Reklam
Reklam
Reklam

EKONOMİK BALON!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

Doğal ve doğru bir ekonomik düzende, "Bir ülkenin genel üretim toplamı, genel tüketim toplamından fazla olmalıdır."

Çünkü; Deprem, savaş, kuraklık, kıtlık, sel v.b. olağan dışı harcamalar için de hazır olunmalıdır.

Bir ülkenin "genel giderleri ile genel gelirleri eşit ise, o ülke ekonomisi yetersiz sayılır. Dengeyi korumak ve ihtiyaçları karşılamak zorlaşır.

Yok, eğer, bir ülkenin yıllık tüketim ve gider toplamı, yıllık üretim ve gelir toplamının altına düşmüşse, orada ekonomi zarardadır ve iflasa doğru kayılmaktadır.

Çünkü böyle bir durum; haliyle "borçlu yaşama" mecburiyetini doğuracak, borç alan yönetimler, buyruk almaya da mecbur kalacaktır.

 

İşte "cari işlem açığı" demek; bir ülkenin dışarıya ihraç edip sattığı mal oranının, dışarıdan ithal edip aldığı mal miktarını karşılamaz olması, hatta çok çok altında kalmasıdır.

AKP iktidarı bu yılın cari işlem açığının yani "az ihracat, çok ithalat" farkının 6 milyar dolar olacağını öngörmüşken, daha şimdiden bu açığın 11 milyar dolara, yani iki katına çıkacağı anlaşılmıştır.

Böyle bir ekonomi ile düze çıkmak değil, ayakta durmak bile imkânsızdır.

Bu hükümet ve bu zihniyetle Türkiye bir felakete doğru kaymaktadır. Gerekli bir müdahale, milli bir mücadele kaçınılmazdır.

Sn. Necmettin Çakmak'ın Milli Gazetedeki şu yazısı oldukça önemli ve anlamlıdır:

Türkiye ekonomisinin büyük ve kronik sorunları var. Enflasyon ve yüksek borçluluk bunların başında geliyor. Şimdilerde AKP yöneticileri, "enflasyon düştü" edebiyatıyla bir kampanya yürütülüyor.

Ve bu da; uygulanan programın başarısından da öte, "IMF'nin ülkelerin ekonominin sorunlarını çözdüğü" gibi ideolojik bir savunmaya dönüştürülüyor.

Enflasyonun düşmesi; yatırımların büyümesi, işsizliğin azalması, işçi, memur ve halkın gelirlerinin artması olarak sunuluyor.

Ne var ki; tablo onların söylediği ve gösterdiği gibi değil!..

Çünkü çarşıya pazara giden insanlar, fiyatların düştüğünü değil yükselmeye devam ettiğini; dahası alım güçlerindeki ‘artış'ın fiyatların artışının çok gerisinde kaldığını görüyor.

Kuşkusuz ki, enflasyon rakam olarak düşmektedir. Daha önce de enflasyonun yüzde 20'lere kadar düştüğü yıllar oldu; o zaman da pembe tablolar çizildi. ‘İhracat patlaması', ‘makûs talihi yenme' propagandası yapıldı. Ama arkasından da yeni krizler patlak verdi.

AKP iktidarı, bu seferki "enflasyon düşüşünün kalıcı" olduğunu iddia ediyor. Bunun ne ölçüde gerçek olduğunu çok değil, kısa bir süre sonra hep birlikte göreceğiz.

Ancak şu gerçek ki; enflasyonun düşüşü ya da çıkışı ile halkın alım gücü arasında orantısal, doğrusal olarak bir bağ yoktur.

Çünkü, enflasyon yüzde 100'se işçilerin, memurların gelirleri de yüzde 110 artarsa, halkın alım gücü yüzde 10 artmış olur ve halk enflasyonun altında ‘ezilmemiş' olur. Ama, enflasyon yüzde 100 iken ücretler yüzde 90 artıyorsa, halkın alım gücü yüzde 10 azalmış, dolayısıyla halk yüzde 10 fakirleşmiş olur.

Bugünlerde bir de "cari işlemler açığı" rakamlarına kilitlenmiş vaziyetteyiz.

Bir ülkenin döviz gelirlerinin, döviz giderlerinin altında kalması sonucu ortaya çıkan duruma, cari işlem açığı denir...

Bu açığın kapatılması, yani finanse edilmesi o ülkenin dış borçlarının artması anlamına gelir. Hükümet yılsonu cari açık hedefini 10,8 milyar dolara revize etti. Hâlbuki öngörülen açık 6 milyar dolar idi, şimdi yaklaşık 11 milyar dolara, yani iki katına yükseltildi.

Eğer bu açık ülkenin döviz rezervlerinden karşılanamaz ise dış borçlarımız bu kadar artacak demektir.

Demek ki; ülkeye borç verenlerin, IMF'nin, Dünya Bankası'nın, uluslararası bankaların, Türkiye tahvillerini satın alan yatırımcıların (tabi ki, kara bıyıklıların da ) gönlünü hoş etmemiz gerekecek.

Neyse ki bu iktidar böyle şeylere alışkın...

Şimdi IMF'nin ve Yabancı Sermayenin bizden beklentileri var...

Bütçenin faiz dışı fazla vermesini istiyorlar.

Hani, Başbakan arada sırada söylüyor, ya!..

Hay hay, efendim!.. Emriniz olur.

Ne de olsa, faizleri kutsal, dokunulamaz olarak kabul ettiğimize göre ne gerek var eğitime, sağlığa, kamu yatırımlarına harcadığımız toplamın vergi gelirlerinden düşük olmasına..

Bütçe zaten delik deşik olmuş..

Öyle değil mi?

Beş yıldır IMF programı altında artık delik kalmayan kemerleri sıkıyoruz, yarı aç yarı tok yaşıyoruz, daha az maaş alıyoruz...

Bütün bu sıkıntılar ne için?

İç ve dış borçları ödeyebilmek için...

Ama nafile!..

Biz bu kadar sıkıntıya katlanıyoruz, canımızı dişimize takıyoruz, ama gene de borçlarımız artmaya devam ediyor. Burada bir acayiplik olmalı.

Öte yandan cari açık vermek, bir ülkenin kendi imkânlarının ötesinde yaşaması anlamına geliyor. Tasarruflarının yatırımlarının gerisinde kalması demek oluyor.

Ekonominin başlıca aktörlerinden kamu, tasarruftan başka bir şey düşünmüyor. Yılın ilk yedi ayında bütçenin faiz dışı ödeneklerinin sadece yüzde 40'ı harcanmış.

Bu nedenle iktidar, IMF'den ‘çok teşekkür ederiz, ne iyi ettiniz' türünden mesajlar alıyor.

AKP ‘aferin' almayı sürdürürken, diğer taraftan da ülkemde birbiri ardına, sıcaklardan değil, yatırımsızlıktan, bakımsızlıktan demiryollarında kazalar oluyor...

‘Hızlandırılmış katliamın' sorumluları bir türlü bulunamıyor...

Ne gam!

Ne de olsa bu ülke onların ‘babalarının çiftliği' ya..

Bu manzaralar elbette ki birilerinin gelirlerinin katlandığını ve daha da ötesinde harcama yaptığını gösteriyor. Üretim rakamlarına baktığımızda, gıda üretiminde binde 3 gerileme yaşanırken, otomotiv üretiminde ise yüzde 80 artış olduğunu görüyoruz. Bu arada toplam ithalatımızla birlikte otomotivde de yurtdışından aşırı girişlerin olduğu bir vakıa...

Aynen, 2001 krizi öncesi manzara...

İthalat 1,7 milyar dolardan 5 milyar dolara sıçramış.

O halde, sorun kazandığını gırtlağına harcayanlardan kaynaklanmıyor.

Düşük dövizden faydalanıp lüks tüketime yüklenen kaymak tabaka ülkenin dövizlerini har vurup, harman savuruyor.

Peki, bu sistem içerisinde kurtuluşa ermek mümkün mü?

Maalesef değil!

Çünkü; dalgalı kur sisteminde TL değer kaybeder; büyük şirketler ihracata yönelir, bir süre için ithalat yavaşlar, ama dış borçların TL karşılığı da artar, kaynakların daha fazla kısmını borç ödemelerine ayırmak gerekir, gene altta kalanlar kaybeder.

Sıkı para politikası uygulanır; faizler yükselir, bir süre için özel yatırımlar yavaşlar, işsizlik patlar, rantiyeci tabaka yüksek faizlerle gününü gün ederken, bütçede faiz yükü daha da ağırlaşır, gene altta kalanlar kaybeder.

AKP, "piyasaların hatırına" IMF ile üç yıl daha devam ediyor. Bu kısır döngüde tam beş yılımız geçti. Artık hatır gönül dinleyecek halimiz kalmadı.

Üç yıl daha yüzde 6,5 faiz dışı fazla vermeye devam edersek, çok geçmeden kendimizi krizin içerisinde debelenirken buluruz.

Bu işe bir son vermenin vakti geldi de geçiyor bile.

Yoksa...

‘Satılık ülke' tabelasını astığımız gibi, benliğimizi, kimliğimizi satma dönemi de gelir. Allah muhafaza!..[1]

  • Türkiye Osmanlıyı çökerten "Düyunu Umumiye"den daha beter bir batağa saplanmış durumdadır.

Tehlike çanları çalıp durmakta ama AKP liler kulaklarını tıkamaktadır.

İşte, Yiğit Bulut'un feryadı:

Birkaç yıl önce, krizin ilk döneminde, başımdan geçen bir olay bu sabah gazeteleri okurken aklıma geldi ve dehşetle irkildim. Detaya girmeden konuyu size de aktarmak istiyorum. "İstanbul yaklaşımı", "şirketlerin borçları", "ekonomik kriz" gibi kavramları tartışırken bir dostum bana şöyle demişti: "bugüne kadar yaşananlar işin birinci perdesi; birkaç perde ileride: Türkiye'nin IMF'ye ve kefil olduğu Siyonist bankalara makro borçları inanılmaz derecede artarken, şirketlerin devlete olan mikro borçları da yabancıların eline geçecek. Ülkeye borç verirken yüksek faizle kaynak sağlayanlar, varlık yönetim şirketleri kurup, devlete ödenmesi gereken bu borçları da yok pahasına satın alacaklar. İstersen Arjantin ve Brezilya'da neler olmuş bir bak."

Sevgili dostlar, yukarıdaki konuşmayı unutmayalım ve Milliyet gazetesinde çıkan habere bir göz atalım: "TMSF, bünyesindeki bankalardan intikal eden, hâkim ortaklar dışındaki kurumsal kredi alacaklarının tahsili için açtığı 223 milyon dolarlık alacak portföyü satış ihalesini, Deutsche Bank tarafından kurulan Bebek Varlık, 22 milyon dolarlık teklifle kazandı. Daha önce 324 milyon dolar değerindeki portföyün satışı için açılan ihale, tekliflerin yetersiz bulunması nedeniyle iptal edilmişti. TMSF'den yapılan açıklamaya göre, ihalenin yenilenme kararı 6 Mayıs'ta alınırken bu sürede kurumsal Tahsili Gecikmiş Alacakların tahsilini hızlandırmak için yapılan yüzde 50 peşin ödeme indiriminin de etkisiyle satışa çıkarılan portföy yaklaşık yüzde 30 küçüldü."

Bu noktada iki ayrıntıya lütfen dikkat;

Devredilen hortumcuların borçları değil, devredilen hâkim ortaklar dışındaki kurumsal kredi alacakları daha doğrusu hortumlanan bankadan iş yapmak için kredi kullanmış ve ödeme güçlüğüne düşmüş şirketlerin borçları. Yani hortumcuların batığı devletin alacağı yabancı şirketlerin olacak!..

222,8 milyon dolarlık alacak portföyü ilk etapta yüzde 30 küçültülmüş sonrasında yüzde 10'undan bile az bir rakama Deutsche Bank'a devredilmiş. Peki, yeni alacaklı bu paranın ne kadarını tahsil edecek? Hepsini tahsil edebilirse, bu işten 200 milyon dolar mı kazanacak? Hepsi derken, hepsi 222,8 değil, bu küçültülmüş hali. Tahsil ettiği para nasıl vergilendirilecek? 20 milyon ile 200 milyon kazanırsa paranın ne kadarı Türkiye'de kalacak?

Sevgili dostlar, bu sorular daha çok uzar. Bu noktada geçmişe dönmek ve tarihinden ders almayan bizlere bir noktayı altını çizerek hatırlatmak istiyorum: Dünya Osmanlı topraklarındaki petrolü paylaşma hazırlığındayken, Osmanlı yönetimine tavsiye edilen yöntem sürekli borçlanmasıydı. Denilen yapıldı ta ki 1876'da ödeme yapılamaz duruma gelinene kadar. Bu durum sonrasında yabancılar, Osmanlı topraklarında alacak tahsili için bir yönetim oluşturdular ve bu 'şirket' devletin alacaklarını tahsil etmeye, vergileri toplamaya başladı. İş o kadar ileri gitti ki kendi silahlı güçlerini bile kurdular. Bu şirketin söylemi şöyleydi: ' Sen Ahmet efendi, yaptığın iş dolayısıyla Osmanlı maliyesine şu kadar borcun var ama bana ödeyeceksin.' Bu noktada işin nasıl çığırından çıktığını açıklayacak bir örnek daha: 1900 sonrası bu şirkette çalışan sayısı 9 bine yaklaşırken, Osmanlı Maliyesi'nde çalışan sayısı bunun yarısı kadardı.

Sonuç: Başa döner ve dostumun anlattıklarını tamamlarsak; Brezilya ve Arjantin'de şirketlerin borçlarını bırakın, belediyelerin içme suyu şebekeleri bile yabancıların eline geçti. Bugün IMF'nin en alacaklı olduğu üç ülkenin 'Brezilya, Arjantin ve Türkiye' olduğunu düşünürsek, sadece makro borçlara değil, mikro borçlarda da sonumuz belli. Bundan sonra atılacak adım 'belediyelerin borçlarına karşılık alacaklarının yabancılara satılması'.

Son söz: Hortumcuların affedilmesi bir yana, "alacaklarının yok pahasına yabancılara devri bardağı taşıran son damla. Tüpraş'ta attığım son çığlık gibi yine soruyorum; yok mu bu gidişe dur diyen?[2]



[1] Necmettin Çakmak 31 Ağustos 2004 Milli Gazete

[2] Yiğit Bulut 3 Eylül 2004 Radikal


Bu yazarin diger makaleleri

  Tarihin her döneminde olduğu gibi, bugün de, her ülkenin...
Devami
  En sonunda sebataistliğini ve kirli mahiyetini itiraf eden Yalçın...
Devami
  İsrail istihbaratının da Kürt liderlerle yakın çalışma içinde olduğu...
Devami
  ABD ‘muz cumhuriyeti' oluyor? Avrupa, Çin, Japonya, İran vs....
Devami
  Amerikalı cani maskesini çıkardı Irak'a ve Afganistan'a özgürlük götürdüğünü...
Devami
  Döviz ve altındaki hızlı tırmanış ve faizlerdeki artış neyi...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 5233

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

SON YORUMLAR