadır.

Sözleşmenin 12. maddesinde Türk aile yapısının kadın ve erkeğin alışılagelmiş rollerinin, geleneklerinin, bu sözleşmeye aykırı farklı uygulamaların ortadan kaldırılarak, erkeklerin sosyal ve kültürel davranışlarının değişime uğratılması için her türlü tedbirler alınmıştır. Aynı maddenin 5’inci fıkrasında, İslam aile yapısının kültür, örf, âdet, gelenek, din ve namusuna; bu sözleşme ile “kadına şiddeti önleme” adı altında savaş açılmaktadır. Metin bu haliyle bir toplumu ayakta tutan kültürel değerlerin belirlediği toplumsal rol beklentisini değersizleştirirken, adeta LGBT gibi marjinal grupların beklentilerini karşılamak için hazırlanmıştır. “Toplumsal cinsiyeti” ortadan kaldırmayı amaçlayan bu sözleşme, cinsiyet eşitliğini şiddetin önlenmesinin tek yolu olarak sunmaktadır. Oysa istatistiki veriler bu reçeteyi doğrulamıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği indeksinde üst sıralarda olan ülkelerde, kadına yönelik şiddet, cinayet ve tecavüz oranlarının maalesef ürkütücü oranda yüksek olduğu saptanmıştır.

Yoğun baskılar üzerine Sn. Erdoğan’ın bu İstanbul Sözleşmesi’ni feshettiğini açıklaması tam bir aldatmacadır. Çünkü bu malum ve mel’un İstanbul Sözleşmesi 6284 sayılı kanunla zaten yasalaşmıştır ve hâlâ yürürlükte bulunmaktadır!

Kadına yönelik şiddet asla hoş karşılanamaz ve kesinlikle bunu önlemek için gerekli tedbirler alınmalıdır. Ancak bu tedbirler kendi toplumsal ve aile yapımıza uygun tedbirler olmalıdır. Avrupa Birliği’nin ve feminist ideolojilerin dayatmaları Milli benlik ve birliğimizin temeli olan aile yuvamızı dağıtma amaçlıdır.

AKP iktidarı; aile, ahlâk, maneviyat, nesil, toplum kavramlarını istismar ederek iktidara gelip büyük bir değişim vaat etmiş olsa da son 20 yılda bu yozlaşmanın önüne geçmek bir tarafa, iktidar dönemindeki uygulamalar ile bu bozulmanın daha da vahim boyutlara ulaşmasını sağlamıştır. Bunu maalesef yanlışlıkla değil bilerek ve isteyerek, planlı ve programlı olarak kendisinden önceki iktidarların uygulamalarına bağlı kalarak, Bâtıl zihniyetin temellerini koruyarak ve Batılı kâfirlerin istediklerini harfiyen uygulayarak yapmıştır.

Erdoğan iktidarının son 20 yılda yaptığı manevi ve ahlâki tahribatları özetle hatırlatarak bunun nasıl planlı yapıldığını hep birlikte anlamaya çalışalım:

AKP iktidarları, ilk dönemlerinde ailenin yıkımından bahsetmiş olsa da bunun düzeltilmesi konusunda ciddi hiçbir adım atmazken, Batılı dostlarından aldıkları talimatlar ile kadını ifsat eden uygulamalara başlamıştır. Aileyi yıkma ve yok etmenin ilk şartı olan kadınlar üzerinden çalışmalar yapılmıştır. Özellikle ilk dönemlerde “AB uyum kriterleri” adı altında Batılı, feminist, liberal dayatmalarla ve Kemalist kesimlerin de zorlamasıyla “kadın-erkek fırsat eşitliği”, “kadına yönelik şiddetin önlenmesi”, “kadın istihdamında pozitif ayrıcalık gözetilmesi” gibi bahanelerle, kadınlarımızın yozlaştırılmasına ve yuvalarından koparılmasına gayret edilmiştir. 2004 yılında Anayasa’nın 10. Maddesinde yapılan değişiklikle kadın-erkek eşitliği devletin sorumluluğuna resmî olarak ilk kez verilirken, 2010 yılında bu maddeye “Bu maksatla alınacak tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” şeklinde bir ekleme ile kadın-erkek eşitliğini kadınlar lehine değiştirmiştir. Bu da ağızlarına sakız ettikleri eşitliğin ne kadar anlamsız ve imkânsız olduğunun, bir göstergesidir. Yine 2004 yılında Anayasa’nın 90. Maddesindeki değişiklik ile; çıkarılan anayasa, kanun ve yönetmeliklerin Türkiye’nin imzaladığı CEDAW, çocuk anlaşmaları başta olmak üzere diğer uluslararası sözleşmelere uygun olacağı ve uluslararası anlaşmalara göre hareket edileceği kabul edilmiştir.

AKP, bu bozulmayı sadece kadın-erkek eşitliği ve diğer konularda yasal düzenlemeler ile geçiştirmemiş, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) 2004’te kabul edilen, 01.06.2005’te yürürlüğe giren 5237 Sayılı Kanun ile kadının yaşam hakkına ve özgürlük kapsamına yönelen suçların cezaları ağırlaştırılmıştır. Bu kanunlara ek olarak “evlilik içi tecavüz” gibi ucube, saçma sapan bir kavram kanun ile suç hâline getirilmiş böylece resmî nikâhlı olsa dahi eşler arasındaki cinsel ilişki, “cinsel saldırı” olarak tanımlanmıştır. Oysa bu düzenlemeler kadını korumaktan ziyade kadını yalnızlaştıran, cinsel obje hâline sokan ve ailesinden uzaklaştıran yaklaşımlardır. Böylece devlet, aile içinde en mahrem ilişkilere dahi müdahil olarak kadının beyanı ile cezalar vermeye başlamıştır. Bu maddenin çıkarılmasından sonra eşi tarafından “beni ilişkiye zorladı” diye şikâyet edilen kocaya 18 yıl hapis cezası bile verildiği bir süreç yaşanmıştır. Bu bile tek başına AKP’nin aileyi ne hâle getirdiğinin vahim bir kanıtıdır.

“Kopyala-yapıştır” usulü ile tercüme edilen 1926 Ceza Yasası’nda bile suç olarak görülen ve cezai müeyyide ile karşılık bulan ve büyük bir günah olan kürtaj ile ilgili cezalar, 2004 yılında TCK’da yapılan değişiklik ile hafifletilmiş durumdadır. Kürtaj için verilen 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezaları 1 yıla kadar düşürülmüş ve bunun da para cezasına dönüştürülebileceği kararı alınmıştır. İşte bu yasal değişiklik ile anne karnında binlerce masum çocuk katledilmiş; anne-babalar ve bu işe vesile olanlar büyük bir vebale sokulmuşlardır.

Yine 1926’da TCK’nın 440 ve 441. maddelerine göre farklı şekillerde suç olarak kabul edilen ve ceza verilen, Allah’ın lanetlediği, toplumları ifsat eden, yuvaların yıkılmasına sebep olan zina, TCK’nın 12 Ekim 2004’te Resmî Gazete’de yayımlanan ilgili maddesi ile suç olmaktan çıkarılmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 20 Şubat 2018’de AB’nin talepleri doğrultusunda zinanın suç kapsamından çıkarıldığını ve bunun yanlış olduğunu söylemiş ancak bu yanlıştan dönmek için sözlü ya da somut hiçbir adım atılmamıştır. İşte bu kanun ile evli olduğu hâlde zina yapan eşler, güya demokrasinin özgürlüklerinden faydalanmış, bunun neticesinde yuvalar yıkılmış, suçlu olanlar kanunlar tarafından korunmuşlardır. Belki en ilkel toplumlarda bile uygulanmayan bu ve benzeri kanunlar muhafazakâr demokrat AKP eliyle topluma dayatılmış ve uygulanmıştır. Yüzlerce insan, eşinin kendisini aldattığını bildiği hâlde boşanamamış ve bu rezilliği ifşa ettiği için rezilliği “mahremiyet” olarak tanımlayan mahkemelerce suçlu bulunmuşlardır.

2006’da Çocuk ve Kadına Yönelik Şiddet Hareketleri ile Töre ve Namus Cinayetlerinin Önlenmesi İçin Alınacak Tedbirler konulu Başbakanlık genelgesi yayımlanmış ve genelge; koruyucu-önleyici tedbirleri, nasıl uygulanacağı ve kadın ve çocuklar için geçici süre ile barınabilecekleri sığınma evleri yerel yönetimlere bırakılmıştır. Böylece kimi kadınlar eşlerine, çocuklar ise anne ve babalarına bu sığınma evlerine güvenerek haksız ithamlara başlamış, böylece bu aileler yıkılmıştır. Elbette gerçek manada zulme uğrayan kadın ve çocukların devlet tarafından korunması esastır, ancak bu kanunun esas ve usulleri çoğu zaman aile birliğini haksız gerekçeler ile bozan bir araç olarak kullanılmıştır.

2005 yılında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesinin temellerini Türkiye-Avrupa Birliği Katılım Öncesi Mali İş Birliği Programı kapsamında 2007-2008 yıllarını kapsayan Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Yaygınlaştırılması Projesi çalışmaları başlatılmıştır. 2008-2013 Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı özellikle eğitimcilerin, eğitim program ve materyallerinin “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ne bağlanmıştır. 2007-2010 yıllarını kapsayacak şekilde Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı hazırlanmış ve Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) bu planın yönetimiyle görevli kılınmıştır. 2009’da toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili çalışmaları parlamentoda yürütmesi planlanan Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK) kurulmuştur. Böylelikle AKP, çoğunlukla Batılı anlayışı ülkemizde uygulamakla kadını, aile ve nesli yıkan kararların kirli altyapısını oluşturmuş ve bunları zaman içinde kanun ve yönetmeliklerle bağlayıcı kılmıştır.

2011’de güya kadının şiddete karşı korunması için “Ailenin reisi kocadır” hükmünü içeren 4721 sayılı TMK da kaldırılmış, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından 2009-2014 yıllarında yayınlanan araştırmada “aile, kadın için güvensiz ortam” tespiti yapılmıştır. Tüm bunlar ile yetinmeyen AKP iktidarları, Avrupa Konseyi’nin hazırladığı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi”ni MHP, CHP ve HDP’nin desteği ile 8 Mart 2012’de Meclis’ten hızlı bir şekilde geçirerek aileye vurulan darbeye bir yenisini katmıştır. Bu sözleşme ile gündeme getirilen “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” başta eşcinsellik olmak üzere, aklın sınırlarını zorlayan türden cinsel sapıklıkların, “LGBT” diye bilinen eşcinsel azgınlıkların Türkiye’de meşruluk kazanmasına ve yasalarla güvence altına alınmasına yol açmıştır. Bu projenin, başta Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler olmak üzere onlarca devlet, büyükelçilikler, vakıflar, sanayi kuruluşları ve yurt dışı finansmanlı örgütler gibi Siyonist kapitalist dünyanın tüm katmanları tarafından desteklenmesi, şeytani amaçlarını açığa vurmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi’nde “aile” kavramı kullanılmamış bunun yerine “ev arkadaşlığı” ile her türlü gayri meşru ilişki meşru sayılmıştır. İslami aile yapısına yüzde yüz aykırı bazı kavramlar ile kadınla kadının, erkekle erkeğin evlendirilmesi serbest bırakılmış, cinsel yönelim, cinsel tercihler ve her türlü sapıklık kanunla koruma altına alınmıştır. Kültür, örf, âdet, gelenek, din ve namus gibi kavramları “kadına şiddeti önleme” adı altında, gereksiz ve geçersiz saymış; toplumsal cinsiyet, kadınlık ve erkekliğin sosyal olarak inşa edildiği yalanı üzerine kurgulanmıştır. Toplumsal cinsiyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan bu sözleşme cinsiyet eşitliğini şiddetin önlenmesinin tek yolu olarak sunmuş, eşcinselliğin artmasına, kadına yönelik şiddet, cinayet ve tecavüz oranlarının maalesef çoğalmasına yol açmıştır.

2012’ye gelindiğinde ise 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun çıkarılmıştır. Koruyucu ve önleyici tedbir kararları, şiddeti izleme ve önleme merkezlerinin kurulması, korunan kişiye geçici maddi yardım yapılması şeklinde hükümlere yer verilmiştir. Bu yasa, en tehlikeli bölümü olan “kadının beyanı esastır” anlayışı ile 3 milyon erkek ceza almış ve birçoğu boşanmış, aileler yıkılmış ve toplumsal bunalıma sebep olmuşlardır. Erkek arkadaşına izin verilmeyen, yediği yemeğin çatalını-kaşığını atan çocuklar anne ve babasını, haksız yere “manevi, ekonomik şiddet uyguluyor” diyen kadınlar kocalarını, okulda, camide, sokakta kadınlar hiç tanımadıkları erkekleri iftiralar ile cezaevlerine attırmaya başlamışlardır.

AKP ve Erdoğan 20 yıllık iktidarı döneminde; zina yasasını Avrupa istediği için suç olmaktan çıkararak, “dindar nesil” diyerek oy toplayıp eğitim sisteminde Darwinist Liberalizmi esas alarak, CEDAW, İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı kanun gibi aileyi yok eden plan ve projeleri uygulayarak ve ahlâksız Batılıların dayatmalarına uyarak, bugün yaşadığımız yıkımın en büyük sorumlusu konumundadır.

1- Evlilik yaşı ileri alınmış, nüfus artışı azalmış, evlilik oranları düşmeye başlamış ve boşanmalar ise artmıştır.

2- Kadına yönelik şiddet ve cinayetler büyük oranda artmıştır. Son 10 yılda 4000’den fazla kadın katledilmiş ve binlerce kadın şiddete uğramıştır.

3- Kadınlar kocalarını şikâyet etsin diye “183” telefon ihbar hattı açılmış, “kadının beyanı esastır” kuralı ile yuvalar yıkılmış, 2011-2022 yılları arasında yaklaşık 5 milyon erkek çoğu iftira, yalan dolan beyanlarla evden uzaklaştırılmış, bir kısmı ise cezaevine atılmıştır.

4- Kanunen doğru ve uygun olmasa da, bazı yörelerde 18 yaş altında 16 ve 17 yaşlarında evlenen binlerce koca herhangi bir şikâyet olmadığı, kimisinin boy boy çocukları olduğu hâlde yıllar sonra kamu davaları açılıp ağır hapis cezaları verilerek hapishanelere atılmış, eşi ve çocukları perişan bırakılmıştır. Buna karşılık zina yapanlara ise devlet hiçbir ceza vermediği gibi onları herkese karşı korumaya almıştır.

5- Bir ay bile evli kalan nice erkekler boşandıkları kadınlara ömür boyu nafaka ödemek zorunda bırakılmıştır. Ödeyemeyenler ise hapis ile cezalandırılmış, yeniden evlenmek isteyenler ise nafaka nedeni ile iki ev bakamayacakları için yuva kuramamışlardır.

6- “Ailenin reisi erkektir” kuralı kanun ile kaldırılmış, eşler hiçbir konuda birbirlerine hesap soramaz hâle getirilerek ailede dirlik ve düzen laçkalaştırılmıştır.

7- Devlet koruması verilen bazı çocuklar, anne ve babalarını, hem de iftira atarak evden uzaklaştırmışlardır.

8- Kadın-erkek arasındaki arabuluculuk yasaklanmış ve kurtarılabilecek yuvalar dahi yıkılmıştır.

9- Zina, kanun yolu ile devletin onayı ve korumasına alınmış, serbest bırakılmış ve yaygınlaştırılmıştır.

10- Kadın ve çocuk sığınma evleri; psikolojik ve sosyolojik sorunlar yaşayan, yalnız kadınlar ve mutsuz çocuklar ile dolup taşmıştır.

11- Eşcinsellik toplumda yaygınlaşmış, destekçileri çoğalmış, dernek ve vakıflar ile temsiliyetleri artmış ve eşcinsel evlilikler yapılmaya başlanmıştır.

12- Toplumsal Cinsiyet Eşitliği devletin her kademesinde ve toplumun her kesimine pazarlanmış, bu nedenle ülkemizde seks manyakları ve şehvet azgınları çoğalmıştır.[1]

 


[1] Köklü Değişim – M. Bayoğlu

Makale Paylaşım Sayısı: 37

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR